2. bölüm / 7
Kilitli Okul2. Bölüm
Bölümler 7Şu an: 2. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.223 kelime
- 2 2. Bölüm1.620 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm1.411 kelime
- 4 4. Bölüm762 kelime
- 5 5. Bölüm1.297 kelime
- 6 6. Bölüm1.073 kelime
- 7 7.Bölüm984 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Süre başladı" cümlesinin ardından hoparlörden yükselen o keskin, kulak tırmalayan cızırtı, boş holde görünmez bir elin attığı çentik gibi asılı kaldı. Sonra ses tamamen kesildi. Holde geriye sadece on bir gencin düzensiz, kesik nefes alışverişleri ve dışarıdaki caddeden hayal meyal gelen uzak araba sesleri kaldı. Dışarıda dünya tüm sıradanlığıyla dönüyordu; insanlar evlerine gidiyor, iftar sofralarından kalkıyor, çaylarını yudumlayıp sohbet ediyordu. İçeride ise zaman, üzerine basıldıkça gıcırdayan eski bir zemin gibi tehlikeli bir hal almıştı. "Ben bu oyunu oynamam" Yasmin’ in çığlığı, holün yüksek tavanında yankılanıp yerdeki mermerlere çarptı. Elindeki tasarım çantayı hırsla yere fırlattı. Göz yaşları akmaya başlamıştı, yanaklarından süzülen yaşlar yüzünde hızlıca akıyordu. "Kimse bana ne yapacağımı söyleyemez. Polisi arıyorum, hemen şimdi" Telefonunu çantanın içinden adeta koparırcasına çıkardı. Parmakları ekranda delicesine hareket etti ama birkaç saniye sonra yüzündeki o öfkeli kırmızılık, yerini kireç beyazı bir çaresizliğe bıraktı. "Hat yok şebeke tamamen çökmüş. Acil çağrı bile yapılmıyor." Dedi. Karan, sırtını yasladığı soğuk duvardan milim bile kıpırdamadan, elleri ceplerinde bir şekilde hafifçe sırıttı. "Sakin olun millet, dünyanın sonu gelmedi ya. Telefon çekmiyorsa çekmiyor. Pencereler ne güne duruyor giriş katındayız sonuçta. Camlardan birini indirir, arkamıza bile bakmadan dışarı atlarız. Birinin bizimle eğlenmek için hazırladığı ucuz bulmacaları çözecek yaşları çoktan geçtik." dedi. "Karan haklı" diyerek öne çıktım. "Biri bizi panikletmeye, kendi çizdiği sınırların içine hapsetmeye çalışıyor. Eğer o sesin dediklerini anında yaparsak, onun kurallarına teslim olmuş oluruz. Biz kendi yolumuzla, kendi gücümüzle çıkacağız buradan. Hep beraber hareket ediyoruz, kimse gruptan ayrılmasın. İlk önce şu giriş katındaki pencereleri zorlayalım." Dedim. Hep birlikte koridordaki büyük pencerelerin önüne geldik. Burak, gözüne koridorun köşesindeki ağır, döküm demirden yapılma çöp kovasını kestirmişti. "Çekilin yoldan, burayı ben hallediyorum" diyerek kovayı iki eliyle kavradı ve kovayı pencerelerden birinin kalın camına doğru tüm gücüyle fırlattı.
GÜÜÜM!
Metal kova camdan büyük bir gürültüyle sekip mermer zemine düştü. Çıkardığı ses kulaklarımızı tırmaladı ama camda tek bir çizik, en ufak bir çatlak bile oluşmamıştı. Ayaz öne atıldı, parmak uçlarını yavaşça pencerelerin birleşme yerlerinde gezdirdi. "Boşuna kaslarını yorma Burak. Bunlar normal okul camı değil. Geçen ayki tadilatta yenilenen ısı yalıtımlı, çift katmanlı kırılmaz temperli camlar. Burayı ancak bir balyozla ya da iş makinesiyle delebilirsin." Dedi. Ege, gözlüklerini burnunun üzerine doğru iterek alnında biriken terleri elinin tersiyle sildi. Gözleri pencerelerin üst pervazlarındaki vidalara kilitlenmişti. "Sadece camlar değil pencerelerin dışındaki o kalın koruma demirleri var ya onlar normalde içeriden kilitlenir açılır cinstendi. Ama baksanıza, dışarıdan menteşelerine kaynak yapılmış. Yani bu bina sadece kilitlenmemiş, yapısal olarak dış dünyadan tamamen izole edilmiş. Bu, anlık bir şaka değil. Çok önceden planlanmış bir tuzak." Dedi. O sırada Akın, kulağındaki kulaklığı hafifçe sıyırıp pencerelerin kenarındaki beton duvara dokundu. Her zamanki sessizliğiyle etrafı süzdükten sonra alçak bir sesle "Merkezi havalandırma boşlukları da kapatılmış. Fanların sesi gelmiyor. Binanın nefes alacak hiçbir deliği kalmamış" dedi ve kulaklığını tekrar kulağına takıp kendi dünyasındaki sakinliğine geri döndü. Onun bu aşırı soğukkanlılığı Yasmin' in sinirlerini bozmuş gibiydi ama Ayaz ikizine bakıp sadece derin bir iç çekti. "Pencereler bittiyse durmuyoruz, devam edin." dedim grubu arkama alarak. "Koridorun sonundaki yangın çıkış kapısına bakıyoruz." Hep birlikte, ayaklarımızın mermerde çıkardığı sesler boşlukta katlanarak büyürken koridorun diğer ucuna koştuk. Zemin katın sonundaki o ağır, yangına dayanıklı demir kapının önüne geldik. Yasmin kapının kolunu çılgın gibi, tırnaklarını kırarcasına aşağı yukarı bastırmaya başladı, Karan yardıma gelip kapıya omuz attı. "Açılmıyor" dedi Banu. "İnanamıyorum, gerçekten inanamıyorum" diye bağırdı Yasmin, hıçkırıklarının arasından. Gözleri bende sabitlenmişti, parmağıyla beni işaret ediyordu. "Senin o vizyonsuz, saçma sapan okulda iftar yapma fikrin olmasaydı şimdi evimde, sıcak odamda dizimi izliyor olacaktım hepsi senin yüzünden” dedi. “Yeter Yasmin bende bayılmıyordum sizinle iftar yapmaya, Ahmet Hoca yapın dedi diye ayarladım. Sende kabul etmeseydin o zaman. Beni suçlamayı bırak.”
SÜRE: 12:15
Zaman, koridorun köşesindeki dijital tabelada acımasızca geriye doğru sayıyordu. Neredeyse sekiz dakikayı sadece bilinen çıkışları hep beraber zorlayarak harcamıştık. "Daha bitmedi." dedi Ayaz, sesindeki o pes etmeyen tını hepimizi kendimize getirdi. "Öğretmenler odasının arkasındaki eski depo çıkışı var. Okula yeni sıralar ya da spor malzemeleri geldiğinde o büyük kapıyı kullanırlar. Genelde göz önünde değildir. Orayı deneyeceğiz toplanın, yukarı çıkıyoruz." Dedi. Bizde grup halinde, birbirimizi gözden kaybetmeden üst kata, öğretmenler odasının olduğu o uzun ve karanlık koridora doğru tırmanmaya başladık. Sadece acil durum yönlendirme levhalarının o çiğ, yeşil ışığı koridoru soluk ve hastalıklı bir şekilde aydınlatıyordu. Eski depo kapısının önüne hep beraber geldik. Burak ve Karan yine öne fırladı. Kapı, eski tip kalın tahtadan ve demir desteklerden oluşuyordu. "Bir, iki, üç, yüklen" diye bağırdı Burak, omzunu kapıya dayayarak. Karan ve Ayaz da tüm ağırlıklarını verdiler. Kapıdan tok, sağır bir ses çıktı ama yerinden milim bile kıpırdamadı. Karan arkaya doğru sendeledi, ceketini düzeltip ellerini tekrar cebine koydu. Nefes nefeseydi ama o umursamaz tavrını korumaya çalışarak, "Yok abi, bu da açılmıyor. Biri bizi buraya diri diri gömmek için gerçekten fazla mesai harcamış." Dedi. Ege ise o sırada koridorun tavanından geçen kalın kablo demetlerini inceliyordu. Gözlüklerini düzeltip bir sıranın üzerine çıktı. "Hoparlör hatlarını ve ana elektrik beslemesini buradan kesebilirsek belki sistemi çökertebiliriz. Ses durursa, belki kilitler de boşa çıkar." diyerek cebinden anahtarlığının ucuna takılı o küçük çakıyı çıkardı. Kabloların dışındaki plastik korumayı soymaya başladı. Tam o sırada, tavanın her bir köşesindeki hoparlörlerden çok yüksek frekanslı, kulak zarlarımızı yırtacak güçte bir parazit sesi yükseldi. Hepimiz acıyla inleyerek kulaklarımızı kapattık ve olduğumuz yere çöktük. Ses dalgası sanki beynimizin içinde patlamıştı. Ege dengesini kaybederek sıranın üzerinden sertçe yere düştü, çakısı elinden fırlayıp karanlıkta kayboldu. "Sistem korumalı." dedi Ege, dirseğini acıyla tutarken . Ayaz ve Nehir hemen koluna girip onu ayağa kaldırdı. "Merkezi sabote etmemize izin vermiyor. Her hamlemizi öngörmüşler."
SÜRE: 06:40
Zaman daralıyor, daraldıkça da bizi boğuyordu. Altı dakikadan biraz fazla zamanımız kalmıştı. Eğer o süre biterse, okulun tüm jeneratörleri ve sigortaları inecek bu devasa beton yığınında zifiri karanlıkta kalacaktık. Telefon ışıkları bile bu labirenti aydınlatmaya yetmezdi. "Başka bir yer olmalı” dedim, koridorda ileri geri yürürken. Saçlarımı geriye doğru elimle ittim. "Okulun bodrum katı, kazan dairesinin olduğu yer. Oraya inen merdivenlerin sonunda dışarıya açılan küçük kömür pencereleri ya da tahliye bacaları var. Çocukken o taraflardan bahçeye kaçan üst sınıfları duymuştum." Dedim. "Bodrum katı mı?" diye araya girdi Yasmin, yüzünü buruşturarak Ayliz' e sokuldu. "Orası tamamen pislik, fare ve rutubet yuvasıdır.” dedi "Şu an temizlik derdinde miyiz Ayliz?" diye çıkıştı Nehir. "Yürü gidiyoruz, gruptan ayrılmak yok." Hep birlikte bu kez binanın en alt kapısına, bodrum katına inen o karanlık merdivenlerin başına geldik. Kimse arkada kalmak istemediği için birbirimize tutunarak aşağıya indik. Aşağıdan yukarıya doğru vuran o rutubet ve pas kokusu yüzümüze çarptı. Aşağısı tam bir kabustu. Eski sıralar, kırık tahtalar, tozlanmış haritalar üst üste yığılmıştı. Tüm grup toplu halde kazan dairesinin paslı demir kapısına ulaştık. Burak kapıyı omzuyla itti. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeride, tavan hizasında küçük, dikdörtgen kömür pencereleri vardı. Dışarıdaki sokak lambasının soluk ışığı oradan içeri sızıyordu. "İşte bu" diye bağırdı Burak umutla. "Buradan çıkabiliriz" Karan ve Ayaz hızlıca bir sırayı pencerenin altına çekti, Karan üzerine çıkıp pencerenin demir kolunu kavradı. Ancak kolu çevirmeye çalıştığı an, kol paslanmış metalin acı sesiyle elinde kaldı. Pencerenin kendisi ise dışarıdan kalın beton harcıyla tamamen kapatılmış, kör bir duvara dönüştürülmüştü. Karan elindeki kırık demir parçasına baktı, yüzündeki o umursamaz gülümseme ilk kez tamamen silindi. "Burayı da kapatmışlar. Adam binayı resmen bir tabuta çevirmiş."
SÜRE: 01:50
Zaman neredeyse bitmişti. Bir buçuk dakika kadar bir süre sonra her şey kararacaktı. Bodrum katının o boğucu, rutubetli havasından can havliyle hep beraber yukarı, zemin kata geri kaçtık. Hepimiz nefes nefeseydik, üstümüz başımız toz ve pas içinde kalmıştı. Koridorda tam bir çaresizlik ve bozgun havası hakimdi. Yasmin ve Ayliz bir köşede üstlerini silkeleyip temizlemeye çalışıyorlardı. İnci, Nehir’e sarılmış ağlıyordu. Banu duvarın dibine çökmüş, boş gözlerle karşıdaki duvara bakıyordu. Ege gözlüklerini silmeye çalışıyor ama elleri titrediği için beceremiyordu. Akın her zamanki gibi kulaklıklarını takmış bir köşede bir şeyler dinliyordu. Burak sinirden yerinde duramıyor, Karan ise onu sakinleştirmeye çalışıyordu.
Kendi yöntemlerimizi denemiştik. Hep birlikte okulun her bir çıkışını, her bir deliğini, her bir kapısını zorlamıştık. Pencereler kırılmıyor, yangın kapıları açılmıyor, eski depolar oynamıyor, bodrum katı geçit vermiyordu. Sistemi sabote etmek bizi neredeyse sağır ediyordu. Kendi başımıza buradan hiçbir çıkış yolu bulamamıştık. Bu gerçeğin ağırlığı omuzlarımıza bir balyoz gibi indi. Ayaz, yanıma doğru ağır adımlarla yürüdü. Gözlerimin içine baktı; o pes etmeyen bakışlarında ilk kez bir kabulleniş, stratejik bir geri adım atma zorunluğunu gördüm. "Kendi yöntemlerimizi denedik Beril." dedi, sesi koridordaki o ağır havada yankılandı. "Gidilebilecek her yere beraber gittik, yapılabilecek her şeyi yaptık. Ama binanın dışıyla olan tüm bağımız kesilmiş. Haklı olmasalar da, bizi buraya kapatan o gücün oyununu oynamak zorundayız. En azından zifiri karanlıkta kalmamak için." Dedi. Derin bir nefes aldım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Gözlerimi Ayaz’ın kararlı bakışlarına diktim. Bu oyunu oynamak zorundaydık ama amacımız sadece bir çıkış kapısı bulmak olmayacaktı. "Haklısın" dedim sesimi netleştirerek. "Ama sadece bize dayatılan bulmacayı çözmek için değil Ayaz. Bu adımları atacağız, o ipuçlarını takip edeceğiz ama tek bir amaç için: Bunu bize kimin yaptığını bulalım. Bizi bu binaya gömen o gölgeyi ortaya çıkaralım." Dedim. Ayaz sözlerimi duyunca hafifçe gülümsedi "İşte benim tanıdığım Beril.” dedi başını sallayarak. "Kim olduğunu bulacağız." "O zaman" diyerek arkamızda bekleyen ve çöken moralleriyle bize bakan gruba döndüm. "O sesin ilk başta ne dediğini hatırlayın. Kelimesi kelimesine." Ege, gözlüklerini takıp hafızasını zorladı. "İlk ipucunuz, bu geceyi planlamaya başladığınız yerde gizli. Beyazın siyaha bıraktığı izi takip edin, dedi." "Beyazın siyaha bıraktığı iz" dedim kendi kendime mırıldanarak. Gözlerim ellerime kaydı. Akşamüzeri, saatler önce o iftar listesini hazırlarken parmaklarıma, avuç içlerime bulaşan ve hala tam olarak çıkmamış olan o beyaz tebeşir tozunu gördüm. "Sınıf" dedim, gözlerim büyürken sesimi yükselttim. "Bizim sınıfımız, o listeyi yazdığımız kara tahta. Gidip o bulmacayı çözeceğiz ve o manyağın kim olduğunu bulacağız"
SÜRE: 00:45
"Koşun!" diye bağırdı Burak.
Dijital tabeladaki son kırk beş saniyenin kırmızı ışıkları adeta bir saatli bomba gibi göz kırparken, hepimiz arkamıza bile bakmadan, koridorun sonundaki kendi sınıfımıza doğru delicesine koşmaya başladık. Arkamızdan gelen o devasa elektrikli cızırtı ve jeneratörlerin can çekişme sesleri, karanlığın hemen ensemizde olduğunun en büyük kanıtıydı. Sınıfın kapısına ulaştığımızda, zaman artık saniyelerle ölçülüyordu.
Bölüm etkileşimi
