3. bölüm / 7
MimozaGeçmişin İzinde
Bölümler 7Şu an: Geçmişin İzinde
Mila Aydan
Karadağ’a indiğimde hissettiğim ilk şey heyecan değildi. Ne de yolculuğum boyunca zihnimde defalarca canlandırdığım o büyük yüzleşmenin başlangıcına ulaşmış olmanın verdiği rahatlama.
Hissettiğim şey, garip bir yabancılıktı.
Havaalanından çıktığımda yüzüme çarpan serin hava, bavulumu sürüklerken duyduğum tekerlek sesi ve etrafımda konuşulan, tek bir kelimesini bile anlayamadığım dil… Her şey bana buraya ait olmadığımı hatırlatıyordu. Oysa annem, hayatının bir dönemini tam da bu topraklarda geçirmişti. Belki de benim için yabancı olan sokaklardan birinde yürümüş, bilmediğim bir kafede kahvesini içmiş, denize bakarken hiç tanımadığım bir adamı düşünmüştü.
Marko’yu.
Adını zihnimde tekrarlamak bile tuhaf geliyordu. Yıllarca varlığına bile inanmadığım bir adam, şimdi beni ülkemden kilometrelerce uzağa getirmişti. Hakkında bildiğim birkaç ayrıntı, eski fotoğraflar ve annemin saklamaya çalıştığı mektuplardan başka hiçbir şeyim yoktu. Yine de bütün bunlar, geri dönmemek için yeterliydi.
Telefonumda açık duran adresi yeniden kontrol ettim. Otelin adı, annemin fotoğraflarının arkasına iliştirilmiş birkaç eski notta da geçiyordu. Mektupların gönderildiği adres de orasıydı. Elimdeki en somut iz buydu ve şimdilik başka bir seçeneğim yoktu.
Taksi camından dışarı bakarken denizi gördüm. Binaların arasından kendini gösteren Adriyatik, güneş ışığını üzerinde taşıyor, kıyı boyunca uzanan taş yapıları olduğundan daha eski ve sessiz gösteriyordu. Annemin fotoğraflarında gördüğüm manzaranın aynısıydı. Bir an için, fotoğrafın çekildiği günün hemen öncesinde ya da sonrasında burada bulunmuş olabileceğini düşündüm. Belki aynı yoldan geçmiş, belki aynı denize bakmıştık. Aramızda yıllar vardı ama ilk kez onun geçmişine bu kadar yaklaşmıştım.
Bu düşünce içimde beklemediğim bir sızı bıraktı.
Annemin hayatında bilmediğim bir bölüm vardı. Üstelik o bölümün içinde, bana yıllarca ölü olduğunu söylediği bir adam bulunuyordu. Onu neden saklamıştı? Marko neden ortadan kaybolmuştu? Annem ona ulaşmaya çalıştıysa neden tek bir mektubuna bile cevap alamamıştı?
Sorular birbirini kovalıyordu. Cevaplarıysa hâlâ benden uzaktaydı.
Otele vardığımda önce binaya baktım. Fotoğraflardaki yapıdan daha bakımlı görünüyordu; girişteki ahşap kapılar yenilenmiş, taş cephe onarılmıştı. Buna rağmen binanın eski hâlinden kalan ayrıntılar seçilebiliyordu. Pencere kemerleri, girişin iki yanındaki sütunlar ve denize bakan taraftaki dar balkonlar…
Fotoğrafı çantamdan çıkardım. Bir süre binayla fotoğraf arasında göz gezdirdim.
Doğru yerdi.
İçeri girdiğimde resepsiyondaki görevli başını kaldırıp gülümsedi. Ona yaklaştım, çantamdan fotoğrafı çıkarıp tezgâhın üzerine bıraktım.
“Merhaba. Size bir şey sormak istiyorum.”
Kendi dillerini bilmediğimden burada geçirdiğim süre boyunca İngilizce konuşmam gerekecekti. Görevli fotoğrafa baktı, ardından yüzüme döndü.
“Tabii, nasıl yardımcı olabilirim?”
“Bu adamı tanıyor musunuz?”
Fotoğrafı kendisine doğru çevirdim. Annemle Marko’nun birlikte çekildiği kareydi. Annem gülümsüyordu; Marko ise arkasında durmuş, kollarını beline dolamıştı. İkisinin de yüzünde, o günün hiç bitmeyeceğine inanmış insanların rahatlığı vardı.
Görevli fotoğrafı eline alıp dikkatlice inceledi.
“Üzgünüm. Tanımıyorum.”
“Marko Kovač. Yıllar önce burada çalışmış. Operasyonlarla ilgileniyormuş.”
Adam fotoğrafa bir kez daha baktı. Sonra başını hafifçe iki yana salladı.
“Oldukça eski bir dönemden bahsediyorsunuz sanırım. Ben burada uzun zamandır çalışmıyorum. Belki arşivlerimizde bir kayıt vardır ama bunu kontrol etmem gerekir.”
“Kontrol edebilir misiniz?”
“Biraz zaman alabilir.”
“Beklerim.”
Bunu söylerken sesimin ne kadar kararlı çıktığını fark ettim. Aslında beklemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu. Yine de görevlinin bilgisayarında birkaç arama yapmasını, ardından başka bir çalışanla konuşmasını izlerken içimde küçük bir umut belirdi. Belki bir kayıt bulunurdu. Belki Marko’nun adı bir belgede, eski bir personel listesinde ya da yıllardır kimsenin açmadığı bir dosyada duruyordu.
Birkaç dakika sonra görevli geri döndü.
“Ne yazık ki şu anda ulaşabildiğimiz kayıtlarda bu isimle eşleşen bir bilgi bulamadık.”
“Peki eski kayıtlar? Daha önce burada çalışan birine soramaz mısınız?”
“Bunun için yönetimle görüşmemiz gerekebilir. Size bir iletişim adresi bırakabilirim.”
Bir iletişim adresi.
Binlerce kilometre yol geldikten sonra elimdeki tek şey yine bir adres olacaktı.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Öfkemi görevliye yöneltmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordum. Adamın bana yardım etmek istemediğine dair bir işaret de yoktu. Yalnızca benim aradığım şeyin, onun birkaç dakika içinde bulabileceği kadar basit olmadığını anlamaya başlamıştım.
“Peki,” dedim. “Yönetimle görüşebileceğim birini bekleyebilir miyim?”
Görevli kısa bir tereddütten sonra başını salladı.
“Size haber vereyim.”
Bir kenara çekildim. Fotoğrafı yeniden çantama koymak istedim ama elim bir süre üzerinde kaldı. Annemin yüzüne baktım. O gülümsemeyi daha önce defalarca görmüştüm; aile albümlerinde, eski fotoğraf çerçevelerinde, evimizin duvarlarında… Fakat ilk kez, annemin benim hiç tanımadığım bir hayatı olduğunu bu kadar güçlü hissetmiştim.
Onun da benden önce bir hikâyesi vardı.
Ve ben o hikâyenin en önemli sayfasını yıllarca hiç okumamıştım.
Beklediğim süre uzadıkça lobideki hareketlilik de arttı. Giriş kapısı her açıldığında içeri denizden gelen serin hava doluyor, ardından valizlerini sürükleyen konuklar resepsiyona yöneliyordu. Birkaç dakika önce yalnızca benimle ilgileniyor gibi görünen görevli, şimdi başka müşterilerin sorularını yanıtlıyordu.
Saatime baktım.
On beş dakika geçmişti.
Normalde sabırlı biri olduğumu düşünürdüm. Bir kitabın sonunu yazmak için günlerce aynı cümlenin başında oturabilir, bir karakterin neden belirli bir kararı verdiğini anlamak için sayfalarca not çıkarabilirdim. Fakat konu annem olduğunda sabrımın sınırları beklediğimden çok daha kısaydı.
Çünkü bu kez önümde kurgulayabileceğim bir son yoktu.
“Affedersiniz,” diyerek yeniden resepsiyona yaklaştım. “Yönetimle görüşebileceğimi söylemiştiniz.”
Görevli, bilgisayar ekranından başını kaldırdı.
“Evet, hanımefendi. Fakat şu anda ilgilenebilecek birini bulamadık. Size daha sonra dönüş yapabiliriz.”
“Ne zaman?”
“Kesin bir şey söyleyemiyorum.”
Derin bir nefes aldım. Fotoğrafı çantamdan çıkarıp yeniden tezgâhın üzerine koydum.
“Bakın, bu adam yıllar önce burada çalışmış. Annem ona ulaşmaya çalışmış ama gönderdiği mektupların hepsi geri dönmüş. Elimde yalnızca bu fotoğraf ve eski bir adres var. Bana en azından nereden başlayabileceğimi söyleyebilecek birine ihtiyacım var.”
Sesimi yükseltmek istemiyordum. Gerçekten istemiyordum. Fakat her cümlede, yıllardır içimde biriktirdiğim soruların biraz daha yüzeye çıktığını hissediyordum.
“Size yardımcı olmaya çalışıyoruz,” dedi görevli, bu kez yüzündeki gülümseme belirgin biçimde azalmıştı. “Ancak burada çalışan herkesin geçmişteki personeli tanımasını bekleyemezsiniz.”
“Bunu beklemiyorum. Yalnızca birinin kayıtları kontrol etmesini istiyorum.”
“Hanımefendi, size daha sonra dönüş yapabileceğimizi söyledim.”
“Ben de bunun ne kadar süreceğini soruyorum.”
Konuşmanın artık bir yere varmayacağını anlamama rağmen geri çekilemedim. Belki de beni asıl öfkelendiren, bu adamın yardımcı olamaması değildi. Her şeyin yeniden belirsizliğe dönüşmesiydi. Annemin mektupları, kutudaki fotoğraflar, yıllardır sakladığı isim… Hepsi beni buraya kadar getirmişti ama karşılığında yine beklemem söyleniyordu.
Tam yeniden konuşacakken arkamdan bir erkek sesi duydum.
“Bir sorun mu var?”
Sesin sahibine dönmeden önce görevlinin yüzündeki değişimi fark ettim. Az önceki savunmacı ifadesi yerini daha dikkatli bir görünüme bırakmıştı.
Arkamı döndüm.
Birkaç adım gerimde duran adamın üzerinde koyu renk bir gömlek vardı. Kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Uzun boyu ve geniş omuzları, lobinin kalabalığında bile dikkat çekiyordu. Bir elinde ince bir dosya tutuyordu; belli ki konuşmamızı duyana kadar kendi işiyle meşguldü.
Bakışları önce görevliye, ardından tezgâhın üzerindeki fotoğrafa kaydı.
“Bir yanlış anlaşılma oldu sanırım,” dedi görevli.
“Yanlış anlaşılma olmadı,” diye araya girdim. “Yalnızca bir soru sordum ve cevap alamıyorum.”
Adam gözlerini bana çevirdi. Bakışlarında açık bir öfke yoktu ama yüzündeki ifade, karşısındaki insanı dikkatle değerlendirmeye alışkın olduğunu düşündürüyordu.
“Ne öğrenmek istiyorsunuz?”
Soruyu öyle sakin sormuştu ki bir an önceki öfkemi aynı şekilde sürdürmek tuhaf geldi. Yine de temkinli davrandım.
“Bu adamın kim olduğunu ve yıllar önce burada çalışıp çalışmadığını öğrenmek istiyorum.”
Fotoğrafı ona doğru çevirdim.
Adam fotoğrafı eline aldı. Önce görüntüyü, ardından fotoğrafın kenarlarını inceledi. Yüzünde tanıdık birini hatırlamaya çalışanların ifadesi belirmedi. Bir süre sonra fotoğrafı bana uzattı.
“Daha önce görmedim.”
“Burada mı çalışıyorsunuz?”
“Hayır.”
Kısa ve net bir cevaptı. Elimdeki dosyaya göz attım; ardından yeniden ona baktım.
“Öyleyse bu konuda bana nasıl yardımcı olabilirsiniz?”
Kaşlarından biri hafifçe kalktı.
“Yardımcı olabileceğimi söylemedim. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.”
“Öyleyse artık anlamışsınızdır. Bir adamı arıyorum ve kimse bana yardımcı olamıyor.”
“Belki de aradığınız bilgiyi yanlış yerde arıyorsunuzdur.”
Bu cümleye verecek çok cevabım vardı. Ne var ki hangisini seçersem seçeyim, onunla tartışmanın beni Marko’ya bir adım daha yaklaştırmayacağını biliyordum.
“Burası annemin mektuplarını gönderdiği adres,” dedim, bu kez daha kontrollü bir sesle. “Marko Kovač yıllar önce bu otelde çalışmış. En azından annemin bildiği buydu.”
Adamın yüzündeki ifade değişmedi.
“Anneniz ne zaman mektup gönderdi?”
“Yıllar önce. Çok uzun zaman önce.”
“Ne kadar uzun?”
“Yirmi yedi yıl önce.”
Adam bir süre sessiz kaldı.
“Eski personel kayıtlarına ulaşmanız gerekebilir,” dedi sonunda. “Resepsiyondaki çalışanların bu kadar eski bilgileri bilmemesi şaşırtıcı değil.”
“Bunu ben de biliyorum.”
“Öyleyse neden onlarla tartışıyorsunuz?”
Dudaklarımı araladım, sonra kapattım.
Çünkü annem bütün bunları tek başına yaşamıştı. Çünkü gönderdiği mektuplar geri dönmüş, soruları cevapsız kalmıştı. Çünkü şimdi ben de aynı yerde duruyor, onun yıllar önce karşılaştığı duvara çarpıyordum.
Bunların hiçbirini ona anlatacak değildim.
“Çünkü başka ne yapacağımı bilmiyorum,” dedim sonunda.
Cevabımın ağzımdan çıktığı anda yüzündeki ifadenin biraz yumuşadığını fark ettim. Bu, bana acıdığı anlamına gelmiyordu. Belki de ilk kez öfkeli bir yabancıyla değil, ne aradığını bilen ama nereden başlayacağını bulamayan biriyle konuştuğunu anlamıştı.
“Adınız ne?” diye sordu.
“Mila.”
Bir an duraksadım.
“Mila Aydan.”
Başını hafifçe salladı.
“Luka Petrović.”
Adını aklımda tutmaya çalışmadan önce bakışlarım yeniden fotoğrafa kaydı. Buraya bir adamın adını öğrenmek için gelmiştim; şimdi ise hiç tanımadığım başka bir adamla konuşuyordum.
“Luka,” dedim, istemeden biraz daha sabırsız bir sesle. “Marko’yu tanımadığınızı söylediniz. Peki, burada eski kayıtları inceleyebilecek biri var mı?”
“Olabilir. Ama bunu hemen öğrenebileceğimi garanti edemem.”
“Ben de kimseden garanti istemiyorum.”
“Güzel. Çünkü elimde size verebileceğim bir cevap yok.”
Bir an birbirimize baktık.
İlk izlenimim, kendisine söylenen her şeyi kolayca kabul etmeyen biri olduğuydu. Belki de bu yüzden sözlerimi dikkatle dinliyor, ama hiçbirinin onu yönlendirmesine izin vermiyordu.
Fotoğrafı çantama yerleştirdim.
“Peki,” dedim. “Kendim öğrenmeye çalışırım.”
Yanından geçip gitmek üzere döndüğümde arkamdan seslendi.
“Mila.”
Durup ona baktım.
“Burada kalmayı düşünüyorsanız resepsiyonla konuşabilirsiniz. Eski kayıtları bulmak içinse biraz daha fazlasına ihtiyacınız olacak.”
“Bunun farkındayım.”
“Öyleyse acele karar vermeyin.”
Bu kez gülümsedim ama gülümsememin sıcak bir tarafı yoktu.
“Beni tanımıyorsunuz, Luka. Ne kadar acele karar verdiğimi bilemezsiniz.”
Cevap vermedi.
Ben de daha fazla beklemeden resepsiyona döndüm. Burada kalacaktım. En azından birkaç gün. Marko’nun çalıştığı yerden başlayacaktım; gerekirse eski çalışanları bulacak, mektupların neden geri döndüğünü öğrenecek, annemin yarım kalan hikâyesini bir şekilde tamamlayacaktım.
Otel odasının anahtarını elime aldığımda, lobideki adamın bakışlarını hâlâ üzerimde hissediyordum.
Arkamı dönüp bakmadım.
Çünkü şu anda hayatımda ihtiyacım olan son şey, yeni bir yabancının ne düşündüğünü merak etmekti.
Benim cevaplara ihtiyacım vardı.
Odamın kapısını kapattığımda sırtımı bir süre kapıya yasladım.
Sessizlik, lobideki kalabalığın ardından beklediğimden daha ağır geldi. Dışarıdan belli belirsiz deniz sesleri ve koridordan geçen insanların ayak sesleri duyuluyordu. Bavulumu yatağın yanına bıraktım, çantamı masanın üzerine koydum. Sonra hiçbir şey yapmadan odanın ortasında durdum.
İlk günümün böyle geçmesini beklemiyordum.
Aslında ne beklediğimi de tam olarak bilmiyordum. Bir kapıyı çalacak, Marko’nun adını söyleyecek ve birileri bana onun nerede olduğunu anlatacaktı belki. Yıllar önce gönderilmiş mektupların izini sürmek zor olmayacaktı. En azından bir kayıt, bir isim, onu tanıyan biri çıkacaktı karşıma.
Bunun ne kadar gerçek dışı bir beklenti olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum.
Yatağın kenarına oturup ayakkabılarımı çıkardım. Yolculuğun yorgunluğu ancak o an kendini hissettirmeye başlamıştı. Telefonumu elime aldım. Ela’ya ulaştığımı haber veren kısa bir mesaj yazdım, sonra ekrana bir süre boş boş baktım. Ona otelde yaşadıklarımı anlatabilirdim ama şu an konuşmak istemiyordum. Önce düşüncelerimi düzene sokmalıydım.
Çantamdan fotoğrafları ve mektupları çıkardım.
Bunları yanımda getirmemin bir nedeni vardı. Annemin geçmişine ait her şeyin benimle birlikte olması, sanki bir şeyi gözden kaçırma ihtimalimi azaltıyordu. Oysa şimdi önümde duran kâğıtlar, sorularıma cevap vermek yerine onları çoğaltıyordu.
Marko’nun fotoğrafını elime aldım.
Annemin saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Fotoğrafın arka planında deniz, taş bir duvar ve uzakta seçilen birkaç tekne vardı. Marko onu arkasından sarmıştı. İkisinin de yüzünde, yıllar sonra bir yabancının bu fotoğrafa bakacağını hiç düşünmemiş insanların rahatlığı vardı.
Fotoğrafı ters çevirdim. Arkasındaki yazıya yeniden baktım.
Şubat.
Tek kelime.
Annemin bana bıraktığı bir tarih mi, yoksa fotoğrafı çektiği zamanı hatırlamak için yazdığı bir not mu, bilmiyordum. Yine de parmağımı kelimenin üzerinde gezdirdim. Şubat, onun her yıl eve mimoza dalları getirdiği aydı. Çiçekleri vazoya yerleştirirken yüzüne yerleşen o belli belirsiz gülümsemeyi hatırladım.
O zamanlar bunun yalnızca sevdiği bir çiçek olduğunu düşünmüştüm.
Şimdi hiçbir şeyin yalnızca göründüğü şey olmayabileceğini hissediyordum.
Fotoğrafı diğerlerinin yanına koyup mektupları yeniden inceledim. Zarflardaki adresleri karşılaştırdım. Hepsi aynı yere gönderilmişti. Otelin adı, sokak ve şehir… Annem Marko’ya ulaşmak için elindeki tek bilgiyi kullanmıştı. Eğer mektuplar geri döndüyse bunun bir nedeni olmalıydı. Adres değişmiş olabilirdi. Otel el değiştirmiş, kayıtlar kaybolmuş ya da Marko oradan ayrılmış olabilirdi.
Bunların her biri mümkündü.
Ama hiçbiri bana onun neden ortadan kaybolduğunu söylemiyordu.
Ayağa kalkıp pencereye yürüdüm. Perdeyi araladığımda deniz uzakta, binaların arasından görünüyordu. Buraya gelmekle doğru bir şey yaptığıma inanıyordum. Fakat ilk kez, doğru karar vermenin her zaman insanı doğru cevaba götürmediğini düşünüyordum.
Belki de cevapları bulmak için yalnızca otelde beklemek yeterli olmayacaktı.
Marko’nun geçmişi bu binayla sınırlı değildi. Burada çalışmış, insanlarla tanışmış, bir hayat kurmuştu. Belki oteldeki kimse onu hatırlamıyordu ama o dönemde onunla çalışanlar, limanda iş yapanlar ya da eski çevresi hakkında bilgi sahibi olanlar hâlâ buralardaydı.
Liman.
Düşünce zihnime yerleştiğinde yeniden masaya döndüm. Fotoğrafları bir kez daha inceledim. Bazılarının arka planında deniz ve tekneler görünüyordu. Marko’nun işi gereği limanla bağlantısı olmuş olabilir miydi? Bunu bilmiyordum. Fakat otelin eski çalışanlarına ulaşamazsam başka bir yerden başlamam gerekecekti.
Telefonumu açıp haritayı kontrol ettim. Liman, bulunduğum yerden yürüyerek ulaşabileceğim mesafedeydi.
Kararımı verdim.
Önce yüzümü yıkadım, saçlarımı topladım ve çantama fotoğrafı, mektuplardan birini ve telefonumu koydum. Odadan çıkmadan önce aynaya baktım. Yorgun görünüyordum. Gözlerimin altında hafif gölgeler vardı ama bu beni durdurmayacaktı.
Buraya kadar gelmiştim.
Şimdi birilerinin bana izin vermesini bekleyemezdim.
⸻
Limanın bulunduğu bölgeye yaklaştıkça şehrin görüntüsü değişmeye başladı. Dar sokakların yerini daha geniş yollar, küçük dükkânların yerini depolar ve iş yerleri alıyordu. Deniz aynı denizdi ama burada manzaranın huzurlu tarafı geri planda kalıyordu. Teknelerin hareketi, yük taşıyan araçlar ve uzaktan gelen metal sesleri, buranın yalnızca insanların gelip denizi seyrettiği bir yer olmadığını hatırlatıyordu.
Bir süre çevreyi inceledim.
Aslında tam olarak kimi aradığımı bilmiyordum. Marko’nun adını tanıyabilecek birini mi, eski çalışanlarla bağlantısı olan birini mi, yoksa bana yeni bir adres verebilecek herhangi birini mi bulmaya çalışıyordum? Hepsi birbirinden farklı ihtimallerdi ve hiçbirinin nerede başlayacağını bilmiyordum.
Yine de geri dönmedim.
Yakındaki bir işletmede çalışan kişiye eski liman çalışanları hakkında bilgi alabileceğim bir yer olup olmadığını sordum. Aldığım cevap kısa ve belirsizdi. Burada yıllar önce çalışan birini bulmak istiyorsam, önce hangi dönemde ve hangi iş yerinde çalıştığını kesinleştirmem gerekiyordu.
Bunu zaten biliyordum.
Teşekkür edip oradan ayrıldım.
Telefonumdan notlarımı açarak Marko’nun adıyla birlikte otelin adını yazdım. Biraz daha araştırma yapmalı, belki eski işletme kayıtlarına ya da yerel arşivlere ulaşmanın bir yolunu bulmalıydım.
Tam o sırada ileride tanıdık bir siluet gördüm.
Koyu renk gömleği, kıvrılmış kolları ve elindeki dosyayla bir iş yerinin girişinden çıkıyordu. Yanında konuştuğu kişiyi dinlerken başını hafifçe eğmiş, ardından dosyadaki bir sayfayı göstererek bir şey açıklamıştı.
Luka.
Bir an durdum.
Bütün şehirde karşılaşabileceğim onca insan varken aynı adamı ikinci kez görmüş olmam tuhaf bir tesadüftü. Sonra kendi kendime bunun o kadar da şaşırtıcı olmadığını söyledim. Otelde ailesiyle ilgili bir nedenle kalıyorsa bile burası onun iş yeriydi. Ben de Marko’nun izini sürmek için buraya gelmiştim.
Yanına doğru yürüdüm.
“Sen beni mi takip ediyorsun?”
Luka başını kaldırdı. Beni tanıması uzun sürmedi. Önce yüzüme, sonra elimdeki telefona baktı.
“Bunu ben de sana sorabilirdim.”
“Ben buraya birini aramaya geldim.”
“Az önce de de birini arıyordun.”
“Ne kadar dikkatli dinlemişsin.”
Yanındaki adam konuşmamızın ortasında kısa bir bakış attı. Luka ona bir şey söyleyerek izin istedi, ardından yeniden bana döndü.
“Burada ne yapıyorsun, Mila?”
“Marko hakkında bilgi edinmeye çalışıyorum. Otelde sonuç alamadım. Belki burada onu tanıyan biri çıkar diye düşündüm.”
“Limanın tamamında mı?”
Sorusu beni rahatsız etmediği hâlde tonunda hafif bir alay sezdim.
“Henüz bir planım olmadığını söylemek zorunda mıyım?”
“Hayır. Ama bir planın olsaydı işin daha kolay olurdu.”
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Bana araştırma yöntemlerimi anlatmaya mı başladın?”
“Hayır. Sadece neden buraya geldiğini anlamaya çalışıyorum.”
“Sanırım bunu daha önce açıklamıştım.”
“Evet. Bir fotoğraf gösterdin ve bir adamı aradığını söyledin. Adını biliyorum. Nerede çalıştığını tahmin ediyorum. Ama neden onu bulmak için bu kadar uğraştığını bilmiyorum.”
Bu kez hemen cevap vermedim.
Çünkü haklıydı. Ona Marko’yu aradığımı söylemiştim ama bunun benim için ne anlama geldiğini anlatmamıştım. Belki de anlatmak istememiştim. İnsanların acılarını yabancılara açıklamak zorunda kalmaktan hoşlanmıyordum. Hele ki o yabancı, birkaç dakika içinde bana neyi yanlış yaptığımı söylemeye hazır görünüyorsa.
“Çünkü o adam benim babam,” dedim sonunda.
Luka’nın yüzündeki ifade değişti.
Çok küçük bir değişimdi bu. Kaşları hafifçe çatıldı, bakışları yüzümde biraz daha uzun kaldı. Şaşırmıştı ama bunu gösterişli bir tepkiye dönüştürmedi.
“Baban mı?”
Başımı salladım.
“Biyolojik babam. Annem yıllar önce ona mektuplar göndermiş. Hiçbirine cevap alamamış. Sonra bana onun öldüğünü söyledi.”
Bir an durdum. Bunu yüksek sesle söylemek, içimde hâlâ tam olarak adlandıramadığım bir şeyi daha gerçek hâle getiriyordu.
“Annem öldükten sonra onunla ilgili bazı şeyler buldum. Fotoğraflar, mektuplar… Bana anlatmadığı bir hayatı varmış. Şimdi nedenini öğrenmeye çalışıyorum.”
Luka araya girmedi. İlk kez, söyleyeceklerimi tamamlamamı beklediğini hissettim.
“Marko’nun beni bilip bilmediğini bile bilmiyorum,” diye devam ettim. “Belki annem ona ulaşamadı. Belki başına bir şey geldi. Belki de…” Cümlemi tamamlamadım. “Bilmiyorum. Bilmediğim o kadar çok şey var ki artık hangisini önce araştıracağımı bile bilmiyorum.”
Sessizlik aramıza yerleşti.
Luka’nın bakışları bir an elimde tuttuğum fotoğrafa kaydı.
“Onu en son ne zaman görmüş?”
“Annemin fotoğraflarına göre yirmş yedi yıl kadar önce. Ama kesin bir tarih bilmiyorum.”
“Ve otelin kayıtlarında adı çıkmadı.”
“Hayır.”
Luka düşünür gibi başını hafifçe eğdi.
“Eski personel kayıtlarına ulaşmak zor olabilir. Otelin yönetimiyle yeniden görüşmen gerekebilir. O dönemde çalışan birilerini bulabilirsen daha fazla şey öğrenebilirsin.”
“Bunları ben de düşündüm.”
“Peki, o zaman neden burada tek başına dolaşıp rastgele insanlara sorular soruyorsun?”
“Çünkü başka bir yerden başlamam gerekiyor.”
Cevabımın ardından gözlerini birkaç saniye üzerimde tuttu. Bu kez yüzünde alaycı bir ifade yoktu.
“Bunu anlıyorum,” dedi.
Sözleri beklediğimden daha sakindi. İlk kez bana ne yapmam gerektiğini anlatmaya çalışmıyordu.
“Burada eski kayıtlarla ilgilenen birini tanıyor musun?” diye sordum.
“Doğrudan bu konuda yardımcı olabilecek birini bilmiyorum. Ama kimlere sorabileceğimi öğrenebilirim.”
Ona kuşkuyla baktım.
“Neden?”
Soru ağzımdan biraz sert çıkmıştı. Luka bunu fark etmiş olmalıydı ama alınmış görünmüyordu.
“Çünkü birini arıyorsun ve nereden başlayacağını bilmiyorsun,” dedi. “Ben de belki sana doğru kişiyi bulmanda yardımcı olabilirim. Hepsi bu.”
Bir süre cevap vermedim.
Yardım teklifini hemen kabul etmek istemiyordum. Onu tanımıyordum. Hakkında bildiğim tek şeyin adı, ailesinin işlettiği otelde kaldığı ve limanda çalıştığı olduğunu düşünürsek, ona güvenmek için bir nedenim de yoktu.
Ama güvenmekle birinden bilgi istemek aynı şey değildi.
“Peki,” dedim. “Öğrenebilirsen bana haber ver.”
“İletişim bilgin olmadan nasıl yapacağım?.”
Gözlerimi devirdim. Telefonumu çıkardım. Numaralarımızı paylaşırken bunun hayatımda önemli bir yere dönüşeceğini düşünmedim. Benim için bana yardım eden bir Montenegroluydu.
Telefonumu çantama koyduğumda ona teşekkür ettim. Bu kez arkamı dönüp giderken beni durdurmadı. Birkaç adım sonra geriye baktığımda, elindeki dosyayı yeniden açmış, yanındaki adamla konuşmasına kaldığı yerden devam ediyordu.
Ben de yoluma devam ettim.
Marko’yu bulmaya bir adım daha yaklaşmış mıydım, emin değildim.
Ama ilk kez, bu şehirde yalnızca kapalı kapılarla karşılaşmayabileceğimi düşünüyordum.
Luka’dan ayrıldıktan sonra bir süre limanın kıyısında yürüdüm. Deniz sakindi. Tekneler hafifçe sallanıyor, kıyıya vuran suyun sesi çevredeki uğultuya karışıyordu. İnsanların kendi hayatlarına yetişmeye çalıştığı bu şehirde, benim bütün dünyam yirmi yedi yıl önce kaybolmuş bir adamın adından ibaretti.
Marko Kovač.
Adını zihnimde tekrarladım. Annemin yıllarca sakladığı, benimse yalnızca birkaç saat önce gerçek bir insana ait olduğunu öğrendiğim bir isim.
Otele döndüğümde hava kararmaya başlamıştı. Ayaklarım ağrıyordu. Gün boyunca cevap bulabilmek için girdiğim her kapı, beni başka bir sorunun önüne bırakmıştı. Yine de çantamı yatağın üzerine bırakır bırakmaz mektupları çıkardım.
Bu kez onları okumak için değil, sıralamak için.
Zarfları masanın üzerine dizdim. Gönderildikleri adresleri, üzerlerindeki damgaları ve annemin el yazısını tek tek inceledim. Bazı zarfların köşeleri kıvrılmış, bazılarının üzerindeki mürekkep solmuştu. Hepsi yılların içinden geçip bana ulaşmış küçük kanıtlar gibiydi.
İlk mektubu elime aldım.
Sevgili Marko…
Annemin ona nasıl hitap ettiğini artık biliyordum. Fakat mektubun devamındaki cümleleri her okuduğumda içimde aynı sıkışma oluşuyordu. Annem ona ulaşmaya çalışmıştı. Cevap alamamış, yine de yazmaktan vazgeçmemişti. En azından elimdeki mektuplar bana bunu söylüyordu.
Zarfları tarihlerine göre sıralamaya başladım.
Birini diğerinin yanına koyarken duraksadım. Mektupların üzerindeki tarihler, annemin hikâyesini zihnimde kurduğum sırayla yeniden düşünmemi gerektiriyordu. Ben bütün bunları tek bir kopuş anına indirgemiştim: Marko gitmiş, annem onu aramış, bulamayınca da hayatına devam etmişti.
Oysa masanın üzerindeki mektuplar bundan daha uzun bir hikâyeye işaret ediyordu.
Annem bir süre beklemişti.
Umut etmişti.
Ve bir noktada, bütün çabalarına rağmen cevap alamayacağını kabul etmek zorunda kalmıştı.
Peki, bana neden onun öldüğünü söylemişti?
Bunu beni korumak için yaptığına inanmak istiyordum. Teyzem de böyle söylemişti. Belki annem, babamın onu terk ettiğini düşünerek büyümemi istememişti. Belki de yıllar boyunca cevap bulamadığı soruların benim hayatımı da ele geçirmesinden korkmuştu.
Ama bunların hiçbiri, gerçeğin neden ölüm kelimesinin arkasına saklandığını açıklamıyordu.
Elimi fotoğrafa uzattım. Annemle Marko’nun birbirlerine sarıldığı kareyi yeniden önüme çektim. Annemin yüzünde, benim onu en son hatırladığım hâlinden çok farklı bir ifade vardı. Daha genç, daha umursamaz ve sanki dünyanın ona verebileceği hiçbir şeyden korkmuyormuş gibi mutluydu.
Fotoğrafın arkasındaki tek kelimeye baktım.
Şubat.
Parmağımı yazının üzerinde gezdirdim. Annemin her şubat ayında eve mimoza getirmesi gözümün önüne geldi. O çiçekleri vazoya yerleştirirken ona neden bu kadar sevdiğini sorduğumda verdiği cevabı hatırlamaya çalıştım. Belki söylemişti de ben önemsememiştim. Belki de bazı hikâyeleri anlatmak için doğru zamanı bekliyordu.
Artık sorabileceğim kimse yoktu.
İnsan, kaybettiği birinin ardından en çok bunu özlüyordu galiba. Büyük anları değil yalnızca; aklına sonradan gelen küçücük soruları sorabilme ihtimalini.
Fotoğrafı dikkatlice mektupların yanına bıraktım.
O gün Marko’yu bulamamıştım. Otelde kimse onu hatırlamıyordu. Limanda karşılaştığım insanlar da bana bir yol gösterememişti. Luka belki eski kayıtlara ulaşabilecekti ama bu, aradığım cevapların orada olduğu anlamına gelmiyordu.
Yine de artık geri dönmeyi düşünmüyordum.
Çünkü buraya yalnızca babamı bulmak için gelmemiştim. Annemin hayatında benden önce var olan, benim doğumumdan sonra bile gölgesini taşıyan o eksik parçayı anlamak istiyordum.
Belki Marko hayattaydı.
Belki değildi.
Belki annemin anlatamadığı şey, benim şimdiye kadar düşündüğümden çok daha basitti. Belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğim kadar karmaşıktı.
Ama bir şeyi biliyordum: Annem onu unutamamıştı. Bunu, yıllar boyunca sakladığı fotoğraftan ve cevap alamadığı hâlde göndermeye devam ettiği mektuplardan anlayabiliyordum.
Beni asıl korkutan, Marko’yu bulamamak değildi.
Onu bulduğumda annemin neden sustuğunu hâlâ anlayamamak ihtimaliydi.
Mektupları yeniden kutuya yerleştirdim. Fotoğrafı en üste koydum, kapağı kapatmadan önce bir kez daha yüzlerine baktım.
Yarın yeniden başlayacaktım.
Marko’nun nerede olduğunu öğrenmeliydim. Annemin yıllar önce sevdiği adamın başına ne geldiğini, neden bir gün hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolduğunu anlamalıydım.
Çünkü annem onu aramıştı. Mektuplar bunun kanıtıydı. Ona ulaşmaya çalışmış, cevap alamamış ama geçmişini bir kutunun içine saklayıp hayatına devam etmekle yetinmemişti. En azından bir zamanlar, ondan haber alabileceğine inanmıştı.
Peki, Marko neden hiç dönmemişti?
Annemin hamile olduğunu bilmediğini biliyordum. Belki de benim varlığımdan hiçbir zaman haberi olmamıştı. Bu düşünce, içimdeki öfkenin yönünü değiştiriyordu. Artık hesap sormak istediğim şey, beni neden terk ettiği değildi. Beni tanımayan bir adamın böyle bir karar verdiğini söyleyemezdim.
Ben, annemi neden cevapsız bıraktığını öğrenmek istiyordum.
Fotoğraftaki yüzüne son kez baktım. Annemin yanında duran adam, bir zamanlar onun dünyasının merkezindeydi. Sonra bir gün gitmişti. Annem onu aramış, mektuplar göndermiş ve sonunda hayatının geri kalanını onsuz yaşamıştı.
Ama ben hâlâ bilmiyordum: Marko gerçekten gitmek mi istemişti, yoksa geride bıraktığı her şeye rağmen dönmesine izin vermeyen bir şey mi vardı?
Kutunun kapağını kapattım.
Yarın yeniden başlayacaktım.
Marko’yu bulacaktım. Ondan, annemin yıllarca alamadığı cevapları isteyecektim. Belki gerçeği öğrendiğimde ona kızacaktım. Belki de bütün bu yıllar boyunca yanlış soruyu sorduğumu anlayacaktım.
Henüz hiçbir şey bilmiyordum.
Ama artık buradan cevapsız dönmeye niyetim yoktu.
Bölüm etkileşimi
