5. bölüm / 9
Kalp HattıKIRMIZI REÇETE
Bölümler 9Şu an: KIRMIZI REÇETE
- 1 EMREDERSİNİZ KOMUTANIM7.905 kelime
- 2 KARAKOL IŞIKLARI7.695 kelime
- 3 DİSİPLİN SINIRI12.036 kelime
- 4 KIRMIZI CANAVAR14.735 kelime
- 5 KIRMIZI REÇETE14.433 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 BASKIN17.461 kelime
- 7 ÇATLAK DUVAR19.227 kelime
- 8 ALSANCAK11.825 kelime
- 9 DAMAT ADAYI12.697 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zihnimdeki simsiyah perdenin ardında sadece alevlerin o korkunç uğultusu ve genzimi yakan zehirli dumanın kokusu vardı. Akciğerlerim adeta alev almış gibi yanıyor, her fısıltıda boğazıma cam kırıkları batıyordu. Ölümün o soğuk ama yangının ortasında tuhaf bir şekilde yakıcı olan kucağında kaybolmak üzereydim. Bilincim bir var bir yoktu. Bir yanım orada, o sıcak parkenin üzerinde tamamen vazgeçmek üzereydi; diğer yanım ise hayatta kalmak için çırpınıyordu.
Derken, zihnimdeki o karanlığın içinden sert, yabancı ama sarsıcı bir ses kırıldı.
"Burada biri var! Dayan, sakın bırakma kendini!"
Göz kapaklarım kurşun gibi ağırdı, aralamak imkansız gibiydi. Ancak bedenimi saran o kavurucu sıcaklığın ortasında, aniden omuzlarımda ve dizlerimin altında güçlü, çelik gibi iki kol hissettim. Biri beni bulunduğum o cehennem sıcağı parkeden çekip çıkardı. Başım, yabancı bir adamın göğsüne düştü. Geniş, sert ve tıpkı dışarıdaki yangın gibi hızla çarpan bir kalbin sesini duydum.
"Tıkandın biliyorum... Az kaldı, tutun bana!"
Gözlerimi milim kadar aralayabildim. Görüşüm tamamen dumanla kaplıydı ama başımın üzerindeki o keskin çene hattını, alnından süzülen terleri ve üzerindeki koyu renkli ceketin alevlerin ışığında nasıl parladığını hayal meyal seçebildim.
Bu Karan değildi. Bu ses, o pişkin Yüzbaşı'nın sesi değildi. Kokusu bile farklıydı; buram buram is, sert bir deri ve yabancı bir parfüm kokuyordu.
"E... evdekiler..." diye fısıldamaya çalıştım ama dudaklarımdan sadece boğuk bir hırıltı çıktı.
"Herkes dışarıda, güvendesin!" dedi adam. Sesindeki o sarsılmaz kararlılık, alevlerin çıtırtısını bir anlığına bastırdı.
Evin ahşap karkasından kopan devasa bir parça tam yanımıza büyük bir gürültüyle düştü.
Kıvılcımlar etrafımıza saçılırken adam beni göğsüne daha da sıkı bastırdı, kendi sırtını alevlere siper etti. Boğazından acı bir hırıltı döküldü ama adımlarını bir an bile yavaşlatmadı. Çökmekte olan merdivenleri, alevlerin yuttuğu koridoru sanki ezbere biliyormuş gibi büyük bir hızla aştı.
Ulan evdekiler... diye geçti zihnimden, baygınlığın ve acının eşiğinde bile susmayan o iç sesimle. Can havliyle herkes kendini dışarı atmış, beni odada unutup kaçmışlar! Annem, babam, üçüzler... Hepsi canının derdine düşmüş! Beni şu elin adamı kurtarıyor, şuna bak!
Evin ön kapısının kırık çerçevesinden dışarı adım attığımız an, serin gece havası yüzüme bir kamçı gibi çarptı. Ciğerlerime dolan temiz hava beni öksürük krizine soktu.
"Öksür, çıkar o dumanı!" dedi beni kucağında taşıyan adam. Sesi nefes nefeseydi ama tutuşu son derece nazik ve güven vericiydi.
Sokağa çıktığımızda ortam tam anlamıyla bir kaos alanıydı. Mahallenin yarısı yanan evimizin önüne toplanmıştı. İtfaiye sirenlerinin boğuk sesleri uzaklardan geliyordu ama henüz sokağa girememişlerdi. Annesi, babası, komşular, çocuklar... Herkes bağrışıyor, kadınlar ağlıyor, adamlar ellerindeki kovalardan su sıçratarak yangına müdahale etmeye çalışıyordu. Bizimkileri gördüm; annem salonun ortasındaki o kavgayı unutmuş gibi ellerini başının arasına almış feryat ediyordu, babam itfaiyenin gelmediği her saniyeye küfrediyordu, üçüzler ise kireç gibi bir suratla kenarda büzülmüştü.
Beni dışarıda sanıyorlardı muhtemelen... Ya da o kargaşada kimsenin aklına odada kilitli kaldığım gelmemişti. Harika aile tablosu!
Beni kucağında taşıyan adam, kalabalığın yarattığı gürültüyü yararak sokağın ortasına kadar ilerledi. Herkesin gözü bize dönmüştü. Bizi gören annem "Elfida!" diye bir çığlık attı ama adam kimseden komut almadan, beni sokağın ortasındaki güvenli, serin bir taşın üzerine yavaşça, adeta pamuklara sarar gibi bıraktı. Sırtımı kaldırım kenarındaki duvara yasladı.
"İyi misiniz? Beni duyuyor musunuz?" dedi adam. Tek dizinin üzerine çökmüştü.
Gözlerimi zorlukla açıp tam karşımda duran adama baktım. İri yarı, keskin yüz hatlarına sahip, esmer, simsiyah gözleri olan bir adamdı. Yüzü is içindeydi, üzerindeki gömleğin kolları sıvanmıştı ve cildi yangının sıcaklığından kıpkırmızı olmuştu.
Bakışlarındaki o derin, kaygılı ifade doğrudan gözlerimin içine dikilmişti.
"Ben... iyiyim," diye fısıldadım, sesim bir zımpara kağıdı kadar pürüzlüydü. "Sağ ol..."
"Ben Polat," dedi adam, elini hafifçe omzuma koyup anında geri çekerek. "Polat Karadağ. Yan sokakta arkadaşımın atölyesindeydim, dumanı görünce koştum. Verilmiş sadakanız varmış, biraz daha geç kalsaydım..."
Cümlesini tamamlamadı ama ne demek istediğini ikimiz de çok iyi biliyorduk. Polat Karadağ... Mahallede daha önce hiç görmediğim, yabancı ama duruşuyla 'ben buradayım' diyen o adam. Simsiyah gözlerinde bana bakarken beliren o garip, anlamlandramadığım koruyucu ışık içimi tuhaf bir şekilde ürpertti.
Tam o sırada, kalabalığın arkasında bir hareketlilik oldu.
Bakışlarım Polat'ın omzunun üzerinden sokağın girişine kaydı. Ve işte oradaydı.
Karan Göktürk.
Sokağın ortasında, üstünde aceleyle geçirilmiş siyah bir tişört ve altındaki rahat eşofmanıyla dikiliyordu. Sarıya çalan kumral saçları darmadağındı, geniş omuzları nefes alıp verişiyle şiddetle kalkıp iniyordu. İki sokak yukarıdaki evinden buraya nasıl bir hızla koştuysa, nefes nefese kalmıştı. Kahverengi gözleri sokağın ortasında, yanan evimizde ve kalabalıkta panikle gezindi. O her zamanki kasıntı, alaycı, 'dünyayı ben yarattım' havasından eser yoktu. Kahverengi gözlerinde daha önce hiç görmediğim, kışlanın komutanına asla yakışmayacak kadar katıksız bir dehşet vardı.
Gözleri sokağın ortasında, duvara yaslanmış halde duran beni buldu.
Bir an için zaman durdu sanki. Ne itfaiye sirenleri duyuldu, ne annemin feryatları, ne de etraftaki alevlerin çıtırtısı... Karan'ın kahverengi gözleri benim üzerime kilitlendiğinde, o dehşet ifadesi yerini derin bir nefese bıraktı. Omuzları çöktü. Ancak hemen ardından, gözleri benim yanımda tek dizinin üzerine çökmüş olan Polat'a kaydı. Polat'ın eli hâlâ bana yakın duruyordu, yüzündeki o korumacı ifadeyle bana bakıyordu.
Karan'ın yüzündeki o rahatlama anında buharlaştı. Çene kasları kilitlendi, bakışları bir anda ölümcül bir sertliğe büründü. Bordo bereli refleksi miydi, yoksa tamamen kişisel bir öfke miydi bilmiyorum ama Karan'ın gözlerindeki o karanlık parıltı sokağı donduracak kadar soğuktu.
"Alın, şunu için... Yavaş yavaş."
Polat'ın sesi beni o bakışlaşmadan söküp aldı. Polat, mahalleliden birinin uzattığı plastik su şişesini almış, kapağını açıp bana doğru uzatıyordu. Bakışları öyle yumuşak, öyle dikkatliydi ki, sanki elindeki su değil de paha biçilemez bir şeymiş gibi davranıyordu.
"Teşekkür ederim Polat," dedim, suyu titreyen ellerimle almaya çalışarak.
"Ben tutayım, zorlanmayın," dedi Polat nazikçe. Şişeyi dudaklarıma yaklaştırdı. Birkaç yudum soğuk su boğazımdan aşağı süzüldüğünde ciğerlerimin biraz olsun serinlediğini hissettim.
O sırada Karan'ın adımları bize doğru yaklaştı. Her bir adımı sokağın parke taşlarını döver gibi sert ve kararlıydı. Polat'ın bana su içirmesini, o yabancı adamın benim bu kadar yakınımda durmasını izlerken attığı her adımda gerilim daha da tırmandı.
Karan tam tepemizde durdu. Uzun boyuyla Polat ile benim üzerime gölge gibi çöktü. Kahverengi gözleri önce bana baktı; ıslak saçlarıma, yüzümdeki is lekelerine, titreyen ellerime... Ardından bakışlarını tek dizinin üzerinde duran Polat'a çevirdi. Sesindeki o tehlikeli, alçak ton sokağın gürültüsünü bıçak gibi kesti:
"Çekil kenara birader. Ben ilgilenirim."
Ulan gıcık Yüzbaşı! diye geçirdim içimden, boğazımdaki acıya rağmen hırsla dişlerimi sıkarak. Yarı yolda su balonuna kalkan yapmayı bilirsin, 'taktiksel siper' dersin, şimdi gelmiş burada komutanlık taslıyorsun! Sen kim oluyorsun da adamı kovuyorsun buradan? Adam alevlerin arasına daldı be, beni o yangından çıkardı! Sen neredeydin?
Ancak Polat, Karan'ın bu tehlikeli çıkışı karşısında milim bile istifini bozmadı. Tek dizinin üzerinde çökmüş halini hiç bozmadan, ağır ağır başını yukarı kaldırdı. Simsiyah gözlerini Karan'ın kahverengi gözlerine dikti. Aralarında saniyeler süren öyle ağır bir sessizlik oluştu ki mahallenin bağırtısı, itfaiye sirenleri sanki bir anlığına tamamen arka plana itildi.
Polat elindeki su şişesini kapağını kapatmadan hafifçe kenara koydu. Ardından yerinden ağır ağır, acele etmeden doğruldu. Boyu neredeyse Karan ile aynıydı. İki iri yarı, geniş omuzlu adam sokağın ortasında, yanan evimin alevlerinin ışığında karşı karşıya geldi. "Sen kimsin birader?" dedi Polat, sesi inanılmaz derecede sakin ama bir o kadar da dik ve meydan okuyan bir tonda çıkarak. "Kız yangından yeni çıktı, nefes almakta zorlanıyor. Sen gelmiş burada neyin havasını yapıyorsun?"
Karan'ın çene kasları öyle bir kasıldı ki şakağındaki damarın attığını buradan görebiliyordun. Bir adım daha attı Polat'a doğru. İki adamın arasındaki mesafe neredeyse bir karışa düştü. Karan'ın Bordo Bereli aurası, sokakta bile insanı ezebilecek kadar ağırdı ama Polat'ın gözlerinde en ufak bir geri adım, tek bir korku kırıntısı bile yoktu. "Kim olduğum seni ilgilendirmez," dedi Karan, sesini alçaltıp sadece üçümüzün duyabileceği o ölümcül tona çekerek. "Ama o kıza nasıl yaklaşacağını ve nerede duracağını ben belirlerim. Çekil dedim sana."
"Öyle mi?" dedi Polat, dudaklarının kenarında beliren hafif, soğukkanlı bir tebessümle. Bakışlarını bir anlığına bana çevirip tekrar Karan'a dikti. "Kız odada kilitli kalmış, içeride duman boğuyordu. Sen neredeydin o sırada? Ben alevlerin arasından aldım onu. Şimdi gelmiş burada mülkiyet kavgası mı veriyorsun?"
İşte bu söz, Karan'ın göğsüne vurulmuş sert bir darbe gibi oldu. Kahverengi gözlerinde anlık bir bocalama, katıksız bir suçluluk çaktı geçti ama bunu saniyeler içinde o sert komutan maskesinin arkasına sakladı.
Hah! dedim içimden, duvara biraz daha yaslanmaya çalışarak. Ağzına sağlık Polat! Söyle şuna! İki sokak öteden koşup gelmek kolay, alevlerin içine girmek başka! Ne sandın Yüzbaşı, herkes senin emirlerine itat mı edecek?
Ama ortalık tam anlamıyla patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Karan'ın sağ eli hafifçe yumruk halini aldı. Adamların arasındaki o tehlikeli sürtüşme bir kavgaya dönüşmek üzereydi ki sokağın ortasından gür bir ses yükseldi: "Ne oluyor orada?!"
Babam, üstü başı is içinde, gömleğinin kolları sıvanmış, yüzündeki o korku ve panikle bize doğru koşarak geldi. Kalabalığın arasından sıyrılıp tam yanımızda durdu. Bakışları önce bana, sonra yerde duran suya, ardından birbirinin boğazına sarılacakmış gibi duran Karan ile Polat'a kaydı.
"Kızım!" dedi babam yanıma çökerek. Islak saçlarımı geriye atıp yüzümü ellerinin arasına aldı. Yüzündeki o mahcup, perişan ifadeyi görmek içimi cız ettirdi. "Elfida... Kızım iyi misin? Affet bizi, kargaşada... Herkes bir yere kaçışırken senin aşağıya indiğini sandık... Allah kahretsin beni, nasıl bakmadım odana!"
Boğazım düğüm düğümlendi. Babama ne kadar kızgın olursam olayım, gözlerindeki o katıksız evlat korkusunu görünce sesimi çıkaramadım. "İyiyim baba..." diye fısıldayabildim güçsüzce. "İyiyim, duman kaçtı sadece..."
Babam başını sallayıp hızla ayağa kalktı. Bakışları daha önce mahallede hiç görmediği bu yabancı adama, Polat'a döndü. "Siz... Siz çıkardınız kızımı oradan, gördüm. Kimsiniz, Allah senden razı olsun!"
Polat başını saygıyla hafifçe eğdi. Sesindeki o sert, meydan okuyan ton babama karşı bir anda yerini resmi ve son derece kibar bir ifadeye bıraktı. "Sağ olun efendim. Ben Polat, Polat Karadağ. Yan sokaktaki ahşap atölyesindeydim, dumanı görünce koşup geldim. Kızınızın durumu iyi çok şükür, sadece biraz dinlenmesi ve temiz hava alması lazım."
"Sağ olasın Polat evlat, büyük bir felaketten kurtardın bizi," dedi babam, ardından başını çevirip çatık kaşlarla Karan'a baktı. "Karan? Senin ne işin var burada, ne bu haliniz?"
Karan, babamın gelmesiyle birlikte Polat'a olan o ölümcül bakışlarını biraz olsun geri çekti. Duruşunu anında dikleştirip askeri bir refleksle babama doğru bir adım attı. Sesini toparlamaya çalışarak, "Komutanım..." dedi Karan, saygısını bozmadan. "Yangını görünce evden koştum. Elfida'yı yerde öyle görünce... Durumu kontrol altına almaya çalışıyordum."
Kontrol altına almakmış! diye sövdüm içimden. Adama saldırmaktan başka ne yaptın acaba Yüzbaşı? Adam beni kurtarmış, sen gelmiş burada horozlanıyorsun!
Polat, Karan'ın bu "kontrol" lafına karşılık hafifçe kıkırdadı. O kıkırdayış Karan'ın damarına basmak için yetip de artmıştı bile. Polat cebinden temiz bir mendil çıkarıp bana doğru uzattı. "Yüzündeki isleri silmek istersin belki. Dikkat et kendine."
Mendili titreyen elimle aldım. "Teşekkür ederim Polat."
Karan'ın bakışları elimdeki mendile kaydı, ardından Polat'ın yüzüne kilitlendi. İki adam arasındaki o sessiz savaş bitmemişti, sadece babamın varlığı yüzünden geçici bir ateşkes ilan edilmişti. Polat babama dönüp, "Geçmiş olsun efendim, ben buralardayım. Bir şeye ihtiyacınız olursa yan sokaktaki atölyedeyim," dedi ve Karan'ın yanından geçerken ona manidar, dik bir bakış fırlatarak kalabalığın arasına karıştı.
Karan, Polat'ın arkasından sanki her an gırtlağına yapışacakmış gibi baktı. Ardından bana döndü. Kahverengi gözleri yüzümde, titreyen ellerimde ve üzerimdeki is lekelerinde gezindi.
"Yürüyebilecek misin?" dedi Karan, sesi bu kez emredici değil, tuhaf bir şekilde pürüzlü ve bastırılmış bir öfkeyle çıkarak.
"Sana ne Yüzbaşı?" dedim kısık, çatallı sesimle gözlerinin içine bakarak. "Yürürüm ya da yürüyemem. Bak işine sen."
Karan'ın kaşları çatıldı, tam bir şey söyleyecekti ki babam araya girdi. "Tamam uzatmayın! İtfaiye geldi zaten, şu yangın bir sönsün de... Nerede kalacağız, ne yapacağız biz şimdi?"
Evin alevleri sokağı aydınlatmaya devam ederken, Karan yanımızda bir dağ gibi dikilmeye devam etti. Ama gözleri sık sık Polat'ın gittiği sokağın karanlığına kayıyordu.
Üzerimdeki is kokusu genzimi yakmaya devam ederken, sokağın başından gelen ayak sesleriyle başımı o tarafa çevirdim.
Karan'ın annesi Nermin Teyze ve babası Recep Amca, yüzlerindeki o derin panik ve endişeyle bize doğru koşuyorlardı. Nermin Teyze daha yanımıza ulaşmadan ellerini dizlerine vurup, "Ali! Kübra! Kurban olayım bu ne hal?!" diye feryat etti.
"Gözünüzü seveyim iyi misiniz? Şükürler olsun size bir şey olmamış!"
Recep Amca, babamın omzunu tutup onu kendine çekerek sıkıca sarıldı. "Geçmiş olsun Ali... Cana geleceğine mala gelsin, hamdolsun hepiniz ayaktasınız."
Nermin Teyze hızla yanıma gelip titreyen elleriyle yüzümdeki isleri silmeye çalıştı. "Elfida'm... Kızım, ciğerim yandı! Şükürler olsun, şükürler olsun yarabbim..."
Babam, çökmüş omuzlarıyla başını öne eğdi. Yüzündeki o mahcup, perişan ifadeyi görmek içimi acıtıyordu. "Sağ olun Recep, Nermin... Ev gitti. Tek bir çöp bile kalmadı içeride."
Recep Amca hiç tereddüt etmeden elini babamın omzuna koydu. "Sözünü bile etme Ali! Biz varız, mahalle var. Siz yeni bir ev bulana kadar bize geçiyorsunuz. Sakın yalnız hissetmeyin, kapımız da gönlümüz de sonuna kadar açık size. Hem bak... Bizim yan tarafımızdaki iki katlı ev satılıktı biliyorsun. İstersen orayı düşünürsün, konuşuruz sahibiyle."
Yanımızda bir dağ gibi dikilen, bakışları hâlâ Polat'ın gittiği sokağın karanlığında takılı kalan Karan, bunu duyunca anında kafasını bize doğru çevirdi. Dudaklarının arasından tek bir kelime döküldü: "Yok artık..."
Ulan gıcık Yüzbaşı! diye geçirdim içimden. Sanki yan komşun olmaya çok meraklıydım! Paşama bak, dibinde yaşayacağız diye ödü kopuyor!
Karan'ın bu hamlesini es geçmeye hiç niyetim yoktu. Bacaklarımdaki halsizliğe rağmen dikleştim, kahverengi gözlerinin tam içine bakarak devraldım lafı. "Merak etme Yüzbaşı," dedim, sesimdeki duman pürüzüne rağmen son derece net bir edayla. "Her sabah uyandığımda senin o sinir bozucu yüzünü görmeye bayılmıyorum ben de. İçin rahat olsun."
Karan bana doğru döndü. Kahverengi gözlerinde anlık bir şaşkınlık, ardından o tanıdık, derin ve çözülmesi zor bakış belirdi. Ama bu kez tek bir kelime bile etmedi. Sadece çenesini sıktı ve sessizliğini korudu.
Babam derin bir iç çekerek araya girdi. "Aslında... Olabilir Recep. O ev gerçekten satılıktı, konumu da güzel ama... Baştan yerleşeceğiz artık. Tüm eşyalar yandı, çöpümüz kalmadı."
"Lafı bile olmaz Ali!" dedi Recep Amca kendinden emin bir tavırla. "Merak etme, hepsi hallolur. Ele ele verir, beraber düzeriz evi. Sen bunları hiç düşünme şimdi." Sonra başını çevirip oğluna baktı. "Oğlum Karan... Sen Elfida'yı, Aras'ı ve Ege'yi al, önden bize götür. Üstleri başları duman kokuyor, biraz dinlensin çocuklar."
Tam Karan adımlayacaktı ki
arkadan Aras'ın o kendinden emin sesi yükseldi. "Biz kalacak yer bulduk ki!"
Kaşlarımı çatıp arkama baktım. Üçüzlerden Aras ve Ege, elleri ceplerinde, son derece rahat bir tavırla arkamızda dikiliyorlardı.
Bir an için içimi devasa bir rahatlama kapladı. Helal olsun ulan fırlamalar! İlk defa bir işe yaradınız!
"Oh! Ne kadar mükemmel!" dedim, Karan'a nispet yapar gibi sesimi yükselterek. Ardından gülümsedim. "Çok teşekkür ederiz Recep Amcacım ama bakın, üçüzlerim kalacak yeri çoktan bulmuş bile!"
Hızla Aras'ın yanına adımladım, boynuna sarılıp yanağına kocaman, sulu bir öpücük kondurdum. "Aferin lan size!"
Aras yüzünü buruşturup yanağını sildi ama tam o sırada Ege araya girdi. Yanıma yaklaşıp pis pis sırıttı. "Güzelim, yalnız bir yanlış anlaşılma var... Sen gelemezsin. Biz Aras'la gidiyoruz sadece."
Nefesim boğazımda tıkandı. "Ne demek gelemezsin? Nedenmiş o?"
Ege ellerini cebine sokup omuz silkti. "Gideceğimiz evde 4 tane bekar erkek var. Bir daha düşün istersen? Bizim arkadaşların bekar evi, sana göre değil yani."
Ulan Ege! Ulan Aras! Sizi doğuran anaya kurban olayım ama şu an ikinizi de bu yanan evin ortasında ben yakacağım! Bütün havamı söndürdünüz gıcık Yüzbaşı'nın önünde!
Karan'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılır gibi oldu ama babamın bakışlarını görünce anında ciddileşti.
Babam elini havaya kaldırıp son noktayı koydu. "Tamam! Uzatmayın. Siz ikiniz gidin arkadaşınızın yanına. Biz de biz ev ayarlayana kadar Receplerde kalırız. Konu kapanmıştır."
Karan'ın evi...
Az önce sokakta Polat'a horozlanan ve yan komşu olma fikrine "yok artık" diyen adamla aynı çatı altında kalacaktım.
Harika...Gerçekten mükemmel bir gece!
Nermin Teyze hemen koluma girdi, annem Kübra Hanım'ı da diğer yanına aldı. "Hadi bakalım, durmayın soğukta. Üstünüz başınız is, ciğeriniz duman doldu. Bize geçelim hemen, ben birer ıhlamur kaynatayım size."
Babaannem en önde Recep Amca ile babam arkasından yürümeye başladı. Ege ile Aras ise arkalarını dönüp sokağın aşağısına doğru tüyerken Ege bana bakıp sessizce "İyi uykular, Yüzbaşı'ya dikkat et!" gibisinden yavşakça bir el hareketi yaptı. Ulan eve bir yerleşelim, ben sizin o bekar evinizi başınıza yıkmaz mıyım!
Bizimkiler önden adımlarken sokağın ortasında Karan ile baş başa kaldım. Adımlarımı yavaşlattım. O da geniş adımlarıyla yanımda, bir gölge gibi sessizce yürümeye başladı. Sokağın loş ışığı darmadağın olmuş kumral saçlarına vuruyordu. Yüzündeki is lekelerine rağmen o kasıntı duruşundan hiçbir şey kaybetmemişti.
"Çok gülüyorsun galiba Yüzbaşı?" dedim kısık, duman pürüzüyle çatallaşmış sesimle. "İçinden bıyık altından sırıtmayı kes, duyuyorum ben o iç sesini."
Karan ellerini eşofmanının ceplerine soktu. Bana doğru bakmadan, gözlerini karşıdaki sokağa dikerek konuştu. Sesindeki o derinden gelen, eğlenen ton sinirlerimi zıplatmaya yetti. "Ben bir şey demedim. Kararı baban verdi. Ayrıca '4 tane erkek var' diyen de senin öz üçüzündü." Dedi bastırarak.
"Ege'nin salaklığı o!" diye çıkıştım, sesimi fazla yükseltmemeye çalışarak. "Sanki senin evine kalmaya çok meraklıydım. Dua et babam Komutanın, dua et Nermin Teyze'yi çok severim. Yoksa bu gece sokağın ortasındaki bankta yatar, yine de senin kapından içeri girmezdim."
Karan aniden durdu. O durunca ben de ister istemez iki adım ileride durup ona döndüm.
Aramızdaki mesafe kısaldı. Kahverengi gözleri yüzümdeki boya lekesinden arta kalan islere, kurumuş dudaklarıma ve gözlerimin içine kaydı. O sokaktaki Polat'a horozlanan adam gitmiş, yerine garip bir şekilde gözlerinin derinliğinde gizli bir endişe taşıyan adam gelmişti.
"Bankta yatarmış..." dedi, sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya düşürerek. Step step üzerime doğru bir adım attı. "O odadan sağ salim çıkmasaydın, senin nerede yatacağını ben biliyorum Soykan... Sokakta bir adama su içirtmeyi biliyorsun ama yangının ortasında kalmayı da gayet iyi beceriyorsun."
Boğazım düğümlendi. Polat'tan bahsediyordu. O an içimde yükselen o keçi inadıyla çenemi dikleştirdim. "Adam alevlerin içine daldı Karan! Sen orada dikilirken Polat beni o cehennemden çıkardı. Ne yapacaktım, adamın yüzüne mi tükürecektim?"
"Polat..." dedi Karan, adamın ismini söylerken sesi buz gibi kesildi. "Sokağa yeni girmiş bir adama hemen adıyla hitap edecek kadar yakın hissettin yani kendini?"
"Sana ne be?!" dedim hırsla bir adım yaklaşarak. "İster Polat derim ister başka bir şey! Beni kurtaran adama teşekkür ettim, bu seni niye bu kadar gerdi?"
Karan cevap vermedi. Çene kasları kilitlendi, kahverengi gözlerinde fırtınalar koptu ama tek bir kelime etmeden arkasını dönüp Nermin Teyzelerin arkasından eve doğru yürümeye başladı.
&&&
Nermin Teyzelerin müstakil, geniş ama bir o kadar da sıcak kokan evinin kapısından içeri adım attığımızda, mahalledeki o yangın kaosundan çıkıp başka bir hengamenin ortasına düşmüştük. Koridora ilk giren babaannem oldu. Bükülmüş beline rağmen elindeki bastonu ahşap parkelere hırsla vuruyor, bir yandan da söylenmeye devam ediyordu.
"Ah Ali ah! Benim dediğime gelmediniz, tutturduğunuz bir mahalle sevdası! Yandı gitti koca ev! Bir dikili ağacımız kalmadı şu yaştan sonra el kapılarında rezil olduk!"
Nermin Teyze hemen babaannemin koluna girdi, onu koridordaki berjere doğru nazikçe yönlendirdi. "Aman Hayriye Abla, kurban olayım öyle deme. Ne el kapısı? Biz yabancı mıyız? Canınıza bir şey gelmedi ya, mal dediğin bugün gider yarın gelir. Sen şöyle otur, ben sana hemen tansiyon ilacını getireyim."
"İlaç mı kaldı Nermin?!" diye feryat etti babaannem, berjere çökerken bastonunu iki elinin arasına alıp. "Bütün ilaçlarım o yangında küle döndü! Tansiyonum çıktı çıkacak zaten, bir de şu sıpa..." Babaannem birden sivri gözlerini bana dikti. "Gece gece yukarıda tepindi durdu, ne var ne yoksa yandı bitti işte!"
Sanki evi ben yaktım! diye geçirdim içimden, gözlerimi tavana dikerek derin bir nefes verdim. Yine ihale bana kaldı iyi mi! Sokağın ortasında dumandan boğuluyordum ben be kadın!
"Anne," dedi annem araya girip. Yüzündeki is lekeleriyle perişan bir haldeydi. "Kızın ne suçu var gece gece, yangın elektrikten çıktı işte. Üstüne gitme çocukların." Karan tam arkamda, kapının eşiğinde duruyordu. Koridor dar olduğu için sırtı neredeyse benim omzuma değecekti. Bordo Bereli ciddiyetiyle babaannemin söylenmelerini dinlerken, bakışlarının ensemde yarattığı o baskıyı iliklerime kadar hissediyordum.
Babaannem Karan'ı fark edince sesinin tonunu bir anda değiştirdi, o huysuz yaşlı kadın gitti, yerine tonton bir mahalle teyzesi geldi. "Ah Karan evlat... Sen olmasan bu Ali evi başımıza yıkacaktı zaten. Geç şöyle evladım, ayakta kaldın."
Ulan babaanne! Adam daha az önce sokakta terör estirdi, bana 'bankta yatarsın' iması yaptı, sen adama kırmızı halı seriyorsun!
Karan saygıyla başını hafifçe eğdi. "Estagfurullah Hayriye Teyze. Siz dinlenin, ben babamla dışarıda itfaiyenin son durumuna bakacağım."
Gözleri bir anlığına bana kaydı. O kahverengi gözlerdeki hınzır kıvılcım yine oradaydı. "Gördün mü Hekim Hanım, babaannen bile benden yana" der gibi bakıp arkasını döndü ve sokağa çıkmak üzere kapıya yürüdü.
Nermin Teyze hızla organizasyona başladı. "Şimdi şöyle yapıyoruz... Ali abi ve Kübra alt kattaki misafir odasında kalacak. Hayriye Abla, sen benim eski odama geçiyorsun, yatağı rahattır senin beline iyi gelir. Elfida kızım... Sana da yukarıdaki odayı hazırlayalım."
Duraksadım. "Yukarıdaki oda derken Nermin Teyze?"
"Karan'ın çalışma odası kızım," dedi Nermin Teyze gayet doğal bir tavırla. "Orada açılır geniş bir koltuk var, Karan bazen geç saatlere kadar ders çalışırken orada yatardı. Zaten kendisi salondaki çekyatta yatacak bu gece. Sen geç otur, üstünü başını değiştir. Sana benim temiz eşofmanlardan vereyim."
Karan'ın odası... Mükemmel!
Üzerime geçirdiğim Nermin Teyze'nin bol eşofmanlarıyla üst kata çıktım. Odadan içeri adım attığımda buram buram ahşap, sert bir erkek parfümü ve kitap kokusu karşıladı beni. Masanın üzerinde askeri harp kitapları, bir iki tane havacılık maketi ve duvarlarda Karan'ın üniformalı, sert bakışlı birkaç fotoğrafı vardı.
Dağda taşta terörist avlar, mahallede gelir benimle keçi gibi inatlaşır... Yüzbaşı Göktürk'ün gizli sığınağına düşmüş bulunmaktayım.
Yatağa daha doğrusu açılır koltuğa iliştim. Yorgunluktan geberiyordum ama boğazımdaki o yanma hissi, ciğerlerime işleyen duman kokusu bir türlü uyumama izin vermiyordu. Yorganı kafama kadar çektim, gözlerimi kapattım ama zihnim durmuyordu.
Saat gecenin üçünü geçiyordu. Boğazımdaki kuruluk artık canımı yakacak seviyeye gelmişti. Yatakta bir o yana bir bu yana döndükten sonra daha fazla dayanamadım. "Bir bardak su içmezsem bu gece burada boğularak öleceğim" diye düşünerek yataktan kalktım.
Parmak uçlarımda odadan çıktım. Ev zifiri karanlıktı, sadece merdivenlerin başındaki küçük gece lambası loş bir sarılık yayıyordu. Merdivenleri sessizce indim. Salondan babamın boğuk horlama sesleri geliyordu. Mutfağa doğru süzüldüm.
Mutfak kapısını aralayıp içeri adım attığımda, tezgahın üzerindeki ışığın açık olduğunu fark ettim. Ve pencerenin önünde, karanlığa doğru bakan bir silüet...
Karan.
Üzerinde sadece siyah bir tişört ve gri bir eşofman altı vardı. Sırtı bana dönüktü, elindeki cam bardağı yavaşça çeviriyordu. Kapının gıcırtısını duyar duymaz, askeri bir refleksle anında arkasına döndü. Kahverengi gözleri karanlığın içinde anında beni buldu.
"Yine mi sen?" dedi alçak, pürüzlü bir fısıltıyla. Sesinde o gündüzkü alaycı tondan ziyade, gecenin sessizliğine gömülmüş derin bir yorgunluk vardı.
"Asıl sana yine mi sen?" dedim fısıldayarak tezgaha doğru adımlarken. "Ev sahibi sensin diye mutfaktan su da mı içmeyelim Yüzbaşı?"
Dolaptan bir bardak çıkarıp sürahiye uzandım. Ama ellerim titrediği için sürahinin kapağı tıkırdadı. Karan tek bir adımda yanımda bitti. Geniş gövdesi arkamda bir duvar gibi dururken, elini uzatıp sürahiyi elimden aldı. "Ver ben doldurayım, evi yakman yetmedi bir de bardağı kıracaksın," dedi.
"Evi ben yakmadım bir kere." diye tersledim, arkamı tezgaha yaslayarak ona bakarken. "Elektrik kontağından çıkmış işte. Ayrıca sen niye uyumuyorsun bu saatte? Bordo Bereli nöbetinde misin yine?"
Karan bardağa suyu doldurup bana uzattı. Bardağı alırken parmaklarımız birbirine çarptı. O an parmak uçlarımdan koluma doğru elektrik çarpmış gibi bir sıcaklık yayıldı. Karan gözlerini bardağı tutan elinden çekip doğrudan gözlerimin içine dikti.
"Uyku tutmadı," dedi, sesi daha da alçalarak. "Aklımdan çıkmayan bazı sahneler var diyelim."
Sudan büyük bir yudum aldım, boğazım serinledi ama Karan'ın bu cümlesi içimi daha çok yaktı. "Hangi sahnelermiş onlar? Su balonu sahneleri mi?"
Karan hafifçe yaklaştı. Mutfaktaki loş ışık, keskin yüz hatlarını, çenesindeki kirli sakalları belirginleştiriyordu. Kahverengi gözlerinde öyle bir derinlik vardı ki keçi inadım bile bir anlığına duraksadı.
"Alevlerin arasından bir adamın kucağında çıkışın..." dedi Karan, kelimeleri tane tane, üzerine basa basa söyleyerek. "Ve senin o adama bakıp 'teşekkür ederim Polat' deyişin."
Nefesim kesildi. Ulan adam resmen kafaya takmış! Gece gecenin üçünde mutfakta bana bunun hesabını mı soruyor gerçekten?!
"Adam hayatımı kurtardı." dedim göğsüne doğru bir adım atarak. "Polat olmasaydı ben o odada dumandan boğulup ölecektim!"
'Ölecektim' lafını duyduğu an Karan'ın çene kasları öyle bir kilitlendi ki elindeki bardağı sıkmaktan kıracak sandım. İki parmağıyla anında çenemi tuttu-canımı yakmadan ama kaçmama da izin vermeyerek. Yüzlerimizi milim mesafeye getirdi. "Bir daha benim yanımda ölümden bahsetme Soykan," dedi, nefesi dudaklarıma çarpıyordu.
Sesinde daha önce hiç duymadığım, kışladaki komutan sertliğini bile aşan katıksız bir sahiplenme ve tehlike vardı. "O adama bir daha öyle bakmayacaksın. O yangının ortasına ben girecektim, duydun mu beni?"
"Geç kaldın ama Yüzbaşı," dedim, çenem onun parmaklarının arasındayken bile geri adım atmayarak. Gözlerinin içine dik dik baktım. "Taktiksel geri çekilmelerde ustasın ama hayat kurtarmada Polat senden hızlı çıktı."
Karan'ın gözlerinde şimşekler çaktı. Parmakları çenemde biraz daha sıkılaştı, bakışları dudaklarıma kaydı. Aramızdaki o çekim o kadar yüksek, o kadar tehlikeli bir hal aldı ki mutfaktaki havanın sıcaklığı yanan evimizi aratmayacak raddeye geldi.
"Beni sınama Elfida..." diye fısıldadı Karan. Dudakları dudaklarımın tam üzerindeydi. "O adımı bir daha attırma bana."
O an kapının oradan boğuk, öfkeli bir öksürük sesi yükseldi.
"Öhöm! Öhöm!"
Hızla geriledik. Karan elini çenemden çekti ama istifini bozmadan arkasına döndü.
Mutfak kapısının eşiğinde, elinde bastonuyla duran kişi babaannem Hayriye Hanım'dan başkası değildi. Babaannem gözlerini kısmış, bir bana bir de Karan'a bakıyordu.
"Gece yarısı mutfakta ne fısıldaşıyorsunuz bakayım siz?!" dedi babaannem bastonunu yere vurarak. "Su içmeye geldik, fısıltı gazetesine uyandık! Elfida, kızım senin yukarıda odada olman gerekiyor, ne işin vae burda, adamın tepesine çökmüşsün!"
Yuh babaanne! Adam çenemi tutuyordu be, ben mi çöktüm tepesine?!
"Babaanne su içiyordum," dedim hırsla bardağı tezgaha koyarak. "Tansiyonun düşmesin diye sana da getirecektim tam."
"Yeme beni kızım, yemem ben bu ayakları!" dedi babaannem Karan'a doğru bir adım atarak. "Karan evladım, sen de geç salondaki koltuğuna yat. Bu kızın diline düşme, gece gece harcar seni!" Karan'ın dudaklarının kenarında o sinir bozucu tebessüm tekrar belirdi. Babaanneme saygıyla başını eğdi. "Haklısın Hayriye Teyze. İyi geceler."
Karan mutfaktan çıkıp salona doğru adımlarken, geçerken bana öyle bir bakış fırlattı ki... "Bu defter burada kapanmadı Hekim Hanım" diyordu o bakış.
Babaannem kolumdan tutup beni merdivenlere doğru sürüklerken arkamdan mırıldandı: "Ağzına sıçtığımın kızı, yangından çıktın yine durmuyorsun rahat!"
Odaya dönüp koltuğa uzandığımda, çenemde hâlâ Karan'ın parmaklarının sıcaklığı vardı. Ve ben, bu gece bu evde uyumanın imkansız olduğunu çoktan anlamıştım.
&&&
Sabahın ilk ışıkları, Karan'ın çalışma odasının tül perdelerinden süzülüp gözlerime çarptığında, zihnim hâlâ dün gecenin dumanı ve mutfaktaki o tehlikeli yakınlaşmanın ateşiyle kavruluyordu. Gece boyu doğru dürüst uyuyamamıştım.
Gözlerimi açmaya çalışarak huzursuzca kıpırdandım. Odadaki o tanıdık ahşap ve sert erkek parfümü kokusu burnuma dolarken, kulaklarıma hafif bir tıkırtı sesi geldi. Gardırobun kapağının gıcırtısı, ardından ahşap parkelere basan ritmik adımlar...
Kaşlarımı çatarak yattığım açılır koltukta hafifçe doğrulup gözlerimi ovuşturdum. Görüşüm netleştiği an, odanın ortasındaki manzarayla kalakaldım.
Karan.
Arkası bana dönüktü. Üzerinde giysi yoktu; sadece gri bir alt giymişti. Sırtındaki Bordo Bereli antrenmanlarından kaldığı her halinden belli olan devasa kas kütleleri güneşin altında gün gibi ortadaydı. Gardırobun raflarını karıştırıyordu.
O an bilincim bir anda yerine geldi. "Oha!" diye bağırdım, yorganı göğsüme kadar çekerek. "Ne yapıyorsun sen be?! Sapık mısın, odamda yarı çıplak ne işin var?!"
Karan, bağırmamla birlikte ağır ağır arkasına döndü. Hiç istifini bozmadı, yüzünde en ufak bir mahcubiyet ya da bocalama belirtisi bile yoktu. Kahverengi gözleriyle bana baktı. Bakışlarındaki o alaycı, hınzır ifade yine sahnede yerini almıştı. "Sakin ol Hekim Hanım, mahalle ayağa kalkacak," dedi, sesi sabahın ilk saatlerine özgü o boğuk, derinden gelen pürüzle çıkarak. "Ayrıca burası senin odan değil, benim odam. Merak etme, seninle bir işim yok. Kazağımı kendi gardırobumda bulamayınca buradaki yedek dolaba koymuşumdur diye düşündüm. Onu arıyorum."
"İyi, bulamamışsın işte!" dedim parmağımla kapıyı göstererek. Sesimdeki duman pürüzünü gizlemeye çalışıyordum ama gözlerimi istemsizce onun o geniş omuzlarından kaçırmak tam bir işkenceydi. "Yok işte kazak falan! Çık odadan, üstümü değiştireceğim!"
Karan dediklerimi hiç duymamış gibi yaptı. Gardırobun kapağını yavaşça kapattı. Ardından gözlerini doğrudan benim üzerime dikti ve bana doğru adım atmaya başladı. Kaşlarımı çattım, yorganı daha da sıkı tuttum. "Ne yaklaşıyorsun be? Çık dedim sana!"
Karan tek bir kelime bile etmedi. Sessiz ve ölümcül adımlarla üzerime yürümeye devam etti. Yüzündeki o çözülmesi imkansız ifade kalbimin güm güm atmasına sebep oluyordu. Ne yapıyor bu adam yine ya?! Sabah sabah neyin kafasını yaşıyor?!
Geriye doğru kaçmaya çalıştım ama arkam duvardı. Adımları üzerime geldikçe panikledim, koltuğun üzerinde geriye doğru hamle yapayım derken ayağım yorgana takıldı ve tak diye yatağa, sırtüstü düştüm.
Gözlerim kocaman açılmış halde, yatakta sırtüstü yatarken tepemde beliren Karan'a baktım. Nefesim boğazımda tıkandı. Yüzü yüzüme sadece bir karış mesafedeydi. Kahverengi gözleri gözlerimin içine dikilmişti, geniş göğsü nefes aldıkça kalkıp iniyordu. Kalbim kaburgalarımı döverken çığlık atmamak için kendimi zor tuttum.
Hah, bittik... Mutfaktaki yarım kalan hesabı kapatacak şimdi!
Karan bakışlarını benden ayırmadan elini uzattı. Kolu kulağımın hemen yanından geçti. Sıcaklığı tenimi teğet geçerken gözlerimi refleksle kapattım.
Ancak bir saniye sonra, başımın arkasında kalan koltuğun kenarından siyah bir kumaş parçasını çekip aldı. Siyah kazak.
Gözlerimi açtığımda Karan elindeki kazağı sallayarak hafifçe geriye çekilmişti. Dudaklarının kenarında, sinirlerimi altüst edecek kadar ukala ve tatmin olmuş bir gülümseme vardı. Kazağı tek hamlede başından geçirip üstüne giydi. Kaslı vücudu kumaşın altında kaybolurken bana bakıp hafifçe tek kaşını kaldırdı. "Kazağım buradaymış," dedi, arkasını dönüp hiçbir şey olmamış gibi kapıya doğru adımlayarak.
O an içimdeki o katıksız keçi inadı ve hırs şak diye uyanıverdi. Yok öyle havayla gelip, beni yatağa düşürüp, hiçbir şey demeden gitmek Yüzbaşı! Bütün karizmayı sen toplayacaksın sanıyorsun değil mi?! Yatakta hızla doğrulup oturdum. Saçlarımı tek bir hamleyle geriye doğru savurdum, çenemi dikleştirdim.
"Yoksa..." dedim, sesime olabildiğince alaycı, kendinden emin ve seksi bir ton vermeye çalışarak. "...sen de mi benim cazibeme kapıldın Yüzbaşı?"
Karan kapının kolunu tutmuşken aniden durdu. O Bordo Bereli ciddiyeti bir anlığına çatladı. Ağır ağır arkasına döndü. Kahverengi gözlerinde katıksız bir şaşkınlık belirdi. "Ne?" dedi, sanki yabancı bir dilde konuşmuşum gibi.
Sırtımı koltuğun arkalığına dayayıp bacak bacak üstüne attım. Saçlarımdan bir tutamı parmağıma dolarken gülümsedim. "Güzelliğime mi kapıldın diyorum? Dün geceden beri o söylediklerin... 'Alevlerin ortasına ben girecektim' demeler, 'O adama bakmayacaksın' diye kestirip atmalar, Polat deyince kıskançlık krizlerine girmeler... Sen bayağı kurulmuşsun çünkü bu adama. O yüzden soruyorum. Ama rahat ol, doğruyu söyleyebilirsin. Ben bu tarz itiraflara alışkınım."
Karan'ın kaşları yavaşça çatıldı. O şaşkınlık yerini tehlikeli bir eğlenceye bıraktı. Odanın ortasında durup ellerini cebine soktu. Kahverengi gözleri yüzümde, darmadağın olmuş saçlarımda ve üzerimdeki bol eşofmanlarda gezindi. "Sen..." dedi Karan, bana doğru bir adım atıp durarak. "...benim tipim bile değilsin Soykan."
Nefesim kesildi. Ne?! Benim gibi bir kadına 'tipim değilsin' mi dedi o az önce?! Bak sen şu kasıntı Yüzbaşıya!
"Ha öyle mi?" dedim kaşlarımı kaldırarak, içimdeki öfkeyi gülüşümün arkasına saklayarak. "Neymiş peki senin tipin Yüzbaşı? Çok merak ettim şu Bordo Bereli standartlarını."
Karan dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedim. "Senin gibi sarı olamayan kadınlar... Sarı hiç sevmem."
Tekrar gözlerimi devirdim. Saçlarım doğuştan sarıydı. Bakışlarımı onun darmadağın olmuş, güneş ışığında altın gibi parlayan kumral ama sariya çalan saçlarına diktim. "Gören de seni esmer sanacak!" dedim alayla üstüne yürüyerek. "Sende en az benim kadar sarısın yalnız Yüzbaşı! Ama neyse ki... Sen de benim tipim değilsin."
Karan başını hafifçe yana yatırdı. Yüzündeki o alaycı tebessüm derinleşti. "Öyle mi? Sen Bordo Bereli prototipini beğenmiyorsun yani? Neymiş senin tipin ya?"
O an aramızdaki o gerilim öyle tatlı, öyle eğlenceli bir havaya büründü ki içimdeki o oyuncu taraf tamamen ipleri eline aldı. Yanına kadar yürüdüm. Tam karşısında durdum, boyum onun göğsüne geliyordu. Başımı yukarı kaldırıp kahverengi gözlerinin içine baktım.
Hiçbir şey söylemedim. Sağ elimin işaret ve başparmağını dudaklarıma götürdüm. Dudaklarımın üzerinde hayali bir fermuarı çeker gibi baştan sona yavaşça gezdirdim. Ardından parmaklarımı havada çevirip o hayali anahtarı kilide takıp attım.
Karan ne yaptığımı anlamaya çalışırken, o şaşkın bakışlarının arasından sıyrılıp omzuna hafifçe çarparak kapıya doğru yürüdüm. Kapının kolunu tuttuğumda arkamı dönmeden, sadece başımı hafifçe eğerek fısıldadım: "Sır Yüzbaşı... Bazı şeyler sana söylenmeyecek kadar değerli."
Kapıyı açıp koridora çıktım ve arkamdan kapıyı kapattım. Koridorda durduğumda kalbimin deli gibi çarptığını hissedebiliyordum. Yüzümde engel olamadığım devasa bir tebessüm belirdi.
Aşağıdan babaannemin feryadı yükseliyordu bile: "Elfidaaa! Kalkmadın mı hâlâ ağzına sıçtığımın kızı?! Gel şu sofraya yardım et!"
Gülümsememi bastırıp merdivenlere doğru adımladım.
Mutfaktan buram buram taze demlenmiş çay, kızarmış ekmek ve tereyağı kokusu yükseliyordu. Salona adım attığımda evdeki herkesin çoktan uyanmış ve sofranın etrafında dizilmiş olduğunu gördüm.
Nermin Teyze elinde börek tepsisiyle mutfaktan çıkıyordu. Babam yüzündeki yorgun ifadeye rağmen Recep Amca ile alçak sesle yanan evin durumunu konuşuyordu. Annem çay bardaklarını doldururken, Ege ile Aras masanın kenarındaki zeytinleri birbirlerine fırlatmakla meşguldü. Konu yemek olunca erkenden kalkıp buraya gelmişler. Babaannem ise masanın en baş köşesine kurulmuş, elindeki bastonu dizlerinin arasına sıkıştırmış halde etrafa sert bakışlar fırlatıyordu.
"Ooo, Elfida Hanım nihayet lütfetti," dedi Ege sırıtarak. "Biz de diyorduk yangının dumanı seni zehirledi herhalde, hâlâ yatıyor."
"Kes sesini Ege," dedim masaya doğru adımlarken. "Sizin yüzünüzden ne hale geldik zaten, hâlâ konuşuyorsun."
"Aman başlama yine sabah sabah Elfida," dedi annem, çay bardağımı önüme koyarken. "Geç otur şöyle, bir şeyler ye. Yüzün gözün sapsarı kalmış dünkü stresten."
Tam masanın boş sandalyesine doğru hamle yapıp oturmuştum ki arkamdaki merdivenlerden ritmik adımlar duyuldu. Herkes başını o tarafa çevirdi. Karan, üzerinde az önce giydiği siyah kazak ve gri eşofman altıyla aşağı iniyordu.
"Günaydın," dedi Karan, alçak ve pürüzlü sesiyle.
"Günaydın oğlum, gel!" dedi Recep Amca neşeyle. "Biz de tam seni bekliyorduk. Geç otur şöyle Ali Komutanının yanına."
Karan ağır adımlarla masaya yaklaştı. Tam benim karşımdaki boş sandalyeye çekip oturdu. O otururken bakışlarımız anında havada kesişti. Yüzünde en ufak bir ifade yoktu ama kahverengi gözlerinin derinliğinde, az önce odadaki "fermuar" hamleme ithafen hınzır bir pırıltı gelip gitti.
Babaannem gözlerini kısarak önce bana, sonra Karan'a baktı. Bastonunu hafifçe yere vurdu. "Hayriye Teyze'nin gözünden kaçmaz evladım," diye mırıldandı ortaya doğru. "Gece boyu mutfakta su içme bahaneleri, sabah odalardan tıkırtılar... Maşallah evde uyuyan bir ben varmışım meğer." Masadaki herkes bir an duraksadı. Annem elindeki çaydanlıkla kalakaldı, babam başını gazetesinden kaldırıp babaanneme baktı.
"Anne ne diyorsun yine sabah sabah?" dedi babam kaşlarını çatarak. "Ne suyu, ne odası?"
"Hiç Ali Efendi, hiç!" dedi babaannem çayından bir yudum alıp bardağı tabağına oturturken. "Kızın gece yarısı mutfaklarda geziniyor diyorum, başka bir şey demiyorum. Sorsan boğazı yanmış!" Nefesim boğazımda tıkandı. Yüzüme hafif bir sıcaklık basarken çay bardağıma uzandım. Karan ise istifini hiç bozmadı. Masadaki peynir tabağına uzanırken gayet sakin bir sesle konuştu:
"Hayriye Teyze haklı komutanım. Dün gece dumandan dolayı Elfida'nın boğazı çok kötüydü, su almaya inmişti. Ben de mutfaktaydım, bir ihtiyacı var mı diye baktım. Hepsi bu."
Bakışlarımı çay bardağımdan kaldırıp ona diktim. O ise çatalına taktiğı zeytini ağzına atarken bana bakıp hafifçe tek kaşını kaldırdı.
Ulan kasıntı Yüzbaşı! Nasıl da durumu kendi lehine çevirmeyi biliyorsun!
"İyi yapmışsın oğlum," dedi annem rahat bir nefes alarak. "Elfida'nın huyu böyledir, canı yansa da söylemez. Dün gece az kalsın o odada kalıyordu zaten..."
Annemin bu cümlesiyle masadaki hava bir anda ağırlaştı. Babam derin bir iç çekti. "Nermin, Recep... Sizin hakkınızı nasıl ödeyeceğiz bilmiyorum. Ev tutana kadar başınızı ağrıtacağız burada."
"Aman Ali abi, o nasıl laf?" dedi Nermin Teyze kızgınlıkla. "Biz aile gibiyiz. Yan taraftaki boş ev tutulana kadar buradasınız, konu tartışmaya kapalı. Bugün Recep ile gidin bakın emlakçıyla, ne gerekiyorsa halledin."
Ege laf atma fırsatını kaçırmadı. "Baba, biz Aras'la arkadaşın evine geçicez yine bugün... Bizim eşyaları da o tarafa taşırız artık."
Babam Ege'ye ters ters bakınca sustu. Ben çayımı yudumlayıp gözlerimi Karan'dan ayırmadım. O da bakışlarını benden çekmedi. Peçeteyle dudaklarımı kurulayıp sandalyemi hafifçe geriye çektim. "Ellerine sağlık Nermin Teyze, her şey çok güzeldi. Ben doydum kalkıyorum," dedim masadakilere hitaben.
"Aman kızım, bir şey yemedin ki doğru dürüst," dedi Nermin Teyze endişeli bir sesle.
"Yok Nermin Teyze, gerçekten doydum. Bir yukarı çıkıp üstümü başımı kontrol edeyim," diyerek masadan doğrulup merdivenlere yöneldim.
Yukarıya, Karan'ın o buram buram ahşap ve sert erkek parfümü kokan çalışma odasına çıktım. Kapıyı arkamdan kapatıp derin bir nefes verdim. Odanın ortasında durup komodinin üzerindeki telefonuma uzandım. Ekran dünkü yangının isinden hafifçe kirlenmişti ama neyse ki çalışıyordu.
Hemen Alya'yı aradım. Telefon ikinci çalışta açıldı.
"Alya!" dedim sesimdeki yorgunluğu gizleyemeyerek.
"Elfida! Aşkım, güzelim! Nasılsın? İyisin değil mi? Dün geceden beri aklım sizde kaldı, haberlerde yanan evi görünce çıldırdım resmen! Bir şeyiniz yok değil mi?" Alya'nın panik dolu, endişeli sesi ahizeden yükseldi.
"İyiyiz, iyiyiz canım, sakin ol," dedim koltuğun kenarına ilişerek. "Yani fiziksel olarak iyiyiz. Kimseye bir şey olmadı çok şükür ama ev... Ev tamamen kül oldu Alya. Hiçbir şey kurtaramadık. Kıyafetler, eşyalar, anılar... Hepsi gitti."
"Ah güzelim benim ya..." dedi Alya üzüntüyle. "Çok çok geçmiş olsun. Peki şimdi neredesiniz? Nerede kalıyorsunuz?"
Derin bir iç çektim. Saçlarımı geriye atarken bakışlarım odadaki askeri maketlere takıldı. "Sorma Alya... Karanlara geçtik. Nermin Teyzelerin evindeyiz."
"Ne?!" Alya'nın sesi bir anda iki ton yükseldi. "Karan derken... Şu senin sürekli atıştığın, gıcık olduğun Bordo Bereli Yüzbaşı Karan mı? Kızım siz aynı çatı altında nasıl duruyorsunuz? Evi yangın yıkamadı ama siz kesin yıkarsınız o zaman!"
"Sorma valla," dedim kıkırdayarak. "Geceden beri birbirimizi yemekle meşguldük zaten. Mutfakta ayrı bir olay, sabah odada ayrı bir olay... Adam resmen sinir katilimi olmak için doğmuş! Neyse, asıl mesele şu ki... Ben bugün işe de gelemiyorum Alya. Üstümde Nermin Teyze'nin bol eşofman takımı var. Ne giyecek bir çorabım var ne bir yedek kıyafetim. Bütün dolabım yandı bitti."
"Aaa olur mu hiç öyle şey!" dedi Alya anında korumacı bir tavırla. "Güzelim sen hemen toparlan, kliniğe gel. Ben sana kendi kıyafetlerimden yedek bir kombin hazırlar getiririm. Şansına bugün kliniği zaten Batu erken açtı, ben de dün gecenin stresinden uyuyakalmışım, yeni kalktım. Birkaç ameliyatımız var biliyorsun, orada değiştirirsin üstünü."
"Çok sağ ol Alya ya," dedim içtenlikle. "Vallahi ilaç gibi geldin. O zaman ben birazdan yola çıkarım."
"Tamam canım benim, dikkat et kendine. Gelince uzun uzun anlatacaksın o Yüzbaşı ile aranızda geçenleri, kaçamazsın!"
"Tamam tamam, anlatırım," deyip telefonu kapattım.
Telefonu cebime koyup şöyle bir aynadaki yansımama baktım. Duman kokusu hafifçe üzerime sinmişti, saçlarım darmadağındı ama gözlerimdeki o inatçı pırıltı hâlâ yerindeydi. Kapıyı açıp odadan çıktım ve merdivenlere doğru adımladım.
Merdivenlerin son basamağına geldiğimde, salonun ortasında duran küçük bir bedenle göz göze geldim.
Umay üzerinde pembe prenses pifaması, elimdeki minik oyuncak ayısıyla bana kocaman açılmış simsiyah gözleriyle bakıyordu. Beni gördüğü an yüzünde güller açtı, kocaman gülümsedi. "Elfida ablaaa!"
O küçücük boyuyla bir koşmaya başladı ki sanırsın maraton koşucusu! Paytak paytak adımlarla üzerime koşup doğrudan kucağıma zıpladı. Onu düşürmemek için reflexle kollarımı açıp havada kaptım, göğsüme bastırdım. "Abla iyi ki geldin! Ben senin geldiğini bilseydim erkenden kalkardım ki!" dedi Umay, minik kollarını boynuma dolayarak. Yanakları al al olmuştu, kokusu bebek pudrası gibi tatlıydı.
"Oyy benim minik kuşum!" dedim onun o yumuşacık yanağını öperek. "Sen daha yeni mi uyandın bakayım?"
"Evet ama abim beni uyandırmadı ki," dedi Umay dudaklarını bükerek. "Sana sürpriz yapacaktım ben!"
O sırada gözüm salondaki koltuğa kaydı. Karan tek elinde çay bardağıyla koltuğa kurulmuş, bir kolunu koltuğun arkalığına atmış halde bizi izliyordu. Bakışlarında az önceki o alaycı Bordo Bereli tavrından eser yoktu; aksine kız kardeşine ve bana bakarken gözlerinde garip, yumuşak bir ışık gezinim yapıyordu.
Umay'ı kucağımda tutarak salondaki üçlü koltuğa geçip oturdum. Onu dizlerimin üzerine yerleştirdim. Umay hemen elleriyle saçlarımla oynamaya başladı. "Elfida abla, senin saçların dondurma gibi sarı," dedi tatlı tatlı.
İstemsizce bakışlarımı Karan'a çevirdim. Karan çayından bir yudum alırken tam o an göz göze geldik. Sabah odada söylediği "Senin gibi sarı olamayan kadınlar... Sarı hiç sevmem" lafı aklıma gelince dudaklarımı büküp tek kaşımı kaldırdım. Karan ise istifini hiç bozmadan çay bardağını tabağına oturtup bana bakmaya devam etti.
Nermin Teyze mutfaktan elinde bezle çıkıp yanımıza geldi. Beni koltukta görünce şefkatle gülümsedi. "Elfida kızım, nereye gidiyorsun yavrum? Otursaydın, biraz daha dinlenseydin. Dün gece çok korktun zaten."
"Yok Nermin Teyze, işe gitmem lazım," dedim Umay'ın minik ellerini tutarak. "Bugün klinikte ameliyat günüm. Hastaları boş bırakamam."
O sırada mutfaktan çıkan annem lafa girdi. Yüzünde kaygılı bir ifade vardı. "Kızım kıyafetin falan yok, her şey kül oldu gitti yangında. Nasıl gideceksin o üstün başınla işe? İnsanların içine öyle mi çıkacaksın?"
"Merak etme annecim," dedim tebessüm ederek. "Alya ile konuştum az önce. Bana klinikte kendi kıyafetlerinden getirecek, orada değiştiririm üstümü. Bir sorun olmaz yani." Dizimin üzerindeki Umay bir anda ellerini çırptı. Elindeki oyuncak ayıyı kenara bırakıp iki eliyle birden yüzümü tuttu.
"Elfida ablaaa! Gitmeden önce azıcık beraber oynayalım mı bahçede? Lütfen, lütfen, lütfen!"
Minik boyuyla bana öyle bir bakıyordu ki, o kapkara gözlerindeki yalvaran ifadeye karşı koymak neredeyse imkansızdı.
"Şey... Minik kuşum," dedim tereddütle. "Ablanın işe gitmesi lazım ama..."
"Ama çok azcık!" dedi Umay işaret ve başparmağını milim aralıkla birleştirerek. "Sadece bebeklerimi çay partisine davet edeceğiz, söz hemen bitiririm!"
Karan koltukta hafifçe doğruldu.
"Umay, rahat bırak ablayı abicim. İşe gidecekmiş," dedi uyarır bir tonla.
Umay abisine dönüp dil çıkardı. "Sana sormadım ki alık abim! Elfida ablaya sordum!"
Onların bu haline dayanamayıp kıkırdadım. Karan'ın kız kardeşinden "alık abi" lafını yemesi ve o koca Bordo Bereli Yüzbaşı haliyle cevapsız kalması paha biçilemezdi.
Umay'ın çenesini hafifçe okşadım. "Tamam bakalım... Ama çok fazla değil, tamam mı? Hemen çıkıp hemen girmemiz lazım, ameliyata geç kalamam."
"YAŞASINNN!"
Umay öyle bir bağırdı ki salonun içinde sesi yankılandı. Hızla kucağımdan zıplayıp tombul yanaklarıyla yanağıma kocaman, şapıltdılı bir öpücük kondurdu. Ardından minik eliyle benim elimi sıkıca yakaladı.
"Hadi gel gel!" diyerek beni koltuktan çekelemeye başladı.
Gülümseyerek ayağa kalktım. Umay önde, ben arkada, onun minik adımlarına uyum sağlayarak bahçe kapısına doğru adımladık. Kapıdan çıkarken son kez arkama baktım. Karan koltukta oturmuş, çay bardağını tutarken gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadan, arkamızdan bahçeye gidişimizi izliyordu. Yüzünde belirsiz bir tebessüm, bakışlarında ise derin bir anlam vardı.
Bahçenin çimlerine bağdaş kurmuş oturduk. Umay, pembe renkli plastikten yapılmış minicik oyuncak çay takımlarını çimlerin üzerine büyük bir titizlikle dizmiş, yanımıza getirdiği oyuncak ayısını da tam karşıma oturtmuştu.
"Şimdi Elfida abla," dedi Umay, ciddiyetle gözlerimizin içine bakarak. Minik elleriyle plastik çaydanlığı tutuyor, varmış gibi içinden çay doldurma hareketleri yapıyordu. "Ayı Puki şekersiz çay içiyor, tamam mı? Ama sen çok yoruldun dünkü yangında, o yüzden sana bol şekerli koyuyorum."
Gülümsemeden edemedim. Yanaklarını sıkmamak için kendimi zor tutarak başımı salladım. "Tamam minik kuşum, bol şekerli olsun. Zaten boğazım kurumuştu iyi gelir."
"Al bakalım!" dileyerek minicik fincanı bana uzattı. Fincanı iki parmağımın ucuyla tutup hayali bir yudum aldım. "Mmm, harika olmuş! Tam kıvamında."
Tam Umay bebeklerine hayali pastalarından yedirmeye başlamıştı ki, sokaktan gelen sert basılan kundura sesleri bahçedeki huzurlu havayı bir anda dağıttı.
Yoldan geçen adam, lacivert takım elbisesi, elindeki son model telefonu ve parıldayan kel kafasıyla tam bizim bahçe duvarının hizasında durdu. Telefonu kulağına dayamış, son derece yüksek bir sesle, pişkin pişkin konuşuyordu. Yüzündeki o kibirli, her şeyi parasıyla satın alabileceğini sanan ifade daha ilk andan sinirlerimi zıplatmaya yetti. "Yahu Ahmet, sana diyorum oğlum!" dedi adam, kahkaha atarak. Sesinde en ufak bir hürmet ya da empati kırıntısı yoktu. "Sokağın girişindeki o ev dün gece küle döndü! İtfaiye falan geldi ama ev tamamen çöp oldu. Valla yangın tam zamanında çıktı, ilahi adalet işte! Şimdi mal sahibi Ali Bey dedikleri herif köşeye sıkıştı. Evi yok, eşyası yok, bomboş kaldı adam! Eli mahkum ucuza kapatacağız orayı."
Gözlerim bir anda yerinden fırlayacakmış gibi açıldı. Elimdeki plastik çay fincanını nasıl sıktıysam oyuncak elimde çat diye kırılma noktasına geldi.
Ne diyor lan bu kel paçoz?!
Adam telefonun diğer ucundakine dinlemeden konuşmaya devam etti, pişkinliğini bir üst seviyeye taşıyarak: "Aynen öyle kardeş... Kentsel dönüşüm kılıfıyla ucuza kapatırız arsayı. Adam zaten canının derdine düşmüş, üç kuruşa razı olur. Haftaya kalmaz elinden alırım ben o tapuyu. Yangın bana piyango gibi vurdu valla, iyi ki yanmış ev!"
O an beynime sıçrayan kanın sıcaklığını kulaklarımda hissettim. Göğsüm hızla kalkıp inmeye başladı. Dünyam bir anlığına karardı, çocukluğumun geçtiği, dün gece alevlerin arasında ölümden döndüğüm, babamın gözyaşı döktüğü o evin külleri üzerinde bir herifin ticaret hesabı yapması içimdeki bütün sigortaları attırdı.
Umay'ın elini yavaşça tutup çimlerin üzerine bıraktım. "Umaycım, sen bebeklerinle oyna ablacım, ben hemen geliyorum."
Ayağa kalkışım bir fırtınanın kopuşu gibiydi. Çimlerin üzerinden fırlayıp bahçe kapısına doğru dev adımlarla yürümeye başladım.
"Elfida abla?" diye arkamdan seslendi Umay ama duyacak halde değildim.
Bahçe kapısını sertçe itip sokağa çıktım. Kel adam hâlâ arkası bana dönük şekilde telefonda sırıtmaya devam ediyordu. "Hallederiz Ahmet, adamın çaresizliğinden yararlanacağız işte..."
"Sen kimin çaresizliğinden yararlanıyorsun ulan terbiyesiz herif?!" Gür sesim sokakta çınladığında adam irkilerek arkasına döndü. Telefonu kulağından yavaşça indirip bana baktı. Yüzündeki o kibirli tebessüm bir anlığına dondu ama üzerimdeki Nermin Teyze'nin bol eşofmanlarını ve darmadağın saçlarımı görünce beni ciddiye almadığını belli eden küçümseyici bir edayla kaşlarını kaldırdı.
"Sana diyorum kel kafalı çakal!" diye bağırdım, adama doğru sert adımlarla yürüyerek. "Kimin evi yanmış da kimin arsasını ucuza kapatıyorsun sen?! Terbiyesiz, ahlaksız herif! İnsanlar orada canını, anılarını, evini kaybetti dün gece! Sen gelmiş burada 'piyango vurdu' diye kıkırdıyorsun!"
Adam önce bocaladı, ardından üzerime doğru bir adım atıp sesini yükseltti. "Sana ne oluyor hanımefendi?! Sen kim oluyorsun da benim telefon konuşmama burnunu sokuyorsun? Terbiyesizliğin lüzumu yok, işine bak!"
"Ne demek bana ne oluyor?!" diye kükredim. Alev saçan gözlerimi adamın kel kafasına diktim. "O yanan ev BENİM evim! O canının derdine düşmüş dediğin adam BENİM babam! Senin gibi fırsatçı akbabalar sokakta dolansın diye mi yandı o ev ulan?! Yüzsüz herif!"
"Bana bak kızım!" dedi adam, parmağını bana doğru sallayarak. "Sesinin tonuna dikkat et! Benimle böyle konuşamazsın! Sokak ortasında bağırma bana, git sinirini başka yerden çıkar!"
"Sallama o parmağını bana!" diyerek adamın parmağına doğru hamle yaptım. "O parmağını kırar, o parıldayan kel kafana yapıştırırım senin! Fırsatçı uyanık! Defol git bu sokaktan!" Sesteki desibel o kadar yüksekti ki, evin içindekilerin duymaması imkansızdı. Nitekim çok geçmeden dış kapı sertçe açıldı.
İlk önce babam ve Recep Amca koşarak bahçeye çıktı. Arkalarından annem ve Nermin Teyze, en arkadan da devasa heybetiyle Karan belirdi. Babaannem bile balkona çıkıp bastonunu demirliklere vurmaya başlamıştı.
"Ne oluyor orada?!" diye bağırdı babam, sokağa doğru koşarak. "Elfida! Ne bağırıyorsun kızım?!"
"Ali ne oluyor?" dedi Recep Amca da arkasından gelerek.
Adam, ailemin dışarı çıktığını görünce kendini haklı çıkarmak için sesini daha da yükseltti. "Ali Bey siz misiniz?! Bakın şu terbiyesiz kızınıza! Yoldan geçen adama durduk yere saldırıyor, hakaret ediyor! Terbiye verin şu evladınıza!"
"Sen kime terbiye dersi veriyorsun lan kel mahluk?!" diye bağırıp adamın üzerine doğru bir hamle daha yaptım. "Babamın adını o kirli ağzına alma! 'Yandı iyi oldu, ucuza kapatırız' demeyi biliyorsun ama sokakta!"
Adam lafın gerisini duyunca bir an kem küm etti. Babamın yüzü bir anda buz kesti. "Ne diyor bu adam Elfida?"
"Baba bu şerefsiz telefonda konuşurken duydum!" dedim adamı parmağımla göstererek. "Yanan evimiz için 'iyi ki yandı, kentsel dönüşümle ucuza kapatırız, Ali Bey çaresiz zaten' diye telefonda kahkaha atıyordu!" Babamın çenesi kasıldı, Recep Amca adama doğru bir adım attı. Ama sokaktaki o patlamaya hazır bombayı nötralize etmek için en hızlı davranan kişi Karan oldu.
Karan, geniş adımlarla araya girdi. Bordo Bereli aurası sokağı bir anda kapladı. Bir eliyle adamın göğsüne hafif ama sarsılmaz bir barikat kurdu, diğer koluyla da benim adamın üzerine atlamamı engellemek için önüme geçti. "Tamam Elfida, geri çekil," dedi Karan, sesi inanılmaz derecede sakin ama arkasında dağ gibi bir otorite barındırarak.
"Ne tamamı ya?!" diye bağırdım, Karan'ın kolunun altından adama doğru uzanmaya çalışarak. "Çekil aradan Karan! Adam bizim evimizin enkazına bakıp pazarlık yapıyor telefonda! Ben bunun o kel kafasını parlatmadan şuradan şuraya gitmem!"
Karan arkasını bana dönmeden, eliyle belimden tutarak beni hafifçe geriye itti. "Elfida, sakin ol dedim. Babamlar burada, ben buradayım. Hallolur."
"Bir dakika ya! Bir dakika Karan!" dedim hırsla onun elini itmeye çalışarak. "Sana ne oluyor?! Ben adamla bir şey konuşuyorum, lafımı bölme! Sen karışma bu işe, dur şurada!"
Karan bir an duraksadı. Yüzünü bana doğru çevirdi. Kahverengi gözlerinde derin bir sabır sınavı veriyormuş gibi bir ifade vardı. Sağ elini kaldırıp yüzünü sıvazladı. Şakaklarını sıktı, derin bir nefes alıp verdi.
"Sabır..." diye fısıldadı kendi kendine, duyabileceğim bir sesle. "Sabır ya sabır..."
Adam ise Karan'ın araya girmesini fırsat bilip arkadan bağırmaya devam etti. "Polis çağıracağım! Bu kızdan da sizden de şikayetçi olacağım! Kimsiniz ulan siz?!"
"Çağır ulan polisi!" diye Karan'ın omuzlarının üzerinden adama doğru böğürdüm resmen. "Çağır da o kel kafanı polisin önünde nasıl parlatıyorum gör! Fırsatçı akbaba! Yüzsüz kel!"
"Elfida yeter!" dedi babam araya girmeye çalışarak.
"Hiç de yeter değil baba!" diye bağırmaya devam ettim. "Bu adama gününü göstermezsek yarın gelip tapuyu önümüze koyar bu yüzsüz!"
Karan yüzünü sıvazlamayı bitirdi. Kahverengi gözleri tekrar bana döndü. Bu kez yüzünde ne alaycı bir tebessüm vardı ne de o sakin komutan edası. Katıksız, kestirip atan bir kararlılık vardı. "Sen kaşındın Soykan," dedi alçak ve pürüzlü bir sesle.
"Ne demezsin Yüz-" Lafımı tamamlayamadım. Karan tek bir salise bile tereddüt etmedi. Eğildi, devasa kollarıyla beni bir anda bacaklarımdan ve kalçamdan yakaladığı gibi havaya kaldırdı. Hem de babamım yanındayken! Beni bir çuval gibi, ya da Bordo Bereli antrenmanında mühimmat taşırmış gibi omzuna bacaklarımdan tutarak yükleyiverdi!
"Aaa! Nermin Teyze! Baba! Bırak lan beni!" diye çığlığı bastım havada sallanırken.
Başım Karan'ın sırtına doğru sarkmış haldeydi. Bacaklarımı onun devasa göğsüne ve koluna sıkıca kenetlemişti. İki elimle hırsla onun siyah kazağının sırtına vurmaya başladım. "Karan! İndir beni aşağıya! İndir diyorum sana gıcık Yüzbaşı! Bacaklarımı bırak!"
Karan sokaktaki adama ya da arkadaki aileme tek bir kelime bile etmedi. Adamın şaşkın bakışları, babamın "Karan n'apıyorsun oğlum?" nidaları ve babaannemin balkondan "Aferin Karan, çek götür şu sıpayı!" bağırtıları arasında, arkasını dönüp bahçe kapısından içeriye doğru dev adımlarla yürümeye başladı.
"Karan indir diyorum!" diye bağırdım, sırtına yumruklarımı indirerek. "Sen kim oluyorsun da beni havaya kaldırıyorsun?! Adam oradan kaçacak, bıraksana beni!" Karan bahçeyi ışık hızıyla geçti. Umay çimlerin üzerinde elinde oyuncak çay fincanıyla kalakalan kapkara gözleriyle bize bakıyordu. Karan kardeşinin yanından geçerken istifini bile bozmadan eve doğru ilerledi. "Abi Elfida ablayı nereye götürüyorsun?!" diye bağırdı Umay arkamızdan.
"Odasına götürüyorum ablacım, çay partisi bitti!" dedi Karan, sakin bir sesle.
"Ya sabır! Bırak beni!" diyerek bacaklarımı sallamaya çalıştım ama adamın tutuşu çelik gibiydi. Bordo Bereli tutuşundan kurtulmam imkansızdı.
Evin kapısından içeri girdik. Karan beni omzunda taşırken merdivenlere yöneldi. Başım aşağı sarkık olduğu için merdiven basamaklarını ters görüyordum. Bütün gücümle sırtına vurmaya devam ettim.
"Sen bittin Yüzbaşı! İndiğim an seni o merdivenlerden aşağı yuvarlamazsam benim adım da Elfida değil! Çekilmez adamsın ulan sen! Bırak!"
Karan merdivenleri ikişer ikişer tırmandı. Ne nefes nefese kaldı ne de tutuşunu gevşetti. Sanki omzunda 50 kiloluk bir kadın değil de pamuk çuvalı taşıyordu.
İkinci kata çıktık. Kendi çalışma odasının kapısını ayağıyla iterek açtı. İçeri adım attı ve arkasından kapıyı ayağının ucuyla sertçe kapattı. "Şak" diye kapanan kapı sesi odada yankılandı.
Karan beni yavaşça, açılır koltuğun üzerine doğru bıraktı.
Yatağa düşer düşmez saçlarımı yüzümden geriye savurup hışımla ayağa fırladım. Çıldırmış gibiydim. Saçlarım darmadağın olmuş, yanaklarım öfkeden al al kesilmişti. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu.
"Sen kendini ne sanıyorsun be?!" diye bağırdım, üzerine doğru bir adım atarak. "Hangi hakla beni kucaklayıp buraya taşıyorsun?! Ben çocuk muyum ulan?! Adam orada babama, evimize laf ediyordu! Sen gelmiş beni paket yapıp odaya kilitliyorsun!"
Karan sırtını kapıya yasladı. İki elini cebine soktu. Üzerindeki siyah kazağın sırtı yumruklarımdan dolayı biraz buruşmuştu ama yüzündeki o sakinlik sinirlerimi bin kat daha fazla zıplatıyordu. Kahverengi gözlerini gözlerimin içine dikti. Sesinde o gündüzkü alaycı ton yoktu; son derece ciddi, derinden gelen ve kaskatı bir tonla konuştu: "O mahallede, o sokakta, babanın ve babamın gözünün önünde bir çakala küfür edip adamın üzerine yürümene izin veremezdim."
"Sana mı kaldı benim ne yapacağım?!" diye kükredim, parmağımı göğsüne doğru sallayarak. "Sanane Yüzbaşı?! Sanane?! Benim evim yandı! Benim çocukluğum yandı! O kel herif gelmiş orada 'iyi ki yandı ucuza kapatırız' diyor! Ben o adamın kafasını kırmayayım da ne yapayım?!" Karan parmağıma baktı, ardından gözlerini tekrar gözlerime kaldırdı. Yavaşça kapıdan destek almayı bırakıp üzerime doğru bir adım attı.
"O adamın kafasını kırması gereken kişi sen değilsin," dedi Karan, sesi daha da alçalarak. "Eğer ben oradaysam, baban oradaysa, senin o adamla sokak ortasında laf kavgasına giremezsin. Sen o sokakta avazın çıktığı kadar bağırırken adamın sana nasıl baktığını gördün mü?"
"Nasıl bakıyordu?!" diye meydan okudum.
"Aşağılayarak!" dedi Karan, gür bir sesle. Araya giren bu sert çıkışıyla odadaki hava bir anda buz kesti. "Seni ciddiye almayarak, sana bir hiçmişsin gibi bakarak!" Boğazım düğümlendi. İçimdeki o devasa öfke dalgası, onun bu cümlesindeki katıksız koruma hissiyle bir anlığına bocaladı. Ama keçi inadım geri adım atmama izin vermedi. "Bana bak Yüzbaşı..." dedim, sesimi kontrol etmeye çalışarak ama hâlâ titreyen bir tonda. "Ben kendi başımın çaresine bakabilirim. Dün gece o yangından nasıl çıktıysam, sokaktaki kel çakalla da baş ederim. Beni böyle kucağına alıp odaya kapatamazsın. Ben senin emrindeki asker değilim!"
Karan aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Tam karşımda, bir dağ gibi durdu. Kahverengi gözlerinde fırtınalar kopuyordu ama bakışları o kadar derindi ki, kaçmak imkansızdı. "Biliyorum," dedi Karan, nefesi yüzüme vururken. "Askerim olsaydın emre itaatsizlikten seni çoktan hapse attırırdım. Ama sen Soykan'sın... Laf dinlemez, burnunun dikine gidensin"
"İyi ki biliyorsun!" dedim hırsla. "Şimdi çekil kapının önünden, gidip babama bakacağım."
"Babamlar o adamı sokaktan gönderdi bile," dedi Karan sakin bir tavırla. "Ayrıca emlakçıyla konuşmaya gittiler. Sokakta bağırıp çağıracak kimse kalmadı yani. Otur şuraya."
"Oturmuyorum!" dedim inatla.
Karan hafifçe kıkırdadı. O alaycı, sinir bozucu tebessümü tekrar dudaklarının kenarına yerleşti. "İyi, ayakta kal o zaman ama bir daha sokakta kel adamların kafasını parlatmaya kalkışırsan, seni omzumda değil, sırtımda taşırım haberin olsun."
"Gıcık!" diye bağırdım koltuktaki yastığı tutup ona doğru fırlatarak. Karan gelen yastığı tek eliyle havada rahatça yakaladı. Yastığı kenara bırakıp kapının kolunu tuttu. Arkasını dönüp kapıyı açarken bana bakıp göz kırptı. "Aşağıda çay var. Sakinleşince inersin. Bordo Bereli nöbetim bitti."
Kapıyı kapatıp çıktığında odada tek başıma kaldım. Kalbim hâlâ güm güm atıyordu, çenem öfkeden ve adrenalin yüzünden titriyordu. Aynadaki yansımama baktım; Saçlarımı el yordamıyla geriye doğru toplayıp tepeden derme çatma bir ev topuzu yaptım. Üzerimdeki bol eşofmanların paçalarını düzeltip derin bir nefes aldım. Karan'ın beni sokak ortasında kucaklayıp bir çuval gibi omzuna alması ve odaya kapatması yetmiyormuş gibi, bir de aşağıda çay içmemi tembihlemesi bardağı taşıran son damla olmuştu. "Çok beklersin Yüzbaşı," diye mırıldandım kendi kendime. "Seninle aşağıda oturup çay yudumlayacağımı sanıyorsan çok yanılıyorsun."
Kapıyı sessizce açtım. Merdivenlerin başında durup aşağıya kulak kabarttım. Mutfaktan annemle Nermin Teyze'nin kısık sesli konuşmaları ve Ege ile Aras'ın tıkırtıları geliyordu. Karan ise muhtemelen salonda veya bahçe tarafındaydı. Hiç kimseye görünmeden, tek bir kelime bile etmeden bu evden çıkmam gerekiyordu. Aksi takdirde annemin "Kıyafetin yok nereye gidiyorsun?" sorularına veya Karan'ın o sinir bozucu laf atmalarına maruz kalacaktım.
Merdiven basamaklarına parmak uçlarımda basarak aşağı indim. Antredeki vestiyerin kenarına koyduğum çantamı ve telefonumu hızla kapıp dış kapının kuluna dokundum. Kapıyı yavaşça aralayıp kendimi dışarı attım. Bahçe kapısını da sessizce kapatıp sokağa çıktığımda, sırtımdan büyük bir yük kalkmış gibi derin bir nefes aldım. Sabaha karşı yanan evimizin önünden hızlı adımlarla geçip kliniğe giden ana caddeye doğru yürümeye başladım.
Güneş sokağın taşlarını ısıtmaya başlamıştı. Dün gecenin is kokusu hâlâ genzimi yakıyordu ama yürümek kafamı toplamama yardımcı oluyordu. Tam köşeyi dönüp marangoz atölyesinin ve kiralık dükkanların olduğu sokağa sapacakken, ilerideki ahşap dükkanın önünde duran boylu poslu silueti fark ettim.
Polat.
Üzerinde koyu renk bir tişört ve kot pantolon vardı. Atölyenin önündeki tezgaha yaslanmış, elindeki zımpara kağıdıyla küçük bir ahşap parçasıyla ilgileniyordu. Güneş ışığı esmer yüzüne vururken son derece karizmatik ve durgun görünüyordu. Beni fark ettiği an elindeki zımparayı kenara bıraktı. Yüzüne yayılan o içten, sıcacık tebessümle adımlarını bana doğru yöneltti.
"Elfida?" dedi, sesi sabahın serinliğinde yumuşak bir melodi gibi yankılanarak. "Günaydın. Hayırdır, bu saatte nereden böyle?"
Adımlarımı yavaşlatıp önünde durdum. Yüzündeki samimiyet, Karan'ın sabahki o kışla disiplini kokan sert tavırlarından sonra içimi ısıtmıştı. "Günaydın Polat," dedim tebessüm etmeye çalışarak. "Kliniğe geçiyordum ben de. İşe gidiyorum."
Polat gözlerini üzerimde gezdirdi. Bakışlarında katıksız bir endişe vardı. "Nasıl oldun? Daha iyi misin? Dün gece gerçekten çok kötüydü... Dumandan etkilenmiştin, boğazın nasıl?"
"İyiyim, gerçekten daha iyiyim," dedim gözlerimin içi gülerek. "Sizin sayenizde... Dün gece tam zamanında geldin. Eğer sen olmasaydın ben o odadan nasıl çıkardım, düşünmek bile istemiyorum. Tekrar çok teşekkür ederim." Polat başını hafifçe iki yana sallayarak gülümsedi. "Rica ederim ama lütfen teşekkür etmeyi bırak artık. Kim olsa yapardı," dedi. Ardından duraksadı, gözlerinin kenarı çizgilenirken daha rahat bir edayla devam etti: "Bu arada... Aramızdaki bu resmiyeti atsak mı artık Elfida? 'Siz'li konuşmak biraz mesafeli hissettiriyor."
Söylediği şey hoşuma gitmişti. "Olur," dedim içten bir kıkırdamayla. "Bana da uyar. Sonuçta hayatımı kurtaran adamla sizli bizli konuşmak garip oluyordu zaten." Polat'ın tebessümü genişledi. Ellerini ceplerine koyup sokağa doğru kısa bir bakış attı. "Sana bir şey soracağım..." dedim, merakıma yenik düşerek. "Sen nerede yaşıyorsun? Seni daha önce bu sokaklarda hiç görmemiştim. Bizim mahalleye yeni mi geldin?"
Polat başını salladı, bakışlarını tekrar gözlerime dikti. Ses tonu derinleşmişti. "Burada yaşamıyorum aslında. Arkadaşımın yanına gelmiştim o gün, hatırlıyorsan atölyedeydik." Kısa bir es verdi, bakışlarındaki yoğunluk bir an için nefesimi kesti. "Ama... Galiba seni kurtardığım gün bu mahalleye taşınma kararı aldım."
Duyduğum cümleyle boğazım kurudu. İstemsizce yutkundum. Adamın ne kadar açık ve net bir şekilde ilgi gösterdiği ortadaydı.
Yüzümün kızardığını hissettirsem de toparlanmaya çalıştım. "O zaman... Mahallemize hoş geldin Polat," dedim tebessümüm genişlerken.
"Hoş buldum Elfida," dedi Polat. Bakışları yüzümde gezinirken dudağının kenarı kıvrıldı. "Ama bir şey eksik."
Tek kaşımı kaldırdım. "Ne eksik?"
Polat cebinden telefonunu çıkardı ve bana doğru uzattı. "Numaran."
Kısa bir an telefon ekranına, sonra da Polat'ın beklenti dolu kahverengi gözlerine baktım. Adam gayet nezaketli ve kendinden emin bir şekilde istiyordu. Hiç ikiletmeden telefonu elinden aldım. Ekrana hızlıca kendi numaramı yazıp 'Elfida' olarak kaydettim ve telefonu ona geri uzattım.
"İşte bu kadar," dedim çantamı omzuma düzeltirken. "Sonra görüşürüz, benim şimdi kliniğe yetişmem lazım, biraz işim var."
"Görüşürüz Elfida, kolay gelsin," dedi Polat, telefonu cebine koyarken arkamdan el sallayarak. Gülümseyerek arkamı döndüm ve adımlarımı hızlandırdım. Yaklaşık on metre yürüdükten sonra içimdeki merak duygusuna engel olamayarak çaktırmadan başımı geriye çevirdim. Polat hâlâ durduğu yerde durmuş, elleri cebinde tebessümle arkamdan beni izliyordu.
Hemen önüme dönüp kendi kendime mırıldandım: "Analar neler doğuruyor be... Taş gibi adam valla."
0 Kendi kendime kıkırdayarak kliniğin sokağına girdim.
Veteriner Kliniği'nin cam kapısından içeri adım attığımda, içeriden taze demlenmiş kahve kokusu ve Alya ile Batu'nun neşeli sesleri geliyordu. Dışarıdaki soğuk havadan sonra kliniğin o familiar, antiseptik ve sıcak atmosferi beni anında kendime getirdi.
"Ben geldim!" diye bağırdım kapıyı kapatırken.
Alya elindeki kahve kupasıyla muayene odasından fırladı. Beni görünce gözleri kocaman açıldı. "Elfida! Aşkım!" diyerek üzerime atıldı ve bana sıkıca sarıldı. "Çok şükür iyisin! Kızım dünden beri aklım çıktı, haberlerde evi görünce ne yapacağımı bilemedim!"
Batu da arkadan çıkıp geldi. Üzerinde yeşil ameliyat forması vardı. "Geçmiş olsun elfida." dedi içtenlikle. "Gerçekten çok üzüldük. Ali Amcalarda bir şey var mı?"
"Çok şükür kimsede bir şey yok Batu," dedim Alya'dan ayrılırken. "Ev tamamen bitti ama canımız sağ ya, ona şükrediyoruz."
Alya beni süzdü. "Kızım sen harbi harbi o Bordo Bereli Yüzbaşı'nın evinden mi kaçtın geldin bu kılıkla?" dedi üzerimdeki bol eşofmanları göstererek.
"Sorma Alya," dedim derin bir iç çekerek. "Sabah evde ayrı bir kıyamet koptu zaten. Yoldan geçen bir kel herifle kavga ettim, bizim Yüzbaşı geldi beni paket yapıp omzuna aldı, ikinci kata çıkardı!"
Alya ve Batu aynı anda "Ne?!" diye bağırdı.
"Bayağı omzuna mı aldı?" dedi Batu gözleri parlayarak. "Kızım adam harbi romantik aksiyon filmi karakteri gibi! E sonra ne oldu?"
"Ne olacak, odaya götürdü beni 'otur oturduğun yerde' diye. Ben de kimseye çaktırmadan fırlayıp kaçtım işte. Yolda da Polat'la karşılaştım..."
Alya'nın çene kemiği neredeyse yere düşecekti. "Polat mı? Şu seni yangından çıkaran adam mı? Kızım senin hayatın niye bir günde diziye döndü?!"
"Neyse neyse, bunları sonra anlatacağım," dedim gülerek. "Hani benim kıyafetlerim? Ameliyata girmem lazım, hastayı bekletmeyelim."
"Hah, tam burada!" dedi Alya, köşedeki çantayı göstererek. "Sana en rahat kotlarımdan birini, siyah bir kazak ve spor ayakkabı getirdim. Soyunma odasına geç giyin. Batu ameliyathaneyi hazırladı zaten."
"Süpersiniz!" Hızlıca soyunma odasına geçtim. Alya'nın getirdiği kıyafetleri üzerime geçirdim. Üzerimdeki duman kokulu eşofmanlardan kurtulmak bile ruhuma iyi gelmişti. Saçlarımı bonenin içine toplayıp ellerimi dezenfekte ettim. Yeşil steril cerrahi formamı giyip maskemi taktım.
Ameliyathane kapısını dirseğimle itip içeri girdim. Batu ve Alya çoktan pozisyon almıştı. Paslanmaz çelik ameliyat masasının üzerinde, anestezinin etkisiyle derin bir uykuda olan sarman bir kedi yatıyordu."Hasta bilgileri nedir Batu?" diye sordum, steril eldivenlerimi çekerken.
Batu önündeki formu okumaya başladı. "Hastamız 'Mırnav', 4 yaşında erkek. Diyafram fıtığı teşhisiyle geldi. Dün akşam bir araç çarpması sonucu göğüs boşluğuna abdominal organlar kaymış. Solunum sayısı çok yüksekti, radyografide mide ve ince bağırsakların göğüs kafesinde olduğu doğrulandı. Hayati tehlikesi yüksek."
"Anestezi protokolü ne uygulandı?" diye sordum, steteskopla kedinin akciğer ve kalp seslerini son kez dinlerken. Kalp atımları zayıf ama düzenliydi.
"Propofol ile indüksiyon sağlandı, Isoflurane ile idame ettiriliyor. Pulse oksimetre %95, tansiyon stabil," dedi Alya, monitörü kontrol ederek.
"Güzel. Diyafram fıtığı ameliyatları kritiktir arkadaşlar," dedim ekibe dönerek. "Göğüs kafesini açtığımız an negatif basınç kaybolacak. Alya, solunumu tamamen sen ventile edeceksin. Manuel ventilasyona hazır ol. Batu, sen aspiratörü ve koter cihazını hazır tut. Başlıyoruz."
Alya ve Batu başlarıyla onayladılar. Ameliyathane lambasının parlak beyaz ışığı masanın tam ortasına odaklandı. Elime battikonlu gazlı bezi alıp kedinin tıraş edilmiş karın ve göğüs bölgesini merkezden dışarıya doğru dairesel hareketlerle dezenfekte ettim. Üç kat baticon uygulamasından sonra yeşil steril kompres örtüleri hastanın üzerine serdim. Sadece operasyon alanı açıkta kalmıştı.
"Bistüri," dedim elimi uzatarak.
Batu 10 numara bistüriyi hemen elime kaydırdı.
Kesiye göğüs kemiğinin hemen altından başlayıp kserfoid işlemden umbilikusa doğru, linea alba boyunca hatasız bir hat çizerek başladım. Deri ve deri altı fasyayı geçtikten sonra koter cihazının ucuyla küçük kılcal damarları yakarak kanamayı durdurdum. "Koter," dedim. Batu anında elektrikli koter ucunu verdi. "Cızz" sesiyle birlikte hafif bir doku kokusu yükseldi ve kanama kontrol altına alındı.
Linea albayı bistürinin tersiyle dikkatlice delip peritonu açtım. Karın duvarı iki yana açıldığında manzara netleşti.
"İşte burada," dedim. "Mide ve jejunumun büyük bir kısmı diyaframdaki yırtıktan göğüs kafesinin içine fırlamış."
"Nefes sayısı düşüyor Elfida!" dedi Alya panikle. "Monitörde satürasyon %88'e geriledi!"
"Sakin ol Alya, göğüs içi basınç değişti," dedim soğukkanlılıkla. "Ambu balonuyla ritmik olarak dakikada 15-20 soluk ver. Göğüs kafesinden organları çekerken akciğerlerin kollapse olmasını engellememiz lazım."
Alya hızla manuel ventilasyona başladı. Ben ise steril eldivenli parmaklarımı dikkatlice diyaframdaki yırtığın kenarına soktum. Fıtıklaşmış olan ince bağırsak looplarını ve mideyi dokulara zarar vermeden, son derece hassas bir şekilde karın boşluğuna doğru geri çekmeye başladım.
"Batu, doku pensini ver. Doyen klempi," dedim.
"Al bakalım." Mideyi yavaşça göğüs kafesinden çıkardım. Dokularda doku ölümü olup olmadığını kontrol ettim. Neyse ki kaza yeni olduğu için bağırsaklarda pembe renk korunmuştu, doku ölümü yoktu.
"Organlar karın boşluğuna geri alındı. Şimdi diyaframdaki yırtığı kapatacağız," dedim, alnımdaki teri maskemin üstüyle silmeye çalışarak. Alya hemen yaklaşıp alnımdaki teri bir steril gazlı bezle sildi.
"Teşekkürler Alya."
Diyafram kasındaki yırtık yaklaşık 4 santimetre boyundaydı. Kalp ve akciğerler tam bu yırtığın hemen arkasında ritmik olarak çalışıyordu. En ufak bir yanlış iğne hamlesi kalbe veya ana damarlara zarar verebilirdi. "3-0 PDS emilebilir sütür ve iğne tutucu," dedim.
Batu portegüye takılı iğneyi elime verdi.
İğneyi diyafram kasının sağlam kenarına sapladım. Sürekli dikiş tekniği kullanarak yırtığı kapatmaya başladım. Her bir dikişte kas dokusunu birbirine yaklaştırırken göğüs kafesindeki havayı da dışarı taşımamız gerekiyordu.
"Son iki dikiş kalana kadar kapatıyorum," dedim. "Alya, son dikişi atmadan önce akciğerleri tam kapasite şişirmeni isteyeceğim. Göğüs boşluğunda hiç plevral hava kalmamalı, yoksa pnomotoraks gelişir ve kedi uyanamaz."
"Anlaşıldı Elfida, komutunu bekliyorum," dedi Alya elindeki balona odaklanarak.
Son dikiş halkasını hazırladım. İğneyi dokudan geçirdim ama henüz sıkıştırmadım.
"Şimdi Alya! Derin bir nefes verdir ve tut!"
Alya ambu balonunu sıkıp akciğerleri tamamen hava ile doldurdu. Göğüs kafesi genişledi ve içindeki boş hava dışarı itildi. Tam o salisede dikişi hızla çekip düğümü attım.
"Düğüm oturdu! İkinci düğüm... Üçüncü düğüm," diyerek sütürü sabitledim. "Makas."
Batu dikiş ipini kesti.
Hızlıca toraks alanını kontrol ettim. Diyafram tamamen sızdırmaz bir şekilde kapatılmıştı. Kedinin kendi solunumu anında devreye girdi. Monitördeki yeşil çizgi ritmik bir şekilde yükselmeye başladı.
"Satürasyon %98'e yükseldi!" diye bağırdı Alya sevinçle. "Kalp atımı 120, son derece stabil!"
Derin bir nefes verdim. Yüzümdeki maskenin altında kocaman bir tebessüm belirdi. "Çok şükür... Doku organları yerinde. Şimdi karın duvarını kapatıyoruz."
Linea albayı 2-0 Vicryl ile sürekli dikiş atarak kapattım. Deri altı dokuyu yaklaştırdıktan sonra, deriye estetik dikiş attım. Böylece dışarıda hiçbir iplik kalmayacak, Mırnav dikişlerini çiğneyemeyecekti.
"Operasyon bitmiştir arkadaşlar. Ellerinize sağlık," dedim bistüriyi tepsiye bırakarak. "Harikaydın." dedi Batu hayranlıkla. "O diyafram dikişini o kadar hızlı attın ki, ne ara bitti anlamadım."
"Takım çalışması Batu," dedim eldivenlerimi çıkarıp tıbbi atık kutusuna atarken. "Alya manuel ventilasyonu harika yönetti."
Ameliyathaneden çıkıp ellerimi yıkadım. Maskemi ve bonemi çıkarıp kenara koydum. Aynadaki yansımama baktığımda yorgun ama son derece gururlu bir kadın gördüm.
Muayene odasından geçip kliniğin ön tarafındaki dinlenme alanına ve muayene salonuna adım attım. Alya bankın arkasındaki küçük tezgahta filtre kahveyi taze demliyordu. Taze çekilmiş kahve çekirdeklerinin o enfes kokusu, kliniğin antiseptik kokusunu bastırmış, ortama sıcacık bir hava katmıştı.
"Gel bakalım şampiyon," dedi Alya, elindeki iki kupa kahveyle bana dönerek. Kupalardan birini bana uzattı. "Ameliyat efsaneydi bu arada. Diyafram dikişini o kadar seri attın ki bir an acil cerrahi belgeseli izliyorum sandım."
Kahvemden kocaman bir yudum alıp banka yaslandım. "Alya hiç sorma, eldivenleri takana kadar kafamın içinde sabahki kıyamet dönüp duruyordu."
Kahvemden bir yudum daha alacakken gözüm tezgahın arkasındaki duvara monte edilmiş Kırmızı Reçeteli İlaç Dolabı'na kaydı.
Cam kapaklı, çift kilitli olan bu çelik dolap, klinik protokollerimiz gereği her zaman kilitli durmak zorundaydı. İçinde ketamin, kontrole tabi anestezikler ve yüksek riskli analjezikler bulunuyordu. Ancak şu an cam kapağın aralık durduğunu fark ettim. Anahtar deliğin üzerindeydi ve kapak tam olarak oturmamıştı.
İçimden soğuk bir ter boşanır gibi oldu. Bütün yorgunluğum bir salisede buharlaştı.
"Alya..." dedim, sesimdeki ani değişimden kendim bile ürkerek. "İlaç dolabını en son kim açtı?"
Alya elimdeki kupaya yansıyan ciddiyetimi görünce duraksadı. "Ben sabah düzenli kontrol için açmıştım, sonra kilitledim sanıyordum... Bir şey mi oldu?"
Kahve kupasını hemen bankın üzerine bırakıp hızla dolabın yanına gittim. Cam kapağı tam olarak açtım. Kırmızı reçeteli ilaçların durduğu en üst rafa elimi uzattım. Kutular ve ampuller bir bir gözümün önünden geçti.
Protokol defterini çekip aldım. Sabahki sayımdan sonra dolapta tam sekiz ampul yüksek dozajlı anestezik madde olması gerekiyordu. Kutuları saydım. Tekrar saydım.
Yedi.
Bir ampul eksikti.
"Siktir..." diye fısıldadım, eldivenle çalışmaktan kurumuş parmaklarımı şakaklarıma bastırarak. "Bir ampul ketamin eksik. Alya, bir ampul yok!"
Alya elindeki kahve kupasını neredeyse elinden düşürüyordu. Rengi bir anda attı, hızla yanıma fırladı. "Nasıl yani eksik?! Elfida iyi bak, arkaya falan kaymıştır! Sabah saydığımda sekiz taneydi, deftere ben kaydettim!"
"Yok Alya! Bak kendin bak!" diyerek kutuları kenara çektim. Rafta koca bir boşluk duruyordu. Ambalajı yırtılmış, bir ampul yuvasından sökülüp alınmıştı. Batu sesimizi duyup hemen yoğun bakım odasının kapısından başını uzattı. "Kızlar ne oluyor? Ne eksik?"
"İlaç dolabından kırmızı reçeteli anestezik eksik Batu!" diye bağırdım, panikle nefes nefese kalarak. "Bu ne demek biliyor musunuz siz?! Bu ilaç sokakta bir insanın eline geçerse, yanlış kullanılırsa öldürür! Ayrıca klinikte kırmızı reçeteli ilaç kaybolması demek bizim ruhsatımızın iptal edilmesi, buranın kapatılması demek!"
Klinikteki o huzurlu, ameliyat sonrası rahatlama havası bir anda bıçak gibi kesildi. Yerini zifiri bir panik ve kriz atmosferine bıraktı. "Sakin olun, hemen mantıklı düşünelim," dedi Alya, elleri titreyerek dolabın raflarını kurcalarken. "Sabah ben dolabı açtığımda saat sekiz gibiydi. Sayımı yaptım, anahtarı üzerinde bıraktım mı bırakmadım mı hatırlamıyorum... Allah'ım, kafayı yiyeceğim! Nasıl açık bırakırım?!"
"Kendini suçlamayı bırak Alya," dedim, sesimi toplamaya çalışarak. "Bu dükkana sabah kimler girdi çıktı? Adım adım sayacağız!"
"Sabah ben geldim," dedi Batu, yüzü bembeyaz bir halde. "Siz ameliyata girmeden önce ben malzemeleri hazırlıyordum. Ama ben dolaba hiç dokunmadım."
"Sana dokundun demiyorum Batu," dedim, zihnimde sabahın film şeridini geriye sararak. "Kapı kaç kere açıldı? İçeri kimler girdi?"
Alya parmaklarıyla saymaya başladı: "Sabah biz ameliyattayken... Yangın için geçmiş olsun demeye gelen iki komşu vardı. Kenan Amca girdi, içeri kadar yürüdü. Sonra kargo geldi, adam imzayı tam şu bankın üstünde attı. Ardından... Ardından mahalleden genç çocuklardan biri girdi, sokak kedisi için mama sordu..."
Zihnimde şimşekler çaktı.
"O kargo gelen adam..." dedim bir anda durarak. "Kargo kapının önünde dururken ben içeriden bez almaya geçmiştim. Adam birkaç dakika yalnız kaldı burada! Ayrıca mahalleden gelen o çocuk kimdi Alya?"
"Şu arka sokakta oturan, sürekli başı polisle belaya giren çocuk var ya... Erdem," dedi Alya, gözleri fal taşı gibi açılarak. "Ayy Elfida! O çocuk geçen ay da mahallede uyuşturucudan gözaltına alınmıştı!"
Beynime fırlayan kanın sıcaklığıyla sarsıldım.
"Kahretsin!" diye bağırdım, elimi banka sertçe vurarak. "Eğer o çocuk bu ilacın ne olduğunu bilerek aldıysa... Ya kendine bir şey yapacak ya da başkasına satacak! O ilacın tek bir dozu insanı komaya sokar, solunumu durdurur!"
"Hemen polisi arayalım!" dedi Batu, telefona uzanarak.
"Dur!" diye bağırdım, Batu'nun elini tutarak. "Polisi aradığımız an ne olacak biliyor musun? Önce kliniğe denetim gelecek. 'İlaç dolabını neden açık bıraktınız, anahtar neden üzerindeydi?' diyecekler. Soruşturma açılacak, klinik mühürlenecek, ikimizin de veterinerlik lisansı askıya alınacak! Önce ilacın kimde olduğunu ve nerede olduğunu kesinleştirmemiz lazım!"
Alya saçlarını hırsla geriye çekti. "Kızım ne yapacağız peki?! Mahallede sokak sokak Erdem'i mi arayacağız?!"
"Evet!" dedim hiç tereddüt etmeden. "Ben gidip Erdem'i bulacağım. Atölyelerin arkasındaki metruk binaya, takıldığı yerlere bakacağım. Alya sen burada kal, güvenlik kameralarını geriye sarıp izle! Erdem'in mi yoksa başkasının mı aldığını kesinleştir. Batu sen de Mırnav'ın başından bir milim ayrılma!"
"Elfida tek başına nereye gidiyorsun?!" dedi Batu panikle. "O çocuk tekinsiz! Yanında birileri vardır, haplıdır, tinerdir... Tek başına o metruk binalara gidilmez!"
"Başka şansımız yok Batu!" dedim, vestiyerden montumu hızla sırtıma geçirirken. "O ilaç o çocuktaysa ve birine bir şey olursa vicdan azabından ölürüz! İki dakika içinde kameradan bak, telefonuma mesaj at!"
Klinikten adeta fırlayarak çıktım.
Dışarıda dondurucu bir rüzgar esiyordu. Koşar adımlarla mahalle caddesine, arka sokaklara ve gençlerin takıldığı metruk fabrikaya doğru ilerlemeye başladım.
Metruk binaya daldım. Rutubet kokan geniş salonda Erdem'i ve arkadaşlarını aradım. Ama bina zifiri karanlık ve tamamen boştu. Yerde sadece kırık camlar ve eski çöpler vardı. Erdem yoktu.
Arka sokakları, kahvehanelerin arkasını, parkları, marangozların arkasındaki çıkmaz sokakları tek tek koştum. Nefesim kesilene, ayaklarımın bağı çözülene kadar aradım. "Erdem'i gördünüz mü?" diye sorduğum komşular yüzüme garip garip baktı. Hiç kimse onu görmemişti. Çocuk sanki yer yarılmış da içine girmişti.
Saatler geçti. Güneş batmaya yüz tuttu ama ben ne ilacı bulabildim ne de bir iz...
Umutsuzluk ve çaresizlik bir çığ gibi üzerime çöktü. Yağmur hafif hafif çiselemeye başlarken, yürümeye dermanım kalmadığı için metruk binanın arkasındaki paslı çöp konteynerinin yanındaki kaldırıma çöktüm.
Ellerimle yüzümü kapattım. Şiddetli bir ağlama nöbeti göğsümü sarsmaya başladı.
"Bitti..." diye fısıldadım, gözyaşlarım yağmur suyuna karışırken. "Yıllarca verdiğim emeğim, gecemi gündüzüme kattığım akademim, veterinlik mesleğim... Hepsi mahvoldu. Birkaç saat içinde polisler gelecek ve her şeyimi elimden alacaklar..."
Gözyaşları içinde başımı dizlerime gömmüş ağlarken, caddenin köşesinden gelen sert postal seslerini duymadım bile.
"Elfida?"
Gür ve kaygılı bir ses rüzgarın arasından sıyrıldı. Karan'dı.
Başımı kaldırmadım. Şu an karşımda Karan'ı görecek, onun sert sözlerini dinleyecek gücüm bile kalmamıştı.
Karan koşar adımlarla yanıma geldi. Önümde diz çöktü. İri, sıcak elleriyle omuzlarımdan tutup beni yukarı doğru kaldırmaya çalıştı. Su gibi ıslanmış montuma ve gözlerimden akan sicim gibi yaşlara baktığında yüzündeki o sert kaskatı ifade tamamen dağıldı. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim dehşet dolu bir endişe belirdi.
"Ne oldu?!" dedi Karan, sesi ilk defa titreyerek. "Kliniğe gelmiştim Alya olanları anlattı. İlaç kaybolmuş, saatlerdir sokaklarda kaybolmuşsun! Ne bu halin, neden bu soğukta yerlerde oturuyorsun?!"
"Karan..." dedim, hıçkırıklarımın arasından konuşmaya çalışarak. Sesim pürüzlü ve çaresiz çıkıyordu. "Gitti... Bitti her şey..." Karan ellerini yüzüme çıkardı. Islak yanaklarımı başparmaklarıyla sildi. Gözlerindeki o katı Bordo Bereli soğukkanlılığı yerini çaresiz bir koruma içgüdüsüne bırakmıştı. "Ne gitti Elfida? Ne bitti?! Anlat bana!"
"Bulamadım..." dedim göğsümü tutarak. "Kamera kayıtları da silinmiş, yanmış jeneratörden! İlacı kimin aldığını bilmiyorum. Erdem'i aradım, sokakları aradım... Yok! İlaç yok Karan! Yarın denetim var. Ruhsatımı iptal edecekler. Diplomamı alacaklar elimden! Ben ne yapacağım?! Ben hayvanlarımdan başka ne bilirim ki?!"
Hıçkırıklarım şiddetlenirken başımı kontrolsüzce Karan'ın göğsüne bastırdım. O an gururum, öfkem, sabahki kavgamız tamamen buharlaştı. Karan'ın askeri polarının sert dokusuna sarıldım. Karan bir an dona kaldı. Ardından güçlü kollarını etrafıma doladı. Beni o kadar sıkı sardı ki, dışarıdaki dondurucu rüzgar bir anda yok oldu. Çenesini başımın üstüne dayadı. Derin, sarsıcı bir nefes aldı. "Tamam... Tamam, sakin ol," dedi Karan, sesi ilk defa bu kadar yumuşak ve derinden geliyordu. "Bana bak Elfida."
Beni hafifçe geri çekip yüzüme baktı. "Hiçbir şey bitmedi. Senin mesleğine de diplomasına da kimse dokunamaz. Ben buradayım."
"Anlamıyorsun!" dedim ağlayarak. "O ilaç kırmızı reçeteli! Kanun var, polis var!"
"Ulan sikeyim kanununu da polisini de!" diye kükredi Karan, gözlerinde tehlikeli bir ışık çakarak. "Senin tek bir gözyaşına dünyayı yakarım ben, sen neyden bahsediyorsun?! O ilacı bu mahalleye kim soktuysa, kim çaldıysa yerin dibinden çekip çıkaracağım! Kamera yoksa ben varım. O Erdem denen veledin de, o ilacı alanın da ceddini sülalesini dökmezsem bana da Karan Göktürk demesinler!" Karan ayağa kalktı. Beni de kollarından tutarak ayağa kaldırdı. Islak montumu düzeltti, cebinden çıkardığı peçeteyle yüzümü sildi.
"Şimdi kliniğe gidiyoruz," dedi Karan emredici ama sıcacık bir sesle. "Sen Alya'nın yanında oturup sıcak çayını içeceksin. Ben bu mahalleyi altüst edeceğim. O ilacı akşam olmadan o masanın üstüne koyacağım. Anlaşıldı mı?"
Gözlerinin içine baktım. Karan'ın o tehlikeli, karanlık bakışlarında tek bir şey vardı: Benim için her şeyi göze alma kararlılığı. "Karan... Başına bir belaya sokma," diye fısıldadım.
Karan hafifçe eğilip kulağıma doğru fısıldadı: "Senin tek bir gözyaşın için bütün mahalleyi belaya sokarım Soykan. Yürü."
Karan bileğimden sıkıca tuttu. Yağmurun altında, beni koruyan devasa bir kalkan gibi önümde yürürken, hayatımda ilk defa kendimi bu kadar çaresiz ama bir o kadar da güvende hissettim.
Üç sokak üstte kalan kliniğin önüne kadar geldik. Yağmur hafifçe çiselemeye devam ediyor, sokak lambalarının sarı ışığı ıslak asfaltın üzerine vuruyordu. Kliniğin ışıkları sıcacık parlıyor, camın arkasında bizi endişeyle bekleyen Alya'nın silueti seçiliyordu.
Tam kliniğin kapısına yönelip içeri adım atacakken duraksadım. Kalbim göğsümde hala hızla çarpıyordu ama içimdeki o derin fırtına yerini kelimelere dökülmeyi bekleyen ağır bir soruya bırakmıştı.
Yavaşça arkamı döndüm.
Karan, elleri cebinde, koyu yeşil poları içinde ıslak sokakta bir heykel gibi durmuş, gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmıyordu.
"Karan," dedim, sesim yağmurun sesinin arasında hem titrek hem de kararlı çıkarak.
Karan kaşlarını hafifçe çattı, adımlarını durdurdu. "Hım?"
"Sen beni daha yeni tanıyorsun," dedim, gözlerinin tam içine bakarak. "Kediyi kurtarmak isterken kendimi senin kollarında buldum. Beni bıçaklanmaktan kurtardın. Evim yandı, hayatım altüst oldu, karşına böyle çaresiz ve ağlayan bir kız olarak çıktım... Neden tek bir gözyaşıma dünyayı yakıyorsun? Seni buna mecbur eden ne?"
Karan bu ani ve doğrudan soru karşısında bir an duraksadı. Yüzündeki o sert, kaskatı askeri maske saniyeler içinde eridi. Dudakları aralandı, kelimeleri toparlamak ister gibi derin bir nefes aldı ama ağzından tek bir kelime bile çıkmasına izin vermedim.
Cevap vermesini beklemeden arkamı döndüm. Kliniğin kapısını açıp içeri girdim ve kapıyı arkamdan yavaşça kapatırken son kez omzumun üzerinden ona baktım:
"Bunu evde konuşacağız."
Alya telaşla yanıma koşup "İyi misin, ne konuştuğunuz dışarıda?" diye sormaya başlarken, ben dışarıda sokak lambasının altında öylece kalan Karan'ı arkamda bırakıp klinikten içeri adımı attım.
&&&
Alya, Batu ve ben klinik tezgâhının arkasındaki o dar alanda yan yana durmuş, saatlerdir olduğu gibi bir kez daha duvardaki o lanet kilitli dolabın boş kapağına bakıyorduk. Ameliyathanenin soğuk ışığı, muayene salonunun loşluğuna karışıyordu. Mırnav, yoğun bakım kabinindeki sıcak battaniyesinin üstünde mışıl mışıl uyuyor, göğsü ritmik bir güvenle kalkıp iniyordu. Bir canı kurtarmıştık, evet; bir kedi yeniden nefes alıyordu ama benim mesleki hayatım, emeğim, diplomam o dolaptaki tek bir boşluk yüzünden uçurumun kenarında sallanıyordu.
Zaman akıp gidiyordu. Yavaş, acımasız ve işkence gibi...
İki saat geçmişti. Saat tam sekizi gösteriyordu.
Caddenin gürültüsü yavaş yavaş çekilmiş, esnaf dükkanlarının kepenklerini birer birer indirmeye başlamıştı. İçerideki o boğucu sessizliği sadece duvardaki eski saatin "tik-tak" sesleri ile dışarıda gittikçe sertleşen sonbahar rüzgarının camlara vuran uğultusu bozuyordu. Telefonum tezgahın üzerinde öylece duruyordu. Ne bir mesaj gelmişti ne de tek bir arama... Karan, o metruk binanın arkasında sokağı inleterek "O ilacı akşam olmadan o masanın üstüne koyacağım" diye kükremişti ama ortalıkta ne ilaç vardı ne de Karan'dan bir haber.
Batu sırtını tezgâha dayamış, elleri cebinde, gözlerini zemindeki fayans çizgilerine dikmişti. O her zamanki neşeli Batu gitmiş; yerine omuzları çökmüş, ne diyeceğini bilemeyen durgun bir çocuk gelmişti.
"Ulan Erdem..." diye fısıldadı Batu birden, sesindeki öfke ve çaresizlik karışımıyla. "Yaptığın işe bak be oğlum. Biz sana ne yaptık lan?" Alya tezgahın üzerindeki boş kahve kupasını parmaklarıyla döndürüp duruyordu. Gözleri ağlamaktan kızarmış, o canlı, neşeli halinden eser kalmamıştı. "Sistem hatası veren o bilgisayarı gidip denize atacağım valla," dedi kısık bir sesle. "Bir kamera kaydı olsaydı... En azından polise gittiğimizde elimizde bir delil olurdu. Şimdi ne diyeceğiz? 'İlaç kayboldu ama biz de kapağı açık unutmuşuz' mu diyeceğiz? Doğrudan tutanak tutacaklar Elfida. Mühür vuracaklar kapıya." İçimde bir yerlerin kırıldığını, un ufak olduğunu hissediyordum. Ağlama krizim geçmişti. Yerini, insanın iliklerine kadar işleyen o soğuk, kapkaranlık bir kabullenişe ve durgunluğa bırakmıştı. Artık öfkelenemiyordum bile. Ne Karan'ın o boş vaatlerine, ne Erdem'in hırsızlığına, ne de kadere... Umudumu tamamen kesmiştim. Yarın sabah o kapıdan içeri ya bir müfettiş girecekti ya da bir hasta sahibi... Ve ben, hayatımı adadığım bu meslekten, klinik ortamından, hayvanların o masum gözlerinden koparılacaktım.
"Tamam," dedim, sesim inanılmaz derecede düz ve ruhsuz çıktı. Kendim bile tanıyamadım kendi sesimi. "Kapatıyoruz."
Alya başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde derin bir suçluluk ve üzüntü vardı. "Elfida... Biraz daha beklesek mi? Belki... Belki Yüzbaşı bir haber getirir? Adam sokakları altüst edeceğim demiş, bir bildiği vardır belki." Hafifçe gülümsedim ama dudaklarım bile kıpırdamak istemiyordu. "Alya, iki saat geçti. Karan Bordo Bereli olabilir ama melek değil. Mahallede bin tane sokak var, Erdem çoktan şehirden çıkmıştır bile belki. Ya da ilacı başkasına devretti. Karan ne yapabilir ki? İnsanları duvara mı yapıştıracak tek tek? Yok işte... Gelmeyecek."
Batu derin bir iç çekip doğruldu. "Elfida, yarın sabah ben erken gelirim. Polis ya da denetim gelirse-"
"Gelmene gerek yok Batu," dedim, onun omzunu hafifçe sıkarak. "Bu gece herkes evine gitsin, dinlensin. Yarın ne olacaksa yaşayıp göreceğiz. Bir çaresine bakacağız." Çantamı vestiyerden aldım. Alya da kendi çantasını aldı. İkisi de bana bakmaya korkuyor gibiydi; sanki dokunsalar dağılacak bir cam bebekmişim gibi muamele ediyorlardı bana. Ama ben dağılmayacak kadar uyuşmuştum zaten.
Batu kliniğin iç ışıklarını tek tek kapattı. Sadece yoğun bakım kabininin üzerindeki o küçük yeşil gece lambası açık kaldı. Mırnav'a son bir kez baktım. Kabinin camına elimi koydum. Seni kurtardım küçük kız, diye geçirdim içimden. En azından seni kurtardım.
Dışarı çıktık. Batu kepengi indirirken sanki hayatımın bir döneminin üzerine kapatılan bir perde gibi gürültüyle inledi sokağın içinde. Batu kepengi kilitledi, anahtarı Alya'ya uzattı.
Gökyüzü zifiri karanlıktı. Sokak lambalarının sarı, titrek ışığı ıslak kaldırımlarda hüzünlü parıltılar oluşturuyordu.
İki sokak öteden marangozların ve atölyelerin olduğu taraftan çıt çıkmıyordu. Polat'ın dükkanının ışıkları çoktan sönmüştü. Sokak bomboştu. Bütün mahalle, benim bu sessiz yıkımıma şahitlik edercesine derin bir uykuya ya da sessizliğe gömülmüştü.
Kliniğin önünde, kaldırımın köşesinde üçümüz yan yana durduk. "Elfida..." dedi Alya, elimi tutup sıkarken. "Bu gece yalnız kalmak istemiyorsan bana gel. Bizde kal. Valla bak, annem de evde yok, kafa kafaya veririz. Yalnız kalma bu kafayla."
0"Sağ ol Alya," dedim, zoraki bir tebessümle elini sıkarak. "Ama eve gitmem lazım. Babam bekler... Yanan ev meselesi var bir de, biliyorsun. Olaylar üst üste geldi." Batu ellerini montunun ceplerine sokmuş, ayağının ucuyla yerdeki bir taşı kımıldatıyordu. "Kızım bak, moralini bozma hemen. Biz senin arkandayız. Diplomayı alsalar bile ne olacak? Yine bir yolunu buluruz. Pes etmek yok, tamam mı?"
Batu'nun bu safça, içten desteğine karşı içim ısındı. "Biliyorum Batu. İyi ki varsınız ikiniz de. Hadi, gecikmeyin."
"Sen de dikkatli git," dedi Alya, yanağıma sıcak bir öpücük kondurarak. "Sabah erkenden klinikteyim ben."
Ayrımlar noktasına gelmiştik. Dört yol ağzındaydık.
Alya ile Batu yan yana durup sağ tarafa doğru uzanan, mahallenin ana caddesine çıkan sokaktan yürümeye başladılar. Batu kolunu Alya'nın omzuna atmış, onu rüzgardan korumaya çalışıyordu. İkisinin karanlık sokakta küçülen siluetlerine baktım bir süre. Aralarındaki o kankalık, o kopmaz bağ şu an tutunduğum tek dal gibiydi. Batu bir ara arkasına dönüp bana el salladı; ben de hafifçe elimi kaldırdım. Sonra arkamı döndüm. Onlar sağa gitmişti, ben ise sol tarafa, ara sokaklara doğru kıvrılan, lambaların yetersiz kaldığı o karanlık yola adım attım.
Adımlarım ıslak taşların üzerinde yankılanıyordu. Zihnim tamamen boşalmıştı. Ne yapacağımı, yarın ne diyeceğimi, babamın yüzüne nasıl bakacağımı bilmiyordum. Evimiz yanmıştı, eşyalarımız kül olmuştu, şimdi de mesleğim gidiyordu. Bir insan birkaç gün içinde her şeyini nasıl kaybedebilirse, tam olarak öyle kaybediyordum işte.
Karan'ın klinikten çıkarken bana söylediği o sözler zihnimde yankılandı bir an: "Tek bir gözyaşına dünyayı yakarım..."
Acı bir tebessüm kondu dudaklarıma. Dünyayı yakamadın Yüzbaşı, diye düşündüm içimden. Dünya benim üzerime yıkıldı ama sen altında kaldın.
Düz, uyuşuk ve ağır adımlarla, sokak lambalarının cılız ışıkları altında tek başıma yürümeye devam ettim. Sessiz ve dondurucu sokağı arkamda bırakıp eve ulaştığımda, dış kapının ağır ahşap kanadını yavaşça ittim. İçeriden yükselen o tanıdık ev kokusu, mutfaktan gelen tıkırtılar ve televizyonun kısık sesi yüzüme çarptı. Ayakkabılarımı vestiyerin kenarında çıkarıp ağır adımlarla salona doğru yürüdüm.
Salondaki atmosfer tam bir aile ortamıydı. Koltukta oturan babaannem, beni gördüğü an gözlüğünün üstünden ters bir bakış fırlattı. Normalde her fırsatta bana laf çarpmaktan, ima yapmaktan geri durmazdı.
"Hah! Geldi bizim Sosyete Hekim," dedi babaannem, elindeki el işini dizine bırakarak. "Günün yarısı sokaklarda, yarısı kedi köpek peşinde... Yüzünün rengi de kağıt gibi. Ne o, mahallenin bütün dertlerini sen mi sırtlandın yine?"
Normal şartlarda babaannemin bu lafına asla altında kalmaz, zekice bir cevap yapıştırır ya da imalı bir teberrümle lafı gediğine oturturdum. Ama şu an içim o kadar boş, zihnim o kadar uyuşmuştu ki... Yüzümde tek bir kas bile oynamadı. Babaannemin yüzüne bakmadan, başımı bile kaldırmadan yürümeye devam ettim. Karşılık vermeyişim salondaki herkesin dikkatini bir anda üzerime çekti.
Koltukta gazetesini okuyan babam ise gazeteyi yavaşça dizine indirdi. Yüzümdeki o ruhsuz, sönük ifadeyi gördüğü an kaşları endişeyle çatıldı. Oturduğu yerden kalkıp yanıma doğru birkaç adım attı.
"Kızım?" dedi babam, sesindeki o derin babalık şefkatiyle. "Neyin var senin? Bir şey mi oldu? Yüzün kireç gibi." Gözlerimi babamın endişeli gözlerine diktim. İçimdeki fırtınayı, kaybolan ilacı, yarın mühürlenme ihtimali olan kliniğimi ona anlatmak, boynuna sarılıp ağlamak istedim. Ama onu daha fazla üzemezdim. Zaten yanan evimizin stresi adamın omuzlarını çökertmişti.
"Yok bir şey baba," dedim, sesim inanılmaz derecede tok, mekanik ve ruhsuz çıktı. "Bugün ameliyat çok yoğun geçti. Zor bir vakaydı... Biraz başım ağrıyor, yukarı çıkıp uzanacağım."
O sırada koridorun sonundan bir patırtı koptu. Aras ve Ege koşar adım salona daldı. Üçüz olmamıza rağmen hepimizin huyu farklıydı. Her zaman evi neşeye boğan bu ikili, benim bu halimi görünce anında maskaralığa başladı. "Ooo! Veteriner Hanımefendi eve teşrif etmişler!" dedi Aras, önümde reverans yapıp komik bir surat ifadesi takınarak.
Ege de hemen yanına geçip elini alnıma koydu. "Ateşi yok ama ruhunu klinikte bırakmış sanırım! Kızım ne bu ciddiyet? Yoksa gelen hasta yine senin önlüğüne mi işedi?" İkisi de beni güldürmek için garip şakalar savuruyordu. Normalde onların bu şapşallıklarına katıla katıla güler, ellerine vururdum. Ama şu an sanki bir camın arkasından onları izliyor gibiydim. Sesleri bana çok uzaktan geliyordu. Yüzümde ufacık bir tebessüm bile belirmedi. Onlara sadece boş, ifadesiz gözlerle baktım ve yanlarından sıyrılıp geçtim.
İkisi de neye uğradığını şaşırarak birbirine baktı. Aras'ın elleri havada kaldı.
Bütün bu hengamenin tam ortasında, salondaki tekli koltukta oturan Karan'ı fark ettim.
Karan, dirseklerini dizlerine dayamış, iri ellerini çenesinin altında birleştirmişti. Üzerindeki o koyu yeşil poları ve kaskatı duruşuyla salondaki herkesten ayrışıyordu. Gözleri, içeri girdiğim andan beri bir an bile üzerimden ayrılmamıştı. Yüzündeki o yenilgi, çaresizlik ve kendini suçlayan o karanlık ifade o kadar netti ki... İlacı bulamamıştı. Bütün mahalleyi altüst etmiş ama bana verdiği o tutamayacağı sözün altında ezilmişti. Bakışlarımız bir saniyeliğine kesişti; ona ne bir öfke gösterdim ne de bir sitem. Sadece boşluk...
Başımı çevirip merdivenlere doğru yöneldim. Tam ilk basamağa adımımı atmışken, mutfaktan çıkan Karan'ın annesi Nermin Teyze elindeki bezi tezgaha bırakıp telaşla yanıma seğirtti. "Kuzum..." dedi Nermin Teyze, şefkat dolu gözlerle bana bakarak. "Akşam yemeği hazır, masayı kuruyoruz. İki lokma yemek ye bari, sabahtan beri açsın biliyorum. Bu halde yatılır mı hiç?"
"İstemiyorum Nermin Teyze, sağ ol," dedim, arkama bile dönmeden. "Hiç iştahım yok. Sadece dinlenmek istiyorum."
Nermin Teyze'nin "Ama kızım-" demesine fırsat vermeden merdivenleri tırmanmaya başladım. Arkamda bıraktığım salonda derin bir sessizlik hakim olmuştu. Babamın, üçüzlerin ve Nermin Teyze'nin üzerimdeki o şaşkın ve kaygılı bakışlarını, en çok da Karan'ın sırtımı delen o ağır, vicdan azabı dolu gözlerini hissedebiliyordum.
Üst kata çıkıp koridorun sonundaki odaya geçtim. Geçici olarak kaldığım, aslında Karan'ın çalışma odası olan o sade ve maskülen odaya adım attım. Kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim.
Odanın içindeki ahşap ve hafif odunsu erkek parfümü kokusu ciğerlerime doldu. Karan'ın devasa çalışma masası, üzerindeki askeri kitaplar ve düzenli evraklar loş ışıkta duruyordu.
Montumu çıkarıp sandalyenin üzerine bıraktım. Kafamı sola çevirdiğimde birkaç parça kıyafet gördüm. Bütün günün kirini, ıslaklığını ve yangın isinin kalıntılarını üzerimden atmak istercesine rahat bir tişört ve altıma bol bir pantolon aldım. Üzerimdeki kıyafetlerden kurtulup yenilerini giyerken, odadaki boy aynasında kendi yansımamla karşılaştım.
Aynadaki o çaresiz kadına baktım. Dışarıda Karan'a söylediğim "Bunu evde konuşacağız" cümlesi duvarda yankılandı. Ama şu an konuşacak tek bir kelimem bile kalmamıştı.
Yatağın kenarına çöktüm, ellerimi dizlerimin arasına alıp zifiri karanlığa bürünen pencereden dışarıyı izlemeye başladım.
Tam o sırada kapının kilidinde tıkırtı duyuldu.
Karan içeri girdi. Yedek anahtarla açmıştı kapıyı. Işığı açmadı. Odanın loşluğuna uyum sağlayan iri silueti içeri adım attı, kapıyı arkasından hafifçe kapattı. Elinde benim için getirdiği sıcak bir bardak su vardı. Sert, sessiz adımlarla yatağa doğru ilerledi.
Su bardağını komodinin üzerine bıraktı. O sırada sokağın cılız ışığı eline vurdu; parmak boğumlarındaki taze kanamaları, sıyrıkları ve kızarıklıkları fark ettim. Sokak sokak Erdem'i ve ilacı ararken, birilerine ulaşmak için ne kadar ileri gittiği, o parmaklarındaki yaralardan belli oluyordu. Ama ilacı bulamamıştı.
Karan, yatağın kenarına, tam yanıma oturdu. Aramızda sadece birkaç santimlik bir mesafe vardı. Yüzündeki o yenilgiye uğramış, çaresiz ve kendini suçlayan ifade karanlıkta bile netçe seçiliyordu.
Gözlerini gözlerime dikti. Dışarıda, kliniğin önünde sorduğum o soru hâlâ aramızda, odanın tam ortasında duruyordu. "Seni tanımamak mümkün bile değildi Elfida," dedi Karan. Sesi derin, pürüzlü ve kısıktı. Yüzüme bakmaya devam ederek konuşmayı sürdürdü: "Çocukluğum babamla yurt dışında geçtiği için buraya fazla gelemiyordum. Sonra da asker oldum zaten... derken hiç gelememeye başladım. Ama sanma ki seni bilmiyordum, tanımıyordum."
Karan derin bir nefes aldı. Parmak boğumlarındaki sıyrıklara kısa bir an bakıp tekrar bana döndü. "Ben seni her zaman biliyordum Soykan."
Tam bu derin sessizliğin ortasında, komodinin üzerinde duran telefonum ani bir titreşim ve ışıkla aydınlandı.
Gözlerimi Karan'ın kahverengi gözlerinden çekip telefona kaydırdım. Karan da refleksle bakışlarını komodine fırlattı. Ekran aydınlanmış, gelen mesajın bildirimi belirmişti.
Aramızdaki o ağır mesafe, mesajın ekrandaki önizlemesiyle bir anda kesildi:
Gönderen: Polat
Mesaj: "Sana bir sürprizim var. Aşağıya gel."
Mesajı aynı anda ikimiz de okumuştuk. Karan'ın kaşları bir salisede çatıldı, gözlerindeki o hüzünlü ve savunmasız ifade yerini saniyeler içinde zifiri bir öfkeye bıraktı. Oturduğu yatakta dikleşti, gözleri adeta alev aldı.
"Polat mı?" dedi Karan, sesi yer altından gelen bir gürleme gibi boğuk ve tehlikeli çıkarak. "Bu adam ne ara aldı senin numaranı? Hangi arada verdi numarayı, sen ne ara kaydettin?!" Gözlerim ekrandaki mesajda kilitli kalmıştı. Birkaç saat önceki o çaresizlik, yerini aniden kontrol edemediğim bir heyecan ve merak dalgasına bıraktı. Sürpriz mi? Ne sürprizi?
Karan'ın söylenmelerini hiç duymuyormuş gibi hızla yataktan kalktım. Odadaki geniş pencereye doğru koştum. Tülü hafifçe kenara çekip, sokağın sarı lambasıyla aydınlanan aşağıya baktım.
Kaldırımın kenarında, ellerini pantolonun ceplerine sokmuş, başını yukarı kaldırmış, tam da bu pencereye bakıyordu.
Gözlerim parıldadı. Dudaklarımdan istemsizce bir fısıltı döküldü: "Ayy... Gerçekten gelmiş!"
Karan oturduğu yerden hışımla ayağa kalktı. Yüzündeki ifade tam bir şok ve kıskançlık karışımıydı. Beni ilk defa böyle heyecanlı, böyle hareketli görüyordu ve bu durum onu deliye döndürmeye yetmişti.
"Ne bu haller ya?" dedi Karan, adeta dişlerinin arasından konuşarak bana doğru birkaç adım atarak. "Ne bu heyecan kızım?! Adam gecenin köründe kapına gelmiş, sen yukarıda ergen gibi saçını başını mı düzeltiyorsun?!"
Gerçekten de aynanın karşısına geçmiştim. Parmağımla dağılan saçlarımı kulağımın arkasına attım, üzerimdeki bol tişörtü düzelttim. İçimdeki o uyuşuk çaresizlik bir anda buharlaşmıştı; Polat'ın bu saatte gelmesi ancak ve ancak tek bir anlama gelebilirdi!
Karan yanıma kadar gelip aynadaki yansımama tip tip, sinirden köpürerek bakmaya devam etti. Hızlıca Karan'a doğru döndüm. Yüzümde kocaman, kontrol edemediğim bir tebessüm vardı. "Mübarek prens gibi valla!" dedim heyecanla.
Karan gözlerini devirip göğsünde kollarını kavuşturdu. "Onu anladık da... Karakter lazım adama, karakter-"
Daha cümlesini tamamlamasına bile fırsat vermedim. İnanılmaz bir neşeyle elimi havada salladım: "İnan hiç umrumda bile değil!"
Cevap beklemeden arkamı döndüm, Karan'ın şaşkın ve öfkeli bakışları arasında odanın kapısını açıp koridora fırladım. Merdivenleri ikişer ikişer inmeye başladım.
Karan arkamdan "Elfida! Dur diyorum sana!" diye gürledi ama peşimden gelmekten başka çaresi yoktu. Dev adımlarla merdivenleri benden hemen sonra indi. Aşağıda salonda oturan babam, babaannem ve üçüzler ne olduğunu anlamadan bir bana, bir de peşimden hışımla inen Karan'a baktılar. Ama kimseye açıklama yapacak vaktim yoktu.
Bahçe kapısından çıkıp yola adım attım. Karan da evin kapısının önüne kadar çıkmış, kollarını göğsünde birleştirmiş, çenesi kilitlenmiş bir halde kapının önünde dikilip bizi izlemeye başlamıştı. Gözlerinden adeta şimşekler çakıyordu.
Polat beni görünce ellerini ceplerinden çıkardı. Yüzünde o her zamanki sakin, güven veren ve hafif tebessümlü ifadesi vardı. Gece rüzgarı saçlarını savuruyordu. "Polat?" dedim, yanına kadar gidip nefes nefese durarak. "Sen... Bu saatte?"
Polat hiçbir şey söylemedi. Yavaşça ceketinin iç cebine elini uzattı. Küçük, çelik ambalajlı bir kutuyu çıkardı. Işıkta parıldayan o kutunun üzerinde kırmızı reçeteli ilacın etiketi duruyordu.
İçindeki tek bir ampul bile kırılmamış, ambalajı açılmamıştı.
Polat kutuyu bana doğru uzattı. O derin, sakin sesiyle gözlerimin içine baktı: "Kaybettiğin şey bu mu, küçük hanım?"
Gözlerim kutuya kilitlendi. O an beynimden aşağı kaynar sular döküldü sandım. Mutluluktan, şoktan ve devasa bir rahatlamadan nefesim kesildi. Diplomam, geleceğim, kliniğim, her şeyim şu an bu adamın elindeydi! Düşünmedim. Hiçbir şeyi tartmadım. O anki katıksız sevinç ve minnet dalgasıyla adeta Polat'ın üzerine atıldım.
Kollarımı Polat'ın boynuna sıkıca doladım. Yüzümü ceketine gömdüm.
"Allah'ım! Çok teşekkür ederim! Çok teşekkür ederim Polat!" diye bağırdım, gözümden sevinç yaşları süzülürken.
Polat bu ani sarılış karşısında bir an duraksadı, ardından ellerini yavaşça sırtıma koyup bana karşılık verdi.
Tam o sırada... Evin kapısının önünde, karanlığın içinde dikilen Karan Göktürk'ün yumrukları öyle bir sıkıldı ki, parmak boğumlarındaki taze yaralar yeniden kanamaya başladı. Gözlerindeki o kıskançlık ve öfke fırtınası, gecenin zifiri karanlığını yakıp yıkacak kadar tehlikeli bir hal almıştı.
Bölüm etkileşimi
