Bölümler 23Şu an: Mahzendeki Zincirler
- 1 Uçurumun Kıyısında994 kelime
- 2 Sessiz kabul653 kelime
- 3 Kızıl Gözlerin Gölgesi454 kelime
- 4 Hayaletin oyunu394 kelime
- 5 Nefes Kadar Yakın737 kelime
- 6 Sekiz Yolun Ortasında642 kelime
- 7 Kural Dışı Emir560 kelime
- 8 Sayfalar Ardında Saklanan625 kelime
- 9 Vicdanın Sınırı471 kelime
- 10 İçten çökenler493 kelime
- 11 Söylenmeyenler519 kelime
- 12 Karanlığın Teklifi793 kelime
- 13 Uyanan Kan604 kelime
- 14 Derinlerdeki Bağ674 kelime
- 15 Kuzey Kulesindeki Fırtına628 kelime
- 16 Mahzendeki Zincirler873 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 Keyifsiz Ziyaret763 kelime
- 18 Huzurlu bir gece961 kelime
- 19 Görünmez Düğüm519 kelime
- 20 Kırık Bağlar, Yeni Sırlar983 kelime
- 21 Yaklaşan Fırtına1.243 kelime
- 22 Karanlığın Oyunu848 kelime
- 23 Gecenin İçindeki904 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Prens, aşağı doğru kavislenen taş basamaklara baktı. İnce bir çamur tabakasıyla kaplı, yer yer yeşillenmiş merdivenler cılız ışıkta zar zor görünüyordu. Üstelik tek sorun bu değildi. Rutubet, pas ve yosun kokusu her tarafa sinmişti. Leshak dudaklarını büzerek ileriye adımladı. Ayakları sert zemine temas ederken pelerini, basamakların üzerindeki pis su birikintilerine değiyordu.
Genç adam kısa bir nefes verip duraksadı. Kolundaki kaşıntı yine nüksetmişti. Bu, genel olarak iyiye işaret olmazdı. Korktuğunda kolu ona her zaman sıkıntı çıkarırdı ve şimdi de tam olarak aynısı oluyordu. Derisi adeta ona meydan okuyordu.
Derin bir iç çekip kolundaki kumaşı sıyırdı. Toplantıdan beri süren çilesini sona erdirecekti. Tam tırnaklarını derisine gömüp orada bir iz bırakacakken vazgeçti. Kral Arthur’un küçükken ona söylediği bir öğüt aklına gelmişti: “Daha kendine bile söz geçiremeyen bir aciz, etrafından biat bekleyemez,” diye geçirdi içinden.
Dudakları istemsizce yukarı kıvrıldı ama gözleri hâlâ aynı soğukluğu taşıyordu. Hükümdar babası onu yine ikilemde bırakırken sakince çıplak kolunu kapattı. Her ne kadar o his orada büyümeye devam etse de.
Leshak silkelenip gözlerini kırpıştırdı. Burada neden bu denli oyalanıyordu? Halletmesi gereken oldukça büyük sorunları vardı ve o, zindanlara inen merdivenlerde öylece dikiliyordu.
Aşağı tarafa dönüp karanlığa doğru birkaç basamak daha indi. Yüzüne vuran soğuk esinti saçlarını geriye yatırıyordu. Bir de bitmek bilmeyen fare ciyaklaması vardı; sürekli tekrarlanıp dikkatini dağıtıyordu.
Yine de prensin şikâyet edecek zamanı yoktu. Merdivenlerin sonundan, lambalarla aydınlatılmış koridora çıktı. Fakat yol net seçilmiyordu. Camların içindeki küçük taş parçacıkları yalnızca önünü gösteriyordu. Gerçi bu yeterli sayılırdı. Koridor dümdüzdü ve tek yöne gidiyordu.
Prens alışkanlıkla büyüsüne başvurmayı düşündü ama hızla bu seçeneği eledi. Işık büyüsü meşakkatli bir işti. Kaynak olarak Güneş ve Ay’ın yoğun enerjisini kanalize etmek gerekiyordu. Bu da insanların ışık büyüsüne olan yaklaşımını olumsuz etkiliyordu.
Leshak da onlara uyarak gücünü başka zamana saklamayı doğru buldu. Çevresini dikkatle inceleyerek ilerlemeye başladı. Duvarlar dikenli sarmaşıklarla görünmez hâle gelmiş, aralarından yosunlar fırlıyor, yerler balçık tarafından esir alınmıştı.
Prens bacaklarını karanlığa doğru sürüklerken sonunda çıkışı fark etti. Uzaktan bir meydanı andırıyordu. Yaklaştıkça tahmininde haklı olduğunu anladı. Yuvarlak şekilde bir yol kesişimine varmak üzereydi.
Açıklığa çıktı ve gözleri kamaştı. Buradaki lambalar daha parlaktı. Eliyle gözlerini ovuşturup bir kez kendi etrafında döndü. Alex’in bahsettiği nokta burası olmalı diye düşündü. Sonra da sağ taraftaki kuzey koridoruna yöneldi. Yanlış anlamadıysa o dehlizin sonu bir odaya açılıyordu. Aslında bir zindana.
O kelime zihninden geçtiği anda huzursuzlandı. Gitmesi gereken yöne bakış attığında ise yüzü iyice asıldı. Uzun koridor karanlığın içine gömülüydü. Dayanamayıp büyüsünü kullandı. Kolundaki o garip alışkanlık anında kaybolup yerini hafif bir yanmaya bıraktı. Enerji tüm bedeninde gezinip çıtırtıyla ışık huzmelerine dönüştü. Parmaklarının arasında dolanan güç, elini yapay bir güneşe çevirmişti.
Işığı önüne uzatıp adımlarını hızlandırdı. Giysileri hafifçe sallanırken farklı dönemeçlerden geçti. Sayamadığı kadar çok köşeden döndü, ardından askerleri gördü. Hepsi dışarıdaydı ve bir kişi eksikti.
Yanlarına yaklaştığı sırada askerler prensi fark etti. Hazır ol pozisyonuna geçip duruşlarını dikleştirdiler. Yüzleri, ter ve pislikten oluşmuş bir kir tabakasıyla kaplıydı.
Prens, yan yana sıralanmış demir mahzen kapılarının sonuncusuna geldiğinde duvara yaslanmış bir beden dikkatini çekti. Tek kaşı havaya kalkarken parmağının ucuyla onu işaret etti.
“Ona ne oldu?”
Sorusu yanıtsız kalıp sessizlik uzayınca sert bir ses tonuyla tekrar konuştu:
“Ona ne oldu dedim?!”
İkinci sorusunda kapının köşesinde duran gardiyan cevap verdi:
“Efendim... Sağ kolunuz onu öldürdü.”
Leshak yanıtı duyduğu an gözlerini kapadı. Hemen ardından açıp dudaklarını birbirine bastırdı. Kendine soruyordu: Ne oldu Brükles sana? Ne oldu da bir anda değiştin böyle?
İç çekip gözleriyle kapıyı işaret etti.
Nöbetçilerden biri atılarak kapıyı açmaya çalıştı ama elleri titriyordu ve anahtar çemberini yere düşürdü.
Prens gözlerini devirdi. Diğer asker yerdeki anahtarı alıp yerine oturttu. Boyası soyulmuş, kızıl pasların seçildiği kapıdan büyük bir gümbürtü yükseldi. Sanki canlıymış gibi gıcırtıyla bağırıyordu.
Leshak sesi umursamayıp demiri itti ve içeri girdi. Gözleri doğrudan odanın karşısındaki Brükles’e kilitlendi. Sağ kolu dediği adam şimdi zincirlerle duvara bağlanmıştı.
Kapıyı arkasından kapattığı sırada ağzı aralandı. Kalbi sıkışıyordu. Brükles’in durumu beklediğinden kötüydü. Başı önüne eğikti. Boynunu kavrayan tasma benzeri bir halka duvara sabitlenmişti. Kol ve ayak bileklerinde kalın prangalar vardı. En acısı ise açıkta olan her uzvunda kanayan yaralar bulunmasıydı. Öyle ki ayaklarının dibinde kırmızı gölcükler oluşmuştu.
Prens dişlerini sıktı. Emirleri arasında ona işkence etmeleri yoktu. İleri doğru hareketlenerek sağ kolunun yanına sokuldu. Tam o anda Brükles çenesini kaldırdı. Prensle göz göze geldiler. İki genç adam uzun süre birbirlerini süzüp sessiz kaldı.
Leshak yutkunup bir adım geriye çekildi. Bakışları, Brükles’in öfke içinde yüzen kan kırmızısı gözlerindeydi. Sorunun kaynağını da tam olarak bulmuştu.
Güçleri uyanmıştı.
Ardından sessizliği bozarak kısık bir ses tonuyla:
“Brükles—” dedi.
Ama sözünü tamamlayamadan karşısındaki adam araya girdi:
“Biliyor muydun?”
Prens gözlerini kaçırıp biraz daha geri çekildi. Tekrar ona baktığında konuşamadan başını yere çevirmek zorunda kaldı. Yüzünün kızardığına emindi. İfadesini sabit tutmaya çalışırken Brükles sorusunu bu kez daha yüksek sesle tekrarladı:
“Biliyor muydun?”
Leshak kaçmadı. Oyalamadı. Başını kaldırıp cevapladı:
“Evet.”
Sözcükler aralarında asılı kaldı. Sessizlik sürerken yıllardır onları birbirine bağlayan bağ yavaş yavaş koptu. Brükles, kırık bir gülümsemeyle sırtını duvara dayayıp gözlerini kapadı. Prens ise sadece onu seyrediyordu. Boğazındaki yumruyu geçirebilse söyleyecek birkaç sözü vardı. Açıklama yapardı. Ama Brükles’in ondan tamamen koptuğunu biliyordu.
Kabullenerek başını hafifçe salladı, gözlerindeki birkaç damla yaşı sildi. Hantal adımlarla yürüyüp kapıyı tıklattı. Sürgü açılırken yüzünü koridora çevirdi. Ardına bakmak istese de kendini frenledi.
Sert bir yüz ifadesiyle dışarı çıktı ve hiçbir kelime etmeden karanlık koridorlarda gözden kayboldu.
Artık geçmişin ardına saklanan sırların gün yüzüne çıkma zamanıydı.
Bölüm etkileşimi
