Kilitli Okul kitap kapağı

3. bölüm / 7

Kilitli Okul

3. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Sehrazatt _

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 3. Bölüm

Sınıfın kapısını hırsla itip içeri daldığımızda, sınıf az önce neşeyle iftar yaptığımız o sıcak yuvadan çok, her an havaya uçacak bir laboratuvarı andırıyordu.
SÜRE 00.20
“Tahtaya bakın çabuk” diye bağırdı Nehir. Lambaların parlak ışığı altında, hepimizin bakışları kara tahtaya kilitlendi. Öğleden sonra kendi ellerimle büyük harflerle yazdığım İFTAR kelimesinin hemen altında, ıslak bir süngerle alelacele silinmiş o boşlukta, beyaz tebeşirle net, keskin bir sayı bırakılmıştı: 342. Biri, biz okulun içinde kapıları zorlarken, bu sınıfa girmiş ve bu sayıyı yazıp çıkmıştı. İçerideki o yabancı, çok yakındaydı. Ege tahtaya iyice yaklaştı. "Bu bir sınıf numarası olamaz. Okulun mimari planını biliyorum. Birinci kat yüzlü, ikinci kat iki yüzlü sayılarla başlıyor. Üçüncü kat ise sadece idari odalar ve kütüphaneden oluşuyor. Orada da 342 diye bir oda yok." dedi. "Belki de bir dolap numarasıdır?" diye öne atıldı İnci.
SÜRE: 00:01
“Dolap numarası olamaz. Bizi buraya kitleyen her kimse basit bir dolap şifresiyle bırakmaz”
SÜRE 00.00
Süre sıfıra vurduğu an, okulun derinliklerinden gelen devasa bir şalter sesi yükseldi. Tavanlardaki tüm lambalar aynı anda söndü. Dünya karardı. Zifiri, yoğun ve insanın üzerine çöken bir karanlığın içinde kaldık. Yasmin ve Ayliz’in boğazından yırtılır gibi çıkan çığlıklar sınıfın duvarlarında yankılandı. Işığın o ani yok oluşu, gözlerimizi birkaç saniye tamamen kör etmişti. "Herkes sakin olsun, bağırmayın" diye sakinleştirmeye çalıştı Nehir. "Herkes telefonunun flaşını açsın." Dedi Ayaz. Birkaç saniye içinde ceplerden çıkan akıllı telefonların beyaz ışıkları havayı biraz olsun aydınlattı. On bir el feneri ışığı sınıfın içinde panikle döndü, sıraların üzerindeki gölgelerimizi duvarlara devasa siluetler olarak yansıttı. Işıkların odaklandığı son yer, az önce aydınlıkta gördüğümüz o sayıydı: 342. "Ne anlama geliyor bu üç yüz kırk iki?" dedi Burak. Sınıfa ağır bir sessizlik çöktü. Gözlerimi tahtadaki sayıdan ayırmadan düşünmeye çalıştım. Parmaklarımdaki tebeşir tozunu birbirine sürterek geçmiş saatleri zihnimde temize çektim. Yabancı bizi izliyordu. Attığımız her adımı öngörmüştü. Bize kendi yöntemlerimizin sökmediğini kanıtladıktan sonra, ışıklar açıkken bu sayıyı görmemizi sağlamıştı. Demek ki bu sayı, binanın bizim fark etmediğimiz fiziksel bir özelliğine dikkat çekiyordu. "Merdivenler" dedim aniden. Herkes fenerini bana doğru çevirdi. "Ne merdiveni Beril?" diye sordu Ayaz, bana doğru bir adım atarak. "Geçen sene okulun yangın güvenliği ve tahliye raporu için her katın basamak sayılarını listeleme görevi bize verilmişti, hatırlıyor musunuz?" dedim, zihnimdeki parçaları birleştirerek. "Bodrum katından en üst kata, yani kütüphanenin olduğu üçüncü kata kadar uzanan merdivenlerin toplam basamak sayısı." Dedim. "Yani adam bize yukarı çıkmamızı söylüyor" dedi Akın. Kulaklığını ilk kez tamamen çıkarıp cebine koymuştu. Yerdeki gölgesine bakmayı bırakıp doğrudan tahtaya döndü. "Ancak normal bir yürüyüş istemediği kesin. Yoksa sadece 'kütüphaneye çıkın' derdi. Neden özellikle basamak sayısını vurgulasın?" Dedi. "Çünkü basamaklarda bir şey var, herkes çantasını bıraksın. Sadece telefonlar ve fenerler kalıyor. Birbirimizin arkasından, tek sıra halinde çıkacağız. Kimse basamakları saymadan, rastgele adım atmasın, bizi sınıfa getirdiyse sınıftan yukarı 342 adım atmamızı istiyor.” dedi Ayaz. “Ben önden gidiyorum" dedi Ege ve ilk basamağa adımını attı. "Bir." Hemen arkasından tek sıra halinde yürümeye başladık. Herkes içinden veya kısık sesle sayıları mırıldanıyordu. Koridorda sadece tabanlarımızın betona sürtünme sesi ve ritmik sayılar yankılanıyordu.
"Yirmi üç, yirmi dört, yirmi beş"
İlk katın sahanlığına geldiğimizde hiçbir şey olmadı. Ancak tam otuzuncu basamağa adım atacağımız sırada, Ege birden durdu. Işığını merdivenlerin kenarındaki metal tırabzanlara ve basamağın birleştiği yere doğru tuttu. "Durun! Herkes olduğu yerde kalsın, basmayın" diye bağırdı. Arka sıradakiler yığılmak üzereyken Ayaz tek eliyle zinciri durdurur gibi grubu tuttu. "Ne buldun Ege?" Ege merdivene doğru eğildi. Otuzuncu basamağın hemen eşiğinde, betonun içine ince bir misina ipi gerilmişti. O kadar ince ve şeffaftı ki, dikkatli bakılmasa fener ışığında bile görünmesi imkansızdı. Misinanın bir ucu, duvardaki eski bir yangın tüpü dolabının içine doğru uzanıyordu. "Mekanik bir tuzak, eğer bu basamağa normal bir şekilde bassaydık, ip gerilecek ve dolabın içindeki düzeneği tetikleyecekti. Muhtemelen yukarıdaki bir şeyi serbest bırakacaktı ya da fenerlerimizi patlatacak bir frekans dalgası yayacaktı." Dedi Ege. "Şaka mı bu?" diye hıçkırdı Yasmin, Ayliz'in omzuna gömülerek. "Adam bizi öldürmeye mi çalışıyor?" dedi "Hayır" dedim, ipin gidişatını inceleyerek. "Öldürmek isteseydi zemin katta bizi havaya uçururdu. Bizimle oynuyor. Zekamızı test ediyor. Bizi panikletip hata yapmaya zorluyor. 342 sayısı bir uyarıydı. Her basamağı bilerek, görerek basmamızı istiyor." Dedim "Peki şimdi ne yapacağız?" diye sordu İnci, alnından süzülen teri silerek. "İpi keselim mi?" Dedi "Sakın dokunma" dedi Ege hızlıca. "Gerginlik değişirse ne olacağını bilemeyiz. Üzerinden atlayacağız. Herkes otuzuncu basamağı pas geçip doğrudan otuz bire basacak. Dikkatli olun." Ayaz büyük bir adımla otuzuncu basamağı geçti. Sırayla hepimiz, adeta bir uçurumun kenarından geçer gibi o ince misina ipinin üzerinden büyük adımlarla atladık. Yasmin atlarken dengesini kaybeder gibi oldu ama Karan son anda kolundan tutup onu havada yakaladı. Yürüyüş devam etti. İlerledikçe hava daha da ağırlaşıyor, sanki binanın yukarısına çıktıkça dış dünyadan daha da uzaklaşıyorduk. Sayılar yüzü, yüz elliyi, iki yüzü geçti, ikinci katın sahanlığına ulaştığımızda, fenerlerimizin ışığı duvara büyük harflerle tebeşirle yazılmış yeni bir notu aydınlattı. Yazı o kadar taze görünüyordu ki, altındaki tebeşir tozları hala havada uçuşuyordu. Yabancının biz merdivenleri tırmanırken bile önümüzde hareket ettiğinin en büyük kanıtıydı bu. “Buraya kadar gelmeniz, adımlarınızı saymayı bildiğinizi gösterir. Ama asıl sınav, ağırlıkların dengesidir. Kütüphanenin kapısı, sadece doğru ağırlık masaya bindiğinde açılır. İçinizden üç kişi aşağıda kalmalı, sekiz kişi yukarı çıkmalı. Eğer sekiz kişiden fazla ya da az kişi kapıya ulaşırsa, içerideki tüm sistem kilitlenecek ve kütüphane bir daha asla açılmayacak. Kimin kalacağına, aranızdaki en değersiz üç kişinin kim olduğuna siz karar vereceksiniz. 5 dakikanız var.” Yazının hemen altında, duvara monte edilmiş dijital bir kronometre vardı ve kırmızı rakamlarla 05:00'dan geriye doğru saymaya başladı. Okulun o karanlık koridorunda, zamanın acımasız tıkırtısı eşliğinde on bir genç birbirimizin yüzüne bakakaldık. Yabancı, sadece mantığımızı zorlamakla kalmıyordu; şimdi bizi birbirimize düşürecek, aramızdaki dostluğu ve güveni paramparça edecek o psikolojik savaşı başlatmıştı. "Bu bir tuzak. Bizi bölmeye çalışıyor. Kimse bir yere gitmiyor, hep beraber çıkıyoruz." Dedi Nehir sinirle "Ama kapı açılmaz diyor" diye bağırdı Yasmin, fenerini Nehir’in yüzüne doğrultarak. "Duymadın mı? Sekiz kişi çıkacak diyor eğer hepimiz gidersek burada sonsuza kadar kilitli kalacağız" dedi "Peki kim kalacak Yasmin? Sen kalır mısın mesela?" Dedi Ayaz. Yasmin bir an afalladı, geri adım attı. "Ben niye kalıyorum? Bu fikri Beril ortaya attı, onun yüzünden buradayız" dedi. "Suçlu aramayı bırakın. Zaman daralıyor. Adam bizi tartıyor. Aramızdaki en zayıf halkaları seçmemizi istiyor." Dedi Ege ve gözlüklerini düzeltip duvardaki yazıyı ve kronometrenin kablolarını inceledi. "Fiziksel olarak bunu kontrol eden bir sistem olmalı. Kütüphane kapısının önündeki zeminde muhtemelen basınca duyarlı hidrolik plakalar var. Ortalama bir insan ağırlığı üzerinden sekiz kişinin yaratacağı basınç hesaplanmış. Eğer dokuz kişi basarsa ağırlık fazla gelecek ve kilit mekanizması kendisini tamamen imha edecek. Adam blöf yapmıyor."
Kalan Süre: 03:15
Zaman, o kırmızı ışıkların altında eriyip giderken, karanlık koridordaki gerilim elle tutulur bir hal almıştı. Kimse aşağıda, o zifiri karanlıkta tek başına ya da birkaç kişiyle kalmak istemiyordu. "Ben kalırım" dedi Akın sakin bir sesle. Cebindeki kulaklığını parmaklarının arasında sıkıştırıp Burak’a baktı. "Yukarıda kütüphane şifresi falan çıkarsa zaten Ege ile Ayliz'e ihtiyaç var." Dedi "Yalnız değilsin, ben de kalıyorum" dedi Burak hemen öne çıkarak. Akın'ın omzuna dokundu. "Aşağıyı biz tutarız, siz kızları da alıp yukarı geçin. Yukarıdaki işi hızlı halledin."
02:45
"Sekiz kişi yukarı çıkacaksa, birimiz daha gönüllü olmalı." Dedi Nehir. İnci derin bir nefes alıp gruptan bir adım öne çıktı. "Üçüncü benim. Ben kalıyorum." dedi net bir sesle. "Akın ve Burak' la birlikte aşağıda bekleriz. Telefonlarımızın flaşları açık kalır. Siz hiç vakit kaybetmeden yukarı çıkın." Dedi. Ayaz, İnci’ye baktı, ardından Burak ve Akın’a kafa salladı. "En ufak bir tıkırtıda ya da şüpheli bir durumda doğrudan yukarı koşuyorsunuz, anlaştık mı?" Dedi Ayaz. "Tamamdır, hadi yürüyün" dedi Burak. Geriye kalan sekiz kişi adımlarımızı bozmadan, merdivenlerden yukarıya doğru hızlı adımlarla tırmanmaya başladık. Arkamızda bıraktığımız üç fenerin ışığı, biz yukarı çıktıkça yavaşça soluklaştı ve en sonunda tamamen gözden kayboldu. Kütüphane katına ulaştığımızda bizi buz gibi bir hava karşıladı. Tam karşımızda ağır, çift kanatlı kütüphane kapısı duruyordu. "Tam zamanında geldik." dedi Ege, nefes nefese kalmış bir halde kronometrenin son saniyelerine bakarak. "Şimdi herkes aynı anda platformun üzerine adım atsın. Tek tek basarsak sistem ağırlık değişimini dengesiz algılayıp kilitlenebilir." Yan yana dizildik. Ayaz, Karan, Nehir, Yasmin, Ayliz, Banu, ben ve Ege.
"Üç, iki, bir" dedi Ege.
Sekiz kişi aynı saniyede ağırlığımızı metal plakaya bıraktık. Zeminden gelen tok bir klik sesiyle birlikte platform yerine oturdu. Kapının içindeki ağır kilit mekanizmasının gevşeme sesi koridorda yankılandı ve kütüphanenin ağır kapısı kendiliğinden hafifçe içeriye doğru aralandı. içerden tozlu kitap sayfaları ve yeni yakılmış bir mum kokusu yayıldı. "Açıldı" dedi Banu sesi biraz olsun rahatlamıştı. Tam o sırada, alt kattan, İnci ve çocukların kaldığı merdiven boşluğundan ağır bir metal kapının kapanma sesi geldi. Yangın kapısı büyük bir gürültüyle oturdu. Ardından Akın’ın boğuk ve sert sesi yankılandı: 'Hayır, olamaz' Ses bir anda kesildi. Aşağısı tamamen sessizliğe gömülmüştü.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

18okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.