Karanlığın varisleri 1 [Düzenleniyor] kitap kapağı

18. bölüm / 23

Huzurlu bir gece

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: Huzurlu bir gece

Yıldızların gökyüzüne serpildiği, havanın apaçık seyredip ılık rüzgârların yanakları okşadığı bir geceydi. Günler gittikçe uzuyor, güneş bulutların ardından vurarak dağ kıvrımlarındaki beyaz rengi yavaşça siliyordu; kuş cızıltıları bile geri dönmeye başlanmıştı.

Gerçi Van’ın tüm bu güzelliklere ayıracak vakti yoktu. Bacağı iyileştiğinden beri çalışma saati epey artmıştı. Sabah gün ağdırmadan kalkıyor, usulca yatağını toplayıp yatakhaneden ayrılıyordu. Sonra da çıt çıkmayan, birkaç küçük lambanın çaresizce aydınlattığı koridorlarda yürüyor, aşağıya inen merdivenlerin bulunduğu koridoru görünce yavaşlıyordu. Her adımı zorla atarken kulaklarında uğultular vardı. Aslında çığlıklar.

Ama seçeneklerini anımsadığında sesler az da olsa kısılıyordu. Ona sunulan tek bir yol vardı: Ya uyması ya da ölmesi. İşte bu kadardı o çok övündüğü cesareti. Ölüm korkusu tüm gururunu tek kalemde çizmişti.

Her sabah yılmadan kalkıp emirleri bir bir yerine getiriyordu. Arada da gülümsemeyi ihmal etmiyordu. İşi bu değil miydi zaten? Soytarılık. Elinde onca masaya yatırdığı çocuğun kanı varken tek yaptığı yeni bir formül yazmak, kuru övgüleri kabul edip başa dönmekti.

Yine de yaşamak onun da hakkı değil miydi? Hayatını kaybetmek istemiyordu. Fakat o çocuklar da istiyor muydu? Onların tepkilerini görmemiş miydi? Sesleri kısılana kadar bağırıyorlar, çaresizce kayışlarını çekiştiriyorlardı. Ve o iğne kollarına değdiği an son kez yalvarıyorlardı. Çünkü cennetin kapıları onlar için aralanmıştı.

Van ise yaptığı, yazdığı, planladığı her şey için cehennemi arzuluyor, pişmanlığı içini yakıyordu. Tepki olaraksa sadece dışarı çıkmak için izin istiyor, hızla kaçıyordu. Karanlık bir köşe bulup çöküyor, sonra da elini ağzına bastırıp sessizce ağlıyordu.

Sanki bir döngüye girmişlerdi. Ta ki o çocuk gelene kadar. O, Van’ın tüm acılarını biraz da olsun dindirmişti. Hâlâ nefes alıyordu. Ve Van’ın onu kaybetmeye niyeti yoktu.

Genç adam sulanan gözlerini sildi. Gözlerinin uyku istediği her hâlinden belliydi. Ama pes etmiyordu. Önündeki kâğıttaki sayıları ve oranları gözden geçirirken arkasından bir inilti duyuldu. Van ayağa fırladı.

Arkasına koşarak kır saçlı çocuğun yanına çöktü. Pranganın altındaki ince bileğine dokunup nabzını yokladı. Ardından yüzü gevşeyerek yere oturdu. Tam o sırada çocuk ürkekçe çenesini kaldırdı. Eski göz rengi yerine parlak bir sarı renginde ışıldayan gözlerle ona bakıyordu.

Van biraz geriye çekildi. Yutkunarak başını eğdi. Çocuğun bakışlarının üzerinde gezindiğini hissediyordu. Kelimeler boğazında düğümlense de konuştu.

“Adın… ne?”

Oğlan oturduğu yerde kıpırdandı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Kollarını oynattığı sırada zincirler çınladı ve uzun sessizliği bozarak, küçük bir mırıltıyla, "Martin.” dedi.

Van ansızın kafasını kaldırdı. Gözlerinin içi parıldıyordu. Gülümseyerek ona memnuniyetini gösterdi.

“Martin… çok güzel bir isim.”

Çocuk iltifata karşılık vermedi. Sırtını duvara dayamış, karşısındaki adamı süzüyordu. Biraz bekledikten sonra kısık bir tonda sordu:

“Seninki ne?”

“Van.”

Oğlan yanıtını aldı ve hareketsizleşerek gözlerini kapattı. Artık onunla iletişim kurmuyordu. Van başını anlayışla aşağı yukarı salladı. Çöktüğü yerden tekrar masanın başına döndü. Gözleri izin verdiği sürece çalışmayı planlıyordu. Kalemi eline aldığında kapıdaki nöbetçilerin homurtuları iyice yükseldi.

Genç adam derin bir iç çekip durdu. Duvarın dibinde küçük bir şiltede oturan çocuğu inceliyordu. O uzun boyluydu ve çilliydi. Üzerindeki çuvalı andıran kıyafetlerle bir korkuluk gibiydi. Eskiden kömür karası olan saçları ise artık karı hatırlatıyordu.

Fiziksel değişimleri bu denli fazlayken büyü mühendisleri onun neyden kaynaklı olduğu hakkında fikre sahip değildi. Umurlarında da pek sayılmazdı ya; istedikleri tek şey vardı: O da Eski Dünya’nın savaşçıları, cehennemin meleklerinin gücünü kopyalamak. Canavar diye adlandırdıkları Agronaların özelliklerini almaktı.

Van masasının üzerindeki notlarını toparlarken yaptıklarının ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha anladı. Agronalar o müthiş niteliklerini kanlarındaki kadim enerjiden, gizemli tılsımlardan alıyorlardı. En azından onlar öyle diyorlardı. Yalan söylüyor olsalar bile gerçekten onların büyüleri taklit edilememişti.

Laboratuvardaki tüm çalışmalar da bu kanıyı destekliyordu. Brükles’ten çektikleri litrelerce kanla onlarca deneme yapmışlardı. Serum verilen çocukların hiçbiri başarı belirtisi vermek bir yana, hayatta kalsalar ilerleme sayılırdı.

Genç mühendis eliyle alnını ovuşturdu. Anlaşılan bu iş daha çok kan döktürecekti. Kapıya doğru yöneldiği sırada Martin’in yaşayıp yaşamayacağını düşündü. İçinden sabaha kadar nefes alması için bir dua mırıldanarak dışarı çıktı.

Muhafızlar ona üstten bakarken o yavaşça yana dönerek ışıksız yola koyuldu. Rutubet kokusuyla beraber yılan misali kıvrılan yollarda ilerledi. Çıkışın taş basamaklarını bulunca arkasına döndü. Karanlık dehlizler korkunç fısıltılarla kaplıydı. Aynı onun içi gibi.

Dudakları aşağı büküldü. Omuzları görünmez bir ağırlığın altında eziliyordu. Yine de son bir gayretle kavisli merdivenleri tırmandı. Sessiz mahzenleri ardında bırakarak altın ışıklarla bezeli koridora geldi. Gri taş duvarlar burada daha canlıydı. Parlak ışığın huzmeleri her taraflarında ışıldıyor, birkaç metre aralıklarla asılmış sancakların özenli ipek işlemeleri tüm ihtişamıyla asılı duruyordu.

Van kızarmış gözlerini kaşıyarak yürümeye devam etti. Neyse ki Alt Birlik askerinin yatakhanesi çok uzak değildi. Zemin katın bir yukarısındaydı. Cilalı merdivenlerin üzerinden geçip giderken ortalık epey sessizdi. Sadece birkaç nöbetçinin boş muhabbetleri ve gölgeleri seçiliyordu. Mühendis odalarının yer aldığı kata varınca gözlerinden istemsizce iki damla yaş süzüldü. Şakaklarındaki yoğun ağrı arttıkça gözlerindeki baskı da dayanılmaz seviyeye çıkıyordu. Üstelik çevresini düzgün göremiyordu. Buğulu bir camın arkasından izliyor gibiydi.

Genç adam gözlerini kırpıştırarak üst kata doğru yöneldi. Doktorlardan ağrı için bir merhem isteyecekti. Gerçi bu saatte ayakta birini bulursa. Adımları taş duvarlarda yankılanırken hasta odasının kapısının yanına geldi. Girişe yaklaşıp elini kaldırdı fakat parmakları havada asılı kaldı.

İçeriden tanıdık birinin sesleri geliyordu. Mihat’ın bu vakitte hasta odasında ne işi vardı? Adımlarını geriye gitmekten alıkoyamazken konuşmalar devam ediyordu.

“Ne yani, davet sınırın ötesindekiler için mi?”

Arkadaşı Mihat onu onayladı.

“Evet, Leydi Anya öyle dedi.”

Arden’in keskin kahkahası kulaklarını doldurdu.

“Leydi Anya mı? İsta ondan öyle bahsettiğini duymasın, ikinci kez canınla tehdit edilmek istemezsin.”

Van’ın ağzı şaşkınlıkla aralandı. Arkadaşının gülme sesini hayret ederek dinledi. Mihat gayet normal bir tonda konuştu:

“Tabii, bir daha denerse çığlığı basarım. Şimdiden söyleyeyim, çok kötü bir sesim vardır.”

Van kapıdan iyice uzaklaştığında Mihat’ın sesinin katılaştığını duydu.

“Yine de o karanlık hayaletin bir daha buna kalkışmamasını tavsiye ederim. Köstebeğini kaybetmek istemez, değil mi?”

Doktor ona aynı şekilde karşılık verdi. Sesi sertti.

“İstemez. Ama sen de arkadaşını kaybetmek istemezsin.”

Yorgun mühendis sulanmış gözlerle bekledi ama sessizlik uzayıp gitti. O da sorununu unutup yatakhanesinin yolunu tuttu. Kapıya geldiğinde kulpu sıktı. Arkasına dönerek sırtını kapıya yasladı. Kollarını kavuşturup arkadaşının yolunu gözledi.

Birilerinin ona açıklama yapması gerekecekti.

Kapaktaki görsel temsilidir.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

57okunma 32beğeni 12yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…