Mimoza kitap kapağı

2. bölüm / 7

Mimoza

Cevapsız Mektuplar

Vaveyla Yazarı: Heliora 🌙

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Cevapsız Mektuplar

Bon Iver, St. Vincent - Rosyln

Mila Aydan

Bütün geceyi kaplayan sessizliği, caddenin köşesindeki çöp kutusunu boşaltmaya gelen çöp kamyonunun sesi bozdu.
Saat kaçtı?
Sabaha karşı üç ya da dört?
Parmaklarımın arasında uzun süredir tuttuğum fotoğrafı biraz daha sıktım ve ağlamaktan kızarmış gözlerimi pencereye çevirdim. Hava yeni aydınlanmaya başlıyordu ve dışarının soğukluğunu bilmeden kalbimin buz tuttuğunu hissediyordum. Uyumayı geçtim, gece boyunca bazen nefes almayı bile unuttuğumu hissediyordum.
İşte bu kutu beni bu kadar dağıtmıştı. Zaten darmadağın olmuş ben, annesini yeni toprağa vermişken, şimdi bir de bu kutunun içindekiler sayesinde annesini yeniden tanıyordu. Gözlerimi tekrar fotoğrafa indirdim, annemin samimi gülüşü üzerinde başparmağımı gezdirdim yavaşça.
“Neden bana söylemedin ki?”
Bütün bir gece boyunca süren suskunluğumu bu cümle ile bozmuştum. O kadar zamandır konuşamamıştım ki sesim kulaklarımda garip gelmişti. Yaşadığım şeylerin ağırlığı altında eziliyordum ve bu kıpkırmızı gözlerime, düşük omuzlarıma ve zar zor çıkan sesime yansıyordu.
Ben hayatımın her evresinde annesini örnek alan, onun hayat felsefesini edinmeye çalışan, yazdığı her kitapta annesinden izler bırakan bir insandım. Hem annem dışında benim kimim vardı ki? Biz en zor zamanlarımızı birbirimize sarılarak atlatmış, ne olursa olsun hep sırt sırta durmuştuk. Annem hayatımın her evresinde benim en yakın arkadaşımdı.
Peki en yakın arkadaşlar birbirine yalan söyler miydi?
İçimdeki belli belirsiz öfke giderek büyüyordu ama annemi kaybetmenin acısı her şeyin önüne geçiyordu. İki duygu arasında sıkışıp kalmıştım ve her biri diğerinden daha beter hislerdi. Okuduğum mektuplara okudukça öfkeleniyordum. Anneme gidip hesap sorabilmeyi istiyordum ama artık yanımda olmadığını hatırladığımda öfkem yerini daha da derin bir acıya bırakıyordu.
“Neden bana böyle bir yük bıraktın ve gittin anne?”
Bazı cevaplara ihtiyacım vardı. Hem de bir an önce. Ama ben bu kâğıtları elimde tuttuğum fotoğraftan alamıyordum. Bu kadar acının üzeride bir de bu koca, beni dehşeye düşüren bilinmezlik kalbimi sıkıştırıyordu. Annem neden Montenegro’daydı? Yanındaki adam kimdi? Gerçekten babam mıydı? Babamsa neredeydi? Beni istememiş miydi? Benden haberi olmuş muydu? Bu sorular bu düşünceler bu ihtimaller beynime üşüşüyordu. Kalbim tanımadığım bir adam için kırılıyor daha da kötüsü bu zamana kadar hissetmediğim yokluğu içimde koca bir boşluğa dönüşüyordu.
Baba figürü ile büyüyen bir çocuk olmamıştım. Benim çekirdek ailem annem ve benden oluşuyordu. Onun dışında Leyla teyzem ben küçükken kocasından boşanmış ve benimle yaşıt olan kuzenim İnci'nin velayetini de alarak bir daha eski kocasını görmemişti. Anneannem ise dedemi daha annemler küçük birer çocukken kaybetmiş bir daha da evlenmemişti. Daha sonrasında ise ben daha on iki yaşındayken anneannemi de toprağa vermiştik.
İki kardeş ve çocukları olan iki kuzen kalmıştık bu koca dünyada. Ne İnci'ye ne de bana hissettirilmişti ailemizdeki erkeklerin eksikliği. Tabii okula gittiğimizde arkadaşlarımızı almaya gelen babalarını görürdük. Çocuklarına sıkıca sarılıp günlerinin nasıl geçtiğini sorarlardı. İkimizin de buruk bir şekilde gülümseyerek onları izlediğimizi hatırlıyordum hala. Ama daha sonrasında okulun bahçe kapısına baktığımızda annem ve teyzemin ellerinde pamuk şekerle bizi beklediklerini görür buruk gülümsemenin yerine ışıl ışıl gülümsememizle annelerimize koşardık.
Tabii zamanla büyüdükçe insan merak ediyordu.
Benim babam neredeydi?
Bir gün annemi karşıma alıp sorduğumda annemin yüzünde hiç görmediğim bir ifade oluşmuştu. Hala acı çektiğini anlayacak yaştaydım. Ben küçükken öldüğünü söylemişti bana. Ne bir mezar yeri ne de bir iz işaret bulabilmiştim evde, bunca zamandır yaşadığımız dairede ama yoktu. Tek bir fotoğrafını görmeden, onunla alakalı hiçbir anı dinlemeden büyümüştüm. İçten içe annemle iyi bir evliliklerinin olmadığını hatta belki de anneme çok çektirdiğini hayal etmiştim. Hiç tanımadığım yüzünü bile görmediğim bu adama kin beslememe ve hatta nefret etmeme sebep olmuştu. Bir süre sonra da zaten ben sormayı bırakmıştım. Annemi tek bir cümle ile üzebiliyorsa, yaşasa kim bilir nasıl üzecekti.
Ama şimdi işler değişmişti, artık elimde ona gönderilmek istenip bir türlü ulaştırılamamış mektuplar vardı ve tahmin ettiğim gibi değildi hiçbir şey. Hiçbir zaman evlenmemişler, hiçbir zaman aynı evde yaşamamışlar ve hiçbir zaman benden haberi olmamıştı.
Peki benim babam şimdi neredeydi?
'Baba' kelimesini aklımdan geçirdiğimde bile istemsizce yüzüm buruşmuştu. Bu kelime bu yaşıma kadar benim lügatıma dahil olmamıştı ve şimdi böyle birinin varlığıyla ister istemez sarsılıyordum. Yine de kalbimin pır pır atmasına engel olamıyordum. Marko kimdi? Şu an neredeydi? Ne haldeydi? Yaşıyor muydu? Bu soruların cevabını annemden alamamak içime taş gibi otururken bir yandan da bu cevapları bilen diğer kişiyi tanıyordum.
Leyla Teyzem.
Yatağın üzerine dağıttığım hatıraları tek tek kutunun içine yerleştirdim ve içinden iki fotoğraf bir de mektup aldıktan sonra üzerime bir şeyler giymek için kendi odama geçtim. Gardırobumu açıp içinden siyah bir tayt ve gri bir kazak aldım, saçlarım kendiliğinden kuruduğu için sadece toplamaya karar verdim. Dış kapının önüne geldiğimde portmantonun içinde duran bakır kaseden annemin nazar boncuklu anahtarını aldım. Üzerime de deri ceketimi alıp kendimi sokağa attım.
Oldukça ıssızdı sokak. Saatin dört olduğunu varsayarsak bu durum oldukça normaldi. Teyzemler hemen iki sokak geride oturuyordu. Daha fazla bekleyemeyecektim şok üstüne şok yaşamak sinirlerimi ne kadar yıpratsa da öğrendiklerimden sonra oturup hiçbir şey olmamış gibi davranamazdım. Canım çok yanıyordu ama yasımı bu kadar bilinmezliğin içinde nasıl tutacaktım ben. Zaten nefes almak bile zorken öğrendiklerim üzerine tuzu biberi olmuştu. Kafamın içinde sürekli dönen düşünceleri susturamıyordum.
Bir babam vardı, ve benden haberi yoktu.
Yirmi altı yılımı babasız geçirmiştim ve kimse bana asıl gerçeği anlatma gereği bile duymamıştı. Belki de hayatta olan bir kanım vardı ama ben nerede nasıl bilmiyordum. Annemin geçmişiyle alakalı hiçbir şey bilmiyordum.
Ben anneme yabancı bir şekilde büyümüştüm ve bunun tek sebebi annemdi.
Düşüncelerim adımlarımı hızlandırırken ayaz yanaklarımın buz tutmasına sebep olmuştu. Suratımı, tamamen kapattığım deri ceketimin içine gizleyerek ellerimi tuttuğum mektup ve fotoğraflarla beraber ceketimin cebine soktum.
Kapılarının önüne geldiğimde zile basmak yerine kapıyı çaldım. Yumruklarım durmazken içeriden gelen patırtıyı duyduktan sonra bir adım geri çekildim kapıdan. Kapıyı açan teyzem olmuştu, şiş ve uykulu gözlerle şok olmuş bir şekilde bana bakıyordu. Ne diyeceğini bilemediğini fark ettim ve o davet etmeden içeri girdim.
"Mila, kızım ne oldu? Kötü bir şey mi oldu? Gecenin bu saatinde. Uyuyamadın değil mi? Ben sana gel benimle kal demiştim."
Teyzem cümlelerini sıralarken ben sadece mutfak masasına oturmuştum. Cebimden çıkardığım fotoğrafları ve mektubu karşıma oturan teyzemin önüne masada sürükleyerek bıraktım. Önce anlamsız gözlerle bana baktıktan sonra bakışlarını masada duran fotoğraflara ve mektuba çevirdi. Gözleri büyürken hızlı bir şekilde bakışlarını tekrar bana çevirdi ve tekrar masaya bıraktığım anılara döndü. Ağzını açtı, konuşacak sandım ama sonra tekrar kapattı. İşaret parmağımla Marko'nun fotoğrafının üzerine geldim.
"Tanıyor musun?"
Sadece ağzımdan bu cümle çıkabilmişti. Teyzem şok olmuş bir şekilde sadece fotoğrafa bakıyordu. Ya da benim yüzüme bakamıyordu. Her şeyi bildiğine emindim. Annem gökyüzünde gördüğü uçan kuşu bile anlatırdı teyzeme. Üzüntüsünü, mutluluğunu, heyecanını benden önce teyzem duymuş teyzem fark etmiş olurdu. Şimdi bana bilmiyorum gibi cümleler de kuramazdı çünkü ben de onu çok iyi biliyordum. Onun annemi ciğeri gibi bildiği gibi.
"Hatırlayamadıysan mektubu baştan sona sana okuyabilirim. Hafızanı tazeleriz ne dersin? Sonuçta yirmi altı yıl geçmiş."
Şu anki bu öfkeyi neden teyzeme yansıtıyordum bilmiyordum. Muhtemelen bunun hesabını soracağım kimsenin benim yanımda olamayışındandı. Çünkü aslında bu durumu bana annemin anlatması gerekiyordu. Öldüğü gün dolabının bir köşesinde bulduğum metal kutudan öğrenmemem gerekiyordu mesela.
Teyzemin gözlerini bana çevirdiğinde ağladığını fark ettim. Bütün gece ona eşlik edemeyecek kadar ağlamıştım. Şu an sadece doğru cümlelere ihtiyacım vardı. Şu an sadece hiçbir sır barındırmayan cümlelere ihtiyacım vardı.
"Bana kendi üzerine yemin ettirdi kardeşim söylemeyeceğime dair sen büyürken. Onun çektiği acıları sen küçük yaşında çekme diye. Öldü olarak bilirsen her şeyin daha kolay olacağını düşündü. Anneni terk eden bir babanın varlığıyla büyüme istedi. "
Kalbim daha ne kadar kırılacağını düşünmeden şimdiden bin bir parçaya ayrılmıştı. Ama dinlemek istiyordum bütün hikayeyi. Tam o sırada mutfağın kapısında İnci belirdi.
"Mila, hoşgeldin canımın içi. Keşke en başta beraber kalsaydık. Ne yapıyorsunuz burada?"
Saçlarımı öptükten sonra o da yanımdaki sandalyeye oturdu. Masaya bıraktığım fotoğraflardan birini aldı, İlk başta gördüğü şeye anlam veremedikten sonra fotoğrafın arkasını çevirip tarihi okudu. Daha da kaşları çatılırken annesine döndü.
"Teyzemin yanındaki kim?"
"Babam."
Teyzemin cevap vermesine izin vermeden ben söylemiştim kim olduğunu. İnci'nin gözleri kocaman olurken uykusunun kaçtığını yerinde dikeldiğini fark etmiştim. Bir bana bir annesine soran gözlerle bakıyordu. Anlamaması gayet normaldi, bende herhangi bir şey bilmiyordum. Bu mutfakta geçmişi bilen biri varsa o da teyzemdi.
"Tam da şu an bana neler olduğunu anlatacaktı. Sen de zamanında geldin kuzenim, beraber dinleyelim bakalım benim bilmeye layık görülmediğim hikayeyi. Annem öldü teyze, artık cevap veremez benim cevapsız sorularıma. Bunu benden sakladınız ve bana bunu anlatmaya borçlusunuz. Borçlusun."
"Ne oluyor Allah aşkına ya? Anne ne biliyorsun anlat lütfen bir an önce. Ben bile kafayı yiyeceğim Mila'yı düşünemiyorum bile."
Teyzem bir İnci'ye bir bana baktıktan sonra derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı. İçeriye girdiğinde İnci ile birbirimize anlamaz gözlerle bakakalmıştık. İnci bana destek olmak istercesine kolumu okşuyordu. Teyzem tekrar geldiğinde elinde bir iki fotoğraf daha vardı. Bana uzattığında tekrar annem ile babamı görmüştüm. Bir otelin bahçesindelerdi. Otelin bahçesinde yeni çiçek açmış mimoza ağaçları vardı ve ikisi o mimozaların önünde fotoğraf çekinmişlerdi. Annemin kulağına bir miktar mimoza sıkıştırdığını gördüm içten bir şekilde gülümsüyordu kameraya. Babam ise arkasından annemin beline sarılmış gözleri parlayarak gülümsüyordu. Ama direkt anneme bakıyordu.
Fotoğraf istemsizce gülümsememe sebep olmuştu. Daha sonrasında gülümsemem yavaş yavaş soldu onun yerini hüzün ve gözyaşlarım eşlik etti bana. Bakışlarımı teyzemin üzerine diktim. O da artık anlatması gerektiğinin farkındaydı. Derin bir nefes alıp oturuşunu dikleştirdi.
Teyzem kısa bir an sustu. Önündeki fotoğraflardan birini eline aldı. Annemin gençliğine ait bu fotoğraflara bakarken yüzündeki ifade değişiyordu. Sanki yıllar önce geride bıraktığı günlere dönüyor, kardeşinin yaşadıklarını bir kez daha hatırlıyordu.
“Bana ilk anlattığında çok heyecanlıydı,” dedi. “Marko’dan bahsederken sesinden anlardım. Onu anlatmak için bir fırsat bulduğunda kaçırmazdı. Önce yalnızca adını duymaya başladım. Sonra bir gün fotoğrafını gösterdi.”
“Nerede tanışmışlar?”
“Annenin sık sık gittiği küçük bir kafe varmış. Üniversitesine yakın olduğu için ders çalışmaya oraya gidermiş. Marko da sahile yakın, eski bir otelde operasyon müdürü olarak çalışıyormuş. İş çıkışlarında bazen o kafeye uğrarmış.”
Teyzem fotoğrafı masaya bıraktı.
“Anlattığına göre ilk kez, annenin ders notları yere düştüğünde konuşmuşlar. Marko kâğıtları toplayıp ona vermiş. Sonra da herhâlde konuşmak için bir bahane arayarak derslerinin bu kadar kâğıt gerektirip gerektirmediğini sormuş.”
Böyle bir soruya annemin nasıl karşılık vereceğini tahmin edebiliyordum. Önce kaşlarını kaldırır, ardından karşısındaki insanın ciddiyetini sorgulayan bir bakış atardı.
“Annem ne demiş?”
Teyzemin dudaklarında belli belirsiz bir ifade belirdi.
“Önce terslemiş onu. Sonra ikisi de bu karşılaşmayı unutamamış. Birbirlerini yeniden görmeye başlayınca selamlaşmışlar, ardından konuşmaları uzamış. Annen okulundan, kitaplardan bahsedermiş. Marko da oteldeki işini anlatırmış. Zamanla birbirlerini tanımışlar.”
Gözlerim fotoğrafa kaydı. Annemle Marko’nun hayatlarının bir noktada kesiştiğini biliyordum artık. Fakat bu iki yabancının nasıl olup da birbirlerinin hayatında böylesine büyük bir yer edindiğini anlamaya çalışıyordum.
“Marko bir gün onu otelin bahçesine davet etmiş,” diye devam etti teyzem. “Denizi gören bir yeri varmış. Annem oradan bahsederken manzarayı uzun uzun anlatırdı. Bahçedeki ağaçlardan, denizin sesinden, akşamları havanın nasıl serinlediğinden… Belli ki orayı seviyordu.”
Fotoğrafı yeniden elime aldım. Annem, çiçek açmış mimoza ağaçlarının önünde duruyordu. Saçlarının arasına sıkıştırılmış sarı bir dal vardı. Marko arkasından ona sarılmıştı. Annem kameraya bakıyordu ama Marko’nun gözleri ondaydı.
“Bu fotoğrafı da orada mı çekmişler?”
“Evet. Marko mimoza dalını annene vermiş. Annen de saçının arkasına sıkıştırmış. Sonra fotoğraf çektirmek istemişler.”Fotoğrafın kenarını başparmağımla yokladım. Annemin yüzünde, yıllardır hatırladığım gülümsemelerden farklı bir şey vardı. Bu, bir şeyleri yoluna koymaya çalışan bir kadının teselli arayan gülümsemesi değildi. O gün, orada, gerçekten mutlu görünüyordu.
Bunu görmek içimde bir rahatlama yaratmadı. Aksine, bilmediğim bir geçmişin kapısını biraz daha araladı. Annemin benim hiç tanımadığım bir hayatı olmuştu. Birini sevmiş, onunla gelecek kurmayı düşünmüş, belki de ilk kez bir yere ait olduğunu hissetmişti.
Sonra ne olmuştu?
“Sen Marko’yla hiç tanışmadın mı?” diye sordum.
Teyzem başını iki yana salladı.
“Hayır. Onu hiç görmedim. Her şeyi Lale’den dinledim. O zamanlar ben Türkiye’deydim, annen Karadağ’daydı. Telefonda konuşurduk, bana mektuplar yazardı. Marko’dan da böyle haberdar oldum.”
“Yani senin de bildiklerin annemin sana anlattıklarıyla sınırlı.”
“Evet, Mila. Ben de onun neden kaybolduğunu bilmiyorum.”
Bu kez fotoğrafı masaya bıraktım.
“Bir gün hiçbir şey söylemeden ortadan kaybolmuş. Annem onunla birlikte bir gelecek kurmayı düşünmüş. Sonra adam bir anda yok olmuş. Bunun normal olduğunu mu düşünüyorsunuz?”
Sesim yükselmemişti ama cümlelerimin arasındaki öfkeyi saklayamıyordum. Teyzem bana itiraz etmedi.
“Hayır,” dedi. “Normal olduğunu düşünmüyorum. Annen de düşünmüyordu. Uzun süre bir açıklama aradı.”
“Peki, hiç mi aklına kötü bir şey gelmemiş? Belki başına bir şey geldi. Belki birileriyle ilgili bir sorun yaşadı. İnsan böyle bir ihtimali düşünmeden edemez ki.”
“Bunları düşündü, Mila. En azından bana anlattığı kadarıyla, önce Marko’nun başına bir şey gelmiş olabileceğinden korkuyordu. Sonra günler geçtikçe endişesi arttı. Ona ulaşmaya çalıştı ama başaramadı.”
Bakışlarımı yeniden fotoğrafa çevirdim.
Bir yandan annemin böyle bir acıyı tek başına yaşamış olmasına üzülüyordum. Diğer yandan Marko’nun ortadan kayboluşunu anlayamıyordum. Fotoğraftaki adam, anneme sarılmış, gözlerini ondan ayırmamıştı. Bir insanın yüzündeki ifadeden karakteri hakkında kesin bir yargıya varamayacağımı biliyordum. Yine de annemin anlattığı kadarıyla onu sevmiş olması, ardından hiçbir iz bırakmadan kaybolması tuhaf geliyordu.
Belki de fotoğrafın anlatamadığı bir şey vardı.
“Sonra annem Türkiye’ye döndü,” dedim.
Teyzem başını salladı.
“Evet. Üniversiteyi bıraktı ve geri geldi. Ama döndüğünde her şey değişmişti.”
“Çünkü hamileydi.”Bu bir soru değildi.
Teyzem gözlerini benden kaçırmadan başını salladı.
“Evet, Mila. Sana hamileydi.”
İnci’nin kolumu tuttuğunu hissettim. Kuzenim bir süredir sessizdi. Şimdi bana bakıyordu ama gözlerinde ne söyleyeceğini bilemeyen birinin şaşkınlığı vardı.“Marko biliyor muydu?” diye sordum.
“Hayır.”
Yirmi altı yıl boyunca zihnimde taşıdığım bütün o düşünceler, tek bir kelimenin içinde dağılıp yeniden şekillendi.
Babam beni terk etmemişti. En azından bildiğim kadarıyla. Benim varlığımdan haberi bile yoktu.
Bunu anlamak, içimdeki boşluğu doldurmaya yetmedi. Çünkü bu kez de başka bir soru vardı: Annem hamile olduğunu ona söylemek istemiş miydi? Söyleyebildiyse neden cevap alamamıştı? Söyleyemediyse neden?
“Annem ona ulaşmaya çalışmadı mı?”
Teyzem masadaki mektuplardan birini kendine doğru çekti. Sararmış kâğıdın üzerinde parmaklarını gezdirdi.
“Çalıştı. Hem de çok. Annen mektuplar yazardı, ben de postaneye götürürdüm. Her seferinde bir haber almayı umardık. Ama mektuplar geri dönmeye başladı. Gönderdiğimiz adreslerden bize geri geliyorlardı.”
“Peki, başka bir adres aramadı mı?”
“Aradı mı, aramadı mı, her ayrıntısını bilmiyorum. Bildiğim, Marko’ya ulaşmak için elinden geleni yaptığı. Mektuplar geri döndükçe daha çok üzülüyordu. Bir süre sonra ne yapacağını bilemez hâle geldi.”
Geri dönen mektuplara baktım. Bir zamanlar annemin elinde tuttuğu, satır satır yazdığı kâğıtlar şimdi önümde duruyordu. Hiçbirinin Marko’ya ulaşıp ulaşmadığını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, annemin bir cevap beklemiş olduğuydu.
“Peki, neden bana öldüğünü söyledi?” dedim. “Neden babamın öldüğüne inanmamı istedi?”
Teyzemin yüzü gerildi. Cevap vermek için dudaklarını araladı ama sustu. Bir süre sonra derin bir nefes aldı.
“Bunu sana anlatabilecek tek kişi annen, Mila. Ben de onun neden böyle bir karar verdiğini tam olarak bilmiyorum. Seni korumak istediğini biliyorum. Ama neyi, neden ve nasıl düşündüğünü bilmiyorum.”“Beni neyden koruyacaktı? Bir adamın varlığından mı? Yoksa onun bir gün geri dönmeyeceğini bilmekten mi?”
Teyzem cevap veremedi.
İşte beni en çok zorlayan da buydu. Annemle ilgili bildiğim hiçbir şey artık eskisi kadar kesin değildi. Beni çok sevdiğini biliyordum. Hayatını benim için kurduğunu, kendinden çok beni düşündüğünü de biliyordum. Ama sevgisinin arkasına sakladığı sırların ne anlama geldiğini bilmiyordum.
“Ben artık neye inanacağımı bilmiyorum,” dedim.
“Annenin seni sevdiğinden şüphe etme.”
“Sevgisinden şüphe etmiyorum, teyze. Benden neden gerçeği sakladığını anlamaya çalışıyorum.”
Sesim bu kez daha sakindi. Öfkem geçmemişti, yalnızca yönünü bulmaya çalışıyordu. Anneme kızgındım. Beni, hayatımın bir parçasını hiç yaşamamışım gibi bırakmıştı. Ama ona kızarken bir yandan da bütün bunları tek başına yaşadığını düşünüyordum. Belki de kimseye anlatamadığı bir korkusu vardı. Belki Marko’nun başına gerçekten bir şey gelmişti. Belki de bilmediğim başka bir sebep, annemi hayatının geri kalanını bir yalanın içinde geçirmeye zorlamıştı.
Bunların hiçbirini bilmiyordum.
Ve ilk kez, bilmediğim şeylerin ağırlığıyla oturuyordum.
Fotoğrafı yeniden elime aldım. Annemle Marko’nun yüzlerine baktım. Bu kez fotoğrafı bir hatıra olarak değil, cevabını aradığım bir sorunun geride kalmış tek kanıtı gibi görüyordum.
“Ben onu bulmak istiyorum,” dedim.
Teyzemin yüzünde endişe belirdi.“Mila, ne yapacağını düşünmeden karar verme.”
“Düşünüyorum zaten. Başından beri düşündüğüm tek şey bu.”
“Ya bulamazsan? Ya bulduğunda öğrenmek istediğin şeyleri öğrenemezsen?”
Fotoğrafı masaya bıraktım.
“En azından denemiş olurum. Şu an elimde hiçbir şey yok. Annemin bana anlattıkları, bu mektuplar ve birkaç fotoğraf var. Marko’nun nerede olduğunu bile bilmiyorum. Ama nereden başlayacağımı biliyorum.”
“Karadağ,” dedi teyzem.
Başımı salladım.
Annemin yıllar önce geride bıraktığı yere gitmek istiyordum. Marko’nun çalıştığı oteli bulabilir, annemin yaşadığı yerleri görebilir, belki onun hakkında bir şeyler bilen birine rastlayabilirdim. Bunun kolay olmayacağını biliyordum. Yıllar geçmişti. İnsanlar taşınmış, iş yerleri kapanmış, adresler değişmiş olabilirdi. Belki elimdeki izler beni hiçbir yere götürmeyecekti.
Yine de evde oturup cevapların kendiliğinden ortaya çıkmasını bekleyemezdim.
“Biraz düşün, olur mu?” dedi teyzem.
Ona baktım. Beni durdurmaya çalıştığını değil, başıma bir şey gelmesinden korktuğunu anlıyordum. Ama bu kez korkunun benim yerime karar vermesine izin veremezdim.
“Düşüneceğim,” dedim. “Ama gitmekten vazgeçmeyeceğim.”
Teyzemin evinden çıktığımda sabah çoktan ilerlemişti. İnci kapıya kadar benimle geldi. Bana sarıldı ama ikimiz de bir şey söylemedik. Söyleyecek çok şeyimiz vardı; yalnızca hiçbirini o an dile getiremiyorduk.
Eve vardığımda ilk işim odamın kapısını kapatmak oldu. Kutuyu masanın üzerine bıraktım. Birkaç saat önce bütün bu kâğıtlar bana annemin geçmişinden kalan sessiz hatıralar gibi görünüyordu. Şimdi her biri, peşinden gitmem gereken bir izin parçasıydı.
Gardırobun kapağını açıp bavulumu çıkardım.
Karadağ’a ne zaman gideceğimi bilmiyordum. Kaç gün kalacağımı, nerede konaklayacağımı, orada beni neyin beklediğini de. Telefonumu elime alıp önce pasaportumu kontrol ettim. Ardından uçuşlara baktım. Tarihleri karşılaştırırken bir yandan da annemin fotoğrafını düşünüyordum.
Bir insanın hayatı, başka bir insanın hiç bilmediği bir ülkede değişebilirdi. Annemin hayatı değişmişti. Şimdi benimki de değişmek üzereydi.
Bavuluma birkaç parça kıyafet, gerekli eşyalarımı ve annemin fotoğraflarından birini koydum. Mektupları da yanıma almak istedim ama onları taşımakla kaybetmek arasında bir yerde kaldım. Sonunda en önemli olanları dikkatlice bir dosyaya yerleştirdim. Marko’nun adının yazılı olduğu mektubu da dosyanın arasına koydum.
Telefonumda Ela’nın adını buldum. Ona anlatmam gerekenleri mesajla geçiştiremezdim. Aradığımda birkaç çalıştan sonra açtı.
“Mila? İyi misin?”
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama seninle konuşmam gerekiyor.”
Sesimdeki şeyi hemen fark etti.
“Ne oldu?”
“Annemle ilgili bir şey öğrendim. Sana anlatmam lazım. Müsait misin?”“Tabii ki. Neredesin?”
“Evdeyim.”
“Geliyorum.”
Bir süre sonra kapım çaldı. Ela içeri girer girmez yüzüme baktı. Beni tanıyordu; iyi olmadığımı söylememe gerek yoktu. Ona mutfakta kahve bile teklif etmeden masanın üzerindeki dosyayı gösterdim. Önce fotoğrafları, sonra mektupları anlattım. Annemin Karadağ’da okuduğunu, Marko’yla tanıştığını, ona âşık olduğunu ve bir gün hiçbir açıklama olmadan ondan haber alamamaya başladığını…En sonunda babamın aslında ölü olmayabileceğini, belki de benim varlığımdan hiç haberi olmadığını söyledim.
Ela uzun süre konuşmadı. Elindeki fotoğrafı dikkatlice masaya bıraktı.
“Peki, ne yapacaksın?” diye sordu.
“Karadağ’a gideceğim.”
“Bilet aldın mı?”
“Henüz değil.”
“Gitmek istediğinden emin misin?”
Bu soruya hemen cevap verdim.
“Evet.”
Ela gözlerimin içine baktı. Beni kararımın yanlış olduğuna ikna etmeye çalışmadı. Yalnızca sandalyede biraz daha geriye yaslandı.
“Orada ne bulacağını bilmiyorsun.”
“Biliyorum.”
“Belki de hiçbir cevap bulamayacaksın.”
“Bunu da biliyorum.”
“Yine de gideceksin.”
Başımı salladım.
“Annemin neden sustuğunu bilmiyorum, Ela. Marko’nun neden kaybolduğunu bilmiyorum. Başına bir şey mi geldi, gitmeyi kendi mi seçti, yoksa bilmediğim başka bir şey mi yaşandı… Hiçbir fikrim yok. Ama burada kalırsam bunları öğrenemeyeceğim.”
Ela elini uzatıp benimkini tuttu.
“O zaman yalnızca kendini hazırlamaya çalış. Her şeyi bir anda çözmek zorunda değilsin.”
Onun bu sözleri içimdeki karmaşayı ortadan kaldırmadı ama düşüncelerimi toparlamama yardım etti. Haklıydı. Oraya gittiğimde bütün sorularımın cevaplarını bir anda bulamayacaktım. Belki önce annemin okuduğu üniversiteyi, kaldığı yeri, çalıştığı ya da sık sık gittiği yerleri araştırmam gerekecekti. Belki otelin eski çalışanlarından birini bulabilirdim. Belki de Marko’nun adını duyan kimse kalmamıştı.
Ama bir yerden başlamalıydım.
Elya gittikten sonra bilgisayarımın başına oturdum. Uçuşları yeniden kontrol ettim. Bu kez arama ekranını kapatmadım, fiyatları karşılaştırmayı bırakmadım. Bana uygun bir uçuş bulduğumda birkaç saniye boyunca satın alma ekranına baktım.
Bu, yalnızca bir bilet değildi.
Annemin bana hiç anlatmadığı hayatına doğru atacağım ilk adımdı. Geri döndüğümde ne bulmuş olacağımı bilmiyordum. Belki babamı bulacaktım. Belki yalnızca yeni sorularla karşılaşacaktım. Ama artık cevapları başkalarının benim için saklamasına izin vermek istemiyordum.
Bileti aldım.
Onay e-postası geldiğinde ekrana bir süre baktım. Ardından telefonu elime alıp uçuş bilgilerimi kontrol ettim. Tarih belliydi. Gideceğim yer belliydi.
Geriye yalnızca gitmek kalmıştı.
Havaalanına vardığımda bavulumu yanımda sürüklerken etrafımdaki insanların telaşını izledim. Kimi vedalaşıyor, kimi birine sarılıyor, kimi de elindeki telefonla uçuş saatini kontrol ediyordu. Herkesin bir yere gitmek için kendine ait bir nedeni vardı.
Benim nedenimse yirmi altı yıldır hiç tanımadığım bir adamın adını taşıyordu.
Pasaport kontrolüne doğru ilerlerken dosyanın çantamda olduğundan emin olmak için elimi fermuara götürdüm. Mektuplar oradaydı. Fotoğraf da.
Annemin gençliğine ait o kareyi bir kez daha düşündüm. Mimoza ağaçlarının önünde duran iki insan… Birinin yıllar sonra bir kız çocuğuna dönüşecek bir hayatı taşıdığından, diğerininse o kızın varlığını hiç öğrenemeyeceğinden haberi yoktu.
Belki Marko annemi terk etmişti. Belki de onu aramak için bir fırsatı bile olmamıştı. Belki de bütün bu yıllar boyunca, bilmediği bir hayatın kıyısında duruyordu.
Artık hiçbir ihtimali gerçekmiş gibi kabul etmeyecektim.
Annemin sustuğu yerde ben soracaktım.
Marko’nun kaybolduğu yerde ben arayacaktım.
Ve Karadağ’a indiğimde, beni neyin beklediğini bilmesem de en azından bir şeyi biliyor olacaktım: Bu kez hikâyemin eksik bırakılmış sayfalarını başkalarının benim yerime kapatmasına izin vermeyecektim.
Uçağa biniş sırası geldiğinde son kez arkamı döndüm.
Arkamda annemin evi, çocukluğum ve bana anlatılan hikâyenin bütün bildik sonları kalıyordu.
Önümdeyse, bir zamanlar annemin hayatını değiştiren o ülke vardı.
Ve ben, ilk kez, kendi geçmişime doğru gidiyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

154okunma 37beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.