Kalp Hattı kitap kapağı

6. bölüm / 9

Kalp Hattı

BASKIN

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: BASKIN

Polat'ın boynuna sıkıca sarılmış halim, sokağın dondurucu ayazında birkaç saniye sürdü. İçimdeki o devasa mesleki yıkım, diplomamı kaybetme korkusu ve saatlerdir göğsümde taş gibi oturan çaresizlik bir anda buharlaşmıştı.
Ancak bu sevinç anı, sokağın başından gelen sert, yıkıcı adımlarla bıçak gibi kesildi.

Kalan tüm sabrını, soğukkanlılığını ve askeri disiplinini kapının önünde bırakan Karan, bir fırtına gibi üzerimize doğru yürüyordu. Postalları ıslak asfalta vururken çıkardığı ses, gecenin sessizliğini yarıp geçti. Yanımıza geldiği ilk salisede, gözlerindeki o gözü dönmüş öfkeyle Polat'ın kolunu öyle bir kavradı ki, ikimizin arasındaki mesafeyi tek bir hamlede acımasızca açtı.
"Ne oluyor lan burada?!" diye kükredi Karan. Sesi o kadar gür ve tehlikeli çıktı ki, mahalledeki birkaç evin ışığı anında yandı.

Polat'ı omuzlarından geriye doğru iterken, o kaskatı gövdesiyle aramıza bir duvar gibi dikildi. Parmak boğumlarındaki taze, kanlı sıyrıklar Karan'ın sıkılan yumruklarında yeniden zorlandı. "Karan ne yapıyorsun?!" diye bağırdım, onun devasa koluna yapışarak. "Bırak adamı!"

Karan beni hiç duymadı bile. Koyu kahverengi gözleri zifiri bir nefretle Polat'a kilitlenmişti. Polat ise Karan'ın bu sert hamlesine rağmen dengesini bozmamış, üzerindeki siyah ceketi düzelterek o her zamanki sakin, geri adım atmayan dik duruşunu korumuştu.
"Sen bu ilacı nereden aldın?" dedi Karan, dişlerinin arasından tıslayarak Polat'ın üzerine yürüdü. "Hangi hakla gecenin köründe bir kadının kapısına gelip şov yapıyorsun lan sen? Söyle! Kimden söktün aldın bu kutuyu?!"

"Sakin ol Karan," dedi Polat, sesindeki o sınır bozan dinginliği bozmadan. "İlacın nerede olduğuyla ilgileniyordun sanıyordum, kimin getirdiğiyle değil. Erdem dükkanın arkasında sıkışmış duruyordu, elinden aldım getirdim. Kızın işi görülsün diye. Senin gibi mahallede terör estirmek zorunda kalmadım."

Karan'ın çenesi seğirdi. "Sen benim işime laf mı ediyorsun lan şerefsiz?!" diyerek Polat'ın yakasına yapışmaya yeltendi.
"Karan dur dedim sana!" diye çığlık attım, aralarına girmeye çalışarak. "Delirdin mi sen?! Adam ilacı getirdi diyorum sana, adam hayatımı kurtardı!"

Sokaktaki bu yüksek sesli arbede, bağrışmalar ve gürültü evin içindekileri de ayağa kaldırmıştı. Kapı sertçe açıldı. İçeriden babam, arkasından üçüzler Ege ve Aras, hemen peşlerinden de Nermin Teyze ve babaannem yola fırladı.

Babam bahçe kapısından çıkıp ıslak yola adım attığında yüzündeki asker disiplini ve sertlik anında belirdi. "Ne oluyor burada?!" diye kükredi babam, sesi sokakta yankılanarak. "Karan! Elfida! Bu gürültü ne gecenin bu saatinde?!"

Ege ve Aras ne olduğunu anlamak için gözlerini açmış bakarken, babam adımlarını ikisinin arasına doğru attı. Polat yakasını Karan'ın elinden sıyırıp geri çekildi. Karan ise soluk soluğa, gözleri alev alev yanarak babama döndü.
O öfkeyle, o gözü dönmüşlükle Karan içindeki her şeyi, saatlerdir sakladığımız o krizin tamamını babamın yüzüne döküverdi: "Ne mi oluyor Komutanım?!" dedi Karan, sesi sokağı inleterek. "Elfida gündüz klinikten kırmızı reçeteli anestezik madde çaldırdı. Kamera kayıtları bozukmuş, ruhsatı iptal olacaktı, diploması gidecekti. Saatlerdir sokak sokak o ilacı arıyorum ben. Milleti birbirine kattım! Ama gitmiş bu marangoza numarasını vermiş. Adam gecenin bir yarısı ilacı cebinden çıkarıp getiriyor, Elfida'da sokağın ortasında adamın boynuna sarılıyor. Olan bu Komutanım."

Karan'ın bir nefeste savurduğu bu ağır sözler, yolun ortasında dondurucu bir sessizlik yarattı.
Babamın gözleri şokla açıldı. Önce bana, sonra elimde sımsıkı tuttuğum ilaç kutusuna, ardından Karan'a baktı. Nermin Teyze elini ağzına kapattı. Bütün gerçek bir anda, en çıplak ve en sert haliyle ortaya saçılmıştı.

Babam "Doğru mu bu Elfida?" dedi, sesi alçak ama tonu dağları devirecek kadar ağır çıkarak.
Gözlerimi babamdan kaçırmadım ama yutkunamadım bile. "Doğru baba..." dedim fısıltıyla. "İlaç çalınmıştı. Polat bulup getirdi..." Babam derin bir nefes aldı. Bakışlarını bu kez Polat'a çevirdi. Polat başıyla hafifçe selam verip, "İlaç güvende. Ben görevimi yaptım, iyi akşamlar," diyerek arkasını döndü ve sakin adımlarla sokağın karanlığına doğru yürümeye başladı. Karan arkasından hamle yapacak gibi oldu ama babam tek bir eliyle Karan'ın göğsüne barikat kurdu. Karan'ın kaskatı gövdesi babamın eliyle durdu.

Babam gözlerini Karan'ın o öfkeden kıpkırmızı olmuş gözlerine dikti. Askeri otoritesiyle, tane tane ve adeta bir kılıç gibi keskin konuştu:
"Sen niye bu kadar sinirlisin asker?"

Karan bu soruyla adeta duvara çarpmışa döndü. Babamın gözlerinin içine baktı. Sokak lambasının sarı ışığı altında Karan'ın şakaklarındaki damarlar fırlamış, göğsü hızla kalkıp iniyordu.
"Hayırdır Karan?" dedi babam, sesini daha da sertleştirerek. "İlaç bulunmuş, kızımın diploması kurtulmuş, kriz çözülmüş... Sen niye bu kadar köpürüyorsun? Sen niye sokağın ortasında milletin üzerine yürüyorsun? Derdin ne senin?!"
Karan'ın dudakları aralandı. Bir şeyler söylemek, o Bordo Bereli sertliğiyle karşılık vermek istedi ama babamın o tek bir sorusu adamın bütün savunma mekanizmasını darmadağın etti. Gözleri bir an bana kaydı, sonra tekrar babama döndü.
Karan tek bir kelime bile edemedi. Cevap veremedi. Yutkundu, yumruklarını daha da sıktı ve o dondurucu ayazın ortasında, babamın ve benim gözlerimin önünde ilk defa sessizliğe gömüldü.

Babam, Karan'a attığı o delici bakışın ardından sokağın karanlığına doğru ağır adımlarla yürüyen Polat'a döndü.
"Polat evlat, dur!" diye gürledi babam.
Polat adımlarını durdurup arkasına döndü. Babam ona doğru birkaç adım attı. "Kızıma ve kliniğe büyük bir iyiliğin dokundu. Öyle kapıdan dönmek olmaz. Geç içeri, bir çayımızı iç."
İçimden 'Yapma baba, ne olur yapma...' diye geçirdim. Polat'ın gözleri bir an bana, ardından bahçe kapısının önünde sinirden yumruklarını sıkan Karan'a kaydı. "Sağ olun Ali Amca, hiç zahmet etmeyeyim, saat geç oldu..."

"Zahmet falan değil," dedi babam, emredici bir tebessümle. "Tuğgeneral emridir, çay içilmeden bu evden çıkılmaz. Yürü bakalım." Polat, babamın bu net davetini kıramayarak başıyla onayladı ve bahçe kapısına doğru ilerlemeye başladı. Yanımdan geçerken bakışlarımız kesişti. Hemen arkamda duran Karan ise olduğu yerde patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Polat içeri girerken iki adamın bakışları birbirine çarptı; Karan'ın gözlerinden adeta alev fışkırıyordu.

Salona geçtiğimizde ortamdaki hava dondurucu bir fırtınaya teslim olmuştu. Nermin Teyze hemen mutfağa geçip taze demlenmiş çayları bardaklara doldurmaya başladı. Babaannem koltuğun köşesine kurulmuş, gözlüğünün üstünden Polat'ı süzüyordu. Aras ve Ege ortamdaki bu garip askeri gerilimi hissettikleri için ilk defa gırgırı bırakıp kenarda sessizce oturmayı tercih etmişlerdi.

Elimdeki ilaç kutusunu sımsıkı tutuyordum. Parmaklarım plastik ambalaja bastıkça geleceğimin, diplomamın kurtulduğunu hissediyor ama salondaki bu ağır gerilim yüzünden nefestemiyordum. Berjer koltuğa çekingen adımlarla çöktüm. Babam salondaki ikili koltuğa geçip oturdu. Polat da hürmetle karşısındaki tekli koltuğa yerleşti. Karan ise oturmadı bile. Salondaki büyük ahşap konsolun yanında, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde dikiliyordu. Gözlerini Polat'ın üzerinden bir saniye bile ayırmıyordu; bakışlarıyla adamı olduğu yere mıhlamak ister gibiydi. O bakışlardaki yakıcı kıskançlık ve öfke beni içten içe titretiyordu.

Nermin Teyze tepsiyle çayları getirdi. Polat saygıyla çayını aldı. "Eline sağlık Nermin Teyze."

"Afiyet olsun." dedi Nermin Teyze, gözü bir yandan da köşede köpüren oğlu Karan'daydı. Babam çayından bir yudum alıp Polat'a baktı. "Anlat bakalım Polat. Bizim Yüzbaşı saatlerdir sokakları altüst ediyordu bu ilacı bulmak için. Sen nasıl denk geldin Erdem'e?"

Polat sakince bardağını tabağına koydu. "Bizim atölyenin arka tarafında metruk bir depo var Ali Amca. Erdem akşamüstü oraya saklanmaya çalışıyordu, panik halindeydi. Sıkıştırınca döküldü zaten. İlacı elinden aldım, Elfida'nın başı belaya girmesin diye de zaman kaybetmeden getirdim."

"İyi yapmışsın, eline sağlık," dedi babam memnuniyetle.
O sırada köşeden boğuk, tehlikeli bir ses yükseldi: "Erdem tek başına o depoda saklanacak kadar akıllı değildir," dedi Karan. Sesi adeta yer altından geliyordu. "Yanında kim vardı? İlacı kime satmaya çalışıyordu?"

Gözlerim panikle Karan'a kaydı. Kendini tutamıyordu, gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Polat başını yavaşça Karan'a doğru çevirdi. Yüzündeki o sakin, geri adım atmayan ifade Karan'ın sinir katsayısını ikiye katlıyordu. "Orasını bilmem Yüzbaşı. Ben polisle ya da senin sorgu yöntemlerinle ilgilenmiyorum. Benim derdim ilacın sahibine ulaşmasıydı, ulaştı."

Karan hafifçe öne doğru bir adım attı. "Bak sen... Derdin sadece ilacın sahibine ulaşmasıydı demek?"

"Karan!" dedi babam, çay bardağını masaya sertçe bırakarak. "Sorguda değilsin asker! Rahatta kal!" Karan babamın emriyle olduğu yerde çakılı kaldı. Çenesi seğirdi, gözlerini Polat'tan çekip yere dikti ama yumruklarını öyle bir sıktı ki parmaklarındaki taze yaralar beyazlaştı. Onu ilk defa böyle bir otorite karşısında ezilip kendi içindeki öfkeyle boğuşurken görüyordum.
Polat çayını bitirip ayağa kalktı. "Ali Amca, müsaadenle ben kalkayım artık. Tekrar geçmiş olsun Elfida."

"Güle güle, ayağına sağlık," dedi babam. Polat kapıya doğru yürürken ben de nezaketen ayağa kalktım. "Her şey için çok teşekkür ederim Polat," dedim kısık bir sesle. Polat başıyla selam verip evden çıktığı an, salonun kapısı kapandı.

Ve o kapının kapanma sesiyle birlikte Karan, tek bir kelime bile etmeden merdivenlere doğru yöneldi. Sert, ağır adımlarla yukarı çıktı. Birkaç saniye sonra yukarıdan çalışma odasının kapısının gürültüyle çarpılma sesi geldi.
Salondakiler derin bir nefes alırken, babamın delici bakışları bana döndü. Gözlerinde 'Bu iş burada bitmedi' der gibi bir ifade vardı.

Dayanamadım.
"Ben yukarı çıkıyorum," diye fısıldadım salondakilere bakmadan. Babamın arkamdan bir şey söylemesine fırsat vermeden hızlı adımlarla merdivenlere yöneldim.
Basamakları adeta tırmanmadım, koştum. İçimdeki öfke, şaşkınlık ve adrenalin birleşmiş, kanımı alev alev yakıyordu. Koridorun sonundaki odasının önüne geldiğimde duraksamadım bile. Kapının kuluna hırsla basıp içeri daldım.

Karan, masanın kenarına yaslanmış, ellerini cebine sokmuş, yüzünde dondurucu bir ifadeyle karanlığa bakıyordu. İçeri girdiğimi görünce kaşları çatıldı. Ama ben ona konuşma fırsatı vermedim. Arkamı dönüp kapıyı gürültüyle, sertçe çarptım. Ardından anahtarı yuvada iki kez çevirip kilitledim.

Karan kilit sesini duyunca olduğu yerde dikleşti. O kaskatı Bordo Bereli duruşu hafifçe sarsıldı. Şaşkın ve öfkeli bakışlarını üzerime dikti.
"Ne yapıyorsun sen?" dedi Karan, sesi boğuk ve uyarır gibi çıkarak. "Asıl sen ne yaptığını sanıyorsun?!" diye bağırdım, ellerimi belime koyarak.
Karan hafifçe alayla karışık bir kaşını kaldırdı, yüzündeki o sert maskeyi daha da sıkılaştırdı. "Ne yapmışım ben?"
Dudaklarımdan acı, alaycı bir gülüş döküldü. Headimi öne doğru salladım. "Yok canım... Sen hiçbir şey yapmadın. Ben yanlış söyledim!" Bir saniyelik bir duraksamadan sonra içimdeki fırtına tamamen koptu, bir anda parladım: "Dalga mı geçiyorsun sen benimle?! O aşağıda yaptığın hareketlerden bahsediyorum tabii ki! Ne bu kıskançlık Karan?!"

Karan'ın yüzündeki alaycı ifade bir anda silindi. Gözlerinde tehlikeli, şimşek gibi çakan bir ışık belirdi. Dişlerini birbirine öyle bir sıktı ki çene kemikleri dışarı fırlayacak gibi oldu.
"Ne kıskançlığı kızım, kendine gel!" diye gürledi Karan, üzerime doğru bir adım atarak.
"Ben kendimdeyim!" dedim, sesimi yükselterek ve ondan bir milim bile geri adım atmayarak. "Ben son derece kendimdeyim ama sen değilsin! Akıl sağlığını kaybetmiş gibi davranıyorsun!"

Karan'a doğru hafifçe yaklaştım. Aramızdaki mesafeyi sıfırladım. O heybetli, devasa gövdesinin tam önünde durup gözlerinin en derinine baktım. Sokağın ortasında babama veremediği o cevabı, bu odada bana vermek zorundaydı. "Derdin ne senin?" diye sordum, sesim bu kez alçak ama kılıç kadar keskin çıkarak. "Der-din-ne?"

Karan bir süre hiçbir şey söylemedi. O zifiri kahverengi gözleri yüzümde, dudaklarımda, gözlerimde gezindi. Odadaki tek ses ikimizin de düzensiz, öfkeli nefes alıp verişleriydi. Karan sanki içindeki devasa bir fırtınayı bastırmaya çalışıyor, kendini tutmak için görünmez bir zinciri kıracak gibi sıkıyordu. Sonra yavaşça eğildi. Yüzü yüzüme o kadar yaklaştı ki, nefesinin sıcaklığı dudaklarımı yaktı. Gözlerindeki o mesafeli, acımasız ve buz gibi ifadeyle gözlerimin içine baktı.
"Kendi hayatımı sevme derdindeyim," dedi Karan, sesi yer altından gelen dondurucu bir fısıltı gibi çıktı. "İnan sen umrumda bile değilsin."

"Umrunda değilim öyle mi?" dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. İçimdeki öfke, yerini yakıcı bir kırgınlığa bırakıyordu ama ona bu galibiyeti vermeyecektim. "O yüzden mi sokak sokak arkamdan koştun? O yüzden mi mahalledeki bütün insanları duvara yapıştırdın? O yüzden mi babamın karşısında dilini yuttun Karan?!"

Karan gözlerini benden kaçırmadı. "Ben askerim Soykan," dedi, sesine o kaskatı, profesyonel Bordo Bereli tonunu oturtmaya çalışarak. "Babamın arkadaşının, komutanımın kızısın. Başın beladaydı, görevimi yaptım. Aradığın adamı bulamadım, hepsi bu. Sokakta terör estirdiysem, o da benim mülkiyet sınırlarıma ve aileme saygısızlık yapıldığı içindir. Senden ya da senin o marangozundan dolayı değil."
Acı acı gülümsedim. Ona doğru bir adım daha attım, aramızdaki son havayı da tükettim. "Yalan söylüyorsun," dedim, parmağımı göğsüne vurarak. O sert, çelik gibi göğsüne vurduğum her parmak darbesinde kalbinin nasıl deli gibi çarptığını hissettim. "Sen gözümün içine baka baka yalan söylüyorsun! Eğer umrunda olmasaydım, ben Polat'a sarıldığımda parmak boğumların kanayana kadar yumruklarını sıkmazdın! Eğer umrunda olmasaydım, adamı kapının önünde boğmaya kalkmazdın!"

Karan parmağımı tuttu. İri, sıcak eli parmaklarımı bileğimden kavradı ama canımı yakmadı. Sadece beni durdurdu. Bakışları o kadar ağır, o kadar karanlıktı ki, odadaki ahşap kokusu bile ağırlaşmıştı.
"Sana sarılması umrumda değildi," dedi Karan, sesindeki o yalancı soğukkanlılığı korumaya çalışarak. "Sadece bu evde, benim ailemin gözü önünde, daha birkaç saat önce adını bilmediğin bir adamla sokak ortasında sergilediğin o ucuz tiyatro sinirimi bozdu."

"Ucuz tiyatro mu?!" diye bağırdım, elimi hızla onun avucundan çekip kurtararak. "O adam benim mesleğimi kurtardı! Benim geleceğimi, yıllardır tırnaklarımla kazıdığım hayatımı kurtardı! Sen ne yaptın Karan?! Sokaklarda bağırıp çağırmaktan, millete gözdağı vermekten başka ne yaptın?! İlacı bulabildin mi? Hayır! Ama Polat buldu!"

Karan'ın gözlerinde çakan o çılgınca kıvılcımı gördüm. Bu lafım onun askeri gururuna, erkeklik gururuna ve en çok da bana karşı bastırmaya çalıştığı o hislerine inmiş en ağır darbeydi.
"O adam hiçbir şey bulmadı!" diye gürledi Karan birden. Sesi odanın duvarlarında patladı. Beni omuzlarımdan tutup arkamdaki kilitli kapıya doğru geriletti. Sırtım ahşap kapıya çarptı, Karan ise iki kolunu kapıya, başımın iki yanına dayayarak beni kendi gövdesi ile kapı arasında hapsetti.
Nefesi yüzüme vuruyordu. Gözleri alev alevdi. "O adam ilacı bulmadı!" dedi Karan, hırsla soluyarak. "Erdem denen o piyonu mahalle çıkışında sıkıştıran, ilacı elindeki çantadan çekip alan bendim! O iti köşeye sıkıştırırken parmaklarımı kıran bendim!"
Donup kaldım. Gözlerim şokla açıldı. "Ne... Ne diyorsun sen?"

Karan acı bir gülüş fırlattı. Gözlerindeki o öfke, yerini derin bir kırgınlığa bıraktı. "O iti döverken kutu elinden düştü, sokağın karanlığına yuvarlandı. Ben o şerefsizi polis arabasına teslim ederken, senin o 'mübarek prensin' olan marangoz oradan geçiyordu. Yerdeki kutuyu gördü, aldı... Ve gelip senin karşında kahramanlık sattı! Ben sana anlatmayı düşünürken sen sokağın ortasında adamın boynuna sarılıyordun!"

Göğsüm sıkıştı. Zihnimdeki parçalar bir anda yerine oturdu. İlacın ambalajındaki o hafif kurumuş kan lekesi... Polat'ın ellerinde tek bir çizik bile yokken, Karan'ın parmak boğumlarının kan içinde oluşu...
O ilacı kurtaran Karan'dı. Bütün pis işi yapan, elini kana bulayan, sokakları birbirine katan Karan'dı. Ama meyvesini Polat toplamıştı. "Karan..." dedim, sesim ilk defa tamamen kısılarak. "Ben... Ben bilmiyordum."

"Bilmiyordun tabii," dedi Karan, geri çekilerek. İki kolunu kapıdan indirdi. Benden birkaç adım uzaklaştı, arkasını döndü.
Odadaki bütün öfke bir anda buharlaşmıştı. Yerini iliklere kadar işleyen, ağır bir mahcubiyete ve vicdan azabına bırakmıştı. Kapının önünde öylece kaldım.

"Kilidi aç," dedi Karan, arkası bana dönük bir şekilde, buz gibi bir sesle. "Ve odandan çık. Aşağıda babana ne anlatıyorsan anlat. Ama bir daha benim karşıma geçip de o adamın adını ağzına alma. Derdim sen değilsin dedim ya... Derdim, emeklerimin başka bir adamın şovuna malzeme olması."
Adımlarım beni ona doğru çekmek istedi. "Özür dilerim" demek istedim. Ama Karan'ın o kaskatı dik duruşu, aramızda aşılması imkansız bir çelik duvar örmüştü.

Yavaşça arkamı döndüm. Titreyen ellerimle anahtarı yuvada çevirdim. Kilit açıldı.
Kapının kulunu aşağı indirmeden önce son kez omzumun üzerinden ona baktım. Karan loş ışıkta, elleri cebinde, arkası bana dönük bir şekilde öylece duruyordu.
"İlacı sen bulduğun için..." dedim, sesim pürüzlü çıkarak. "Ve benim mesleğimi kurtardığın için... Teşekkür ederim Karan."

Karan hiçbir şey söylemedi. Başını bile çevirmedi. Kapıyı açtım ve olduğu gibi üzerime çöken o mahcubiyetle odadan dışarı adım attım.

Kendi kaldığım odaya geçtiğimde, kapıyı arkamdan yavaşça kapattım. İçerisi zifiri karanlıktı. Işığı açmadım. Sırtımı ahşap kapıya dayayıp olduğum yere çöktüm. Gözlerimi kapattığım an, Karan'ın o son bakışı, masanın kenarında dikilirken parmak boğumlarından süzülen ve kurumuş olan o kan lekeleri zihnime bir kor gibi düştü.

Ben ne yapmıştım? O adam benim geleceğimi, mesleğimi, yıllardır verdiğim bütün emeği kurtarmak için sokak ortasında gözünü karartmış, canını hiçe saymıştı. Ellerini parça parça etmişti benim için. Ve ben... Ben gitmiştim, hiçbir şeyden habersizce, onun bütün o emeğinin üzerine tek bir kelime etmeden basıp geçmiş, bir başkasına sarılmıştım.

Odadaki karanlık üzerime çökerken, ellerimin titrediğini fark ettim. Göğsümün tam ortasında devasa bir ağırlık oturuyordu. Mahcubiyet, vicdan azabı ve tarif edemediğim keskin bir sızı... Ona gidip süslü cümlelerle özür dileyemezdim. "Yanlış anladım" diyemezdim. Karan Göktürk öyle iki alaycı kelimeyle ya da vicdan kokan bir özürle yumuşayacak, yarası kapanacak bir adam değildi.
Ayağa kalktım. Karanlıkta ilerleyip çantamın içindeki küçük ilkyardım setini çıkardım. İçinde tentürdiyot, gazlı bez, pamuk ve yara merhemi vardı. Bütün malzemeleri avucumun içine toplayıp odadan çıktım.
Koridor zifiri karanlıktı. Evdeki herkes uyumuş ya da kendi odasına çekilmişti. Aşağıdan ne bir ses geliyordu ne de bir ışık süzülüyordu. Ağır, mekanik adımlarla koridorun sonuna, Karan'ın odasının kapısına doğru yürüdüm. Kapının önünde durdum. Cebimden çıkardığım malzemeleri sol elimde toplarken, sağ elimle kapıyı iki kez yavaşça çaldım.

İçeriden bir süre hiç ses gelmedi. Ardından oda içerisindeki ağır adımların yaklaşma sesi duyuldu. Kapının kuluna basıldı ve ahşap kanat yavaşça içeri doğru açıldı.
Karan, kapının eşiğinde belirdi.
Işığı açmamıştı; odanın içindeki cılız sokak lambasının ışığı yüzünün yarısını gölgede bırakıyordu. Gözlerinin altı kararmış, çenesi kilitlenmişti. Beni elindeki malzemelerle kapısının önünde gördüğünde yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Ne bir şaşkınlık belirtisi gösterdi ne de bir öfke. Sadece o buz gibi, tepkisiz gözleriyle bana baktı.
Aramızda tek bir kelime bile geçmedi.

Gözlerinin içine baktım. Ne bir savunma yaptım ne de dudağımı kıpırdattım. Sadece sol elimdeki pansuman malzemelerini ona doğru hafifçe kaldırdım.
Karan gözlerini elime fırlattı, ardından tekrar gözlerime çıkardı. Beni içeri almayacağını, kapıyı yüzüme kapatacağını sandım bir an. Ama yapmadı. Tek bir adım geriye çekilerek kapıyı tamamen açtı ve geçmem için alan bıraktı.
Odaya girdim. Arkamdan kapıyı örtmedi, açık bıraktı.

Odanın ortasındaki ahşap masanın kenarına doğru ilerledim. Masanın üzerindeki küçük çalışma lambasını yaktım. Sarı, loş bir ışık odanın bir köşesini aydınlattı. Pansuman malzemelerini masanın üzerine tek tek dizdim: Şişedeki tentürdiyotu, steril gazlı bezleri, merhemi ve sargı bezini...
Karan masaya doğru yürüdü. Adımları ağır ve sessizdi. Masanın diğer tarafında durmak yerine, yanıma kadar geldi ve ahşap sandalyeye oturdu.
Sırtını dik tutuyordu. Yüzü tamamen gölgedeydi ama duruşundaki o kaskatı gerginlik odadaki havayı keskinleştiriyordu. Sol elini masanın üzerine, loş ışığın tam altına doğru uzattı.

Parmak boğumları yarılan, sıyrılan ve üzerindeki kanlar kuruyan eline... O el, Erdem'i köşeye sıkıştırırken, benim geleceğimi söke söke alırken yaralanmıştı. Parmakları hâlâ hafifçe titriyordu ama bu titreme korkudan değil, kaslarındaki devasa zorlanmadandı. Yanına bir sandalye çekip oturmadım. Masanın kenarında, onun tam önünde ayakta durdum.
Önce derin bir nefes aldım. Elimi yavaşça onun bileğine uzattım. Parmak uçlarım, Karan'ın bileğindeki nabız noktasına dokunduğunda vücudunun aniden kaskatı kesildiğini hissettim. Derisi sıcacıktı; benim buz gibi soğuk parmaklarımla temas ettiği an hafifçe ürperdi. Ama elini çekmedi. Bileğini hırpalamadan, incitmekten korkar gibi nazikçe kavradım.

Diğer elimle gazlı bezi aldım, üzerine bolca tentürdiyot döktüm. Keskin iyot kokusu odadaki odunsu erkek parfümü kokusuna karıştı.
İyotlu bezi, parmak boğumundaki en derin, kanlı yaraya yavaşça bastırdım.
Karan'ın çene kemikleri aniden dışarı fırladı. Dişlerini birbirine öyle bir sıktı ki, şakaklarındaki damarların fırladığını gördüm. İyot derin yarayı cayır cayır yakıyordu ama dudaklarından tek bir inleme, tek bir tıslama bile dökülmedi. Bakışlarını masadaki sarı ışığa dikmiş, öylece duruyordu. Bir milim bile gerilemedi, elini çekmeye yeltenmedi.

Bezi yavaşça yaraların üzerinde gezdirdim. Kurumuş kan lekelerini yumuşatıp sildim. Her temasımda, parmak uçlarımla onun o sert, nasırlı elinin detaylarını hissediyordum. Bütün bu hasar, bütün bu acı benim içindi. Ve ikimiz de bunu biliyorduk. Ama ikimiz de susuyorduk.

Pansuman bezi kirlendikçe yenisini aldım. Kurumuş kanlar temizlendikçe altındaki açık, kızarık et ortaya çıktı. Şişedeki merhemin kapağını açtım. Parmağımın ucuna bir miktar merhem alıp, tek tek bütün yarıklara sürdüm. Temasım olabildiğince hafifti; onun gibi acıya dayanıklı bir adama bile şefkatle dokunmaya çalışıyordum.

Merhemi sürerken, Karan'ın derin, ritmik nefes alıp verişlerini dinledim. Göğsü hızla kalkıp iniyordu. Bakışlarım bir an için yüzüne kaydı. Gözlerini kapatmamıştı; açık duran gözleriyle masadaki sarı ışığa bakıyor, kendi içindeki zifiri karanlıkla boğuşuyordu. Yüzünde ne bir yumuşama vardı ne de bir bağışlama. O kaskatı maske yerli yerindeydi.
Son olarak sargı bezini elime aldım. Bez ruloyu parmaklarının arasından geçirmeye başladım. Avucunun içinden dolandırıp, elinin üstündeki yaraları kapatacak şekilde itina ile sardım. Her turda sargıyı ne çok sıktım ne de gevşek bıraktım. Bir doktor hassasiyetiyle, bir veteriner hekimin el çabukluğuyla sargıyı tamamladım. Sonda kalan kısmı sabitlemek için kipsledim.
Sargı bittiğinde, Karan'ın eli artık bembeyaz bezlerle kaplanmıştı. İşimi bitirmiştim.
Elim hâlâ onun bileğindeydi. Parmaklarımı yavaşça bileğinden çektim. Temasımız kesildiğinde, odadaki o ağır sessizlik daha da katılaştı.
Karan, sarılı eline kısa bir an baktı. Ardından elini masadan çekip dizinin üzerine koydu. Başını yavaşça yukarı kaldırdı ve gözlerini doğrudan gözlerime dikti.

Gözlerinde tek bir kelime bile yoktu. Ne bir "Teşekkür ederim" ne bir "Affettim" ne de bir "Seni anlıyorum". Sadece boşluk, derin bir kırgınlık ve sarsılmaz bir mesafe... Masanın üzerindeki çöp olan bezleri, merhemleri ve tentürdiyotu topladım. Hepsini avucumun içine aldım.
Ona son kez baktım. Karan da bana bakıyordu. Birbirimizin gözlerinde söyleyemediğimiz onlarca cümleyi tutarak, tek bir ses çıkarmadan arkamı döndüm.
Açık duran kapıdan koridora çıktım.

Arkamı dönüp bakmadım. Kendi odama doğru yürürken, arkamda bıraktığım o odada çalışma lambasının kapandığını ve Karan'ın zifiri karanlığa geri gömüldüğünü hissettim.
Kendi odama girip kapıyı kapattığımda, masanın üzerine bıraktığım malzemelerin yanında duran o kırmızı reçeteli ilaç kutusuna baktım. İlacım bendeydi, geleceğim kurtulmuştu ama bu gece, o odada bir şeyler sessizce kırılmış ve aramıza tam anlamıyla dondurucu bir duvar örülmüştü.

&&&

Gecenin zifiri karanlığı yerini sabahın ilk, cılız ışıklarına bırakırken gözlerimi tek bir saniye bile kapamamıştım. Yatakta bir sağa bir sola dönmüş, zihnimdeki o ağır mahcubiyetin, Karan'ın kaskatı bakışlarının ve elini sararken hissettiğim o dondurucu mesafenin altında ezilip durmuştum. Ama bugün dağılma günü değildi. Bugün hayatımın, mesleğimin, yıllardır tırnaklarımla kazıyarak inşa ettiğim kliniğimin kader günüydü.

Saat yedide yataktan fırladım. Üzerime rahat bir kot ve bluz geçirip çantama o kırmızı reçeteli ilacı yerleştirdim. Evdekiler henüz uyanmadan, parmak uçlarımda merdivenleri inip kendimi dışarı attım.
Soğuk sabah yüzüme bir tokat gibi çarptığında derin bir nefes aldım. Kliniğin önüne vardığımda Alya çoktan kapıda mekik dokuyordu. Ellerini ceplerine sokmuş bir halde bir sağa bir sola yürüyordu. Beni gördüğü an gözleri parladı, koşar adım yanıma geldi.
"Elfida!" diye bağırdı Alya, sesindeki panik ve heyecan karışımı tonla. "Kuzum ne yaptın? Gece mesajıma cevap da vermedin, öldüm öldüm dirildim burada! Müfettişler her an gelebilir, kilitlendim kaldım valla!"

Yüzümde günün ilk gerçek tebessümü belirdi. Çantamdan çelik ambalajlı kutuyu çıkarıp Alya'nın gözünün önüne tuttum. "Sakin ol. İlaç elimizde."
Alya'nın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Elini ağzına kapattı, ardından üzerime atlayıp boynuma sarıldı. "Allah'ım! Çıldıracağım, gerçekten bulmuşsun! Kızım sen bir harikasın! Diplomamızı kurtardık, kliniğimizi kurtardık!"

"Ben bulmadım Alya..." dedim kısık bir sesle. İçimdeki o sızı yeniden baş gösterdi ama detaya girmek istemedim. "Boş ver şimdi kimin bulduğunu. Hemen içeri girelim, kasaya yerleştirelim." Kliniğin kapısını açıp içeri girdik. O tanıdık, steril dezenfektan kokusu ciğerlerime dolduğunda üzerimdeki o devasa yükün yarısı kalkmış gibi hissettim. Alya ile birlikte ameliyathanenin arkasındaki özel ilaç kasasına geçtik. Çelik kutudaki anestezik ketamin ampulünü ait olduğu rafa, seri numarası denetim defteriyle birebir eşleşecek şekilde yerleştirdik. Kapağı kilitleyip anahtarı cebime koyduğum an Alya derin bir "Oh!" çekti.

Tam o sırada dış kapının üzerindeki zil şıngırdadı.
"Geldiler mi?!" dedi Alya panikle, elini göğsüne koyarak.
"Sakin ol, müfettişler bu kadar erken gelmez," diyerek ön büroya doğru yürüdüm.
Gelen müfettişler değildi. Kapıyı açan, elinde üç tane devasa boyutta sıcak karton bardakla içeri giren Batu'ydu. Bizim kıdemli veteriner hekimimiz, kliniğin neşe kaynağı, dert ortağımız Batu... İçeri girer girmez soğuktan büzüşmüş burnunu çekti. "Açılın! Mahallenin en yakışıklı ve en hayat kurtaran veterineri geldi!" dedi Batu, tepsiyi bankonun üzerine bırakarak. "Gözlerinizin altı morarmış, ruhunuz çekilmiş. Dedim ki bu kızlar kahvesiz güne başlayamaz, koşarak geldim. Eee, durumlar nedir? Mühürleniyor muyuz yoksa kutlama mı yapıyoruz?"

Alya hemen atıldı, Batu'nun omzuna bir yumruk indirdi. "Ne mühürlenmesi be! İlaç kasada, her şey yolunda! Müfettişleri bekliyoruz sadece."

Batu şokla bana baktı. "Harika! Valla helal olsun sana Elfida! Dedim zaten bizim kız o ilacı yerin altından söker alır diye!"

"Yerin altından söken ben değildim ama..." dedim gözlerimi kaçırarak. Kahve bardaklarından birini elime aldım, sıcaklığı parmaklarımı ısıttı. Üçümüz bankonun etrafında toplanmış, kahvelerimizden yudumlarken o devasa gerilimin ardından ilk defa kankalar olarak bir arada olmanın huzurunu yaşıyorduk.
Batu bankoya kalçasını yaslayıp Alya'ya takılmaya başladı. "Siz ikiniz sabahın köründe buluşmuşsunuz ama Alya Hanım'ın saçlar fönlü, hafif makyaj falan yapılmış... Hayırdır Alya? Müfettişleri güzelliğinle mi büyüleyip denetimden geçireceksin, yoksa başka bir beklentin mi var?"

Alya gözlerini devirdi, kahvesinden bir yudum alıp Batu'ya ters bir bakış attı. "Gereksiz konuşma Batu. Ben her zaman şık ve bakımlıyım, senin gibi yataktan çıktığım gibi kliniğe gelmiyorum."

"Yeme bizi Alya," dedi Batu alaycı bir sırıtışla. "Gözün sokak başındaydı içeri girdiğimden beri. Kim o Üsteğmen? Bora mıydı neydi... Hani şu Karan'ın timindeki çenebaz olan?"

Alya'nın yanakları anında hafifçe kızardı ama asla geri adım atmadı. "Batu, seni şu taze kahvenin içine basarım valla! Ne alakası var Bora'yla?!"
Ben tam ikisinin bu tatlı atışmasına gülümseyecekken, kliniğin dış kapısındaki zil yeniden çaldı. İçeriye üç tane devasa, üniformalı siluet girdi. Bordo Bereli timinin adeta yürüyen dağları... En önde, o her zamanki çapkın, kendinden emin ve neşeli sırıtışıyla Üsteğmen Bora duruyordu. Hemen sağında, timin en sakini, ciddiyetiyle bilinen Üsteğmen Yavuz; solunda ise her zamanki patlamaya hazır hiperaktif enerjisiyle Üsteğmen Berkan vardı.

"Hayırlı sabahlar, kolay gelsin mekanın sahipleri!" dedi Bora, içeri girip. Gözleri anında Alya'yı buldu. Yüzündeki sırıtış daha da genişledi.
Yavuz Üsteğmen, komutan ciddiyetiyle başıyla hafifçe selam verdi. "Kolay gelsin Elfida Hanım. Komutanımız yani Ali Generalimiz denetim gününüz olduğunu söyledi. Civarda devriyedeydik, bir uğrayıp 'Bir emriniz, bir ihtiyacınız var mı?' diye soralım dedik."

Berkan ise hemen atıldı, bankonun üzerindeki kahve bardaklarına bakıp gözlerini parlattı. "Ooo! Kahveler de sıcak sıcak! Biz dağda taşta soğuk suyla idare edelim, burada millet keyif çatsın! Adalet mi bu be?"

Batu hemen Berkan'a yaklaşıp omuz silkti. "Kardeşim siz vatanı koruyorsunuz, biz de bu vatanın kedi köpeğini tedavi ediyoruz. Herkesin görevi kutsal, kahveye göz dikme!"
Berkan, Batu'ya ters bir bakış fırlattı. "Ulan veteriner, bana bak, senin o elindeki kahveyi tek nefeste çekerim valla, laf yetiştirme bana!"

İkisinin bu anlamsız takışmasına Yavuz araya girerek son verdi. "Berkan, rahatta kal. Rezil etme bizi."

Bu sırada Bora, adımlarını doğrudan Alya'nın durduğu tarafa doğru attı. Aralarındaki o gözle görülür, elektriği yüksek çekim anında havayı kapladı. Bora, bankoya doğru hafifçe eğildi. Gözlerini Alya'nın gözlerine dikti. "Gününüz aydın olsun Alya Hanım," dedi Bora, sesindeki o imalı, hafif flörtöz tonla. "Bakıyorum da sabahın bu saatinde bile teyakkuzdasınız. Yüzünüzdeki bu gerginlik denetimden mi, yoksa bizi görünce mi tansiyonunuz yükseldi?"

Alya kollarını göğsünde kavuşturdu, başını hafifçe yukarı kaldırıp Bora'nın o yeşil gözlerinin içine baktı. Dudaklarının kenarında zorla bastırdığı bir tebessüm belirdi.
"Gördüğüm kadarıyla Üsteğmenim," dedi Alya, lafını esirgemeden. "Sizin tim olarak en büyük yeteneğiniz, en olmadık zamanlarda bitmek. Denetim ekibi birazdan burada olacak, sizin bu devasa gövdeniz ameliyathanenin girişini kapatıyor farkındaysanız."

Bora hafifçe kıkırdadı. Eliyle göğsünü tutup sanki vurulmuş gibi bir jest yaptı. "Aşk olsun Alya Hanım... Biz burada vatanı ve sizi korumak için nöbet tutuyoruz, siz bizi barikat olarak görüyorsunuz. Kalbimi kırıyorsunuz ama..."

"Kalbiniz o kadar kolay kırılsaydı Bordo Bereli yapmazlardı sizi Bora Üsteğmen," dedi Alya, gözlerini süzerek. "Ayrıca korumanıza ihtiyacımız olduğunu kim söyledi?"

Bora biraz daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe azaldığında ikisinin de gözlerindeki o kıvılcım netçe seçiliyordu. Birbirlerine laf çarpmaktan, flörtleşmekten asla vazgeçmiyor ama birbirlerine olan o aşikar çekimi de saklayamıyorlardı.
"Büyük konuşmayın," dedi Bora, sesini biraz daha alçaltarak. "Görürüm ben sizi müfettişler sıkıştırınca. O zaman 'Bora Üsteğmenim bizi kurtar' diye gözümün içine bakarsınız artık."

Alya alaycı bir gülüş fırlattı. "Rüyanızda görürsünüz Bora Bey. Ben kimseye sığınmam, hele size hiç."

"Öyle olsun bakalım..." dedi Bora, göz kırparak. "Ama unutmayın, ben iyi bir takipçiyimdir. Sığınacağınız günü sabırla beklerim."

Bu sırada ben, Batu, Yavuz ve Berkan onların bu açık flörtleşmesini bıyık altından gülerek izliyorduk. Berkan, Bora'nın arkasından öksürük taklidi yaptı. "Öksürük tuttu komutanım! Askere laf yetiştirmeyen Bora Üsteğmen, burada diplomasi yürütüyor mübarek!"

Yavuz başını salladı. "Bora, fazla uzatma. Görev saatindeyiz."
Bora arkasını dönüp Berkan'a ters bir bakış attı ama yüzündeki sırıtış sönmedi. Tekrar Alya'ya dönüp, "Denetimden sonra buradayım. Kahvenizi ben ısmarlayacağım, kaçışınız yok," dedi.

Alya cevaben sadece omuz silkti ama yüzündeki o mutlu ifadeyi gizleyemedi. Tam bu neşeli ve hareketli anın ortasında, kliniğin dış kapısı açıldı. İçeriye ellerinde evrak çantaları, üzerlerinde resmi kıyafetleriyle üç tane Sağlık Bakanlığı müfettişi girdi.

Ortamdaki bütün lakaytlık, şakalaşmalar ve flörtleşmeler bir salisede buharlaştı.
Müfettişlerin başındaki kıdemli adam, gözlüğünün üstünden dükkandaki üniformalı askerlere, kahve bardaklarına ve bize baktı. "Kolay gelsin. Sağlık Bakanlığı İl Denetim Ekibi. Sorumlu veteriner hekim Elfida Soykan ile görüşecektik."

Öne doğru bir adım attım. Yüzümdeki o profesyonel hekim duruşunu takındım. "Benim. Hoş geldiniz."

"Kırmızı reçeteli ilaç kasası ve stok sayımı için geldik," dedi adam, buz gibi bir sesle. "Şikayet ve ihbar üzerine acil denetim kararı var."

Alya ile göz göze geldik. Yüreğim bir an için teklemişti ama cebimdeki kilit anahtarını sımsıkı tuttum. Batu hemen yanıma geçti. Bora, Yavuz ve Berkan ise askeri bir disiplinle geri çekilip kapının kenarında resmi bir duruş aldılar. "Buyurun, ameliyathane arkasındaki ilaç odasına geçelim," dedim sakince. Müfettişlerle birlikte arka odaya geçtik. Alya ve Batu da peşimden geldi. Müfettiş adam çantasından devasa bir denetim defteri çıkardı. "Kırmızı reçeteye tabi Ketamin stok kodu: K-8840. Kasayı açın lütfen."

Anahtarı çıkardım. Titremesini engellemeye çalıştığım ellerimle çelik kasanın kilidini döndürdüm. Kasa kapağı yavaşça açıldı. Müfettiş içeriye doğru eğildi. Elindeki fenerle rafı taradı. Ve en üst rafta, dün gece Karan'ın parmaklarını kıran, Polat'ın getirdiği, o seri numarası birebir tutan çelik ambalajlı ketamin ampulünü gördü.

Adam eldivenli elleriyle kutuyu aldı. Seri numarasını sistemdeki kayıtla karşılaştırdı. Birkaç saniyelik o ölümcül sessizlik, kliniğin içindeki en uzun saniyelerdi. Müfettiş kafasını kaldırdı. "Seri numarası ve kayıtlar birebir uyuşuyor. Stok eksiği yok. İhbar asılsızmış."

Alya arkamda öyle derin bir "Oh!" çekti ki, müfettişler dönüp ona baktı. Alya hemen öksürerek durumu toparlamaya çalıştı. Batu ise sevinçten elini masaya vurdu. "Tutanağı imzalayın lütfen," dedi müfettiş evrakı bana uzatarak.
İmzayı attım. Kalemi bıraktığım an, üzerimdeki o tonlarca ağırlıktaki yük tamamen buharlaştı. Diplomam kurtulmuştu. Kliniğim kurtulmuştu. Yıllardır tırnaklarımla kazıdığım geleceğim sapasağlam ellerimde duruyordu.

Müfettişler evrakları toplayıp "İyi çalışmalar" dileyerek klinikten çıktılar.
Müfettişlerin kapıdan çıkmasıyla birlikte klinikte adeta bir sevinç patlaması yaşandı!

Alya çığlık atarak üzerime fırladı, kollarını boynuma doladı. "Kurtulduk! Kurtulduk Elfida! Mühürlenmiyoruz!"
Batu ikimizi birden kollarıyla sarıp havaya kaldırdı. "İşte bu be! Bizim kliniği yıkamazlar! Ben dedim size, bizim kızlar halleder diye!"

Üçümüz ortada çocuk gibi sarılmış, gülüşüyor, sevinçten zıplıyorduk. Bu bizim, kankalar olarak verdiğimiz devasa bir mücadelenin zaferiydi.
Kapının kenarında bizi izleyen Bora, Yavuz ve Berkan da gülümsüyordu. Bora kollarını göğsünde kavuşturmuş, Alya'nın o çocuksu, katıksız neşesini izlerken gözlerindeki o hayranlığı gizleyemiyordu.
"Eee," dedi Bora, adımlarını tekrar Alya'ya doğru atarak. "Gözünüz aydın. Tehlike atlattığınıza göre, bu zaferin kutlama kahvesini hak ettiniz sanırım?"

Alya sarılmayı bırakıp üzerini düzeltti. Yüzü sevinçten al al olmuştu. Bora'ya bakıp gülümsedi. "Hak ettik sanırım Üsteğmenim. Ama kahveyi siz ısmarlıyorsunuz, sözünüz vardı."

"Sözümüz söz," dedi Bora, çapkın bir teberrümle. "Hatta kahve yetmez, akşam zafer yemeği yiyoruz."

Yavuz saatine baktı. "Bora, devriye bitti. Birlik merkezine dönüyoruz."

Berkan off çekti. "Yine mi kışla ya! Şurada iki dakika neşemizi bulmuştuk!"

Yavuz, Berkan'a sert bir bakış atınca Berkan hemen toparlandı. "Emredersiniz canım komutanım!"

Bora Alya'ya son kez baktı, göz kırptı. "Akşam görüşürüz güzellik," dedi kısık bir sesle.
Askerler teker teker klinikten çıkıp caddede yürümeye başladılar.

Ben ise camın kenarına geçip dışarıya baktım. Caddenin karşısında, ağaçların gölgesinde park etmiş siyah, sivil bir araç duruyordu. Arabanın sürücü koltuğundaki silueti hemen tanıdım.
Karan... Oradaydı. İçeri girmemişti. Kutlamaya katılmamıştı. Başarısını üstlenmemişti. Sadece uzaktan, bir koruyucu melek gibi, mesleğimin kurtuluşunu ve benim güvende olduğumu kendi gözleriyle görmek için orada beklemişti.

Alya yanıma geldi, koluma girdi. Dışarıdaki arabaya baktı. "Karan mı o?" diye sordu kısık bir sesle.

"Evet..." dedim, sesim pürüzlü çıkarak.

"İlacı o buldu, değil mi?" dedi Alya, her şeyi anlayan o kanka sezgisiyle.

Başımı hafifçe salladım. "O buldu Alya. Benim için ellerini parçaladı... Ve ben dün gece ona hiç hak etmediği şeyler söyledim."

Alya elimi sımsıkı tuttu. "O zaman gururu bir kenara bırakacaksın Elfida. O adam senin için dünyayı yakıyor. İzin ver, o yangın ikinizi de sarsın."

"Saçmalama." Dışarı baktığımda, Karan'ın arabası yavaşça çalıştı ve caddenin sonuna doğru ilerleyerek gözden kayboldu. Ağaçların altına bıraktığı o görünmez gölge, kaldırımın üzerine çöken hafif egzoz dumanı ve zihnimde bıraktığı o dondurucu sessizlik dışında arkasında hiçbir şey bırakmamıştı.

İçimdeki o ağır mahcubiyet ve vicdan azabı göğsüme kasan bir zırh gibi oturmuştu.
"Elfida?" Alya'nın yumuşak sesiyle irkilerek camdan ayrıldım. Alya yanımda durmuş, koluma hafifçe dokunuyordu. Bakışlarındaki o her şeyi okuyan sezgisi beni kilitliyordu ama tek bir kelime edip de kendimi açacak gücüm yoktu.

"İyiyim..." diye fısıldadım, sesimi toplamaya çalışarak. "İyiyim, gidelim içeri."
Alya ile birlikte bankonun olduğu ön büroya doğru yürüdük. Masanın üzerinde sabah Batu'nun getirdiği, karton bardaklardaki kahvelerimiz hâlâ duruyordu. Dışarıdaki soğuk havadan sonra bardaklardan hafifçe yükselen o sıcak buhar bizi bekliyordu. Batu çoktan bankonun arkasındaki yüksek taburelerden birine kurulmuş, elindeki karton bardağı iki eliyle kavramış, geniş bir rahatlamayla sırıtıyordu.
"Valla kızlar," dedi Batu, kahvesinden dev bir yudum alıp sırtını arkaya yaslayarak. "Ben hayatımda böyle bir tansiyon görmedim. Adam gözlüğünün üstünden o kırmızı reçete defterine bakarken yemin ediyorum kalbim durdu. 'Aha' dedim, 'Batu bittin oğlum, al önlüğünü git sokak kedilerini merdiven altında tedavi et artık!'"

Alya kendi bardağını masadan alıp Batu'nun yanındaki tabureye oturdu. Yüzündeki o gerginlik gitmiş, yerini mesleğini kurtarmanın verdiği rahat bir tebessüme bırakmıştı. "Ay hiçi sorma Batu! Müfettiş kasanın kapağını açtığı an bacaklarımın bağı çözüldü. Bardağı öyle bir sıkmışım ki karton yamuldu valla. Ama var ya, adamın o stok numarası tutunca 'İhbar asılsızmış' deyişi... Dünyanın en güzel cümlesiydi!"

Batu kahkahayı bastı. "Kızım adam buz gibiydi ya! 'İhbar asılsızmış' derken bile sanki cenaze ilanı veriyor adam. Hiç mi mimik oynamaz bir insanda? Tam bir bürokrat!"
Ben de bankonun arkasındaki taze soğumuş kahve bardağımı elime aldım. Masanın kenarına kalçamı yaslayıp ikisini izledim. İçimdeki fırtınaya rağmen, onların bu neşesi ve kankalar olarak verdiğimiz bu devasa mücadelenin zaferi ruhuma hafif bir nefes aldırıyordu.

"Sen esas askerleri gördün mü?" dedi Alya, kahvesinden bir yudum alıp gözlerini devirerek. "Müfettişler içeri girince Bora'ların o resmi duruşa geçişi... Bir saniyede Bordo Bereli moda girdiler ya! Az önce bankonun üstüne yatıp laf yetiştiren adamlar gitti, yerine duvar gibi adamlar geldi."

Batu elindeki bardağı sallayarak atıldı. "Ya bırak Alya! O Berkan neydi öyle Allah aşkına?! 'Dağda taşta soğuk su içiyoruz, burada kahve içiyorlar' diye benim kahveme göz koydu adam! Ulan koskoca Üsteğmensin, Bordo Berelisin, gelmişsin benim karton bardaktaki americano'ma çöküyorsun! Bir an 'Al komutanım, dükkan da senin kahve de senin' diyecektim, zor tuttum kendimi."

"Sana müstahak Batu!" dedi Alya, kahkaha atarak. "Adamlar vatanı koruyor, sen orada kahve keyfi yapıyorsun tabii laf eder! Ayrıca Berkan Üsteğmen gayet tatlıydı bir kere."

"Nesi tatlı be?" dedi Batu, taklidini yaparak. "'Ulan veteriner bana bak' diyor bana! Bakışlarıyla dövdü adam beni dükkanın ortasında. Yavuz olmasa adam kahvemi elimden çekip alacaktı valla. Bir tek Yavuz adam gibi adam aralarında. Asil, karizmatik, ciddiyetini bozmuyor. O Bora ile Berkan tam çete!"

Alya'nın yanakları "Bora" adını duyduğu an hafifçe kızardı. Bardağını masaya koyup saçlarını omzunun arkasına attı. Yüzündeki o alaycı tebessümü saklamaya çalışıyordu ama nafileydi. "Bora Bey de az değil yani..." dedi Alya, sesi hafifçe kısalarak. "Gelmiş bana burada 'Tansiyonunuz mu yükseldi, korumaya ihtiyacınız var mı' diye caka satıyor. Sanki biz burada korumasız kaldık!"

Batu taburesinde öne doğru eğildi, gözlerini kısıp Alya'ya baktı. "Hii! Alya Hanım'a bakın siz! Kızım adam gözlerinin içine baka baka 'Sığınacağınız günü sabırla beklerim' dedi lafın arasında! Siz ne işsiniz bakayım? Baya baya flörtleşiyordunuz ameliyathanenin kapısında!"

"Ne flörtleşmesi saçmalama Batu!" diye bağırdı Alya, panikle sesini yükselterek. "Adam laf atıyor, ben de cevabını veriyorum! Bir Bordo Bereliye altta kalacak halim yok herhalde!"

"Yeme bizi Alya," dedim ben de söze girerek, dudaklarımda hafif bir tebessümle. Kahvemden bir yudum alıp Alya'ya göz süzdüm. "Adam 'Kahveyi ben ısmarlayacağım, kaçışınız yok' derken gözlerin parlıyordu. Hiç öyle 'Laf yetiştiriyorum' deme bana."

Alya bana dönüp gözlerini açtı. "Elfida sen de mi ya?! Kızım adam gıcığın teki! Özgüven patlaması yaşıyor resmen. Neymiş, 'Sözümüz söz, akşam yemek yiyoruz'muş. Çok bekler!"

"Valla hiç de çok bekleyecek gibi durmuyordu," dedi Batu sırıtarak. "Adam resmen senaryoyu yazdı, rolü sana verdi, zamanı belirledi gitti. Bora Üsteğmen bu işi biliyor kardeş. Alya'yı dize getiren ilk erkek olarak tarihe geçecek valla."

"Batu!" Alya masadaki peçeteliği alıp Batu'ya doğru fırlatacak gibi yaptı. "Ağzını topla valla kırarım kafanı! Dize getirmek ne demekmiş?! Ben kimseye dize gelmem!"

İkisinin bu çocuksu atışması bankonun etrafındaki havayı tamamen yumuşatmıştı. Batu peçetelikten korunmak için kollarını siper etti, kahkahalarla gülmeye devam etti. "Tamam tamam vurma! Ama akşam yemeğe gidilirse ben de gelirim, Berkan'la kahve hesabımı kapatmam lazım!"

Alya gözlerini devirip arkasına yaslandı ama yüzündeki o mutlu, heyecanlı tebessümü bir türlü silemiyordu. Bora ile aralarındaki o flörtöz çekim, kliniğin kasvetli havasına bambaşka bir renk getirmişti.
Bir süre üçümüz kahvelerimizi yudumlayıp müfettişlerin o gergin anlarını taklit ettik. Batu, adamın gözlüğünü burnunun ucuna düşürüşünü ve çantasından defteri çıkarışını öyle abartılı bir tiyatroyla anlattı ki, Alya ile birlikte kendimizi tutamayıp kahkahalara boğulduk.
Saatlerdir üzerimizde biriken o ölümcül stres, kankalarımızın bu katıksız neşesiyle yavaş yavaş dağılıyordu.

Ancak kahveler biterken ve Batu arkadaki ameliyathaneyi toparlamak için kalktığında, Alya'nın bakışlarındaki neşeli ifade yavaşça ciddileşti. Taburesini bana doğru biraz daha yaklaştırdı. Masadaki boş karton bardağıyla oynamaya başladı.

"Elfida..." dedi Alya, sesindeki o eğlenceli tonu tamamen silerek.

"Efendim?" dedim, bardağımı masaya bırakırken.
Alya gözlerimi aradı. Bakışlarındaki o derin kanka şefkati anında içimi titretti. "Demin camın kenarında dururken... Gözlerindeki o ifadeyi gördüm. Karan'ın arabası gittiğinden beri tek bir kelime bile etmedin doğru düzgün. İçinde nelerin koptuğunu biliyorum." Derin bir nefes aldım. Bakışlarımı masadaki ahşap dokuya diktim. Konuşmak, o dondurucu geceyi tekrar anlatmak istemiyordum.

"Alya lütfen..." dedim kısık bir sesle. "Kapatalım mı bu konuyu? Denetim geçti, klinik kurtuldu işte. İşimize bakalım."

"Kapatamam Elfida," dedi Alya, elimi masanın üzerinde sımsıkı tutarak. "Kapatamam çünkü sen kendini yiyip bitiriyorsun. Dün gece o ilacı Polat getirdiğinde nasıldın, şimdi nasılsın görüyorum." Sustum. Cevap vermedim. Dudaklarımı birbirine bastırdım çünkü konuşursam sesimin titreyeceğini biliyordum.
"Sana kızmıyorum," dedi Alya, sesini daha da yumuşatarak. "Nereden bilebilirdin ki? Polat ilacı eline tutuşturunca can havliyle, mesleğin kurtuldu diye sarıldın adama. Ama Karan... Karan senin için o iti sokak ortasında döverken, elini parça parça ederken, sen gidip başka bir adama sarılınca..."

"Biliyorum Alya..." dedim, sesim pürüzlü ve kırık çıkarak. Gözlerim hafifçe dolmuştu ama kendimi sıktım. "Biliyorum. Dün gece odasına çıktım. Pansuman malzemelerini alıp elini sardım. Tek bir kelime bile etmedik. O bana bakmadı, ben ona bir şey söyleyemedim. Sadece elini sardım ve çıktım."

Alya şaşkınlıkla bana baktı. "Gece yanına mı gittin?"

"Gittim," dedim, bakışlarımı Alya'ya çevirerek. "Ama sandığın gibi değil. Hiçbir şey konuşmadık. Ne bir özür diledim ne de o bir şey söyledi. Sadece yaralarını temizledim. Araya öyle bir duvar ördü ki Alya... O kaskatı Bordo Bereli duruşunun arkasına öyle bir saklandı ki, dokunsam ellerim buz tutacaktı. Bana 'Kendi hayatımı sevme derdindeyim, inan sen umrumda bile değilsin' dedi dün gece. Bu lafın üstüne ben ona ne diyebilirim ki?"

Alya derin bir iç çekti, elimi daha da sıktı. "Seni korumak için söyledi o lafı Elfida. Canı yandığı için, gururu kırıldığı için söyledi. Adam senin için kendini imha ediyor resmen!"

"Ama istemiyor Alya," dedim, sesimdeki o çaresiz kabullenişle. "Anlamıyor musun? Ben ona bir adım atacak falan değilim zaten de ama, bilmiyorum. Adam beni hayatından, etrafından tamamen itti. Benim yüzümden babamla karşı karşıya geldi, benim yüzümden elleri parçalandı."

"Elfida yapma..." dedi Alya üzüntüyle. "Kendini bu kadar suçlama. Sadece zamana bırak o zaman. Ama aranıza o duvarı temelli örmesine de izin verme."

"Ben örmüyorum ki duvarı," dedim, acı bir gülüşle. "O duvarı o ördü. Ben sadece arkasında kaldım. O yüzden kendimi açıklamaya çalışmayacağım. İşime bakacağım. Kliniğim kurtuldu, veteriner hekimliğime devam edeceğim. Karan da kendi Bordo Bereli hayatına devam edecek. Bitti."

Alya bana baktı. Gözlerindeki o 'Bu iş burada bitmedi' ifadesini okuyabiliyordum ama beni daha fazla zorlamak istemediğini de biliyordum.
"Peki..." dedi Alya, elimi son kez hafifçe sıkarak. "Sen nasıl istersen öyle olsun. Ama ben o adamın gözlerindeki yangını gördüm. O duvar öyle kolay kolay kalmaz orada, bilesin."

Tam o sırada arka taraftan Batu'nun sesi yükseldi. "Kızlar! Ameliyathanedeki sterilizasyon ünitesi bitti, ilk hastamız da öğleden sonra geliyor! Sohbeti kesin de işe koyulalım, klinik kurtuldu çalışmayacak mıyız?!"
Alya ile ikimiz birbirimize bakıp gülümsedik. Batu'nun bu ortalığı toparlayan neşesi ikimizin üzerindeki o ağır havayı dağıtmıştı.

"Geliyoruz Batu!" diye bağırdı Alya tabureden kalkarken.
Ben de yerimden kalktım. Masadaki boş kahve bardaklarını çöpe attım. Üzerime beyaz veteriner hekim önlüğümü giydim. Önlüğümün son düğmesini ilikleyip cebime kalemimi yerleştirdiğimde, klinikteki o ölümcül sessizlik yerini hayatın kendi koşturmacasına bırakmıştı. Alya ile Batu arka taraftaki sterilizasyon odasında aletleri düzenlerken, ben de bankonun arkasına geçip masaüstü bilgisayarı açtım. Denetim yüzünden askıya aldığımız randevu takvimini, aşı kartlarını ve ertelenen ameliyat kayıtlarını sisteme girmeye başladım.

Parmaklarım klavyenin üzerinde tıkır tıkır işlerken,
"Batu!" diye seslendim arkaya doğru, bilgisayardan başımı kaldırmadan. "Dün ertelenen sokak kedisinin kısırlaştırma ameliyatı saat ikiye ayarlı. Narkozu ve ameliyathaneyi hazırladın mı?"

"Hazır!" diye bağırdı Batu içeriden. Elinde dezenfektan şişesiyle kapıda belirdi. "Alya ile ameliyathaneyi yıkıyoruz resmen, müfettişler gelse bu sefer hijyen ödülü verip giderler valla!"

Alya elindeki ameliyat eldivenlerini çıkararak Batu'nun arkasından çıktı. "Gülme Batu, kıl bile olmayacak dedim o ameliyathanede! Denetimi atlattık diye gevşemek yok."

Tam ben onlara laf yetiştirecekken, kliniğin dış kapısındaki zil acı acı çalmaya başladı. Kapı öyle bir hışımla açıldı ki, camlar hafifçe titredi. İçeriye kucağında kanlar içinde, nefes almakta zorlanan siyah-beyaz bir sokak köpeğiyle mahallenin gençlerinden biri daldı. Yüzü gözü toz içindeydi, çocuk panikten tir tir titriyordu.
"Elfida Abla! Koş Allah aşkına koş!" diye bağırdı çocuk, nefes nefese. "Sokağın girişinde araba çarptı, sürücü basıp gitti! Yaşıyor ama çok kan kaybediyor, abla ne olur kurtarın!"

O an klinikteki bütün gevşek hava bir salisede buharlaştı. Batu ile Alya aynı anda öne fırladı. Ben bankonun etrafından dolaşıp hızla çocuğun yanına koştum. Köpeğin durumuna ilk bakışı attım: Arka bacağında açık kırık vardı, göğüs kafesi düzensiz kalkıp iniyordu ve iç kanama şüphesi çok yüksekti.

"Batu, ameliyathaneyi aç! Şok tablosunda, hemen oksijen bağlayacağız!" diye bağırdım, sesimdeki hekim otoritesi anında devreye girerek. "Alya, vasküler yolu aç, serum tak. Kanama odağını durdurmamız lazım!"

"Tamamdır!" dedi Batu, köpeği çocuğun kucağından dikkatlice alarak hızlı adımlarla ameliyathaneye doğru koştu. Alya da peşinden seğirtti.
Çocuğun omzunu sıktım. "Sen sakın kaybolma, sakince bekle burada. Biz içeri giriyoruz."

Ameliyathane kapısı arkamızdan kapandığı an zaman durdu. Işıkları yaktık, steril örtüleri serdik. Batu köpeği masaya yatırırken ben hemen steteskopu kulağıma takıp akciğerlerini ve kalbini dinledim. Nabız çok zayıftı.
"Göğüs tüpü takmamız gerekebilir, pnomotoraks var," dedim hızlıca. "Batu, Alya... Bu vaka sizin. Ben narkozu ve takibini yapacağım ama ameliyatı sizin yönetmenizi istiyorum."

Alya maskesini takıp neşterini eline aldı, Batu ise onun asistanlığında mükemmel bir uyumla vasküler erişimi sağladı. İkisi de tam bir profesyonel gibi ameliyat masasının iki yanına kuruldu. Ben ise bir yandan anestezik gazın seviyesini ayarlıyor, bir yandan köpeğin hayati bulgularını monitörden takip ediyordum. Köpeğin kalbi düzenli ritme girdiğinde ve iç kanama kontrol altına alınmaya başladığında, ameliyathanedeki o ölümcül baskı yerini derin bir odaklanmaya bıraktı.

Ameliyat en az bir buçuk saat sürecek gibi duruyordu. Vakayı Alya ve Batu'ya tamamen emanet edebileceğimden emin olduğum an, dışarıdaki diğer işleri toplamak ve bekleyen genci bilgilendirmek için ameliyathaneden çıktım.
Maskemi çenemin altına indirdim, ellerimi yıkayıp ön büroya doğru yürüdüm.

Dışarıdaki çocuk koltukta oturmuş, ellerini dizlerine vurarak bekliyordu. "Sakin ol," dedim gülümserek. "Ameliyata aldık. Hayati tehlikeyi atlattı sayılır, bacağı da kurtaracağız. İçin rahat olsun."

Çocuk rahat bir nefes alıp gözlerini sildi. "Çok sağ ol Elfida Abla, valla mahallede senden başkasına emanet edemezdik bunu."

Çocuğu uğurladıktan sonra ön bürodaki masamın başına geçtim. Zemin biraz tozlanmıştı, ameliyathaneye taşınan malzemelerin kutuları köşede yığılı duruyordu. Önlüğümün kollarını sıvadım. Bir yandan yerdeki kutuları depoya kaldırmaya, bir yandan bankonun üzerindeki dağınıklığı toplamaya başladım. Rutin, fiziksel işlerle uğraşmak zihnimdeki o Karan karmaşasını biraz olsun bastırıyordu. Bir kutuyu kaldırıp rafın üstüne koydum, ardından elime bezi alıp bankoyu silmeye başladım.
Tam o sırada kliniğin kapısındaki zil yeniden nazlı nazlı şıngırdadı.

"Geldiler herhalde başka bir hasta..." diyerek başımı kaldırdım. Kapıdan içeriye, elinde üzeri sarı bir bezle örtülmüş devasa bir çelik sefer tasıyla Nermin Teyze girdi.

Karan'ın annesi... Evimiz yandığından beri bize kapılarını açan, küçük Umay'ın ve Karan'ın o dünya tatlısı annesi. Yanakları soğuktan hafifçe pembeleşmişti.
"Kolay gelsin benim güzel kızım!" dedi Nermin Teyze, kapıyı kapatırken o şen sesiyle.
Görür görmez elimdeki bezi masaya bırakıp hızla yanına koştum. "Nermin Teyze! Hoş geldin, ne işin var senin bu saatte burada?"

"Hoş bulduk yavrum, hoş bulduk," diyerek elindeki o ağır sefer tasını bankonun üzerine bıraktı. Kollarını açıp beni sımsıkı sardı. O tanıdık, sabun ve gül kokusu burnuma dolduğunda içimdeki o fırtınalı deniz bir an için duruldu. "Ah benim akıllı, güzel kızım... Duydum duydum! Baban sabah birliğe gitmeden haber etmişti zaten, o müfettiş gürültüsü bitmiş, kliniğiniz denetimden tertemiz çıkmış! Duramadım evde, dedim bizim çocuklar sabahtan beri aç bililaç koşturuyordur, kalktım kıymalı börek yaptım, çorba pişirdim getirdim!"

"Nermin Teyze ya..." dedim, gözlerim dolarak. Sefer tasının kapağından hafifçe sızan o sıcak börek kokusu dükkana yayıldı. "Gerçekten hiç gerek yoktu, zahmet etmişsin o kadar."

"Ne zahmeti kızım, ne zahmeti!" dedi Nermin Teyze, bankonun arkasına geçip sandalyesini çekerken. Beni de omuzlarımdan tutup yanındaki tabureye oturttu. "Siz burada can kurtarıyorsunuz, biz iki kap yemek getirmişiz çok mu? Bizim evde zaten ordu gibi nüfusuz, pişen yemeğin hesabı yok. Umay da evde tuttutmuş 'Elfida ablama ben de geleceğim' diye, zor zapt ettim valla. Hani bakayım Alya ile Batu nerede?"

"İçerideler Nermin Teyze, acil bir vaka geldi araba çarpması... Ameliyattalar şimdi, bitmek üzeredir."

"Vah vah, kıyamam..." dedi Nermin Teyze başını sallayarak. Sonra elini elimin üstüne koydu, yüzündeki o şen ifade yerini daha derin, daha dikkatli bir anne bakışına bıraktı. Gözlerini gözlerime dikti. "Ee... Sen nasılsın bakayım Elfida? Rengin kaçmış senin. Gözlerinin altı da morarmış. Hiç uyumadın mı sen bu gece?"

Soru anında boğazıma bir yumru gibi oturdu. "Yok Nermin Teyze," dedim gözlerimi kaçırarak. "Denetim stresi işte... Biliyorsun, kasetler, reçeteler derken bütün gece gözüme uyku girmedi. Bir de üzerinize afiyet biraz yoruldum."

"Sadece denetim stresi mi benim güzel kızım?" dedi Nermin Teyze, sesindeki o yumuşak imayla. Eliyle elimi okşadı. "Dün gece yolda birşeyler oldu. Ortam çok gergin diye sormadım bir şey. Baban sabah kahvaltıda bir şeyler mırıldandı ama annenle bana tam detay vermedi. Karan da sabahın köründe çıkmış gitmiş, elinde sargıyla... Annen fark etti, gözünden kaçmaz bilirsin."

'Sargı' lafını duyunca kalbim teklemiş gibi hissettim. "Şey..." dedim, sesimi toparlamaya çalışarak. "Karan dün gece... Yani bir talihsizlik oldu. Elini sakatlamış, ben de pansumanını yaptım sadece." Nermin Teyze gözlerini hafifçe kısıp yüzüme baktı. Yüzünde öyle tatlı, öyle ima dolu bir tebessüm belirdi ki, yanaklarımın ısındığını hissettim.

Nermin Teyze öne doğru biraz daha eğildi. Eliyle çenemi tutup başımı hafifçe yukarı kaldırdı. Gözlerindeki o katıksız, sıcak anne sevgisi içimi eritti resmen.
"Bak güzel kızım," dedi Nermin Teyze, sesi adeta bir fısıltıya dönüşerek. "Ev yandığından beri zaten aynı çatının altındayız. Annenle de babanla da biz de hep bir aradayız. Sen pırıl pırıl bir veteriner hekimsin, kendi tırnaklarınla bu kliniği kurdun. Asaletini, duruşunu, merhametini ben geldiğin günden beri izliyorum. Hani derler ya... 'İnsanın gönlünde bir evlat, bir de gelin yatar' diye."

Yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. "Nermin Teyze..."

"Dur lafımı kesme benim hamarat kızım," dedi gülümseyerek, yanağımı okşayarak. "Hiç öyle utanıp sıkılma. Ben kaç kere Recep'e de söyledim; 'Bizim Karan yurt dışından döndü, sert mizaçlı bir adam oldu ama onun bu kayalık kalbine yumuşacık bir yuva olacak tek bir kız var bu dünyada, o da Elfida' dedim. Valla yalan yok, senin gibi bir gelinim olsa, temelli bizim gelinimiz olsan... Şu fani dünyada gözüm açık gitmez benim. Evimiz şenlenir, Umay'a da öz abla olursun temelli."

Gözlerim kocaman açıldı. Nermin Teyze'nin bu kadar açık, bu kadar net ve içten bir şekilde gelin iması yapacağını hiç beklemiyordum. Göğsümdeki o sızı birdenbire garip, ılık bir sıcaklığa dönüştü ama hemen ardı sıra Karan'ın dün geceki buz gibi sözleri aklıma geldi.
"Kendi hayatımı sevme derdindeyim, inan sen umrumda bile değilsin..."

İçimdeki o ılık sıcaklık anında yerini acı bir gerçekliğe bıraktı. Yüzümdeki tebessüm soldu.
"Nermin Teyze..." dedim, sesimin titremesini engelleyemeyerek. "Çok güzel konuşuyorsun, beni bu kadar layık gördüğün için minnettarım ama... İşler sandığın gibi değil. Karan ile bizim aramızda... Bir şey yok. Ve olamaz da. O bana çok uzak ve ben de ona."

Nermin Teyze kaşlarını hafifçe çattı ama gözlerindeki o şefkatli tebessüm kaybolmadı. "Uzakmış... Aynı evin içinde, yan yana odalarda ne uzaklığıymış o? Karan sert duruyorsa gururundandır, bir şeye canı sıkılmıştır. Sen bakma onun o 'Bordo Bereliyim, duvar gibiyim' hallerine. O adam senin tek bir gülüşünle o duvarları darmadağın eder, ben oğlumu tanıyorum."

"Gözlerinde o yangın yok Nermin Teyze," dedim acı bir tebessümle. "Bana bakarken sadece buz var."

"Buzun altında ne var sanıyorsun?" dedi Nermin Teyze, elimi sımsıkı sıkarak. "O buz, aşağıdaki yangın dışarı sızıp ortalığı yakmasın diye var kızım! Zaman gösterir her şeyi."
Tam o sırada ameliyathane kapısı açıldı. İçeriden maskelerini çıkarmış, bitkin ama gururlu yüzleriyle Alya ve Batu çıktı. "Bitti!" dedi Alya, alnındaki teri silerek. "Cerrahi müdahale mükemmel geçti! Bacağını kurtardık Elfida!"

Batu da arkasından çıktı. "Valla Alya neşterle şiir yazdı içeride! Ameliyat dediğin böyle olur!"

Nermin Teyze hemen ayağa kalktı. "Aferin benim kuzularıma! Bakınız burada ne var, mis gibi kıymalı börek ile çorba getirdim size! Hadi bakalım ellerinizi yıkayın da geçin masaya!"

Batu'nun gözleri sefer tasını görünce yuvalarından fırladı. "Nermin Teyze! Sen bir meleksin! Yemin ederim sabahtan beri açlıktan midem zil çalıyordu!" Ortam bir anda yeniden neşeli bir bayram havasına büründü. Alya ile Batu ellerini yıkayıp öne geldiler. Nermin Teyze çelik sefer tasının kapaklarını tek tek açtı. Buram buram tüten kıymalı böreğin ve sıcak çorbanın kokusu bütün kliniği kapladı. Batu tabakları kapışırken, Alya da yanıma gelip omzuma dokundu.

Nermin Teyze onlara yemekleri servis ederken bana doğru dönüp göz kırptı. "Elfida kızım, akşam evde baban, annen, Recep Amcan hep birlikte kutlama yemeği yemek istiyoruz biliyorsun. Karan da kışladan erken gelecekmiş. Sen de klinikten erken çık, güzelce hazırlan, akşam masada karşılıklı oturup iki kelam edersiniz artık."

Alya bunu duyar duymaz lokmasını çiğnemeyi bırakıp bana imalı imalı baktı. Yanaklarım yeniden ısınırken ben sadece "Bakarız Nermin Teyze, kliniğin işlerine bağlı" diyebildim.

Nermin Teyze yemeği yedirip bizi teker teker öptükten sonra sefer tasını bırakıp çıktı. Kapı kapandığı an Alya hemen yanımda belirdi. "Kızım Nermin Teyze sana ne dedi demin?" diye fısıldadı Alya, gözleri parlayarak. "Ben mi yanlış duydum yoksa baya baya gelin iması mı yaptı o?!"

"Alya lütfen..." dedim, masadaki bez parçasını elime alıp temizliğe geri dönmeye çalışarak. "Kadın öylesine konuştu işte, lafın gelişi."

"Hiç de lafın gelişi değildi!" dedi Alya, kolumu tutarak. "Nermin Teyze seni öz kızı gibi seviyor ve evleriniz yandığından beri aynı bahçedesiniz! Karan ile aranızdaki o elektriği mahallede bilmeyen mi var?! Akşamki yemek var ya... O yemek patlamaya hazır bir bomba olacak Elfida!"

"Hiçbir şey olmayacak Alya," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Aramızda hiçbir şey olmayacak."
Bu kadarı benim için fazlaydı. Kendimi o masada hayal ettikçe nefesimin daraldığını hissediyordum.
"Alya..." dedim, sesimi aniden ciddileştirerek. Gözlerimi doğrudan onun gözlerine diktim. "Ben bu akşam eve falan gitmiyorum."

Alya elindeki çatalı tabağın kenarına bırakıp kaşlarını çattı. "Nasıl yani? Ne demek gitmiyorum Elfida? Nermin Teyze koca sefer tasıyla buraya kadar geldi, kutlama yemeği var dediler ya!"

"Bugün klinik nöbetçisi benim," dedim gayet düz, kaçamaksız ve sarsılmaz bir tonla. "Zaten bu gece nöbet var. Ben klinikte kalıyorum." Alya gözlerini devirip itiraz etmek için ağzını açtı ama yanımızda kıymalı böreği büyük bir iştahla midesine indiren Batu lafa atıldı. "Aman be kızım, saçmalama gözünü seveyim! Ne nöbeti Allah aşkına? Geçen ay zaten bütün nöbetleri sen tuttun, listeye baksana! Bugün nöbetçi Alya."

"Olmaz öyle şey," diyerek hızlıca araya girdim. Batu'ya öyle bir baktım ki, çocuk lokmasını yutarken az kalsın boğuluyordu. "Bugün ben kalıyorum Batu. Konu tartışmaya kapalı." Alya oturduğu tabureden kalkıp tam karşıma geçti. Kollarını göğsünde birleştirdi, yüzündeki o oyuncu ifade tamamen silinmişti. Bir kanka olarak ardımdaki asıl sebebi şıp diye anladığını biliyordum.

"Saçmalama Elfida," dedi Alya, sesini kısarak ama net bir şekilde. "Nöbet sırası bende. Geçen ay sonu sen benim yerime iki gün üst üste kaldın. Şimdiki listede adım gibi biliyorum benim sıram var. O yüzden nöbet falan bahane etme bana. Sen resmen kaçıyorsun!"

"Kaçmıyorum Alya," dedim hemen, savunmaya geçerek. "Gerçekten kaçmıyorum! Az önce ameliyattan çıkan köpeği görmedin mi? Durumu son derece kritik. İç kanama riskini tamamen atlatmış değiliz, akciğerlerindeki basıncı her saat başı kontrol etmem gerek. Bacağı da açık kırık! Ben bu durumdaki bir hastayı bırakıp nasıl eve gideyim?"

"Ben bakarım köpeğe!" dedi Alya, adımı bir adım daha atarak bana yaklaşırken. "Benim elim kolum tutmuyor mu Elfida? Ben de veteriner hekimim hatırlatırım! İlaç takibini de yaparım, vital bulgularına da bakarım, sabaha kadar başında nöbet de tutarım. Sen düpedüz akşamki yemekten kaçıyorsun, Karan ile yüz yüze gelmemek için kendini bu dükkana kapatmaya çalışıyorsun!"

"Alya bak..." Sesim hafifçe titredi ama kendimi çabuk toparladım. Etrafa, Batu'nun bizi izleyip izlemediğine çaktırmadan bir göz attım. Batu tabağına odaklanmış gibi görünse de kulaklarını kabartmış bizi dinliyordu. Alya'nın kolundan tutup onu biraz daha köşeye, ecza dolabının yanına çektim.
"Lütfen üzerine gelme," diye fısıldadım, gözlerimdeki o çaresiz kırgınlığı saklayamayarak. "Anlamıyor musun? Eve gidesim yok işte. Gerçekten gidesim yok Alya... O evin içine, o bahçeye adım atasım gelmiyor. Babamın, annemin, Nermin Teyze'lerin arasında hiçbir şey yokmuş gibi davranacak gücüm kalmadı benim. Masaya oturacağız, Nermin Teyze ima yapacak, babam Karan'ın sargılı elini soracak, annem yüzümdeki ifadeyi sorgulayacak... Karan ise bana bakarken gözleriyle beni diri diri gömecek! Ben o masada duramam. Kalbim sıkışıyor anlıyor musun?"

Alya'nın gözlerindeki o sert korumacı ifade, sözlerimdeki acıyı hissettiği an yavaşça yumuşadı. İç çekip elini omzuma koydu. "Elfida..." dedi şefkatle. "Kaçarak çözemezsin ki... Aynı evde kalıyorsunuz sonuçta. Bugün klinikte kalsan, yarın sabah yine o avluya gireceksin. Nereye kadar nöbet yazacaksın kendine?"

"Bugünlük kaçayım bırak," dedim kısık bir sesle, gözlerimi yere dikerek. "En azından bugünlük... Dün gece yaşadıklarımı henüz sindiremedim ben. Karan'ın elindeki kanlar hâlâ gözümün önünde. Bana attığı o nefret dolu, o buz gibi bakışlar hâlâ göğsümde sızlıyor. 'Sen umrumda değilsin' dedi bana Alya. Şimdi gidip onunla aynı masada kıymalı börek yiyip ailecilik oynayamam. Lütfen... İzin ver bu gece ben kalayım."

Alya dudaklarını birbirine bastırdı. Bana ne kadar üzüldüğünü, içimdeki bu yangını söndürmek için elinden geleni yapmak istediğini biliyordum. Ama benim ne kadar inatçı olduğumu ve bir karar verdiğimde arkasında dağ gibi durduğumu da çok iyi biliyordu.
"Peki..." dedi Alya sonunda, teslim olarak başını sallarken. "Ama sırf o zavallı köpeğin takibi için kalmana izin veriyorum, bak sırf onun için! Ama bilmiş ol, bu yaptığın sadece zaman kazanmak. O Karan Göktürk'le elbet yüzleşeceksin."

"Sağ ol güzelim benim," dedim, hafifçe tebessüm etmeye çalışarak. Bütün göğsümden devasa bir yük kalkmış gibi hissettim. En azından bu gece o konaktaki gerilimden, Karan'ın o odaya yayılan ağır ve dondurucu varlığından uzak kalacaktım. Alya ile konuşmamız bittikten sonra masaya döndük. Batu son börek dilimini de ağzına atarken bize bakıp "Ee, neye karar verdiniz? Kim kalıyor şimdi nöbete? Ben kalayım isterseniz valla, benim için fark etmez, buradaki koltuk evdeki yataktan daha rahat!" dedi sırıtarak.

"Yok Batu," dedim çantamı bankonun altına koyarken. "Ben kalıyorum. Alya ile konuştuk, köpeğin yoğun bakım takibini ben yapacağım. Siz akşam üzerinize düşen işleri bitirip çıkabilirsiniz."

"Sen bilirsin," dedi Batu silkinerek. "Benden söylemesi, Nermin Teyze'nin mantısı, böreği dururken burada kasanın arkasında soğuk sandviç kemireceksin. Akıl kârı değil ama sen bilirsin!" Gülümsedim ama cevap vermedim. Onlar için bu durum sıradan bir nöbet değişimiydi ama benim için bir sığınaktı.

Öğleden sonra zaman ağır ağır, tıkır tıkır işledi. Ameliyattan çıkan sokak köpeğimizi arka taraftaki yoğun bakım kabinine aldık. Serumunu tazeledim, ağrı kesici ve antibiyotik dozlarını ayarladım. Hayvan narkozun etkisinden yavaş yavaş çıkarken inliyor, ama gözlerini açıp elimi hissettiğinde hafifçe sakinleşiyordu. Onunla ilgilenmek, yaralarını sarmak bana kendi içimdeki kırıkları unutturuyordu.

Saat altıya doğru hava kararmaya, sokağın lambaları birer birer yanmaya başladı. Dışarıda hafiften serpıştıran soğuk bir yağmur başlamıştı. Yağmur damlaları kliniğin ön camına vururken, Alya üzerini giyinip çantasını omzuna taktı.
"Ben çıkıyorum Elfida," dedi Alya, kapının yanında durup bana bakarken. Bakışlarında hâlâ o endişeli kanka ifadesi vardı. "Emin misin bak? Son kararın mı? İstersen kalayım seninle, çift nöbet tutalım?"

"Saçmalama Alya," dedim gülümserek. Önlüğümün cebine steteskopumu soktum. "İyiyim ben. Yemek de var zaten, Nermin Teyze'nin getirdiği böreklerden bıraktım kendime. İlaç takibini yapar, biraz da dosya toplarım. Yarın sabah görüşürüz."

"Tamam..." dedi Alya, gelip bana sımsıkı sarıldı. "Bir şey olursa, en ufak bir şeyde beni arıyorsun. Bak saat kaç olursa olsun arayacaksın, tamam mı?"

"Tamam söz," dedim.
Batu da montunu giyip arkadan çıktı. "İyi nöbetler! Köpeğe iyi bak, kendine de iyi bak. Yarın sabah börek getiririm sana!" Deyip yanağıma öpücük bıraktı.

"Görüşürüz Batu, dikkat edin."
İkisi kapıdaki zili şıngırdatarak dışarı çıktıklarında, kliniğin içine devasa bir sessizlik çöktü. Kapıyı arkalarından kilitledim, "KAPALI / NÖBETÇİ VETERİNER" tabelasını dışarıya astım. Kliniğin ön taraftaki parlak beyaz ışıklarını söndürüp sadece bankonun üzerindeki loş sarı masa lambasını bıraktım. Bir de arka taraftaki yoğun bakım odasının ışığı açıktı.

Dışarıda yağmur hızlanmış, camları dövüyordu. Kliniğin içi ılık ve sakindi. Bankonun arkasındaki tabureme oturdum. Elime soğumuş çay bardağımı aldım ama içmek gelmedi içimden. Sessizlik çöktüğü an, kaçmaya çalıştığım tüm düşünceler birer canavar gibi yeniden zihnime üşüştü.

Şu an evde, Nermin Teyze'lerin bahçeli o büyük evinde sofra kuruluyordu kuşkusuz. Annem salataları hazırlıyor, Nermin Teyze çorbayı karıştırıyor, küçük Umay masada koşturuyordu. Babam ile Recep Amca salonda memleket meselelerini konuşuyordu. Ve az sonra... Belki de şu dakikalarda Karan kışladan çıkıp eve girecekti.

Üzerindeki askeri üniformayı çıkarıp sivil kıyafetlerini giyecek, sağ elindeki o beyaz sargıyla sofraya oturacaktı. Baban gözlerini onun eline dikecek, "Ne oldu eline Yüzbaşı?" diye soracaktı. Karan ise o buz gibi, kaskatı sesiyle geçiştirecek, belki de hiçbir şey söylemeyecekti.

Ve sonra Nermin Teyze fark
edecekti benim yokluğumu. "Elfida nerede?" diye soracaktı. Annem "Klinikte nöbetçiymiş bu gece" diyecekti.
Karan'ın o anki yüz ifadesini hayal edebiliyordum. Yüzündeki o tek bir kas bile oynamadan, tabağına bakmaya devam edeceğini, ama içten içe benim ondan kaçtığımı anlayacağını çok iyi biliyordum. O akıllı bir adamdı. Bir insanın hareketinden, kaçışından, nefes alışından bile ne hissettiğini okurdu. Benim bu gece sırf onun yüzünü görmemek için kendimi bu kliniğe kilitlediğimi adımı bildiği gibi bilecekti.
"Bilsin..." diye fısıldadım kendi kendime, boş dükkanın içinde. "Bilsin. Zaten umrunda değilim ya... Öyle demedi mi? Umrunda değilsem, burada olmam da umrunda olmaz."

Ayağa kalkıp arka taraftaki ameliyathane ve yoğun bakım odasına yürüdüm. Siyah-beyaz köpeğin kaldığı kabinin önüne diz çöktüm. Cam kapakçığı açıp elimi içeri uzattım. Köpek hafifçe kafasını kaldırıp elime burnunu değdirdi. "Aferin sana oğlum..." dedim, tüylerini okşarken. Sesim boş odada yankılandı. "Sen güçlüsün. Bak atlattın o felaketi. Keşke insanlar da senin gibi çabuk iyileşebilse... Keşke kırılan yerlerimizi bir dikişle, bir sargıyla hemen toparlayabilsek."

Köpeğin serumunu kontrol ettim, damar yolunu temizledim. Yarasını kontrol edip üzerini örttüm. O sakinleşip yeniden gözlerini kapattığında ben de odadan çıkıp ön büroya döndüm.
Masa lambasının loş ışığında bankonun arkasına oturdum. Dışarıdaki yağmurun sesi kliniğin camlarında ritmik bir melodi oluşturuyordu.

Telefonumu cebimden çıkardım. Ekrana baktım. Ne bir arama vardı ne bir mesaj. Babam bile arayıp nöbette kalmamı sorgulamamıştı, muhtemelen annem veya üçüzlerim durumu ona çıtlatmıştı.

Saat sekizi, sonra dokuzu geçti.
Yağmur giderek şiddetleniyor, rüzgar kliniğin tabelasını hafifçe sallıyordu. Bankodaki sandalyeye iyice büzüldüm, üzerime beyaz önlüğümü biraz daha çektim. İçimde garip bir hafiflik ile derin bir sızının karmakarışık hissi vardı. Evet, o gerilimli masadan, Nermin Teyze'nin ima dolu sorularından ve Karan'ın dondurucu bakışlarından kaçmayı başarmıştım diye düşünürken elektriklerin aniden kesilmesiyle birlikte klinikteki o loş, huzurlu sarı ışık bir anda yerini kapkaranlık, ürpertici bir sessizliğe bıraktı.

Sadece dışarıda camları döven şiddetli yağmurun ve rüzgarın uğultusu duyuluyordu. Bir de arka odadaki yoğun bakım kabininden gelen, cihazların kapanmasıyla kesilen o hafif fısıltılı çalışma sesi...
"Harika," diye söylendim kendi kendime, elimdeki boş çay bardağını bankonun üzerine kör dövüşü yerleştirirken. "Gerçekten harika! Tam da bu eksikti. Fırtına çıktı, elektrikler gitti. Alya haklıymış, bu gece kliniğe kısmetimle kapatıldım resmen."

Karanlığın içinde bir an durup gözlerimin alışmasını bekledim. Kliniğin ön tarafı caddeye baktığı için sokağın lambalarından sızan cılız, ıslak yansımalar camdan içeri vuruyordu ama dükkanın derinlikleri tamamen kapkaranlıktı. İlk işim arka odadaki sokak köpeğini düşünmek oldu. Ameliyattan yeni çıkmıştı, ısıtıcı pedinin kapanmaması ve serum takibinin aksamaması gerekiyordu.

"Tamam Elfida, panik yok," dedim kendi kendime. Cebimdeki telefonumu çıkarıp hemen fenerini açtım. Bembeyaz, keskin bir ışık huzmesi kliniğin koridorunu aydınlattı. Işığı öncelikle kasanın altındaki ecza dolabına ve ana sigorta kutusunun olduğu arka koridora doğru tuttum. Bizim dükkanın elektrik tesisatı biraz eskiydi; yoğun bakım ünitesi, ısıtıcılar ve ön taraftaki tabelalar aynı anda yüklenince bazen şalter atabiliyordu. Batu her defasında "Bu ana şalteri değiştirmemiz lazım, yüksek akımı kaldırmıyor" deyip duruyordu ama hep ertelemiştik. İşte şimdi cezasını ben çekiyordum.

"Sarı kapağın arkasındaydı..." diye mırıldandım. Telefonun fenerini çenemin arasına sıkıştırıp ecza dolabının yanındaki küçük ahşap sandalyeyi kaptım. Sandalye biraz sallantılıydı, Batu'nun tamir edeceğim deyip aylardır yüzüne bakmadığı o emektar şeylerden biriydi. Sandalyeyi tam sigorta kutusunun altına yerleştirdim.

Telefonu tekrar elime alıp feneri yukarıya, duvardaki gri kapağa doğrulttum. Boyum yetişmediği için sandalye şarttı. Ayakkabılarımı çıkarmadan, parmak uçlarımda sandalyenin üzerine tırmandım. "Haydi bakalım..." Plastik kapağı açtım. İçerideki üçlü ana şalterden ortadakinin aşağıya düşmüş olduğunu gördüm. "Biliyordum işte! Yine ana akım attı."
Telefonu sol elime alıp ışığı sigortaya odakladım, sağ elimle de o sert plastik şalter düğmesini yukarı doğru itmeye çalıştım. Ama meret sanki sıkışmış gibiydi. Bir türlü oturmuyordu.
"Hadi ama... Gir sen de yerine!" diye söylenerek biraz daha yüklendim. Parmaklarımın ucu yağmur yüzünden hafif ıslanmış ve nemlenmişti, bu yüzden plastik düğme elimden kayıp duruyordu. Sandalyenin üzerinde biraz daha parmak uçlarıma kalktım. Sandalye hafifçe gıcırdadı.

Tam o sırada, tam ben şalteri hırsla yukarı itmek için bütün gücümü verdiğim an... Elimin neminden ve açının bozukluğundan dolayı cep telefonu avcumun içinden sabun gibi kayıverdi!
"Hayır, hayır, hayır!"
Telefonu havada yakalamak için panikle hamle yaptım ama yetişemedim. Telefon ekranı yukarı bakacak şekilde zemin fayanslarına sert bir patırtıyla düştü. Düşmenin etkisiyle fener ışığı tavana doğru garip bir açıyla dikildi ve sonra... Pat! Fener ışığı da titreyip tamamen söndü.
Klinik yeniden zifiri karanlığa gömüldü. "Harika! Gerçekten tebrik ediyorum seni Elfida," diye kendi kendime söylenirken sandalyeden inmek için hamle yaptım. Ama tam o saniyede, tam ben karanlığın içinde ayağımı aşağıya doğru uzatırken...
Çıngırak sesleri.
Kliniğin sokak kapısındaki zilin metalik sesi, rüzgarın uğultusunu yırtarak çınladı. Kapı açılmıştı. Sert bir rüzgar ve yağmur kokusu içeri doldu.
Kalbim aniden boğazımda atmaya başladı. Korku, buz gibi bir dalga halinde sırtımdan aşağı kaydı. Kapı kilitliydi! Ben Alya'lar çıktıktan sonra kapıyı içeriden sürgülemiştim! Biri içeri nasıl girmişti? Ya da ben sürgüyü tam çekmemiş miydim?

Zifiri karanlığın içinde kapının ağır ağır kapandığını ve adımların içeriye doğru çekindiğini duydum. Islak botların fayans üzerinde çıkardığı o tok, gıcırtılı ses...
"Kimsin sen?!" diye çığrındım bir anda. Sesim panikten titriyordu ama sert çıkmaya çalışmışım gibi dengesiz bir frekanstaydı.

Sandalyenin tepesindeydim. Gözlerim karanlığa hiç alışmamıştı, kapının oradaki karaltıdan başka hiçbir şey göremiyordum. Uzun, iri yarı, gölgeden ibaret bir siluet bana doğru yaklaşıyordu. "Uzak dur! Bak valla çığlığı basarım, polisi ararım! Kimsin sen dedim?!"
Korkunun verdiği o kontrolsüz refleksle, sandalyenin üzerinde dengemi tamamen kaybettim. Karanlıkta kendimi korumak ya da o gölgeye vurmak ister gibi tek ayağımla havayı, boşluğu savurdum. "Gelme yaklaşma!"
Ama havaya savurduğum o ayak, sandalyenin dengesini tamamen bozdu. Sandalyenin tek bacağı boşa çıktı. Altımdaki ahşap büyük bir çatırtıyla kaydı.
"Aaaah!"

Gözlerimi kapatıp sert fayanslara çakılmayı bekledim. Sandalye devrilirken bedenim yerçekimine yenik düşmüş, boşlukta süzülmüştü. Zihnimden saliseler içinde geçip giden tek şey kırılacak kemiklerimin acısı ve arka odadaki hastamdı.
Fakat yere çarpmadım.
Sert, ıslak, devasa bir güç beni tam belimden yakaladı.
Düşüşümün şiddetiyle beni tutan beden hafifçe geriledi ama tek bir santim bile sarsılmadı. Sert bir göğse, yağmurdan ıslanmış deri bir ceket kokusuna ve buram buram çam, deri ve yağmur karışımı o tanıdık kokuya çarptım. Bir kolu demir bir kavis gibi belimi sarıp beni kucağına kavramış, diğer eliyse sırtımı desteklemişti.

Gözlerimi açtım. Ama karanlıkta hiçbir şey görünmüyordu. Sadece birbirimize kadar giren nefeslerimizin sesi vardı. Ben onun kucağındaydım. Kalbim bir kuşun kanat çırpması gibi kaburgalarımı dövüyordu. Onun ise... Onun kalbi o kadar sakin, o kadar ritmik ve o kadar derinden atıyordu ki, benim panik havamı anında emip yok etti.
Belimdeki kolun sertliği, tutuşundaki o tanıdık sahiplenicilik ve burnuma dolan o kokunun sahibi tek bir kişi olabilirdi.
"Karanlıkta bile belayı bulmakta üzerine yok, değil mi?"
O ses... Buz gibi, boğuk, derinden gelen ve insanın iliklerine kadar işleyen o kaskatı ses.
Karan Göktürk.

Göğsüm inip kalkarken, ellerim refleks olarak onun ıslak omuzlarına tutunmuştu. Parmanlarımın altındaki deri ceketin ıslaklığı ve onun altındaki çelik gibi kaslar canlıydı. Zihnim beni bir anda zamansız bir geriye gidişle vurdu.
Sokaktaki yavru kedi ağacın en yüksek dalına sıkışmıştı. Ben 'kurtaracağım' diye hiçbir ekipman olmadan o ağaca tırmanmış, dal kırılınca yüksekten aşağıya, tam da o sırada mahallede gezen Karan Yüzbaşı'nın üzerine düşmüştüm. O gün de beni tıpkı böyle kucağında yakalamış, ilk kez göz göze geldiğimizde bana imalı söylemlerde bulunmuştu.

"K-Karan..." diyebildim sadece. Sesim boğazıma kaçmış gibiydi.
"Benim," dedi. Belimdeki kolu tek bir milim bile gevşemedi. Beni hâlâ havada, kucağında tutuyordu. Ayaklarım yere değmiyordu. "Ağaç dalı bitti, şimdi de sandalyelerden mi atlamaya başladın Elfida? Zaman geçiyor ama senin düşme açıların hiç değişmiyor."
Yüzümün alev alev yandığını hissettim. Karanlık iyi ki vardı, iyi ki yüzümdeki o anlık kızarıklığı, o felaket utancı göremiyordu. Ama kucağında olduğumu, vücudumun onun göğsüne ne kadar yakın durduğunu bilmek bütün dengemi altüst ediyordu.
"B-beni yere bırak," dedim hırsla, kendimi toplamaya çalışarak. "Ayrıca kapı kilitliydi! Nasıl girdin içeri?"

Karan beni yavaşça, sanki tüy kadar hafifmişim gibi yere indirdi. Ayaklarım fayanslara bastığında dizlerimin titrediğini hissettim ama belli etmemek için hemen bir adım geri çekildim. O ise yerinden bile kıpırdamadı. Karanlığın içinde devasa bir gölge gibi tam karşımda duruyordu.
"Yedek anahtar var bende," dedi gayet sakin bir tonla. Sesindeki o umursamazlık beni deli ediyordu. "Baban Ali Komutan verdi. 'Klinikte elektrikler gitti, fırtına var, git bir bak kız yalnız kalmasın' dedi. Kapıyı çalacaktım ama kilit açılınca içeri girdim. Seni de sandalye tepesinde akrobasi yaparken buldum."

"Akrobasi yapmıyordum!" diye çıkıştım, telefonumu bulmak için yere doğru eğilerek. "Şalter attı! Onu kaldırıyordum. Telefonum düştü, sonra sen birden içeri daldın, ben de korktum!"
Karanlığın içinde bir hışırtı duyuldu. Karan cebinden bir şey çıkardı. Tık diye bir ses geldi ve küçük, güçlü bir fener ışığı dükkanı aydınlattı. Karan'ın elindeki askeri tip küçük fener, ortamdaki o karanlık baskıyı bir anda dağıttı.

Işık önce yerdeki devrilmiş sandalyeye, sonra yere düşmüş telefonuma vurdu. Karan eğilip telefonumu aldı. Ekranı kontrol etti, neyse ki kırılmamıştı. Telefonu bana doğru uzattı.
Işık yüzüne vurduğunda kalbim yeniden sekteye uğradı.
Saçları yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Birkaç damla su, o keskin elmacık kemiklerinden aşağı, kirli sakallarının arasına doğru süzülüyordu. Üzerinde siyah deri ceket ve siyah bir kazak vardı. Ve sağ eli... O beyaz sargılı sağ eli hâlâ sargılıydı ama sargının üzeri ıslanmıştı.

"Telefonun sağlam," dedi, cihazı elime verirken. Parmaklarımız birbirine değdi. Bedenimden elektroşok geçmiş gibi irkildim ve telefonu hızla çekip aldım.
"Teşekkür ederim," dedim soğuk tutmaya çalıştığım bir sesle. "Gördüğün gibi iyiyim. Babama da haber verebilirsin. Şimdi gidebilirsin."

Karan hafifçe tek kaşını kaldırdı. O dondurucu, insanı delip geçen bakışlarıyla beni baştan aşağı süzdü. "Gidebilirim?" dedi ironik bir sesle. "Şalteri kaldıramamışsın. Dükkan karanlık. Arka tarafta yoğun bakımda yatan bir köpek var ve elektrik olmadığı için cihazlar çalışmıyor. Ve sen bana 'gidebilirsin' diyorsun, öyle mi Elfida?"

Sözleri bir tokat gibi yüzüme çarptı. Haklıydı. Köpek arkada soğukta kalıyordu.
"Ben hallederim," dedim inatla. "Şalter düğmesi sıkışmış sadece. Sandalyeyi kaldırıp tekrar deneyecektim." Karan hiç cevap vermedi. Benden bir adım öne geçti. O kadar uzundu ki, önümde durduğunda sokağın ışığını bile kapatıyordu. Devrilen ahşap sandalyeyi tek eliyle kaldırıp kenara koydu. Feneri bana uzattı. "Tut şunu," dedi emir kipinde. Bir Bordo Bereli komutanın askerine emir vermesi gibiydi.

Feneri elinden aldım. Işığı sigorta kutusuna tuttum. Karan sağ elindeki sargıya aldırış etmeden sol eliyle kapağı açtı.
Sol eliyle sıkışan şalter düğmesini tuttu. Tek bir bilek hareketiyle, hiç zorlanmadan "Çıt" diye şalteri yukarı kaldırdı.
Aynı anda klinikteki tüm ışıklar jeneratör gibi bir anda cızırdayarak yandı! Beyaz, parlak floresan ışığı dükkanı doldurduğunda ikimiz de gözlerimizi kırpıştırdık.
Işıklar yanınca aramızdaki o karanlık ve gizemli sığınak bir anda yok olmuş, yerini dımdızlak bir gerçekliğe bırakmıştı.

Karan sigorta kutusunun kapağını kapattı ve yavaşça bana döndü. Yüzündeki o sert, mesafe koyan ifade yine yerindeydi. Dün gece bana söyledikleri, "Sen umrumda değilsin" deyişi zihnimde yankılandı. Lightlar altındayken o sözlerin ağırlığı iki katına çıkıyordu. "Oldu işte," dedim, fenerini kapatıp bankonun üzerine bırakırken. "Sağ ol. Elektrikler geldi. Babama söyleyebilirsin, bir sorun yok. Gidebilirsin artık."

Karan gitmedi. Ellerini cebine soktu, arkasını dönüp kliniğin içine, bankoya ve köşedeki masaya baktı. Masanın üzerinde Nermin Teyze'nin getirdiği ama benim sadece bir dilim yediğim kıymalı börek tabağı duruyordu.
"Akşam yemeğine gelmedin," dedi birden. Sesinde ne bir kızgınlık ne de bir yumuşama vardı. Sadece düz bir tespitte bulunuyordu.

Arkamı dönüp arka odaya doğru yürümeye başladım. "İşim vardı," dedim soğukça. "Bunu Alya'ya da söyledim, babama da. Ameliyattan çıkan bir hastam var. Nöbetçiyim." Karan peşimden geldi. Ağır adımlarla arka taraftaki yoğun bakım odasına girdi. Ben köpeğin kabininin önüne diz çöküp serum akışını ve cihazın ekranını kontrol ederken, o kapının eşiğine yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. Sert, devasa gölgesi üzerime düşüyordu.

"Alya eve geldi," dedi Karan, gözlerini köpeğe dikerek. "Annem'in soracağı tüm soruları geçiştirdi. Baban senin gerçekten dükkanda köpeğin başında durduğunu sanıyor."
Sertçe başımı kaldırıp ona baktım. "Sanmıyor! Gerçekten dükkanda köpeğin başındayım! Görmüyor musun Karan? Bu hayvanın durumu kritik!"

"Görüyorum," dedi Karan. Bakışları köpeğin üzerindeki sargılardan kayıp benim gözlerime tırmandı. "Ama senin bu gece sırf o masada benimle aynı havayı solumamak için kendini buraya kilitlediğini de biliyorum Elfida. Beni kandıramazsın." Göğsüm hırsla ve kırgınlıkla kalkıp indi. Ayaklandım. Tam karşısında durdum. Boy farkımız yüzünden kafamı yukarı kaldırmak zorundaydım ama gözlerimi onun elalarına dikmekten çekinmedim.

"Madem bu kadar iyi biliyorsun, madem her şeyi okuyabiliyorsun Yüzbaşı Göktürk," dedim, sesimdeki kırgınlığı ve nefreti gizlemeye çalışmadan, "o zaman neden buradasın? Hani ben senin umrunda değildim Umrunda olmayan bir insanın nöbetinde, dükkanında ne işin var senin?!"

Karan'ın yüzündeki tek bir kas bile oynamadı. Sadece gözleri hafifçe karardı. Ağır bir sessizlik çöktü odaya. Dışarıdaki yağmurun sesi bile aramızdaki bu gerilimi bastıramıyordu.
"Baban rica etti," dedi düz bir sesle. "Ali Komutan'ın sözü benim için emirdir. 'Git bak' dedi, geldim."

"Bahanelerin hep çok sağlam zaten," dedim acı bir tebessümle. Başımı iki yana salladım. "Baban rica etti, kışla emretti, vazife gerektirdi... Senin hayatında gerçek olan, kendi isteğinle yaptığın tek bir şey var mı Karan? Yoksa her şeyi bir komutla mı yapıyorsun?"
Karan bir adım öne attı. Aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o saklamaya çalıştığı fırtınayı görebiliyordum. Sargılı elini kaldırıp dükkanın duvarına, tam başımın hizasına koydu. Beni duvarda kendi gölgesiyle hapsetti. "Benim neyi kendi isteğimle yaptığımı, neyi yapmadığımı sen anlayamazsın Elfida," dedi, sesi fısıltı kadar kısık ama bir bıçak kadar keskindi. "Anlamana da izin vermem. Dün gece ne dediysem geçerli. Buradayım çünkü Ali Komutan bana güvendi. Elektrikler kesilince senin bu dükkanda tek başına panikleyeceğini biliyordum."

"Paniklemiyordum!" dedim, göğsüne doğru bir adım atarak. "Sen gelene kadar gayet iyiydim!"

"Evet, sandalye tepesinde dans ediyordun," dedi imalı bir şekilde. Yüzünde çok hafif, neredeyse belirsiz ama insanı çıldırtan bir tebessüm belirdi. "Kucağıma düşerken de hiç paniklemiş gibi durmuyordun."

"Sen... Sen gerçekten inanılmaz bir adamsın!" dedim hırsla. Ellerimi göğsüne koyup onu itmeye çalıştım. ama kaya gibi duruyordu, tek bir milim bile kımıldamadı. "Çekil önümden Karan!"

"Çekilmiyorum," dedi kaskatı bir sesle. "Bu gece buradayım."

"Ne?" Gözlerim hayretle açıldı. "Ne demek buradayım? Saçmalama! Git evine, yat! Sargılı elinle burada ne yapacaksın?"

"Babana söz verdim," dedi, duvardaki elini çekip cebine sokarken. "Sabaha kadar bu dükkanın önünde, arabada ya da içeride olacağım. Fırtına var. Elektrikler yine gidebilir. O cihaz kapanırsa bu kuzu ölür."

Gözlerimi devirdim. "Kuzu değil o, köpek!"

"Her neyse," dedi, arkasını dönüp ön büroya doğru yürürken. "Ben koltukta oturuyorum. Sen git hastanla ilgilen."

"Karan Göktürk, bana bak!" peşinden koştum. Bankonun oraya kadar arkasından gittim. "Burası benim kliniğim! Sen benim üzerimde nöbet tutamazsın! Ben çocuk değilim!"
Karan bankonun arkasındaki o küçük, eski deri koltuğa geçti. Dev bedenini o dar koltuğa sığdırmaya çalışarak oturdu. Bacaklarını uzunca uzattı, kollarını göğsünde birleştirdi ve gözlerini kapattı.

"Çok konuşuyorsun Elfida," dedi, gözleri kapalı halde. "Işıkları kapat. Ben uyuyorum."
Ağzım açık kaldım. Gerçekten inanılmazdı. Hem beni hayatından çıkardığını söylüyor, bana dondurucu soğuklukta davranıyor, hem de gelip kliniğimin ortasına kuruluyordu!

"İnanmıyorum sana..." diye mırıldandım. "Gerçekten inanmıyorum." Ön taraftaki ana ışıkları söndürdüm. Yine sadece masa lambasının ve arka odanın ışığını açık bıraktım. Koltuğun tam karşısındaki sandalyece oturdum. Kollarımı kavuşturup gözlerimi ona diktim.
Karan gözleri kapalı bir şekilde duruyordu ama uyumadığını biliyordum. Bir Bordo Bereli asla bir yabancı mekanda böyle şat diye uyuyamazdı. Her nefesimi, her kımıldamamı takip ettiğini biliyordum.

Karan'ı izlerken göz kapaklarım ağırlaştı. "Uyumayacağım, bu adama karşı gardımı düşürmeyeceğim" diye kendi kendime verdiğim tüm sözler, saatlerin tıkır tıkır ilerlemesiyle birlikte eriyip gitti. Başım yavaşça bankonun üzerindeki koluma düştü. Yarı açık gözlerle Karan'ın koltuktaki siluetine son bir kez baktım. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım ve kendimi gecenin o ağır uykusuna bıraktım.

"Lafı mı olur kardeşim, adam koca komutan! Yüzbaşı acıktım dediyse akan sular durur!"

"Oğlum gürültü yapmayın lan, kız uyuyor masada!"

"Sesini kes Bora, poşetleri hışırdatma diyorum sana!"
Zihnimin içindeki derin karanlık, aniden kapının üzerindeki zilin neşeyle şıngırdaması ve içeriye doluşan ayak sesleriyle darmadağın oldu.

KAPILI / NÖBETÇİ VETERİNER tabelasının asılı olduğu o kilitli kapı bir anda "Pat!" diye ardına kadar açılmış, içeriye fırtınayla birlikte yüksek sesli bir erkek gürültüsü dolmuştu.
Uykumun en tatlı yerinde sıçrayarak gözlerimi açtım. Doğrulmaya çalışırken dirseğim bankodaki kalemliğe çarptı, plastik kutu devrilip içindeki muayene kalemleri fayansa saçıldı. Yüzüme düşen saçlarımı panikle arkaya iterken, uykulu ve kızarık gözlerle kapıya doğru baktım.
Neler oluyordu be? Hırsız mı basmıştı kliniği, yoksa gece yarısı baskını mı yemiştik?
Gözlerimi ovuşturup karşımdaki manzaraya baktığımda şaşkınlıktan ağzım açık kaldı.
Kliniğin ortasında, ellerinde buram buram kokan devasa karton ve plastik poşetlerle üç tane dev gibi adam duruyordu. Karan'ın Bordo Bereli timinden başkası değildi bunlar! Berkan, Yavuz ve Bora... Üzerlerinde asker üniformaları, saçları yağmurdan hafif ıslanmış halde dükkanın ortasında dikiliyorlardı.

"Ne oluyoruz be?!" diye bağırdım uykulu sersemliğimle, sesim kısıktı ve kazağımın yakasını düzeltmeye çalışıyordum. "Nereden girdiniz siz? Kapı kilitliydi!"
Bora sırıtarak elindeki kilit açma маymuncuk setine benzer küçük bir metal parçasını cebine attı. "Usta işi Elfida'cığım, bizim için kilit dediğin sadece küçük bir formalitedir."

"Siz... Siz çıldırmışsınız!" dedim dehşetle oturduğum sandalyeden ayağa kalkarak. "Gece yarısı kliniği mi bastınız?!" Tam o sırada, ben neye uğradığımı şaşırmış halde timin elemanlarına bakarken, bankonun arkasındaki deri koltuktan ağır bir hareketlilik geldi. Karan, az önce uyuduğunu sandığım o koltukta doğruldu. Hiç istifini bozmadan, sanki bu baskın son derece normal bir askeri operasyonmuş gibi derin, pürüzlü ve kaskatı sesiyle konuştu: "Ben çağırdım."

Şaşkınlıkla kafamı Karan'a çevirdim. Karan koltukta gerindi, geniş omuzlarını esnetti ve o dondurucu ela gözlerini bana dikti. "Acıktım hekim hanım," dedi gayet ciddiyetle. Yüzünde en ufak bir mahcubiyet emaresi yoktu. "Enerjiye ihtiyacım var. Akşam yemeğinde de bir şey yiyemedim zaten."

"Acıktın mı?" Dedim hayretle. Masadaki saate baktım. Saat gecenin üç buçuğuydu! "Pardon da, saat gecenin üçü! Bu saatte mi acıktın Karan?! Ayrıca burası nöbetçi veteriner kliniği, lokanta değil!"

Bora hemen olaya atlayıp elindeki poşetleri havaya kaldırdı. "Bize saat fark etmiyor Elfidacığım! Yüzbaşı 'Klinikteyiz, açız, fırını açtırın' deyince bizde zaman durur, mekan değişir." Bora'nın o gayet samimi, hafif çapkın ve neşeli bir tonla söylediği "Elfidacığım" kelimesi dükkanın içinde yankılanır yankılanmaz, ortamdaki hava aniden sıfırın altına düştü.

Karan'ın bakışları anında sertleşti. Koltukta oturduğu yerde dikleşti, kafasını yavaşça Bora'ya doğru çevirdi. O ela gözlerinden resmen şimşekler çaktı. "Bora," dedi Karan, sesi bir bıçak kadar keskin ve tehditkardı. "Ağzının ayarını bozma. Düzgün konuş."
Bora bir anda asker refleksleriyle toparlandı, boğazını temizleyip hafifçe geri adım attı. "Pardon komutanım... Yani Elfida Hanım diyecektim, ağız alışkanlığı."

Berkan ile Yavuz arkada birbirlerini dirsekleyip bıyık altından sırıtmaya başladılar. Berkan elindeki büyük paketi bankonun üzerine pat diye bıraktı. O an kliniğin içine öyle bir koku yayıldı ki, uykulu halime rağmen karnımın guruldamasına engel olamadım. Buram buram sarımsak, baharat, közlenmiş biber ve sıcak hamur kokusu...
"Lahmacun mu getirdiniz siz?!" dedim gözlerimi kocaman açarak.

"Lahmacun ya!" dedi Berkan neşeyle. "Mahalledeki fırıncı Rıza Usta'yı yataktan kaldırdık valla. 'Yüzbaşıma ve hekim hanıma lahmacun lazım' deyince adam önlüğünü bağladığı gibi fırını yaktı. Çıtır çıtır, bol acılı, yanında közlenmiş patlıcanı, maydanozu, sumaklı soğanı da var!"

Yavuz da poşetten kocaman bir yayık ayranı ve plastik bardakları çıkarıp masaya dizmeye başladı. "Valla komutanım, biz de devriyedeydik, haberi alınca 'Kaçırır mıyız bu ziyafeti?' dedik. Zaten nöbetçi hekimimiz de acıkmıştır."
Ağzım açık bir şekilde bir masadaki lahmacun paketlerine, bir de dükkanın ortasına kurulmuş üç devasa Bordo Bereliye bakıyordum. Karan koltuktan kalktı. Sağ elindeki beyaz sargıyı hafifçe düzelterek masaya yaklaştı.
"Eee," dedi Karan, gözlerini bana dikerek. "Öyle dikilecek misin hekim hanım? Müşteri getirdik sana, masayı kurmuyor musun?"

"Müşteri mi?" dedim inanamayarak. "Siz burayı ne sanıyorsunuz ya?! Ameliyathane var arka tarafta! Yoğun bakımda hasta köpek yatıyor! Siz gelmişsiniz gece yarısı lahmacun partisi veriyorsunuz!"

"Ooo, hasta köpek mi var?" dedi Yavuz heyecanla. Elindeki ayran kutusunu bırakıp hemen arka odaya doğru hamle yaptı. "Ben bir bakayım, komutanım müsadenizle? Severim ben hayvanları."

"Dur, gitme! Narkozdan yeni çıktı!" diye arkasından bağırsam da Yavuz çoktan içeri girmişti bile. Birkaç saniye sonra arka odadan Yavuz'un çocuksu sesi geldi: "Ayy kıyamam ben sana! Bacağı da sargılıymış bunun! Oğlum sen Bordo Bereli köpek mi olacan büyüyünce?" Berkan ve Bora gülüşürken ben gözlerimi devirdim. Bu adamlar dağda terörist avlayan, gözünü kırpmadan operasyona giren özel kuvvet askerleriydi ama şu an klinikte çocuk gibi lahmacun peşindeydiler.

"Geç otur Elfida," dedi Karan. Sesindeki emir kipi yumuşamış ama yine de karşı konulmaz bir hal almıştı. Bankonun yanındaki büyük ahşap masayı işaret etti. "Sana da getirttim. Biliyorum, akşam tek bir dilim börekle duruyorsun. Alya söyledi."

"Alya mı söyledi?" dedim kaşlarımı çatıp. "Siz Alya ile ne zaman konuştunuz?" Dediğimde Borayla gözgöze geldik ve gülümseyip gözlerini kaçırdı. Tabi ya! Alya Boraya, Bora da Karan'a söylemişti. Karan cevap vermedi. Paketin birini açtı. Buharı tüten, kıtır kıtır, nar gibi kızarmış devasa bir lahmacun ortaya çıktı. Kokusu gerçekten efsaneydi. Bütün gün stres, ameliyat ve koşturmacadan sonra midemin kazındığını o an fark ettim. "Peki..." dedim pes ederek. "Ama sadece bir tane yiyeceğim! Ve o soğanları arka tarafa kokutmayacaksınız!"

"Emrinedir hekim hanım!" dedi Berkan hemen bir sandalye çekerek.
Yavuz da arka odadan çıkıp yanımıza geldi. "Komutanım, köpeğin durumu iyi, maşallah mışıl mışıl uyuyor. Serumunu da kontrol ettim, kabarcık yok."

Sertçe Yavuz'a baktım. "Sen nereden biliyorsun serum kabarcığını?"

Yavuz gururla göğsünü kabarttı. "Biz dağda kendi damar yolumuzu kendimiz açıyoruz Elfida Hanım, serum takmak bizim için çocuk oyuncağı!"
İster istemez hafifçe tebessüm ettim. Bu adamların hayatı tehlikelerle doluydu ama şu an burada, bu küçük klinikte çocuksu bir neşeyle dolup taşıyorlardı.

Masaya doluştuk. Karan masanın başköşesine, tam benim karşıma oturdu. Sol eliyle lahmacunun içine bolca maydanoz, sumaklı soğan ve limon ekleyip ustalıkla dürüm yaptı. Sargılı sağ elini masanın üzerine koymuştu, o eli kullanmakta zorlandığı belliydi.
"Eee komutanım," dedi Bora lahmacunundan dev bir ısırık alarak. "Mahallede durumlar nasıl? Nermin Annem yine gelin adayı arayışlarına devam ediyor mu?"

Karan, Bora'ya dondurucu bir bakış attı. "Bora, lahmacununu ye."

Berkan kahkaha attı. "Oğlum sormayın ya! Dün akşam Nermin teyze bizim kışlayı aradı. 'Karan'a söyleyin eve erken gelsin, gelin adayımla vikat geçirecek' diye. Bizim ulaştırmadaki çocuk bile duydu!"

Yüzüm aniden alev alev yandı. Lokmam boğazımda kalıyordu az kalsın. Hemen önümdeki ayran bardağına uzandım. Karan ise istifini hiç bozmadı ama bakışları daha da sertleşti.
"Siz kışlada laf taşımayı ne zaman öğrendiniz?" dedi Karan, sesi oldukça tehlikeli bir ton alarak. "Yarın sabahki eğitimde elli şınav fazla çekmek isteyen varsa konuşmaya devam etsin."
Berkan ve Bora anında sustular. Ağızlarına kocaman birer lahmacun dürüp çiğnemeye başladılar. Yavuz ise kıkırdamasını bastıramıyordu.

"Elfida Hanım," dedi Yavuz konuyu değiştirmeye çalışarak. "Bu bizim komutan var ya... seni korumak için eli zarar gördü ya hani. Kışlada revire bile gitmedi biliyor musunuz? 'Bir şeyim yok' deyip kestirip attı. Sargısını da kendi sarmaya çalıştı, berbat etti tabii. Allahtan siz varsınız da eline pansuman yapmıştınız."

Karan sertçe Yavuz'a döndü. "Yavuz!"

"Ne var komutanım ya? Yalan mı?" dedi Yavuz masumca. "Söylemeyelim mi yani hekim hanıma? Adamın elindeki yaralar derin, ama inat işte! Bordo Bereli yemez, içmez, acı hissetmez ya!" Karan'ın gözleri anlık olarak bana kaydı. "Sen umrumda değilsin" dediği an... Yüzüme bakamadan, buz gibi bir sesle beni hayatından sürgün edişi...

İçimdeki o kırgınlık ve hırs yeniden baş gösterdi. Lahmacunumdan küçük bir ısırık alıp tabağıma bıraktım.
"Yüzbaşınız acıya alışıktır Yavuz," dedim, sesimi olabildiğince nötr tutmaya çalışarak ama altındaki imayı Karan'a hissettirerek. "O insani duyguları, acıyı veya hassasiyetleri pek önemsemez. Emir verir, uygular. O yüzden eli yaralanmış, kalbi taş kesmiş çok fark etmez onun için."
Masadaki neşeli hava bir anda buz kesti.

Berkan, Yavuz ve Bora birbirlerine baktılar. Aramızdaki bu ağır, geçmişten gelen gerilimi hissetmişlerdi. Karan ise elindeki lahmacun dürümünü yavaşça tabağa bıraktı. O kahverengi gözleri tamamen bana odaklandı. Yüzündeki tek bir kas bile kımıldamıyordu ama bakışlarındaki o derin, karanlık fırtına kliniğin havasını ağırlaştırmaya yetti. "Hekim hanım bizi iyi tanıyor," dedi Karan, sesi alçak ama odadaki her şeyi bastıracak kadar ağırdı. "Askeriz biz. Kalple, hisle, duyguyla işimiz olmaz. Görev neyse onu yaparız."

"Belli," dedim, bakışlarımı ondan kaçırmadan. "Zaten kimseden duygu bekleyen yok Yüzbaşı. Görevinizi yapın yeter."

Bora durumu toparlamak için panikle söze girdi: "Aman ya! Muhabbet ne ara bu kadar ciddileşti! Hadi ayranları tazeleyelim! Yavuz, ver oradan bir bardak daha!"

"Aynen aynen," dedi Berkan da hemen olaya atlayarak. "Elfida Hanım, siz bu Rıza Usta'nın lahmacununu beğendiniz mi? Adama söyleyelim de haftaya yine yaptırsın."

"Beğendim, eline sağlık," dedim, bakışlarımı Karan'dan çekip ayran bardağıma dikerek.
Gecenin yarısında, kliniğin o loş ışığında yemek devam etti. Askerler ortamdaki gerilimi dağıtmak için dağda başlarına gelen komik anıları, kışladaki saçma olayları anlatmaya başladılar. Bora'nın bir tatbikatta çamura saplanıp botunu kaybetme hikayesini anlatırken Berkan'ın masaya vurarak gülmesi, Yavuz'un kışladaki kedilere nasıl gizlice salam taşıdığını itiraf etmesi...
İster istemez ben de onların bu doğal ve samimi hallerine gülerken buldum kendimi.

Bordo Bereli o sert üniformaların arkasında aslında kocaman, sadık ve neşeli kalpler vardı. Karan ise muhabbete pek katılmıyordu. Koltuğunda dik oturuyor, sessizce lahmacununu yiyor ve arada bir gözlerini üzerime dikip beni izliyordu. Onun o sessiz, ağır takibi sinirlerimi bozsa da görmezden gelmeye çalıştım. Saat dört buçuğa doğru masadaki paketler boşaldı.

Berkan gerinerek ayağa kalktı. "Oh be! Mide bayram etti valla! Hekim hanım, misafirperverliğin için çok sağ ol. Valla harika oldu bu gece."

"Ben teşekkür ederim," dedim, masayı toplamaya davranarak. "Gecenin bir yarısı lahmacun krizi iyi geldi."

"Dur dur, sen dokunma!" dedi Yavuz panikle elimdeki çöpleri alarak. "Biz hallederiz! Asker adam arkasında çöp bırakmaz!"
Yavuz ve Bora hızla masadaki plastik kapları, poşetleri toplayıp dev bir çöp poşetine doldurdular. Dükkanın ortasını sanki hiç yemek yenmemiş gibi pırıl pırıl yaptılar.

"Ee komutanım," dedi Berkan, ceketini giyerken Karan'a dönerek. "Biz kışlaya dönüyoruz. Devriye aracı aşağıda bekliyor. Siz geliyor musunuz bizimle?"
Karan oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Deri ceketini omzuna attı. İçimden bir "Oh" çektim. Sonunda gidiyordu. Sabaha kadar onun o üzerimdeki dondurucu baskısıyla oturmak zorunda kalmayacaktım.

Ama Karan'ın ağzından çıkan cümle bütün rahatlamamı kursağımda bıraktı: "Siz gidin. Ben kalıyorum."
Gözlerim yuvalarından fırlayacaktı neredeyse. "Ne?!" diye bağırdım. "Nasıl kalıyorsun?! Elektrikler geldi, yemek bitti, arkadaşların gidiyor! Sen niye kalıyorsun Karan?!"

Karan bana dönüp gayet sakin, sinir bozucu bir rahatlıkla cevap verdi: "Ali Komutan'a söz verdim diyorum Elfida. Türkçe anlamakta zorluk mu çekiyorsun? Sabah altıda nöbetin bitene kadar buradayım." Berkan ile Bora birbirlerine bakıp sırıtmamak için dudaklarını ısırdılar.
"Biz kaçar o zaman!" dedi Bora hemen kapıya doğru seğirterek. "Komutanım, bir emriniz olursa arayın! Elfida Hanım, tekrar her şey için teşekkürler, iyi nöbetler!"

"Bora, durun! Onu da alın gidin!" diye peşlerinden koştum ama askerler Bordo Bereli çevikliğiyle kapıdan fırlayıp dışarı çıktılar. Kapının zili son bir kez şıngırdadı ve dükkanın kapısı arkalarından kapandı.
Dışarıdaki yağmurlu gecenin ortasında, kliniğin içinde yine Karan ile baş başa kalmıştık.
Sinirle arkamı döndüm. Karan bankonun yanındaki masaya yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş beni izliyordu. Yüzünde çok hafif, insanın sinir krizine sokacak kadar belirsiz bir galibiyet tebessümü vardı.
"Sen gerçekten çekilmez bir adamsın," dedim parmağımı ona doğru sallayarak. "Gerçekten! Arkadaşların bile senden daha anlayışlı!"

Karan bir adım öne attı. Yüzündeki o hafif tebessüm kayboldu, yerini yine o ciddi, derin ifadeye bıraktı.
"Bora'ya fazla samimi davranıyorsun," dedi birden. Sesindeki o karanlık, sahiplenici ve kıskanç ton odanın ortasına bir bomba gibi düştü.
Gözlerimi hayretle açtım. "Ne?"

"Duydun," dedi Karan, bana doğru yürümeye başlayarak. "Bora'ya karşı fazla güleryüzlüsün. 'Elfidacığım' demesine izin veriyorsun, esprilerine gülüyorsun."

"Sana ne?!" dedim hırsla göğsümü kabartarak. "Sana ne Karan?! İstediğim insana gülerim, istediğime samimi davranırım! Sen benim neyimsin ki bana karışıyorsun? Hani umrunda değildim ben?! Hani ben senin için hiçbir şeydim?!" Karan tam önümde durdu. Boy farkımız yüzünden gölgesi tamamen üzerime düştü. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, lahmacunun ve soğuk havanın kokusu nefesimize karışıyordu.

Sargılı elini uzatıp tam arkamdaki bankonun kenarına koydu, beni yine kendi hareketsiz açısına hapsetti.
"Umrumda değilsin," dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama bir kaya kadar ağırdı. "Ama benim gözümün önünde başka bir adama öyle gülemezsin Elfida. Buna izin vermem."

"Sen... Sen hastasın!" dedim nefes nefese, gözlerinin içine bakarak. "Beni hayatından iten sensin, şimdi gelip burada bana sahipçilik taslayamazsın!"
Karan'ın gözleri karardı. Göğsü hızla kalkıp indi. Bir an... Sadece bir an için elini yanağıma koyacakmış gibi bocaladı. O Bordo Bereli kaskatı duruşu sarsıldı. Ama kendini çabuk topladı. Elini bankodan çekti. Bir adım geri çekildi. "Işıkları söndür," dedi kaskatı bir sesle, koltuğa doğru yürürken. "Sabaha az kaldı. Kavgayı sabah edersin."

Ağzım açık arkasından bakakaldım. Koltuğa geçti, bacaklarını uzattı ve kollarını bağlayıp gözlerini kapattı.
Bu adam beni deli edecekti. Gerçekten deli edecekti.
Hırsla gidip ön taraftaki ışıkları söndürdüm. Masa lambasının loş ışığında bankonun arkasındaki sandalyeme oturdum. Dışarıda yağmur yağmaya devam ediyordu.
Masanın üzerindeki lahmacun kokusu, karşımdaki koltukta yatan o adamın varlığı ve içimde patlamaya hazır duran o devasa öfke...
Saat sabahın beşine doğru ilerlerken, gecenin en uzun ve en karmaşık saatleri üzerimize çökmüştü.

&&&

Saat sabahın yedisine doğru dışarıda fırtına yerini cılız, ıslak bir çiselemeye bırakmıştı. Kliniğin üzerindeki o ağır, karanlık gece, gökyüzünün yavaş yavaş griye dönmesiyle dağılıyordu. Dükkanın içi, masa lambasının sarı ışığı ile pencerelerden süzülen sabahın ilk soğuk aydınlığının birbirine karıştığı alacakaranlık bir havaya bürünmüştü.
Sert ahşap sandalyenin üzerinde kollarımı bankoya siper edip başımı üzerine koymuştum. Bütün gecenin yorgunluğu, Karan ile ettiğimiz o gerilimli kavgalar, gece yarısı timin dükkanı basıp lahmacun partisi vermesi ve ardından çöken o tuhaf sessizlik bedenimi tamamen felç etmişti. Uykuyla uyanıklık arasında, zihnimin içinde Karan'ın o boğuk, kaskatı ses tonu yankılanıyordu.
Hemen karşımdaki dar deri koltukta oturan Karan da gece boyunca neredeyse hiç kıpırdamamıştı. Dev bedenini o daracık alana sığdırmış, kollarını göğsünde birleştirmiş, gözleri kapalı bir şekilde duruyordu. Ama uyumadığını, en ufak bir tıkırtıda kaslarının nasıl gerildiğini biliyordum.

Tam o sırada, sabahın o dondurucu sessizliğini yırtan bir ses duyuldu. Kliniğin sokak kapısının pirinç zili büyük bir gürültüyle çınladı ve kapı sertçe içeriye doğru açıldı.
O sesle birlikte ikimiz de aynı anda irkilerek yerimizden sıçradık!
Ben doğrulamaya çalışırken uyku sersemliğiyle dizimi bankonun altındaki ahşap çekmeceye öyle bir çarptım ki, ağzımdan boğuk bir "Ah!" nidası kaçtı. Yüzüme düşen saç tutamlarını panikle geriye iterken, gözlerimi ovuşturup kapıya baktım. Karan ise koltuktan bir yay gibi fırlamış, daha gözlerini bile tam açmadan refleks olarak sağ elini beline, boşluğa doğru götürmüştü. Askeri içgüdü işte; uykudan uyanır uyanmaz silaha sarılacak kadar tetikteydi.

"Ooo! Günaydın nöbetçi tayfa!"
Gelenler Alya ve Batu'ydu.
Alya'nın elinde mahalledeki fırından yeni çıktığı buram buram kokan sıcacık poğaça ve simit poşetleri vardı. Arkasından giren Batu ise dükkanın anahtarını parmağında çeviriyor, bir yandan da esneyerek içeri adımlıyordu. "Maşallah, maşallah!" dedi Alya, içeri girer girmez gözlerini dükkanın ortasında gezdirerek. "Bakıyorum da nöbetçi veterinerimiz ve onun özel koruması sabaha kadar nöbeti terk etmemiş. Valla dükkanın havası bile değişmiş, buram buram asker disiplini kokuyor içerisi!"

Karan belindeki elini yavaşça indirdi. Yüzündeki o tekinsiz, uykudan yeni uyanmış yırtıcı ifade yerini her zamanki soğuk ve ifadesiz maskesine bıraktı. Derin bir nefes alıp geniş omuzlarını düzeltti, üzerindeki kazağın yakasını çekiştirdi.
"Ulan Alya," diye mırıldandım, uykulu ve pürüzlü sesimle bankodan destek alarak ayağa kalkarken. "Sessiz girmeyi hiç öğrenemeyecek misin sen? Kalbime iniyordu az kalsın."Batu öne doğru bir adım attı. Üzerindeki deri ceketi silkeleyip poşetleri Alya'nın elinden aldı ve bankonun üzerine bıraktı. Sonra her zamanki o rahat, içten ve muzip tavrıyla bankonun arkasına, benim yanıma doğru geçti. "Kıyamam ben benim yorgun çiçeğime ya..." dedi Batu, sesindeki o kardeşçe, yumuşak şefkatle. Uzanıp tek eliyle belimi hafifçe kavradı, diğer eliyle de saçlarımı geriye atıp yanağıma kocaman, şapırtılı bir öpücük kondurdu. "Gözlerinin altı morarmış resmen Elfida. Sabaha kadar bu ayı gibi adamın dırdırını mı çektin sen? Bıraksaydın da ben gelseydim gece."

Batu'nun beni öptüğü o salisede, dükkanın içindeki hava bir anda kış ayazına döndü. Karan'ın koltuğun yanında duran bedeninin aniden nasıl kaskatı kesildiğini fark ettim. O ela gözleri, Batu'nun yanağımda duran dudaklarına ve belimdeki eline odaklandı. Bakışlarından öyle karanlık, öyle tehlikeli bir dalga geçti ki, bir an dükkandaki bütün camlar titreyecek sandım. Yüzündeki kaslar seğirdi, çenesi kenetlendi.
Karan, başını yavaşça öne eğip gözlerini kapatarak boğuk, alçak ve sabır dileyen bir tonda mırıldandı: "Tövbe estağfurullah... Tövbe yarabbim..."

Sesi öyle derinden ve tehlikeli çıkmıştı ki, Batu bile bir an duraksayıp gözlerini Karan'a çevirdi. Ama Batu, Karan'ın bu "milis askeri" hallerine alışkın olduğu için durumu pek üstüne alınmadı, sadece hafifçe sırıtıp elini belimden çekti.
Alya hemen araya girip duruma el koydu. Yanıma gelip omzumu tuttu. "Elfida, saçın başın dağılmış valla. Bak köpeğin durumu da gayet iyi, serumu bitmiş, ateşi düşmüş. Batu burada zaten, ben de dükkanı toplarım. Sen doğruca eve gidiyorsun, duşunu alıp yatağa giriyorsun. Mızmızlanmak yok!"
Normalde olsa "Yok ben kalayım, vakalara bakayım, dükkanı temizleyelim" diye direnir, mızmızlanırdım. Ama göz kapaklarım bin ton ağırlıktaydı, zihnim durmuştu ve Karan'ın o dondurucu bakışlarının altında daha fazla kalmak istemiyordum.

Hiç mızmızlanmadım. Başımı uysalca salladım. "Tamam," dedim bitkin bir sesle. "Hiç itiraz etmeyeceğim. Gerçekten ölü gibiyim. Çantamı alıp çıkıyorum." Bankonun altından küçük sırt çantamı aldım. Kazağımın kollarını ellerimin üzerine kadar çektim. Saçlarımı alelacele tepemde toplarken, dükkanın ortasında bir heykel gibi dikilen Karan'a döndüm.
"Eve gidiyorum. Geliyor musun?" Karan, ellerini siyah pantolonunun ceplerine soktu. Bakışlarını Batu'dan çekip bana sabitledi. Yüzündeki o soğuk, mesafeli ifade bir milim bile gevşemedi ama sesindeki o sahiplenici ton ortadaydı.
"Geleyim," dedi düz bir sesle. "Ali Komutan'a 'kızını eve teslim ettim' demeden içim rahat etmez. Zaten benim de üstümü değiştirmem lazım."

Alya arkadan hafifçe öksürerek sırıttı ama Karan'ın ters bakışını görünce hemen boğazını temizleyip fırın poşetlerine yöneldi. "Haydi gidin siz, biz buraları hallederiz!"

"Görüşürüz yorgun çiçek, iyi uykular!" dedi Batu arkamdan el sallayarak. Karan, Batu'nun "yorgun çiçek" lafını duyunca kapının eşiğinde duraksadı, arkasına dönüp Batu'ya öyle bir baktı ki, Batu elindeki poğaça paketini düşürmemek için son anda tuttu. Sonra Karan dükkanın kapısını açıp dışarı çıkmam için bana yol verdi.
Sokağa çıktığımızda ıslak toprak, deniz ve kurumuş yaprak kokusu burnuma doldu. Sabahın yedi buçuğu civarıydı. Mahalle henüz tam anlamıyla uyanmamıştı; sadece fırından çıkan dumanlar yükseliyor, tek tük belediye temizlik işçileri sokakları süpürüyordu. Yağmur durmuş, yerini nemli bir soğuğa bırakmıştı.

Karan ile yan yana, sessizce yürümeye başladık.
İkimiz de konuşmuyorduk. Bedenlerimiz yorgunluktan sallana sallana, adımlarımızı sürüye sürüye yürüyorduk. Sokak lambaları yeni yeni sönüyordu. Karan geniş adımlarla yanımda yürüyor, dev gölgesiyle rüzgarın bana vurmasını engelliyordu.

Sessizliği bozan tek şey, ıslak kaldırım taşlarında çıkardığımız bot seslerimizdi. "Batu..." dedi Karan birden. Ses tonu öyle aniden ve pürüzlü çıkmıştı ki, yürürken hafifçe yalpaladım.

"Ne olmuş Batu'ya?" dedim, başımı bile tam kaldırmadan, önüme bakarak yürümeye devam ederken.

"Çok laf kalabalığı yapıyor," dedi Karan, gözleri karşıdaki caddede. "Yorgun çiçekmiş... Yanak öpmeler falan... Samimiyetin de bir dozu olur."
Hafifçe kıkırdadım ama bu gülüş yorgunluktan daha çok bir nefes gibi çıktı. "Batu benim çocukluk arkadaşım. Yıllardır beraberiz, kliniği beraber açtık. O bana her zaman öyle davranır."

"Ben anlamam çocukluk arkadaşından," dedi Karan kaskatı bir sesle. "Mesafe iyidir. Herkes yerini bilecek."

"Sen de yerini bileceksin o zaman Yüzbaşı Göktürk," dedim, başımı çevirip ona bakarak. "Hani geçen gece bana 'Sen umrumda değilsin' diyordun ya? Umrunda olmayan bir insanın kime gülüp, kimi öptürdüğüne karışamazsın." Karan adımlarını durdurdu. Sokak lambasının hemen altında, ıslak kaldırımın ortasında durduk. Bana doğru döndü. Gözlerinde geceden kalma o kırgın, öfkeli ve karmaşık fırtına yeniden belirdi. "O başka, bu başka," dedi kestirip atarak.

"Hiç de başka değil," dedim, adımlarımı tekrar eve doğru atarak. "Gidelim artık, ayakta uyuyorum." Karan derin bir nefes verdi, göğsü kabararak arkamdan geldi. Mahallenin yokuşunu tırmandık. Bahçe kapısının demiri hafifçe gıcırdadı. Ahşap verandaya tırmandık. Karan cebinden yedek anahtarı çıkardı, kilide sokup sessizce çevirdi. Kapı klik sesiyle açıldı. İçeriye süzüldük. Ama saat henüz erken olduğu için evde kimseden ses çıkmıyordu. Babam büyük ihtimalle üst kattaki odasında uyuyordu, Nermin Teyze de henüz mutfağa inmemişti.

Karan kapıyı arkamızdan yavaşça kapattı. Ayakkabılarını çıkarıp kenara koydu. Ben de ıslak botlarımı güç belak çıkarıp vestiyerin altına ittim.
Karanlığın ve sessizliğin hakim olduğu koridorda Karan ile karşı karşıya kaldık.
Ona bakıp "Gözlerin kan çanağına dönmüş, sen de yat uyu" demek istedim. Ya da gece boyunca beni kucağında tuttuğu, şalteri kaldırdığı ve gitmeyip dükkanda başımda beklediği için teşekkür etmek istedim. Ama aramızdaki o devasa gurur duvarı yine yükseldi. Ona hiçbir şey söylemedim.
Tek bir kelime bile etmeden, gözlerinin içine son bir kez bakıp arkamı döndüm. Ahşap merdivenleri gıcırdatmamaya çalışarak tek tek tırmanmaya başladım. Karan koridorun başında, gölgelerin içinde dikilmiş, arkamdan yukarı çıkışımı izliyordu.

İkinci kata çıkıp kendi odamın kapısını açtım. İçeri girip kapıyı arkamdan kapattığımda, dünyayla olan tüm bağım kopmuş gibiydi.
Üzerimdeki bluzu ve kot pantolonu nasıl çıkardığımı, kendimi yatağın içine nasıl attığımı bile hatırlamıyorum. Yorganı başıma kadar çektim. Yastığıma başımı koyduğum an, zihnimde Karan'ın o kaskatı sesi, kucağındaki sıcaklığı ve kışlayı birbirine katan Bordo Berelilerin lahmacun sohbetleri bir film şeridi gibi geçti.
Gözlerimi kapattım ve deliksiz, derin bir uykunun kollarına kendimi bıraktım.

&&&

Gözlerimi açtığımda odaya dolan ışık, sabahın o soğuk ve gri tonundan sıyrılmış, öğlen güneşinin sıcak sarılığına evrilmişti. Komodinin üzerindeki dijital saate gözüm kaydığında dehşetle doğrulup oturdum.
Saat 14:20'ydi! "Oha," diye mırıldandım kendi kendime, sesim uykudan yeni uyandığım için çatallı çıkmıştı. "Günü bitirmişim resmen."
Bütün gecenin yorgunluğu, şalter patlamaları, fırtına, timin gece yarısı lahmacun baskını ve tabii ki Karan'ın o devasa gölgesiyle dükkanın ortasına kurulup sabaha kadar damarımı çatlatması... Bedenim resmen felç kalmış gibiydi ama ruhum uyudukça dinlenmişti. Saçlarımı alelacele tepemde ev topuzu yaptım. Üzerimdeki bol gri eşofman takımını bile değiştirmeden, çıplak ayaklarımı terliklerime geçirip odamdan çıktım.

Ahşap merdivenleri ikişer ikişer inerken aşağıdan yükselen kalabalık sesleri kulağıma çalındı. Tam merdivenlerin son basamağına adımımı atmıştım ki, koridorun ortasında, tam kapının girişinde duran devasa iki tane kırmızı ve siyah valiz gözüme çarptı. Üzerlerine katlanıp koyulmuş irili ufaklı hurçlar ve pazar poşetleri vardı.
Gözlerim kocaman açıldı. Bir anlık panikle, sanki biri arkamdan kovalıyormuş gibi hemen salona doğru hamle yaptım ve dikiş tutturamaz bir heyecanla içeri daldım:"Taşınıyor muyuz baba?! Evi tuttun mu yoksa?!"

Salondaki tüm gözler bir anda bana döndü. Koltuklarda babam, annem, Aras, Ege, köşedeki berjerde heybetli ve aksi duruşuyla Babaannem Hayriye Hanım... Ve tabii ki üçlü koltuğun tam ortasında, tek kolunu arkaya yaslamış, sargılı sağ eli dizinin üzerinde duran Karan ile hemen yanında oturan annesi Nermin Teyze.

Babam, elindeki çay bardağını sehpaya bırakıp bana bakarak gülümsedi. "Evi tuttuk prensesim," dedi o her zamanki babacan tavrıyla. "Ama henüz taşınmıyoruz. Önce bir temizlik, tadilat işleri var, hemen öyle cumburlop yerleşmek olmaz."

Göğsüm heyecanla inip kalktı. Aylardır bu anı bekliyordum, mahalledeki o istediğimiz müstakil bahçeli eve geçme fikri beni çıldırtıyordu. "Hangi ev baba? O bahçeli olan mı?"
Ben gözlerim parlayarak babama bakarken, koltuktan Nermin Teyze atıldı. Yüzünde melek gibi bir tebessüm, elinde örgü yeleğiyle bana bakıp keyifle konuştu: "Hemen yan eve geçeceksiniz kızım! Ah, şükürler olsun valla! Artık hiç ayrılmayacağız, bahçe duvardan duvara bakacak, sabahtan akşama kadar kapılarımız açık duracak!"

"Yan ev mi..."
O an neşemin üzerine sanki buz gibi bir kova su döküldü. Yüzümdeki o heyecanlı tebessüm anında dondu, yavaşça eridi ve yerini felaket bir afallamaya bıraktı. Yan ev demek... Karan'larla dip dibe olmak demekti. Karan'ın odasının penceresiyle benim odamın penceresinin karşı karşıya bakması demekti. Sabah akşam o dondurucu gözlerle karşılaşmak demekti.
Gözlerim istemsizce üçlü koltukta oturan Karan'a kaydı.
Karan da tam o anda kafasını kaldırmış, o dondurucu gözlerini bana dikmişti. Yüzünde tek bir kas bile oynamıyordu ama dudaklarının kenarında öyle hafif, öyle sinir bozucu bir imalı tebessüm vardı ki... "Hayırlı olsun hekim hanım" der gibi bakıyordu.Bakışlarındaki o ağırlığa daha fazla dayanamayıp gözlerimi hemen kaçırdım, salondaki halının desenlerini incelemeye başladım.

Babam aradaki o anlık sessizliği ve yüzümün düşüşünü fark etmiş olacak ki kaşlarını hafifçe çatarak sordu: "O evi istemiyor muydun yoksa Elfida?"

"Yok baba..." dedim, sesimi toparlamaya çalışarak ve Karan'a çaktırmadan ters bir bakış fırlatarak. "Yok, benlik bir sorun yok. Yani yan ev olması... harika tabii. Nermin Teyzemler de yakın olur işte."

"Çok şükür," dedi babam kafa sallayarak. Tam ortam hafiften sakinleşmişti ki, gözüm tekrar koridordaki devasa valizlere takıldı. Kaşlarımı çatarak salondakilere döndüm. "İyi de... E gitmiyorsak bu kapının önündeki bavullar kimin? Evde yangından mal mı kaçırıyoruz?"

Bu sefer lafa arkada koltuğa yayılmış olan Aras girdi. Elindeki telefonu cebine atıp sırıatarak konuştu: "Babaannem köye dönüyor." Şaşkınlıktan gözlerim bir kat daha açıldı. Doğru mu duymuştum ben? Yıllardır bizim evde terör estiren, sabahın köründe evdeki herkesi ayağa diken, bana her fırsatta "asılsız torun" muamelesi yapan Hayriye Hanım gidiyor muydu yani?

Sürpriz bir sevinç dalgası bünyemi sararken şaşkınca gülüp berjerde kucağındaki bastonuna kurulmuş duran babaanneme döndüm. Birkaç adım öne çıkıp sesimi yükselterek, resmen bağırarak konuştum:"Ooo! Sonunda evinizi hatırladınız Hayriye Hanım!"

Berjerdeki Hayriye Hanım, o yaşlı ama şahin gibi keskin gözlerini anında bana çevirdi. Bastonunu yere vurup yattığı yerden doğruldu, yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. "Yazıklar olsun be!" diye bağırdı babaannem, sesi salonun tavanında yankılandı. "Yazıklar olsun benim size bir yüküm mü oldu?! Ne biçim torunsun sen be eşek sıpası! Ağzından hayırlı bir laf çıkmaz mı senin?!"
Babaannem hırsını alamayıp elindeki ahşap bastonu havada savurarak üzerime doğru hamle yaptı. "Eyvah!" diye çığlığı basıp refleksle yanımda duran Ege'nin arkasına saklandım. Ege'yi kendime siper ederken kafamı omzunun arkasından çıkarıp bakmaya devam ettim. "Babaanne yavaş, baston uçtu!"

Babam hemen araya girip ellerini kaldırdı. "Kızım! Ayıp öyle denir mi babaanneye? Durun allah aşkına."
Babaannem bastonunu indirip bana doğru parmak salladı. "Öğrenmemiş ki! Anası kılıklı ne olacak! Saygı nedir bilmez, hürmet nedir bilmez. Bir daha sakın köye gelme! Görmeyeceğim senin yüzünü!"

Hemen Ege'nin arkasından kafamı uzatıp söylenmeye devam ettim: "Gören de beni çok seviyorsun sanacak babaanne! Sanki köye gelince bağrına basıyorsun beni." Bu sefer annem araya girdi. Masadaki çay tabaklarını toplarken sertçe bana baktı. "Saçmalama kızım! Neden sevmesin kadın? Değil mi anne?" diyerek medet umar gibi babaanneme baktı.

Babaannem ise annemin bu sorusuna hiç oralı olmadı, burnundan "Cık!" diye bir ses çıkarıp kafasını öte tarafa çevirdi. Annem cevapsız kalınca hafifçe öksürüp işine döndü.
"Merak etme babaanne," dedim, Ege'nin arkasından çıkıp kollarımı göğsümde birleştirerek. "Duygularımız karşılıklı. Köye de senin için gelmiyorum zaten, dedemi ziyaret etmeye geliyorum."

Babaannem gözlerini devirdi. "Aman yok, istemem! Köyde dedenle uğraşıyorum zaten bir de seni çekemem oralarda! Başıma bela mı olacaksın?"
Aras oturduğu yerden hemen fırsatı değerlendirip atıldı: "Ben gelirim ama değil mi babaannem? Sen beni seversin, köftelerinden yaparsın bana?"
Hayriye babaannemin o çatık kaşları anında gevşedi, yüzüne nur inmiş gibi gülümsedi. Aras'a bakıp şefkatle konuştu: "Siz gelin tabii yakışıklılarım! Aras'ım gelsin, Ege'm gelsin... Sadece yanınızda üçüzünüzü getirmeyin yeter! O gelmesin, evdeki bereketi kaçırıyor!"

Salonda bir anda hafif bir kıkırdama koptu. Ege ile Aras birbirlerine bakıp sırıtırlarken ben gözlerimi tavana dikip derin bir sabır çektim. "Harika ya," diye mırıldandım. "Evde üvey torun muamelesi görüyorum resmen. Neyse ki gidiyorsun babaanne, yoksa miras kavgalarına başlayacaktık."

"Ne mirası be?!" diye tekrar gürledi babaannem. "Sana dikecek bir dikili taşım bile yok benim!"
Karan'ın hafifçe öksürdüğünü duydum. Kafamı o tarafa çevirdiğimde, Karan'ın gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığını, o dondurucu ifadesinin altında nasıl eğlendiğini gördüm. Sinirle ona baktım. "Ne gülüyorsun sen Yüzbaşı? Çok mu komik?"
Karan oturduğu yerde dikleşti, yüzündeki o hafif gülümsemeyi anında silip kaskatı bir tona büründü. "Ben bir şey demedim hekim hanım," dedi düz bir sesle. "Babaannen haklı diyorum sadece. Yaşlı kadına laf yetiştiriyorsun."

"Sen karışma Karan!" dedim parmağımı ona doğru sallayarak. "Sen dün gece nöbetimi sabote ettiğin yetmedi, şimdi de aile içi meselelerime mi el atıyorsun?"

Nermin Teyze hemen araya girdi. "Aaa, Elfida! Karan dün gece sabaha kadar senin başında durdu kızım! Fırtınada yalnız kalma diye nöbet tuttu çocuk. Hiç öyle denir mi?"

"Nöbet tutmadı Nermin Teyze," dedim sinirle. "Gitti dükkanın ortasına kuruldu, bir de üstüne timi çağırıp gece yarı yarısı lahmacun partisi verdiler!"

Babam şaşkınlıkla Karan'a döndü. "Kışlayı kliniğe mi taşıdınız lan Karan?"
Karan hiç bozuntuya vermeden, askeri bir ciddiyetle cevap verdi: "Komutanım, takviye kuvvet gerekti. Asker aç kalmaz, bilirsiniz." Salonda gelip geçen bu karmaşanın ortasında, babaannem bastonunu tekrar yere vurdu. "Haydi! Gevezeliği bırakın da benim taksiyi çağırın! Otobüs kalkacak birazdan!"
Aras ile Ege hemen ayaklanıp valizlere doğru seğirttiler. Babaannemin gitme ihtimali evde öyle bir bayram havası yaratmıştı ki, çocuklar valizleri taşırken resmen halay çekecek gibiydiler.

Babaannem ayağa kalktı. Önce Ali Komutan'ın, sonra annemin sarılmalarını kabul etti. Aras ile Ege'yi yanaklarından öpüp dualar okudu. Sıra bana geldiğinde ise durdu. Bana şöyle bir baktı, çenesini yukarı kaldırdı. "Bana bak eşek sıpası," dedi, sesi yine sertti ama gözlerinde hafif bir yumuşama vardı. "Akıllı dur. Kliniğe gelen hayvanlara iyi bak. O Karan oğlanın da canını sıkma, adam Bordo Bereli, seni tek elle havada çevirir."

"Yaaa babaanne," dedim gözlerimi devirerek. "Sen de iyice Karan'cı çıktın ha!"
Babaannem yine de dayanamayıp beni kolumdan çekti, sertçe sarıldı. Baston kokan, eski sabun kokan o sarılmayı ben de karşılıksız bırakmadım, kollarımı beline doladım. "Hadi bakalım, güle güle Hayriye Hanım. Köydeki dedeme selam söyle, çok söylenme adama," diye fısıldadım kulağına.

"Hadi oradan zevzek!" diyerek beni hafifçe itti. Herkes dışarıya, kapının önüne doğru döküldü. Aras ile Ege valizleri taksiye yüklerken, Nermin Teyze de babaanneme yolluk olarak hazırladığı börek paketini uzattı. Karan ile ben verandada kalmıştık. Dışarıdaki o nemli hava yüzüme vururken Karan'a doğru yan gözle baktım. "Demek yan ev..." diye mırıldandım, sadece onun duyabileceği bir sesle.

Karan ellerini montunun ceplerine soktu. Gözlerini sokaktaki taksiye dikmişti. "Yan ev," dedi, sesi pürüzlü ve derindi. "Artık kaçacak bir dükkanın da kalmadı Elfida. Pencereyi açsan karşımdasın."

"Ben kimseden kaçmıyorum Karan," dedim hırsla ona dönerek. "Sadece senin o soğuk, çekilmez tavırlarını çekmek zorunda kalmak istemiyorum."
Karan başını bana doğru çevirdi. Yüzüme doğru hafifçe eğildi.
"Göreceğiz bakalım," dedi kaskatı bir sesle. "Kim kimi çekmek zorunda kalacak."

Taksi korno çalarak hareket ettiğinde, babaannem camdan el sallıyordu. Biz de arkasından el salladık. Babaannem gittikten sonra mahalleden ve evden sanki büyük bir yük kalkmış gibi derin bir sessizlik oldu.
Babam içeri girerken bize döndü: "Hadi bakalım gençler, şu yeni evin temizliğine ve boya ölçülerine bakmaya gidiyoruz!"
Karan ile göz göze geldik.

Hep birlikte bahçe kapısından geçip yeni evin salonuna doluştuk. Boş salon hafif rutubet ve ahşap kokuyordu. Yerde eski gazeteler seriliydi, masanın üzerinde de hırdavatçıdan gelen renk kartelaları ve boya kutuları duruyordu.
Babam salonun ortasında dikilip ellerini beline koydu. "Aras, Ege! Siz üst kattaki odaları zımparalayın. Ben de aşağı mahalledeki nalbura gidip eksik ruloları alayım. Karan oğlum, Elfida ile birlikte şu salonun duvar rengini halledip astarı çekin."

Daha "Ama baba..." dememe fırsat kalmadan babam kapıdan çıkıp gitti. Üçüzlerim de gülüşerek merdivenleri tırmanınca, koca salonda tek bir ses bile kalmadı.
Sadece ben, Karan ve masanın üzerinde duran devasa renk kartelası. Gözlerimi yavaşça Karan'a çevirdim. Üzerindeki siyah tişörtünün kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Sargılı sağ eline aldırış etmeden masanın üzerindeki renk kartelasına doğru adımladı. Parmağını kartelanın en koyu, en kasvetli köşesine bastırdı.
"Gri," dedi Karan. Sesi öyle kaskatı çıkmıştı ki sanki duvar rengi değil de tatbikat bölgesine cephe seçiyordu. "Hatta füme. Lekeyi göstermez, derli toplu durur."

Gözlerim dehşetle açıldı. "Füme mi?!" diye bağırdım, sesim boş salonda yankılandı. "Sen kafayı mı yedin Yüzbaşı?! Sığınak mı yapıyoruz burayı?! Ev burası, ev! Açık renk olacak, kumsal beji yapacağız!"
Karan başını ağır ağır kaldırdı. O fırtınalı gözleri benimkilere kilitlendi. Yüzünde tek bir mimik bile oynamadı. "Kumsal beji iki günde mahvolur hekim hanım. Birisi çamurlu botla girer, dükkandan toz getirirsiniz. Füme pratik."

"Bana ne pratikliğinden!" diyerek kartelayı hırsla onun elinin altından çektim. Parmağımı şampanya köpüğü ve kumsal bejinin üzerine bastırdım. "Bak! Rengi görüyorsun değil mi? Işıl ışıl! Ferah!"

Karan gösterdiğim renge öyle bir baktı ki, sanki dünyanın en saçma şeyini görmüş gibi dudaklarını büktü. "Çamur tarlasına döner," dedi kestirip atarak. Hırsla masanın etrafından dolanıp tam karşısına dikildim. Başımı geriye doğru kaldırıp direkt gözlerinin içine baktım. "Bak Karan, beni iyi dinle! Bu evde BİZ yaşayacağız, sen değil! Sen kendi evine, yan binaya gideceksin! Bizim salonumuzun duvarına karışamazsın!"

Karan tek bir adım bile gerilemedi. Aksine, o iri gövdesiyle üzerime doğru hafifçe eğildi. Islak çam, deri ve onun o keskin kokusu ciğerlerime doldu. "Ali Komutan bana 'Salonu halledin' dedi," dedi sakin ama geri adım atmayan bir sesle. "Komutanın emri uygulanır. Gri olacak."

"Babam sana emretti diye bizim evi kışla koğuşuna çeviremezsin!" diye çıkıştım, sinirden masadaki boya rulolarından birini kapıp göğsüne bastırdım. "Uzatma işte! Bu ev bizim evimiz! Sen kendi evinde ne yapıyorsan yap!" Karan, göğsüne bastırdığım ruloyu sol eliyle tuttu ama gerilemedi. Dudaklarının kenarında o sinir bozucu, meydan okuyan tebessüm belirdi. "Kendi evin de olsa mantıklı olanı seçeceksin Elfida. Kumsal beji lafını duymamış olayım, füme boyuyoruz."

"Kumsal beji olacak dedim!" diye ayaklarımı yere vurdum resmen. "İnat etme! Askerliğini yan binada bırak, bizim eve getirme!"

"Füme."

"Şampanya!"

"Gri dedik Elfida."

"Açık krem Karan!"

"Ya sabır!" diye bağırıp ellerimi başıma götürdüm. "Sen ne kadar çekilmez, ne kadar nuh deyip peygamber demeyen bir adamsın ya?! Dağdaki teröristler bile seninle bu kadar pazarlık etmemiştir!"

Karan yerdeki boya tenekesinin kapağını tornavidayla açtı. İçindeki koyu gri boya ortaya çıkınca bana doğru yan gözle baktı. "Teröristler pazarlık etmez hekim hanım. Teslim olur."

"Ben sana teslim olmam!" dedim hırsla. Yerdeki diğer fırçayı kaptığım gibi gri boya tenekesine daldırdım. Karan "Ne yapıyorsun?" demeye kalmadan, fırçadaki gri boyayı hırsla duvarda tam onun boyunun hizasına büyük bir 'X' işareti çizerek sürdüm.
Salonda bir anlık ölüm sessizliği oldu.
Karan elindeki ruloyla öylece durdu. Duvardaki o kocaman gri 'X' işaretine baktı, sonra yavaşça kafasını bana çevirdi. Ela gözlerinde şimşekler çakıyordu.
"Sen..." dedi Karan, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir çığ kadar tehlikeli çıkmıştı. "Bizim boyayacağımız duvara gözdağı mı veriyorsun?"

"Evet!" dedim göğsümü kabartarak. "Madem gri istiyorsun, al sana gri! Ama geri kalan her yer açık renk olacak! Yoksa bu fırçayı alır, senin o siyah tişörtüne sürerim!"
Karan elindeki ruloyu yavaşça kenara bıraktı. Bana doğru adımlamaya başladı. O kadar ağır ve yırtıcı adımlarla geliyordu ki, aramızdaki mesafe tamamen sıfırlandı. Göğsüm onun sert göğsüne çarptı.
"Tişörtüme sürersin demek..." dedi Karan, dudakları kulağımın hemen yanında, boğuk ve fısıltılı bir sesle. "O boya tişörtüme değerse, ben de seni o duvara kumsal beji niyetine boyarım Elfida."

Gözlerim irileşti, kalbim güm güm atmaya başladı. Aramızdaki bu tehlikeli yakınlık zihnimi felç etmişken dışarıdan babamın sesi yükseldi: "Çocuklar! Ben geldim!"
Karan ile aynı anda, sanki birbirimizden elektrik çarpmış gibi iki adım geriye sıçradık. Babam içeri girip duvardaki devasa gri 'X' işaretini görünce alnını tuttu.

"Allah'ım sen bana sabır ver..." dedi babam derin bir nefes alarak. "Biri Yüzbaşı, biri veteriner ama ikisi bir araya gelince beş yaşındaki çocuklara dönüyorlar! Salon Fildişi Beyazı boyanacak, konu kapanmıştır!"
Babam mutfağa doğru yürürken Karan ile duvarın önünde baş başa kaldık. Karan yavaşça bana dönüp dudak kenarıyla gülümsedi. "Fildişi beyazı," dedi Karan. "Griye yakın sayılır hekim hanım."

"Senden nefret ediyorum Karan," dedim fırçayı kutuya daldırırken. Karan yanıma adımlayıp duvara ilk fırçayı vururken fısıldadı: "Biliyorum Elfida. Ben de senin bu inadından nefret ediyorum."

Üst kattan devasa bir patırtı kopunca ortamın büyüsü bozuldu. Aras ile Ege yine birbirine girmişti. Baba. onları hizaya sokmak için yukarı çıkarken, Nermin Teyze elinde çay ve kıymalı börek tepsisiyle salona girdi. "Ayy kolay gelsin çocuklarıma!" dedi Nermin Teyze.

Herkes salona toplandı. Karan tepsinin yanına oturdu, sargılı eliyle çaydanlığı tutmaya çalışırken zorlandığını görünce hemen çaydanlığı elinden aldım. "Ver bana, ben doldururum. İnat etme," dedim.

Karan gözlerini bana çevirdi. "Asker adam tek elle çay dolduramayacaksa kapatsın kışlayı."

"Asker adam önce yarasını iyileştirecek," diyerek çayını önüne koydum. O sırada kapıda topuklu ayakkabı tıkırtıları duyuldu. Alya elinde bir koliyle içeri girdi! "Kimse var mııı? Boya partisi var dediler geldim!"
Alya içeri girer girmez ortamı neşeyle doldurdu. Karan'a bakıp takıldı, sonra yanıma gelip fısıldadı: "Kızım bu adamın yanında nasıl boya yapıyorsun, kasları tişörtü patlatacak!"

"Alya sus, duyacak!" dedim kızararak.

Karan çayından bir yudum alırken "Duyuyorum Alya," dedi düz bir sesle.

Akşama doğru boya bitti. Fildişi beyazı duvarlar salonu mis gibi göstermişti. Aras ve Ege yere uzanmış yorgunluktan pofluyordu. Babam ve Nermin Teyze yan binaya akşam yemeği hazırlığına geçmişti.
Salonda tek başıma durup duvarlara bakarken arkamdan o tanıdık ses geldi: "Beğendin mi?"
Karan kapı eşiğinde durmuş, kolları göğsünde beni izliyordu.
"Beğendim," dedim samimiyetle. "Haklıymışsın. Güzel oldu."

Karan yanıma yaklaştı. "Gri de güzel olurdu."

"İnatçısın," dedim gülerek.

"Sen daha inatçısın," dedi, sesi yumuşayarak. Yüzüme baktı. "Yarın kendi evine geçiyorsun."

"Evet, kendi evimize."

"Ama unutma," dedi Karan, sesi derinleşerek. "Pencerelerimiz hala karşı karşıya. Kaçamazsın."

"Senden kaçtığımı kim söyledi Yüzbaşı?" dedim gözlerinin içine bakarak.

Karan'ın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. "Görecğiz Elfida. Yarın eşyalar taşınınca göreceğiz." Karan arkasını dönüp dışarı çıkarken, ben kalbimin hızlanan atışlarıyla yeni salonumuzda duruyordum. İnatlaşmamız bitmemişti, sadece yeni evimizin duvarları arasında devam edecekti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.