4. bölüm / 9
Kalp HattıKIRMIZI CANAVAR
Bölümler 9Şu an: KIRMIZI CANAVAR
- 1 EMREDERSİNİZ KOMUTANIM7.905 kelime
- 2 KARAKOL IŞIKLARI7.695 kelime
- 3 DİSİPLİN SINIRI12.036 kelime
- 4 KIRMIZI CANAVAR14.735 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 KIRMIZI REÇETE14.433 kelime
- 6 BASKIN17.461 kelime
- 7 ÇATLAK DUVAR19.227 kelime
- 8 ALSANCAK11.825 kelime
- 9 DAMAT ADAYI12.697 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nizamiyedeki o olaylı günün üzerinden tam iki gün geçmişti. İki gün boyunca ne zaman gözlerimi kapatsam Karan Yüzbaşı'nın o uyuz, kural kılıfına sığınmış suratsız ifadesi ve beni güneşin altında yirmi dakika beklettiği o anlar aklıma geliyordu. Sinirden evde saksıların yerini değiştirmiş, bilgisayar başında e-ticaret sitelerinin yazılımlarıyla uğraşan Aras ve Ege'ye sarmıştım.
Aras ile Ege salonun ortasında kucaklarında laptoplar, kulaklıklar takılı vaziyette sipariş takipleri ve dijital pazarlama bütçelerini tartışırken ben yanlarından her geçtiğimde ikisine de ters ters bakıyordum. Bir de utanmadan Karan'a hak verip "Kızım adam nöbetçi amiriydi, ne yapsın" diyorlardı. İkisi de evden rahat rahat ticaretini yapıyordu ama konu benim kışladaki kavgama gelince uzman birer analizci kesiliyorlardı.
"Elfida," demişti Ege sabah kahvesini yudumlarken, "bak e-ticarette bile kurallar vardır. Adam kışlanın güvenliğini sağlamış, niye bu kadar takıldın?"
"Ege, laptopunu kafana geçirmemi istemiyorsan reklam bütçelerine geri dön," diye kükremiştim.
&&&
Şimdi ise elimde tıbbi kontrol çantamla kışlanın nöbetçi revirinin önünde duruyordum. İki gün önceki nöbetleşe kapışmanın ardından, Ajan'ın dikişlerini kontrol etme zamanı gelmişti. Ali Paşa'nın kızı olmam kapıdan girmemi kolaylaştırsa da, içeride beni bekleyen kişinin kim olduğunu bildiğim için adımlarım bir anlığına tereddüt etti.
15 gün kışla dışına çıkış yasağı alan Karan Yüzbaşı, Ali Paşa'nın talimatıyla revir ve iç güvenlik kontrolünden sorumluydu. Yani şu an o devasa revir binasında Ajan ile baş başaydı.
Derin bir nefes aldım. Siyah deri ceketimi düzelttim, sıkıca topladığım saçlarımdan süzülen birkaç tutamı kulağımın arkasına ittim ve ahşap revir kapısının kulfunu tutup içeri adım attım.
İçerisi antiseptik ve ilaç kokuyordu. Revirdeki muayene masaları boştu. Derin bir sessizlik hakimdi, sadece arka taraftaki özel ameliyat ve dinlenme odasından hafif tıkırtılar geliyordu.
Topuklu çizmelerimin mermerde çıkardığı tık, tık, tık sesleri revirin yüksek tavanında yankılandı. İçeriye doğru birkaç adım attım.
"Kimse var mı?" diye seslendim. Sesimdeki o kendinden emin tonu bilerek öne çıkarmıştım.
Arka taraftaki paravan yavaşça çekildi.
Karan Göktürk...
Üzerinde sadece siyah, vücuduna tam oturan askeri bir tişört ve kamuflaj pantolonu vardı. Sargılı sağ eli siyah bir kol askısıyla göğsüne sabitlenmişti ama sol kolunun kasları, tişörtün kumaşını zorluyordu. Saçları hafif dağılmıştı, gözlerinde ise iki gündür biriken o karanlık uyuzluk ve yorgunluk okunuyordu.
Beni gördüğü an bakışları kısıldı. Göğsü derin bir nefesle kalkıp indi. "Yine mi sen?" dedi Karan. Sesi kısık, pürüzlü ve oda boyunca yayılan bir soğukluğa sahipti.
"Ben ya," dedim çantamı sapından tutup hafifçe havaya kaldırarak. Yüzüme en sinir bozucu, en sevimli gülümsememi oturtmuştum. "Memnun olamadın galiba Yüzbaşı? Malum, ben senin 15 gün çakılı kaldığın bu mekanda can kurtaran tek kişiyim. Ajan'ın dikiş kontrolü var. Çekil önümden."
Karan paravanın yanından ayrılmadı. İki devasa adımla aramızdaki mesafeyi kapattı. Boy farkımız yine kendini hissettirdi; tam karşımda bir duvar gibi dikildi. Siyah tişörtünün altından yayılan o odunsu, keskin erkek kokusu ve antiseptik karışımı koku bir anda etrafımı sardı.
"Kışla revirine girerken Nöbetçi Amirine bilgi verilir Hekim Hanım," dedi Karan, alt çenesini sıkarak. "İçeri bodoslama dalamazsın."
"Öyle mi?" dedim başımı hafifçe yana eğip gözlerinin tam içine bakarak. "İki gün önce nizamiyede çantamı ararken kuralları çok iyi biliyordun ya. Ben de senin o aşırı kuralcı bünyene uygun olarak geldim işte. Köpeği nerede saklıyorsun?"
Karan bir an duraksadı. Sargılı eline rağmen sol elini cebine soktu, üzerime doğru yarım adım daha attı. İyice yakınlaşmıştık. Bakışları dudaklarıma, ardından tekrar gözlerime kaydı. "Ajan içeride, dinlenme odasında," dedi Karan, sesini biraz daha alçaltarak. Sesi adeta ruhuma temas ediyordu. "Ama kontrolü yaparken ellerine hakim ol. Benim kışlamda bir daha olay çıkarırsan, Ali Paşa'nın kızı olman seni o nizamiyeden dışarı atılmaktan kurtaramaz."
Hafifçe kıkırdadım. Bir adım daha atıp aramızdaki o son santimleri de yok ettim. Gözlerimigözlerine kilitledim.
"Beni nizamiyeden atacakmış..." diye fısıldadım, yüzüne doğru hafifçe eğilerek. "Sen daha sargılı elinle kendi düğmeni ilikleyemiyorsun Göktürk. Beni dışarı atacakmışsın. Önce bir elini iyileştir, sonra karşıma çık."
Karan'ın gözlerinde çakan o tehlikeli kıvılcımı gördüm. Sol elini cebinden çıkarıp arkamdaki muayene masasının kenarına sertçe dayadı. Beni masayla kendi gövdesi arasına sıkıştırmıştı. Şimdi etrafımı tamamen onun bedeni sarıyordu. "Benim elim sakat olabilir Soykan," dedi Karan, eğilip tam kulağımın dibinde fısıldayarak. Nefesi tenimi yaktı. "Ama tek elimle bile senin o hırçın dilini nasıl keseceğimi çok iyi bilirim. Sınırlarını zorlama."
Tüylerimin diken diken olduğunu hissettim ama dik duruşumdan tek bir milim bile ödün vermedim. Elimi kaldırıp göğsüne, o siyah tişörtün altındaki sert kaslara bastırdım ve onu hafifçe geriye ittim.
"Diline hakim olamayan sensin Yüzbaşı," dedim göğsüne basmaya devam ederek. "Şimdi çekil yolumdan. İşimi yapacağım."
Karan birkaç saniye gözlerimin içine baktı. Ardından hafif, karanlık bir tebessümle geriye çekildi. "Buyur Hekim Hanım. Sahne senin."
Arkamı dönüp paravanın arkasındaki dinlenme odasına geçtim. Ajan, köşedeki yumuşak sedirin üzerinde yatıyordu. Beni görünce kulaklarını dikti, hafifçe kuyruğunu salladı.
"Ooo benim güzel oğlum," dedim sesimi anında yumuşatarak. Çantamı yere bırakıp sedirin yanına diz çöktüm. Ajan'ın başını okşadım. "Bakıyorum da bu kasıntı robot sana iyi bakmış."
Karan kapı pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş beni izliyordu.
"O köpeğe senden daha iyi baktığıma eminim," dedi arkamdan, o umursamaz tonuyla. "En azından ona bağırıp çağırmıyorum."
"Ben sana bağırıyorum Yüzbaşı, köpeğe değil," dedim başımı çevirmeden. Çantamdan steril eldivenleri çıkarıp ellerime geçirdim. "Çünkü sen laftan anlamıyorsun, Ajan ise senden daha zeki."
Karan'ın hafifçe genizden gelen gülüşünü duydum. "Çok komiksin Soykan. İfadede 'disiplinsiz kahramanlık sevdalısı' derken de böyle komik miydin?" Ajan'ın yarasındaki sargıları dikkatle açmaya başladım. İçimdeki hekimlik ciddiyeti anında devreye girmişti. Dikişler gayet temiz duruyordu, iltihap kapmamıştı.
"İfadede ne dediysem arkasındayım," dedim dikişleri alkollü pamukla temizlerken. "Kuralları ihlal ettin, ezbere hareket ettin. Ama meşru müdafaa dedik işte, dua et bana. Yoksa şu an revirde değil, askeri cezaevinde olurdun."
"Sana dua edeceğime ateşe yürürüm daha iyi," dedi Karan. Adımları yaklaşmaya başladı. Sedirin diğer tarafına geçti. Tam karşıma diz çöktü.
Şimdi Ajan'ın gövdesinin iki yanında, yüz yüze diz çökmüş durumdaydık. O kadar yakındık ki, dizlerimiz birbirine değiyordu. "Bana bak Göktürk," dedim elimdeki bistüriyi ve pensi hazırlarken. "Şu an dikişleri alıyorum. Köpeği sabit tutman lazım. Sargılı elini kullanma, sol elinle başından tut."
Karan dediğimi yaptı. Sol elini yavaşça Ajan'ın başının altına koydu, onu sakince okşadı. Köpek Karan'ın dokunuşuyla tamamen gevşedi. O sert, askeri disiplin abidesi adamın bir hayvana bu kadar yumuşak dokunması bir an için dikkatimi dağıttı. Bakışlarım onun iri, damarlı sol eline ve Ajan'ın tüylerini okşayan parmaklarına takıldı. "Ne oldu?" dedi Karan, fark ettiğimi anlayarak. "Hekim Hanım'ın dikkati mi dağıldı?"
Gözlerimi hızla ellerinden çekip yüzüne baktım. "Hiç alakası yok. Sadece bir robotun duygusal bir eylemde bulunması şaşırttı."
"Ben robot değilim dedim sana çardakta da," dedi Karan. Sesi daha da derinleşti. Ajan'ı okşamaya devam ederken bana doğru hafifçe eğildi. "Sadece senin gibi duygularıyla hareket eden, aklını öfkesine teslim eden insanlara karşı mesafeliyim."
"Ben öfkeme aklımı teslim etmiyorum!" dedim dikişin ilk düğümünü keserken. "Ben haksızlığa tahammül edemiyorum. Sen nizamiyede intikam aldın benden! Kabul et!"
"Ben görevimi yaptım," dedi Karan, gözlerini bir milim bile kaçırmadan. "Sen ise Paşa kızı olmanın getirdiği o rahatlıkla her kapıdan elini kolunu sallayarak geçebileceğini sandın. Sana kışlanın kurallarını hatırlattım."
"O kuralları senin kafana vururum ben Yüzbaşı!" dedim ikincil dikişi sökerken. Pensin ucu hafifçe Ajan'ın derisine değdi, köpek hafifçe sızlandı.
Karan'ın sol eli anında hareket etti. Ajan'ın başını tutmayı bırakıp benim pens tutan bileğimi kavradı.
Sıcak, sert parmakları bileğimin etrafına bir kelepçe gibi kapandı. İkimiz de donakaldık. Parmaklarının sıcaklığı derimden içeri süzüldü.
"Yavaş ol," dedi Karan, sesi bir fısıltıdan farksızdı ama emrediciydi. "Köpeğin canını yakıyorsun. Öfkeni benden çıkar, hayvandan değil."
Bileğimi elinin içinden çekmeye çalıştım ama tutuşu o kadar güçlüydü ki imkansızdı.
"Bırak bileğimi," dedim gözlerimin içine oturan o hırçın ateşle.
"Bırakmıyorum," dedi Karan, sol elini bileğimde biraz daha yukarı kaydırarak. "Önce sakinleşeceksin. O elindeki kesici aleti Ajan'a değil bana batıracaksın gibi bakıyorsun."
"Bırak dedim Göktürk!"
Ayağa kalkmaya çalıştım ama Karan da aynı anda doğruldu. İkimiz de dizlerimizin üzerinden fırladık. Benim bileğimi hâlâ tutuyordu. Beni kendine doğru çekti. Sırtım revirin ahşap duvarına çarptı.
Şimdi duvarmışçasına önümde duruyordu. Sol eli bileğimi duvara sabitlemişti. Sargılı sağ eli ise göğsümüzün arasında kalmıştı. Nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Revirdeki o sessizlik, ikimizin düzensiz soluklarıyla doldu. "Beni çıldırtmak hoşuna gidiyor değil mi?" dedi Karan, yüzü yüzüme birkaç santim mesafedeyken. Buz mavisi gözleri adeta alev alıyordu. "O hırçın dili kullanmak, bana laf yetiştirmek, buraya gelip patronluk taslamak..."
"Sen de çıldırmaya dünden razısın Yüzbaşı," dedim, göğsüm hızla kalkıp inerken. "Kendi çöplüğünde bir sivilin sana boyun eğmemesi canını yakıyor."
"Ben kimsenin bana boyun eğmesini istemiyorum Soykan," dedi Karan. Sesi o kadar alçaldı ki, dudaklarının hareketini tenimde hissettim. "Ben sadece senin o maskenin arkasında ne olduğunu görmek istiyorum."
"Maskem yok benim!" dedim duvardaki bileğimi kurtarmaya çalışarak. "Ben neysem oyum! Hırçınım, lafımı saklamam ve senin gibi kasıntı adamlara asla geçit vermem!"
Karan başını hafifçe yana eğdi. Bakışları dudaklarıma indi. Bir an için odadaki tüm hava çekildi sanki. "Geçit vermiyorsun ha?" dedi Karan, dudaklarında tehlikeli bir gülüş belirdi. "Peki şu an niye nefesin kesildi Hekim Hanım?"
"Nefesim falan kesilmedi!" dedim cırlayarak. "Sen çok yakın duruyorsun! Çekil şuradan!" Karan çekilmedi. Aksine, bileğimi tutan elini gevsertti ama bırakmadı. Parmak uçları bileğimden yukarı, koluma doğru yavaşça kaydı. O dokunuş, derimde elektrik çarpmış gibi bir etki yarattı.
"Bu 15 gün geçecek Elfida," dedi Karan.
"Geçsin..." dedim sesimin titrememesine özen göstererek. "Geçsin de görelim. Ne değişecek?"
"Çok şey değişecek," dedi Karan, gözlerimin içine bakarak. "Kışla kapısının dışına çıktığımda, seni kendi sivil alanında bulacağım. Ve o zaman nizamiyedeki gibi kuralların arkasına sığınmayacağım."
"Sığınma Yüzbaşı," dedim meydan okuyarak. "Gel sivil alana. Gör bakalım mahallede, klinikte işler nasıl yürüyormuş. Seni oradan arkana bakmadan kaçırtmazsam bana da Elfida demesinler."
Karan'ın gözlerinde garip bir saygı ve daha da büyük bir arzu parladı. Bileğimi yavaşça bıraktı. Bir adım geri çekildi. İkimiz arasındaki o devasa çekim alanı biraz olsun gevşedi ama odadaki sıcaklık hâlâ tavan yapmış durumdaydı.
"İşini bitir," dedi Karan, arkasını dönüp pencereye doğru yürürken. Sesi yine o eski, soğuk tonuna bürünmeye çalışıyordu ama o da ritmini kaybetmişti. "Ajan'ı fazla bekletme."
Ajan'ın yanına diz çöktüm.
Kalan iki dikişi de saniyeler içinde, son derece profesyonelce söktüm. Yaraya antiseptik sürüp üzerini hafif bir gazlı bezle kapattım. Tüm bu süre boyunca Karan pencerenin önünde, sırtı bana dönük bir şekilde durdu. Dışarıdaki kışla bahçesini izliyordu ama omuzlarının ne kadar gergin olduğunu buradan bile görebiliyordum.
Eldivenleri çıkarıp çöpe attım. Malzemelerimi çantama yerleştirdim. Çantanın fermuarını çektikten sonra ayağa kalktım. "İşlem bitti Yüzbaşı," dedim, çantamı omzuma asarak. Sesimi tekrardan o aşılmaz, hırçın tonuna kavuşturmuştum. "Ajan gayet iyi. İki gün boyunca yarayı kuru tut. Sonra tamamen iyileşmiş olacak."
Karan yavaşça bana doğru döndü. Elleri yine arkasındaydı.
"Teşekkürler Hekim Hanım," dedi, kurumsal bir edayla.
"Rica etmem Yüzbaşı," dedim kapıya doğru yürürken. Tam yanından geçerken durdum. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. "Bir daha revire geldiğimde, o sargılı elinin dikişlerini de ben kontrol edeceğim. Bakalım kışla robotu acıya ne kadar dayanıklıymış."
Karan hafifçe sırıttı. "Benim acı eşiğim senin hayallerinin bile ötesinde Soykan. Dene ve gör."
"Göreceğiz," dedim.
Revir kapısını sertçe açıp dışarı çıktım. Güneş ışığı yüzüme vururken revirin o ağır, nefes kesen havası geride kaldı. Koridorda yürürken adımlarım hızlıydı. Kalbim hâlâ bir ritim kaçırarak atıyordu.
Aras'ın arabasına doğru ilerlerken arkama bakmamak için kendimi zor tuttum. Biliyordum ki Karan Yüzbaşı revirin penceresinden arkamdan bakıyordu.
KARAN GÖKTÜRK
Revirin ağır, ahşap kapısı Elfida'nın arkasından sertçe kapandığında, odadaki o geniz yakan antiseptik kokusunun arasına karışmış tatlı, hırçın parfüm kokusu hâlâ havada asılı duruyordu.
"Kasıntı robot..." diye mırıldandım kendi kendime. Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı ama anında çenemi sıkarak o ifadeyi yüzümden sildim.
Robotmuş. Ben yıllardır bu üniformanın içinde, dağda, taşta, kurşunların ortasında duygularını sökmüş bir adamdım. Ama bu kız, topuklu çizmelerinin mermerde çıkardığı seslerle kışlaya her adım attığında benim o ilmek ilmek ördüğüm çelik duvarlarımı çatırdatıyordu.
Sağ elimdeki sargıya baktım. Kol askısı omzumu çekiyordu. Hafif sızlıyordu. Arkamı dönüp Ajan'a baktım. Köpek sedirin üzerinde uzanmış, kafasını patiğinin üzerine koymuş, bana "Ne bakıyorsun komutan?" der gibi bakıyordu.
"Sana da yazıklar olsun," dedim Ajan'a doğru kısık ve sert bir sesle. "Kız iki okşadı, iki tatlı söz söyledi diye sattın bizi. Hani kışlanın en sadık köpeğiydin sen?"
Ajan hafifçe kuyruğunu vurarak yanıt verdi zemine. Umurunda bile değildi. O da anlamıştı bu kızın lafının üstüne laf söylenmeyeceğini.
Revirdeki steril masanın üzerindeki gazlı bezleri düzenledim. Sol elimle tıbbi kutuyu kapatıp kenara çektim.
15 gün... Koskoca 15 gün boyunca bu kışlanın sınırları dışına çıkışım yasaklanmıştı. Soruşturma heyetinin kararı, Ali Komutan'ın o sessiz ama ezici otoritesi ve en önemlisi de Komutanımın o hırçın kızının verdiği ifade yüzünden buradaydım.
Üzerimdeki siyah askeri tişörtün yakasını hafifçe düzeltip revirin kapısını açtım. Dışarı adım attığım an İzmir'in tepedeki kavurucu öğlen sıcağı yüzüme çarptı. Kışla bahçesi geniştir; orta alanda içtimai meydanı, ileride engelli parkur, sağ tarafta ise çam ağaçlarının gölgelediği ahşap kamelyalar vardı.
Adımlarımı ağır ağır dışarıya, beton yola doğru attım. Botlarımın altındaki çakıllar ezilirken gözlerimi kışlanın girişindeki o devasa nizamiye kapısına diktim. İki gün önce o kapıda arabasının içinden bana bağıran kız, az önce buradan çıkıp gitmişti.
"Karan!"
Ağaçların oradan gelen sesle başımı çevirdim.
Kamelyaların oradan bize doğru yürüyen üç adam vardı. Üsteğmen Berkan, Üsteğmen Yavuz ve Üsteğmen Bora...
Üçü de benim öz kardeşimdi. Yıllarca aynı mevzide yatmış, aynı tastan çorba içmiş, dağda sırt sırta kurşun sıkmış devrelerimdi. Benim komutanları olmam, kışla dışındaki o derin kardeşlik bağımızı asla değiştirmezdi.
Üzerlerinde kamuflajları, kollarını sıvamış, görev devir tesliminden çıkmış gibi yorgun ama bir o kadar da dik adımlarla geliyorlardı.
"Hah," dedim kollarımı göğsümde bağlayarak. "Bizim mahşerin üç atlısı geliyor. Ne var lan?"
Berkan yanıma gelip elini omzuma koydu, samimi bir hareketle sıktı. "Hayırlı nöbetler Sayın Yüzbaşım. Nizamiyeden kızın arabasının fırladığını görünce dedik bir bakalım bizim kural abidesi ne halde. 15 gün kışla hapsi nasıl gidiyor birader?"
"Çok düşüncelisiniz Üsteğmenim," dedim sesimdeki o takılmacı tonla. "Gözlerim yaşardı. Devriye saatinde ne işiniz var sizin burada?"
Yavuz elindeki soğuk çay kutusunu bana doğru uzattı. Yüzündeki o her zamanki dingin, keskin nişancı ifadesiyle konuştu. "Sana çay getirdik kardeşim, laf yapma. Ajan'ın durumu nasıl? Dikişleri halloldu mu?"
Çayı sol elimle aldım. "Ajan iyi. Dikişleri söküldü." Bora sırıtarak araya girdi. Bizim ekibin en hareketli, patlamaya hazır bombasıydı Bora Üsteğmen. "Dikişleri Ajan'ın söküldü de, senin dikişler ne durumda Karan? Kız yine altını üstüne getirdi mi revirin? Nizamiyedeki olaydan sonra millet hala sizi konuşuyor."
Gözlerimi Bora'ya diktim. "Bora, kaşınma."
Berkan kahkahayı bastı. O iri gövdesi sarsıldı resmen. "Ulan Bora, adam zaten sakat eline mi yansın, 15 gün kışlaya çivilendiğine mi yansın... Bir de üstüne Ali Paşa'nın kızıyla uğraşıyor. Karan, harfiyen anlatsana oğlum. Yine nerede birbirinize girdiniz içeride?"
Yavuz bir adım öne çıkıp sırtını arkamızdaki çam ağacına yasladı. "Harfiyen anlatmana gerek yok. Nizamiyedeki aramayı duyduk zaten. Bizim Yüzbaşı gitmiş Paşa'nın kızının arabasını arama aynasıyla aratmış, çantasındaki antiseptik şişesine kadar inceletmiş. Oğlum Karan... Hangi sivilin arabasını yirmi dakika güneşin altında beklettin sen bugüne kadar?"
"Kurallar neyse onu uyguladım Yavuz," dedim soğuk çaydan bir yudum alarak. "Nizamiyeden giren çıkan her araç kontrol edilir. Sivil olması, Komutanımızın kızı olması bir şeyi değiştirmez."
"Bana bak oğlum," dedi Berkan kolumu hafifçe dürterek. "Bize mi anlatıyorsun? Kaç senelik kardeşiz biz seninle? Dağda teröristin arasına dalarken bile kural kural diye gezen adamsın ama bu kızın kuralı başka. Sen kural kılıfına sığınıp kızdan nizamiyede intikam aldın, kabul et."
"İntikam değil," dedim, sesimdeki o ciddi tonu hiç bozmadan. "Haddini bildirmek denir ona. Kışla sınırları içerisine giren herkes buranın bir askeri bölge olduğunu, burada duyguların değil disiplinin işlediğini bilecek."
"Adam haklı aslında," dedi Bora araya girip zemin arayarak. "Ali Paşa'nın kızı falan ama maşallahı var... Soruşturma odasında savcı albaya bile geri adım attırmadı. Bizim Tim'dekiler bile kadının o duruşuna hayran kaldı valla."
Gözlerimi anında Bora'ya çevirdim.
"Tim'dekiler hayran mı kaldı?" dedim. Sesim o kadar alçak ve keskin çıktı ki, bahçedeki rüzgar bile durdu sanki. "Kime hayran kalmışlar Bora?"
Bora yutkundu. Benim bu tonumu çok iyi bilirdi. "Şey... Yani komutanım, cesaret anlamında dedim... Geri adım atmıyor ya hani..."
"Bora," dedim sol elimle çay kutusunu hafifçe sıkarak. Teneke cızırdayarak ezildi. "O Tim'deki arkadaşlara söyle, devriye saatlerini iki katına çıkardım. Akşam içtimasından sonra parkurda göreceğim hepsini. Askerin işi gücü bitti de sivil doktorların cesaretini mi puanlıyor?"
Berkan gülmekten neredeyse yere oturacaktı. "Ulan Karan! Oğlum sen çıldırmışsın valla! Bora tek bir laf etti, adam Tim'e ceza kesti resmen. Lan ne bu kıskançlık? Hayran kalırlar tabii, kız taş gibi, bir de üstüne senin gibi adama kök söktürüyor."
"Berkan!" diye gürledim bu sefer. "Ağzını topla."
"Tamam tamam, sustuk kardeşime bak," dedi Berkan ellerini iki yana açarak. "Ama bak ben seni bilirim Karan. Biz seninle aynı sipayide yattık. Sen çatışmanın ortasında bile bu kadar gerilmiyordun. Bu kız senin dengeni bozmuş, sen kabul etmek istemiyorsun."
"Ne dengesi Berkan?" dedim çay kutusunu çöpe fırlatarak. "Kız şımarık bir sivil. Babasının rütbesine güveniyor, her yerde kendi kurallarının geçeceğini sanıyor. Ben de ona kışlada kimin patron olduğunu gösteriyorum."
"Valla nizamiyedeki gösterin pek öyle patronluk gösterisi gibi durmuyordu," dedi Yavuz sakince. "Yavuz Üsteğmen olarak değil, dostun olarak söylüyorum; aradaki o gerilimi bütün nizamiye erleri izlemiş. Kız sana 'kasıntı buzdolabı' diye bağırırken sen kızın dibine kadar girmişsin."
"
Yavuz," dedim kaşlarımı çatarak. "Sen de mi başladın?"
"Ben gördüğümü söylerim kardeş," dedi Yavuz, buz gibi gözlerini kaçırmadan. "O kız sıradan bir sivil değil, sen de biliyorsun. Köpeğini kurtarmak için gece vakti reviri birbirine kattı. Soruşturmada seni yakacak ifadeyi verebilirdi ama olayı meşru müdafaaya çevirdi. Kadın seni korudu Karan."
"Beni korumadı!" dedim sesimi biraz daha yükselterek. "Kendi adalet anlayışını uyguladı! Beni borçlu çıkarmak için yaptı bunu!"
"E tamam işte!" dedi Berkan kolunu omzuma atıp beni kendine doğru çekerek. "Aynı senin gibi! Sen de adamı borçlu çıkarmak için nizamiyede arabasını aradın, bugün de revirde kızı köşeye sıkıştırdın. İki tane inatçı keçi bir köprüde karşılaşmış. Ama haberin olsun birader, o köprü yıkılırsa altında ikiniz de kalırsınız."
Bir an sessizlik oldu. Kışlanın üzerindeki sıcak hava, devasa çam ağaçlarının hışırtısıyla bölündü. Berkan'ın dedikleri zihnimde yankılandı. İnatçı iki keçi... Denge... Köprü...
"Köprü falan yıkılmaz," dedim dudaklarımı birbirine bastırarak. "Benim olduğum yerde hiçbir şey yıkılmaz."
"Göreceğiz," dedi Berkan sırıtarak. "15 gün buradasın. Kız 'iki gün sonra Ajan'ın durumuna bakmaya yine geleceğim' dedi mi demedi mi?"
"Dedi," diye araya girdi Bora. "Nizamiyeden çıkarken bağırdı komutanım. 'İki gün sonra o dikişleri sökmeye geleceğim, o zaman görüşeceğiz Yüzbaşı' dedi."
Bora'ya yine ters bir bakış attım.
"Gelsin," dedim soğuk ve kendinden emin bir sesle. "Geleceği varsa göreceği de var. Revir nöbeti bende."
"Ulan Karan," dedi Berkan başını iki yana sallayarak. "Sana 15 gün kışla cezası verdiler sanıyorduk, meğer sana ödül vermişler. Kendi elinle kızı revire kilitliyorsun."
"Berkan, valla kaşınıyorsun," dedim sol elimle çenesine hafif bir dürtme atarak.
"Tamam kapat konuyu," dedi Yavuz gülümseyerek. "Aksama içtimadan sonra gazinoda bir çay içelim. Kafan dağılsın biraz. İki gündür duvarlarla konuşuyorsun kışlada."
"İşim var," dedim arkamı dönerek. "Ajan'ın ilacını vereceğim."
"Ulan köpeğe gösterdiğin ilginin yarısını bize göstermedin be!" diye arkamdan bağırdı Berkan. Üçünün gülüşmeleri kışla bahçesinde yankılandı.
Onların o samimi kahkahalarını arkamda bırakarak ağır adımlarla tekrar revir binasına doğru yürüdüm. Botlarımın sesi mermerde yeniden yankılanmaya başladığında kışlanın o tanıdık, disiplinli yalnızlığı beni yeniden sarmaladı.
Revirden içeri girdim. Kapıyı kapattım. Ajan köşedeki sedirde bana bakıyordu. Gidip yanına oturdum. Sol elimle köpeğin başını okşamaya başladım. Düzenli nefes alıp verişini dinlerken masanın üzerindeki telefonum hafifçe titredi.
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Bu saatte beni arayabilecek kişiler belliydi: Ya nöbetçi kulübesinden bir aksilik haberi geliyordu ya da bizim çocuklardan biri, Berkan veya Yavuz, bir durum raporu geçiyordu.
Sol elimle masanın üzerindeki telefonu aldım. Ekranda kayıtlı olmayan, ama kodundan izmir içi olduğu anlaşılan 0532'li bir numara duruyordu.
Ekrana boş boş baktım bir saniye. Ardından mesaj bildirimi düştü.
Gönderen: Bilinmeyen Numara
"Köpeğin ilacını zamanında verdin mi Yüzbaşı? Ajan'ın dikiş yeri kuru kalacak dedik, kışla nöbetçiliği ayağına köpeği ihmal ettiysen o nizamiyeyi yarın başına yıkarım."
Mesajı okuduğum an göğsümün ortasında garip, sıcak ve kontrol edemediğim bir dalga yayıldı. Dudaklarımın kenarı kendiliğinden yukarı doğru kıvrıldı.
Elfida Soykan...
Gecenin bir yarısı, saat bir buçukta, Ali Paşa'nın hırçın kızı bana mesaj atıyordu. Numarayı nereden bulduğunu sormaya bile gerek yoktu; babasının telefonu veya nizamiyedeki kayıt defteri... İstese kışlanın haritasını bile çıkartırdı önüme.
Sırtımı koltuğa dayadım. Telefonu sol elimde tutup başparmağımla ekrana dokundum. Yüzümdeki o karanlık tebessümü silmeden yazmaya başladım: "Nizamiyeyi başıma yıkmak için önce o kışlaya girmeyi başarman lazım Soykan. Ajan zamanında ilacını aldı, mışıl mışıl uyuyor. Sen kendi uykuna bak, yarınki nöbetimde kafamı ağrıtma."
Gönder'e bastım.
Telefonu masaya koymaya hazırlanıyordum ki üç saniye geçmeden ekran tekrar aydınlandı. Hırsından parmaklarının ekranda nasıl hızlı hareket ettiğini canlandırabiliyordum kafamda. Yanakları kızarmış, sarı saçlarını kulağının arkasına itmiş, yatakta doğrulmuş bana laf yetiştirmeye çalışıyordu.
"Ben senin gibi kışla duvarları arkasına saklanıp insanları bekleten tiplerden değilim Göktürk. İlacı saat kaçta verdin? Doğruyu söyle. Köpeğin ateşine baktın mı? Termometreyi revirdeki çantaya koymuştum."
Derin bir nefes verdim. Bu kızın dur durak bilmeyen o kontrolcü tarafı, kuralcılığı en az benim kadar sertti ama o bunu kabul etmek yerine bana "kasıntı" demeyi tercih ediyordu.
Hızlıca cevap yazdım. "Ateşi 38.2. Normal sınırlar içinde. İlacı saat 23.00'te verdim. Başka bir emriniz var mı Hekim Hanım? Yoksa kışlanın asayişini sağlamaya devam edebilir miyim?"
Cevap bu kez gecikti. Bir dakika... İki dakika... Ekrandaki "yazıyor..." ifadesi birkaç kez görünüp kayboldu. Belli ki diyecek bir şey bulamamış, açık vermemek için kelimelerini seçiyordu.
Sonunda mesaj düştü:
"38.2 borderline. Sınırda yani. Bir saat sonra tekrar bakman gerekiyordu Yüzbaşı. Tabii sizin kışla disiplininizde köpeğin ateşiyle ilgilenmek kural dışı sayılmıyorsa."
Sırıttım. Gerçekten sırıttım. Masadan kalktım, ağır adımlarla Ajan'ın yanına yürüdüm. Dizlerimin üzerine çöktüm, sol elimle köpeğin başını okşadım. Ajan gözlerini hafifçe açıp bana baktı, sonra tekrar yumdu.
Telefonu elime alıp direkt arama tuşuna bastım.
Mesajlaşmak bu kıza yetmiyordu, benim de içimdeki o hırçın sesi duyma isteğimi bastırmam imkansız bir hal almıştı.
Telefon sadece iki kez çaldı. Üçüncüye kalmadan açıldı.
"Ne oldu Yüzbaşı?" dedi Elfida. Sesi pürüzlüydü. Uykulu değil, tam aksine öfkeyle ve heyecanla bilenmiş bir pürüzlülük vardı sesinde. "Mesaja cevap veremeyip sesli arama yapacak kadar acizleşeceğini düşünmemiştim."
Arka fonda hafif bir sessizlik vardı. Evindeydi, muhtemelen odasındaydı. "Sana yazarak laf anlatmak imkansız Soykan," dedim, sesimi bilinçli bir şekilde alçaltarak. Sesi revirin soğuk duvarlarında yankılandı. "Saat gecenin bir buçuğu. Sen evinde, yatağında olman gerekirken bana kışladaki köpeğin ateşinin hesabını mı soruyorsun?"
"O köpek benim hastam!" dedi cırlayarak. Sesini kısmaya çalışıyordu, evdekileri uandırmamak için çabaladığı belliydi. "Ayrıca sen de benim hastamsın Yüzbaşı. O elindeki sargının durumunu sormuyorum bile, kesin yine kolunu zorlayıp dikişlerini kanatmışsındır."
"Benim elim gayet iyi," dedim kol askısındaki elimi hafifçe oynatarak. "Seni ilgilendiren kısım Ajan'dı, o da iyi. Şimdi kapat telefonu ve yat."
"Bana emretmeyi kes!" dedi Elfida, hırsla soluyarak. "Sen benim komutanım değilsin Göktürk. Nizamiyenin dışındayken bana o kışla üslubuyla konuşamazsın."
"Ben kışlanın içinde de dışında da aynı adamım Elfida," dedim. Karşı taraftan anlık bir nefes duraksaması geldi. O küçük es, aramızdaki bütün o gergin havayı bir anda değiştirdi.
"Bana adımla hitap etme..." diye fısıldadı. Sesi az önceki o hırçın tonunu kaybetmiş, daha alçak, daha tehlikeli bir yere çekilmişti.
"Neden?" dedim, revirin penceresine doğru yürürken. Dışarıdaki zifiri karanlığa baktım. "İki gün önce revirin duvarında yüzüme bakarken adını söylediğimde bu kadar rahatsız olmamıştın."
"Ben rahatsız olmadım," dedi dik bir tonla. "Sadece... Senin o buz gibi sesine yakışmıyor."
"Benim sesimin neye yakışıp neye yakışmadığına sen karar veremezsin Hekim Hanım," dedim. Dudaklarımdaki tebessüm derinleşti. "Bana bak... Telefon numaramı nereden buldun?"
"Gerekli yerlerden," dedi umursamazca. "Sanki çok gizli bir devlet sırrısın Yüzbaşı. Nizamiyedeki nöbetçi erden istedim, adam 'Yüzbaşım kızar' diye titredi ama ben isteyince paşa paşa verdi."
"O ere yarın sabah 10 kilometre tam teçhizat koşu yaptıracağımdan emin olabilirsin," dedim soğuk bir sesle.
"Yine başladık..." dedi Elfida, derin bir nefes vererek. "İnsanları cezalandırmaktan, kurallarla ezmekten başka bir şey bilmez misin sen? Gerçekten meraktan soruyorum Karan. Sen hiç gülmez misin? Hiç sivil bir insan gibi davranmaz mısın?"
Pencerenin camındaki yansımama baktım. Siyah tişörtüm, sargılı kolum ve çeneme oturan o sert ifade...
"Sivil dünya dediğin yer, disiplinsizlik ve kaos dünyası Elfida," dedim, sesimdeki gerilimi gizlemeden. "Ben o dünyadan uzak kalalı yıllar oldu. Benim dünyamda kurallar insanı hayatta tutar."
"Senin dünyan yalnız bir dünya Göktürk," dedi Elfida. Sesi bu kez laf sokmak için değil, gerçekten tahlil eder gibi çıkmıştı. "O kışla duvarlarının arkasına kilitlenmişsin. 15 gün kışla cezası aldın diye çıldırıyorsun ama aslında sen o kışladan çıksan da o duvarları kafanın içinde taşımaya devam edeceksin."
Sözleri, göğsüme atılmış ince bir bistüri darbesi gibiydi. Tam isabet. "Sen benim duvarlarımı analiz edecek kadar tanımıyorsun beni," dedim, sesim yeniden o aşılmaz, sert tonuna bürünerek. "İki gün sonra gelip dikişleri sökeceksin. İşini yapıp gideceksin."
"Geleceğim tabii," dedi Elfida, meydan okuyan ses tonunu anında geri kazanarak. "Geleceğim ve o dikişleri sökerken bakalım o duvarların ne kadar sağlammış göreceğiz Yüzbaşı. Bakalım canın yanınca da böyle kural kural diye bağırabilecek misin."
"Benim acı eşiğimi sorgulama demiştim sana," dedim. "Sen gel, gerisine karışma."
"Görüşeceğiz Göktürk," dedi.
"Görüşeceğiz Soykan," dedim. "Şimdi git yat. O nizamiyeden içeri girdiğinde uykusuzluktan gözlerinin altı morarmış bir doktor görmek istemiyorum."
"Sana ne benim gözümün altından!" diye cırladı son kez. "Kapatıyorum!"
Telefon yüzüme kapandı.
Siyah ekran karardı. Telefonu elimde çevirdim bir süre. Revirdeki o derin sessizlik geri gelmişti ama benim içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu.
Ajan'ın yanına döndüm. Köpek başını kaldırıp bana baktı.
"Ne bakıyorsun?" dedim Ajan'a doğru. "Sana da laf yetiştirdi, bana da. Kızın hamurunda kavga var."
Köpek tekrar başını patiğinin üzerine koydu.
Sırtımı duvara dayayıp yere oturdum. Gece yarısı saat ikiye geliyordu. İki gün sonra o kız buraya gelecekti. Bu kışlanın mermerlerinde topuklu çizmelerinin sesi tekrar yankılanacaktı.
Gözlerimi kapatıp telefonun kilit ekranına baktım. Numarasını kaydetmedim. Kaydetmeme gerek yoktu; o on haneli rakamlar silsilesi zaten zihnime kazınmıştı.
Derin bir nefes aldım. Tam o sırada revirin ahşap kapısı sertçe çalındı.
Gece yarısının sessizliğini yırtan bu vuruşla refleks olarak doğrulup duruşumu dikleştirdim.
"Gir!" Kapı hızla açıldı. İçeriye giren nöbetçi er, üzerindeki tam teçhizatla anında hazırola passedi. Postalları mermer zeminde tek bir ses çıkararak birleşti.
"Komutanım!" dedi asker, gür ve keskin bir sesle. "Tuğgeneral Ali Soykan sizi makamında bekliyor. Acil olarak çağrıldınız komutanım!"
Kaşlarım çatıldı. Saat gecenin ikisine geliyordu. Nöbetçi amiri olarak gecenin bu saatinde makama çağrılmam hayra alamet değildi.
"Anlaşıldı asker," dedim, sesimdeki o soğukkanlı, mesafeli tonu tek bir an bile bozmadan. "Revire göz kulak olun. Ajan uyanırsa devriye erlerine haber verin."
"Emredersiniz komutanım!"
Siyah askeri tişörtümü düzelttim. Sargılı sağ elim hâlâ kol askısındaydı ama sol kolumu dik tutarak revirden dışarı adım attım. Kışlanın gece karanlığına bürünmüş yolları, ışıldakların sarı ışığı altında uzayıp gidiyordu. Botlarımın altındaki çakıl taşları ezildikçe, Ali Paşa'nın beni neden çağırdığına dair kafamda tilkiler dönüyordu.
Karargah binasının merdivenlerini tırmandım. Koridorun sonundaki devasa ahşap kapının önüne geldiğimde durdum. Sol elimle kapıyı sert ve ritmik bir şekilde üç kez çaldım.
İçeriden o tok, otoriter ses yükseldi: "Gir!"
Kapı kolunu indirip içeri adım attım.
Ali Paşa, devasa ahşap masasının arkasında durmuyordu. Pencerenin önünde, elleri arkasında birleşmiş vaziyette dışarıdaki zifiri karanlık kışla bahçesini izliyordu.
Topuklarımı birbirine vurup selama durdum.
"Yüzbaşı Karan Göktürk! Emredersiniz komutanım!"
Ali Paşa bir süre kımıldamadı. Sonra yavaşça arkasına döndü. Buz gibi kahverengi gözleri direkt benim üzerime kilitlendi. Yüzündeki derin hatlar ve sert çene yapısıyla karşımda duran adam, kışlanın en yetkili ismiydi."Rahat Yüzbaşı," dedi Ali Paşa.
"Sağ ol komutanım!" diyerek duruşumu hafifçe esnettim.
Ali Paşa masasına doğru adımladı. Sol elini masanın kenarına dayayıp bana doğru eğildi. Bakışları oldukça sertti.
"O gün o odada ne oldu Yüzbaşı?" dedi bir anda.
Soru tam olarak beklemediğim an geldi. Gözlerimi Paşa'dan ayırmadan nötr bir sesle sordum: "Hangi oda komutanım?"
Ali Paşa'nın kaşları iyice çatıldı.
"Hangi oda olduğunu çok iyi biliyorsun Göktürk," dedi Paşa, sesi bir tık daha sertleşerek. "Askeri Savcılığın soruşturma odasından bahsediyorum. Kızım Elfida ile karar açıklanacakken o odada ne oldu? İfadesinde ne söyledi?"
Soruşturma odasında yaşananları düşündüm. Paşa'ya durumu harfiyen ve eksiksiz anlatmam gerekiyordu.
"Komutanım," dedim, sesimi tamamen dik tutarak. "Soruşturma heyeti karardan önce dışarı çıktığında Elfida Hanım masanın karşı tarafındaydı. Olayın sorumluluğunu bana yüklemesi beklenirken bana bakıp kuralları ihlal ettiğimi söyledi. Ama ardından tutanağı eline aldı ve kendi ifadesini yazdı."
"İfadesinde tam olarak ne söyledi peki?" diye sordu.
"İfadesinde olayın meşru müdafaa olduğunu belirtti komutanım," dedim. "Benim o gece emirleri çiğnemediğimi, kışlanın güvenliğini sağlamak ve sivillerin hayatını korumak için inisiyatif aldığımı söyledi. Kendi beyanıyla Askeri Savcı'ya geri adım attırdı ve olayın sorumluluğunu kendi üstlendiğini belirterek beni koruyan o ifadeyi verdi."
Ali Paşa anlatmamı bitirmemin ardından masasının arkasındaki geniş deri koltuğuna yavaşça oturdu. Yüzündeki o sert çizgi biraz esnedi.
Derin bir nefes verdi Paşa.
"Yüzbaşı..." dedi Ali Paşa. "Cezan bitti." Şaşırmıştım. Gözlerimi Paşa'ya diktim. "Komutanım?"
"Gözaltı ve 15 günlük kışla dışına çıkış yasağın kaldırıldı Karan," dedi Ali Paşa, masadaki evraka bakarak. "Karar Askeri Mahkeme'den az önce onaylandı. Normalde 15 günü kışlada geçirecektin ama..."
Paşa duraksadı, başını iki yana salladı. "Bizim kız biraz haddini aşmış," dedi Ali Paşa.
"Nasıl yani komutanım?"
"Elfida," dedi Ali Paşa, koltuğunda geriye yaslanarak. "İfadesini verdikten sonra durmamış. Savcı Albay'ın odasına kadar çıkıp olayda sizin bir suçunuz olmadığını, kararın haksız olduğunu söyleyerek Askeri Mahkeme'yi bastırmış. Benim kız biraz haddini aşmış ama onun bu ısrarı ve verdiği o ifade üzerine mahkeme seni tamamen akladı."
Duyduklarım karşısında çenemi sıktım. Az önce telefonda bana kışla duvarlarından bahseden, yüzüme telefon kapatan kız, Askeri Mahkeme'de arkamda durmuş ve cezamın kaldırılmasını sağlamıştı.
"Benim kızım böyledir Karan," dedi Ali Paşa. "Nizamiyede sana laf yetiştirmesini, seninle kavga etmesini biliyorum. Ama bu ceza yüzünden kışlaya kilitlenmene vicdanı elvermedi. Kendi bildiği yöntemle o cezayı iptal ettirdi."
"Anladım komutanım," dedim.
"Şimdi Yüzbaşı Göktürk," dedi
Ali Paşa, ayağa kalkıp bana bakarak. "Yarın sabah itibarıyla kışladan çıkış iznin var. Sivil hayatına ve görevine dönebilirsin. Ama ikiniz de bu inatlaşmayı bir kenara bırakın."
"Emredersiniz komutanım," dedim.
"Çıkabilirsin Yüzbaşı,"
ELFİDA SOYKAN
Gözlerimi açtığımda odama dolan sabah güneşinin o parlak, dik ışıkları doğrudan kirpiklerime vuruyordu. Yatakta bir o yana bir bu yana dönüp çarşafı başıma kadar çekmeyi denedim ama olmadı.
Yataktan kalkıp saçlarımı tepemde alelacele büzdüm. Üzerimdeki ayıcık desenli pencereli pijamalarımla odadan çıktım. Evin koridoruna adım attığım an burnuma dolan o taze demlenmiş çay ve kızarmış tereyağı kokusu, beni doğruca mutfağa çekti.
Mutfak kapısından içeri adımımı attığımda annem tezgahın önünde durmuş, bir yandan çaydanlığın buharıyla uğraşıyor, bir yandan da masadaki kahvaltılıkları diziyordu. Yüzünde her zamanki gibi sabah telaşının o tatlı, yorgun ifadesi vardı. Tezgaha doğru yürüdüm. Cam bardağı elime alıp sürahiden buz gibi suyu doldurdum. Bardağı dudaklarıma götürüp yarısını tek nefeste mideme indirdim. Tam kalan yarısını da kafama dikecektim ki annem arkasını dönüp beni gördü.
"Elfida! Kızım uyandın mı?"
Bardağı dudaklarımdan çekip yüzüme en tatlı, en şirin şebek ifademi yerleştirdim.
"He anacım, söyle sultanım!" dedim sesimi inceltip yanaklarımı şişirerek. "Hizmetinde bu kulun, emret bu sabah hangi saray işine koşayım?"
Annem elindeki çay süzgeciyle bana doğru bir adım atacaktı ki tam o sırada mutfak kapısı ardına kadar açıldı. İçeriye üzerinde şortu, saçları darmadağınık, gözlerini oğuşturan üçüzüm Ege girdi.
Ege kapının eşiğinde durdu, önce bana, sonra anneme baktı. Dudaklarında o her zamanki sinir bozucu, laf sokmaya yer arayan sırıtışı belirdi.
"Iyyy..." dedi Ege, sesini uzata uzata. "Yağcı gelmiş! Yağcılarda inecek var Elfida Hanım! Anacım diyor, sultanım diyor... Hayırdır lan? Yine babamdan arabanın benzin kartını mı patlatacaksın, yoksa yeni bir çanta mı kestirdin gözüne?"
Gözlerimi devirerek Ege'ye döndüm. "La havle... Sabahın köründe senin o meymenetsiz yüzünü görmek zorunda mıyım ben Ege? Çekil şuradan, çene yapma sabah sabah!"
"Hiç çekilemem valla," dedi Ege, üzerime doğru yürüyerek.
Hiçbir şey söylememe fırsat vermeden, masanın üstünde tuttuğum bardağa uzandı. Benim az önce yarısını içip tezgaha koyduğum su bardağını kaptığı gibi tek dikişte kafasına dikti! İçinde kalan son damla suyu da midesine indirdi.
Bardağın boşaldığını gördüğüm an beynime sıçrayan o kardeş kavgası kıvılcımıyla çığlığı bastım. "Ne içiyon lan suyumu?!" diye bağırdım, Ege'nin omzuna sert bir yumruk indirerek. "Oğlum senin kendi bardağın yok mu? Kendi sürahin yok mu? Niye benim içtiğim suyun artığını içiyorsun yetim gibi?!"
Ege bardağı tezgaha pat diye bırakıp elinin tersiyle ağzını sildi. "Ne bağırıyorsun kızım ya? Aynı ananın karnından çıktık, tükürüğümüz bir bizim! Ne kıymetli suyun varmış. Zaten yarısını içmişsin, kalanını da ben lçtlm işte."
"Lan git kendi tükürüğünle serinle!" diyerek tezgaktaki tahta kaşığı kapmaya yeltendim. "Valla billa yapıştıracağım şimdi kafanın ortasına tahta kaşığı!"
"Durun çocuklar!" diye araya girdi annem, elindeki çay kaşığıyla ikimizin arasına girerek. "Sabahın köründe başladınız yine kedi köpek gibi! Ege, düzgün dur uğraşma kızla! Elfida, sen de bırak o kaşığı elinden, koskoca doktorsun utanmıyorsun pijama ile tahta kaşık sallamaya!"
Tam ben Ege'ye "Sen dur, ben senin o bilgisayarının kablosunu saklamaz mıyım" bakışı atarken mutfağın kapısında bir başka felaket belirdi.
Babaannem elindeki bastonuna dayanarak, üzerinde basma pazen entarisi, başında beyaz tülbendiyle mutfak kapısında durdu. Yüzündeki o yılların getirdiği otoriter gelin-kaynana çatışması ifadesiyle önce anneme, sonra bize baktı. Bakışları tam bir mahkeme başkanı gibiydi.
"Börekler oldu mu?" dedi babaannem, tok ve azarlayıcı bir sesle.
Annem derin bir nefes verip omuzlarını düşürdü. Yıllardır bitmeyen gelin-kaynana maratonunun sabah etabına giriş yapmıştık. "Az kaldı anne, pişer birazdan," dedi annem, sesini olabildiğince alttan alarak fırının kapağına bakıp.
Babaannem bastonunu yere 'pat pat' diye iki kez vurdu. "Sabahtan beri bir böreği pişiremedin Kübra! Saat kaç oldu, Ali birazdan kalkacak kışlaya gidecek. İki tepsiyi fırına atıp altını yakmak bu kadar mı zor?"
Annem sabır çeker gibi gözlerini kapattı. "Ay anne... Fırın zaten sıkıntılı, rezistansı zor ısıtıyor, zor pişiyor işte. Ne yapayım, hamur mu kalsın içi?"
Babaannem hiç istifini bozmadan gözlerini mutfağın ortasında dikilen bana çevirdi. Bastonunun ucuyla beni işaret etti. "Ver şu Elfida'ya böreği," dedi babaannem, gayet rahat bir tavırla. "Mahalledeki fırında pişittirip gelsin iki dakikada."
Gözlerim yuvalarından fırladı. Sabahın köründe, üzerimde ayıcıklı pijamayla mahalle fırınına börek taşımak mı?
"Oha babaanne oha!" diye bağırdım, ellerimi iki yana açarak. "Daha dün yedin içeride iki tabak böreği! Ne fırını, ne pişirtmesi sabahın bu saatinde?!"
Babaannem tek kaşını kaldırdı. Yüzündeki o masum mağdur ifadesini takınarak elini göğsüne koydu. "1 dilim yedim ben anası kılıklı!" dedi babaannem, suçu direkt annemin gen haritasına bağlayarak. "Tansiyonum var benim, şekerim var. Bir dilimcik tadına baktım dün. İftira atma yaşlı kadına!"
"Yoo! Hiç de yalan söyleme babaanne! Ben kendi gözlerimle gördüm, homini gırtlak götürdün midene börekleri! İki tabağı tepsiyle önünden zor aldık, hâlâ '1 dilim yedim' diyor. Yalancıya bak!"
Ege arkada kıkır kıkır gülerken babaannem bana nefretle baktı. Yüzünü buruşturdu. Sağ elini kaldırıp bana doğru kınayan bir hareket yaptı. "Tüh senin sıfatına!" dedi babaannem, yüzünü öteye çevirip yere doğru temsili olarak 'tüh tüh' diye tükürür gibi yaparak. "Anan evlat doğuracağına şeytan doğurmuş, şeytan! İnşallah gün yüzü görmezsin, seni alan koca da iki günde baba evine geri fırlatsın inşallah!" Bu beddua karşısında kahkahamı bastıramadım. Bizim evde babaannemin bedduası bereketti zaten; kime etse adamın işi rast giderdi.
"Allah seni bildiği gibi yapsın babaanne!" diye bağırdım ben de ellerimi havaya kaldırıp dua eder gibi yaparak. "Allaha havale ediyorum seni artık! Allah bize sabır versin, en çok da bana versin aminn! Kadına bak ya, sabah sabah börek için bizi şeytan ilan etti!"
"Çarpılacaksın kızım," dedi Ege arkadan bardağı kurularken. "Babaannemin bedduası tutar, bak seni o kışladaki Yüzbaşı'ya yamarlar valla, ömür boyu kışla nöbetçisi olursun."
"Ege!" diye gürledim bir anda. "Ağzını topla valla o bardağı kafanda kırarım!"
"Ne Yüzbaşısı?" diye sordu annem merakla kafasını fırından kaldırarak.
"Hiç annecim!" dedim hızlıca lafı çevirip. "Ege saçmalıyor yine. Ben gidip üzerimi değiştireyim, yoksa bu evdeki tımarhane ahalisi beni felç edecek."
Babaannem arkamdan "Fırına gitmeyeceksen o börekten tek bir kırıntı koklama!" diye bağırırken ben mutfaktan kendimi dışarı attım.
Koridorda yürürken babamın odasından çıktığını gördüm. Üniformasını giymiş, rütbeleri omuzlarında ışıldıyordu. Bana baktı, dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. "Günaydın baba," dedim yanağına bir öpücük kondurarak.
"Günaydın kızım," dedi başımı okşayarak. "Yine mi babaannenle börek kavgası yaptınız?"
"Sorma baba," dedim iç çekerek. "Beni mahalle fırınına çırak yapacak bu gidişle."
Babam gülümsedi ama bakışlarındaki o ciddi komutan ifadesi bir anlığına geri geldi. "Elfida... kışlaya geleceksin değil mi? Ajan'ın dikişleri için."
Gözlerimi babamdan kaçırmadan dik bir duruş takındım. "Evet baba. Hastalarımı yarıda bırakmam biliyorsun. Dikişleri söküp kontrollerini yapacağım."
"Tamam," dedi babam, kapıya doğru yürürken. "Ama Yüzbaşı ile aranızdaki o gereksiz inatlaşmayı bitir artık. Adam görev adamı, sen de işini yap geç."
"Ben gayet profesyonelim baba," dedim gururla. "Sorun bende değil, o buz kalıbı Yüzbaşında."
Babam başını iki yana sallayıp evden çıkarken ben odama döndüm.
Aynanın karşısına geçtim. Üzerimdeki ayıcıklı pijamalardan hızla kurtuldum. İçime rahat bir tişört, üzerime şık ama klinik temposuna uygun bir kot pantolon ve spor ayakkabılarımı geçirdim. Dalgalı saçlarımı salınık bırakıp çantamı omzuma taktım. Aynadaki yansımama son bir kez baktım. Gözlerimin altındaki o hafif yorgunluk izlerine aldırış etmedim. Ne de olsa gece yarısı saat bir buçukta kışladaki buz kütlesi Yüzbaşı ile laf dalaşına girersen sabah gözünün altı morarırdı.
Odadan çıkıp hızlı adımlarla aşağı indim. Annem hâlâ fırının başında babaannemle börek kavgası veriyordu, Ege ise muhtemelen odasına çekilip bilgisayarını açmıştı. Kimseye görünmeden kapıyı çekip kendimi mahallenin serin sabah havasına bıraktım.
Evden çıkıp kliniğe doğru giden yol, mahallenin o eski, samimi sokaklarından geçiyordu. İki tarafı ağaçlıklı yolda yürürken adımlarımı biraz hızlandırdım. Ancak tam Göktürk ailesinin evinin önünden geçecektim ki bahçe kapısından dışarı ansızın minik bir karartı fırladı.
"Elfida ablaaa!"
Gelişini son saniyede fark ettim. Küçücük bir kız çocuğu, yola çıkacak olan bir araca veya sokağın başındaki hareketliliğe hiç bakmadan doğrudan yola doğru atladı.
"Umay!" Adrenalin bir anda vücuduma yayıldı. Çantamı kolumdan kaydırma pahasına öne doğru fırlayıp Umay'ı daha asfaltın ortasına adımı atmadan belinden kapmam bir oldu. İkimiz de kaldırımın kenarına doğru sendeleyerek dengemizi sağladık. Küçük kollarını anında boynuma doladı.
"Kızım sen ne yapıyorsun yola öyle pat diye atlanır mı?!" dedim, nefes nefese bir halde onu kucağıma çekip sıkıca sarılırken. "Aklımı başımdan aldın Umay!"
Umay o kocaman, ışıl ışıl gözleriyle bana bakıp kıkırdadı. Kokusu o kadar temiz ve çocuksu ki öfkem bir anda eriyip gitti. "Seni gördüm çünkü Elfida abla! Çok özlemişim seni, kaç gündür gelemedim kliniğe."
"Ben de seni çok özledim fıstık," dedim yanaklarını kocaman öperek. Ufacık elleriyle benim yanaklarımı tuttu. Karan'ın o sert, çatık kaşlı ve çelik gibi soğuk duruşunu düşündükçe bu minik kızın nasıl aynı kandan olduğuna bazen şaşırıyordum. Karan ne kadar kışla duvarıysa, Umay o kadar gün ışığıydı.
O sırada bahçe kapısı gıcırdayarak açıldı. Elleri önlüğünün kenarında, yüzünde telaşlı ama bir o kadar da şefkatli bir ifadeyle Nermin Teyze dışarı çıktı. "Umay! Kızım kaç kere dedim sana yola öyle fırlama diye-" Nermin Teyze bizi görünce adımları yavaşladı.
Yüzündeki telaş yerini sıcacık bir gülümsemeye bıraktı. "Ah Elfida kızım! Günaydın. Tutmasan yine yola atlayacaktı bu afacan, kusura bakma ne olur."
Umay'ı yere indirdim ama elimi tutmayı bırakmadı. Nermin Teyze'ye doğru gülümsedim.
"Günaydın Nermin Teyze," dedim sesimi yumuşatarak. "Yok ne kusuru, tam zamanında yakaladım. Ama Umay Hanım biraz daha dikkatli olacak bundan sonra, değil mi?"
Umay başını öne eğip usulca salladı ama sonra gözleri parlayarak annesinin eteğine tutundu. "Annecim... Ben bugün Elfida ablamla gidebilir miyim kliniğe? Lütfen, lütfen!"
Nermin Teyze kaşlarını hafifçe çatarak kızına baktı, sonra bana döndü. "Hayır annecim, olur mu hiç öyle şey? Elfida ablanın işi var, çok yoğun oluyor klinikte. Rahatsız etme ablanı."
"Aslında," diyerek araya girdim, Umay'ın o ümitle bana bakan gözlerini kıramayarak. "Bugün o kadar çok yoğunluğum yok Nermin Teyze. Zaten randevular öğleden sonra ağırlıklı. İsterse gelebilir benimle. Hem Alya ve Batu da orada, biliyorsun Umay'ı çok seviyorlar. Vakit geçiririz, fena mı olur? Değil mi Umay?"
Umay hevesle başını aşağı yukarı sallamaya başladı. "Evet evet! Batu ağabey bana kedi mamalarını dökmeyi öğretir, Alya abla da resim defteri verir! Lütfen anne!"
Nermin Teyze ikimizin bu ısrarcı hallerine karşı daha fazla dayanamadı. Yüzünü hafifçe sallayarak gülümsedi. "İyi tamam madem... Ama Elfida kızım, yaramazlık yaparsa hemen eve geri gönder, tamam mı? Seni işinden alıkoymasın."
"Hiç merak etme Nermin Teyze, gözüm üzerinde olur," dedim.
Umay sevinçten küçük bir çığlık atıp etrafımda dönmeye başladı. Nermin Teyze onun üzerindeki hırkayı düzeltip şakağına bir öpücük kondurduktan sonra bana dönüp "Kahvaltı yaptın mı sen kızım? İstersen içeri geç bir şeyler atıştır," dedi.
"Yaptım yaptım, bizim evdeki börek savaşından yeni çıktım Nermin Teyze," dedim gülerek. "Biz kaçalım geç olmadan."
Umay elime yapıştı ve birlikte sokağın sonundaki kliniğimize doğru yürümeye başladık.
Kliniğin cam kapısına yaklaştığımızda içerideki hareketliliği görebiliyordum. Tabela çoktan dışarı çıkarılmış, kapının kilidi açılmıştı. Alya ve Batu her zamanki gibi erkenden gelip mekânı pırıl pırıl yapmışlardı. Camdan içeri baktığımda Batu'nun elindeki paspasla yerleri sildiğini, Alya'nın ise bankoda dosyaları düzenlediğini gördüm.
Kapıyı açıp içeri adım attığımızda üzerindeki küçük zil şıngırdadı. "Günaydın ekip!" diye seslendim.
Alya başını dosyadan kaldırdı, Batu ise paspası köşeye dayayıp arkasını döndü. İkisinin de gözleri aynı anda benim yanımda dikilen, elini gururla tuttuğum Umay'a kaydı.
"Günün aydınlandı bile!" diye bağırdı Alya, bankonun arkasından fırlayıp Umay'ın boynuna sarılırken. "Vay, kliniğin en küçük başhekimi gelmiş! Hoş geldin Umay!"
Batu da yanımıza yaklaşarak elini Umay'a uzattı. "Ooo Umay Hanım, bugün denetlemeye mi geldiniz? Temizlik tamam, mamalar sayıldı, hastaları bekliyoruz komutanım!"
Umay, Batu'nun "komutanım" demesiyle bir an kıkırdadı. O kelime bana doğrudan abisini, Karan'ı hatırlattığı için göğsümde hafif bir sızı belirdi ama çaktırmadım.
"Bugün Umay bizimle." dedim üzerimdeki ince ceketi çıkartıp muayenehane önlüğümü giyerken. "Batu, arka odadaki çizim kağıtlarını ve boya kalemlerini getir istersen. Umay biraz burada bankoda takılsın."
"Hemen hallediyorum." dedi Batu, arka odaya doğru seğirterek.
Alya bana doğru yaklaşıp sesini alçattı. "Kuşum, sabah 10.00 randevusu için bir hasta sahibi aradı. İki aylık bir yavru kedi getiriyorlar. İlk aşıları yapılacakmış, yoldalarmış."
"Harika," dedim önlüğümün düğmelerini iliklerken. "Geldiklerinde direkt muayene ikiye alalım."
Çok geçmeden kliniğin kapısı tekrar şıngırdadı. İçeriye kucağındaki küçük taşıma çantasıyla genç bir çift girdi. Çantanın şeffaf kapağının arkasından iki kocaman, yeşil göz bize bakıyordu. Avuç içi kadar, turuncu-beyaz alacalı bir sarman yavrusuydu bu.
Umay heyecanla yerinde zıpladı ama Alya hemen yanına gidip onu sakince tuttu. "Sessiz olalım Umaycım, minik dostumuz biraz korkmuş olabilir."
Gelen çifti tebessümle karşıladım. "Hoş geldiniz. Geçin lütfen muayene odasına."
Hasta sahibini masanın yanına alırken minik yavruyu taşıma çantasından incitmeden çıkardım. Çantadan çıkar çıkmaz tir tir titremeye başladı, patilerini göğsüme doğru sıkıca bastırdı.
"Korkma bakalım ufaklık..." dedim sesimi en yumuşak tonuna çekerek. "Burada sana zarar verecek hiçbir şey yok."
Umay da kapının eşiğinden merakla başını uzatmış, parmaklarının ucunda yükselerek bizi izliyordu. "Umay, gel bakayım buraya," dedim ona işaret ederek. Umay sessiz adımlarla yanıma yaklaştı. "Bak, bu minik dostumuz biraz korkuyor. Sen onun başını çok hafifçe okşar mısın ben muayenesini yaparken?"
Umay'ın gözleri gururla parladı. Parmağının ucuyla yavru kedinin kulaklarının arkasını yavaşça okşamaya başladı. Kedicik o küçük dokunuşla birlikte yavaş yavaş gevşedi, hafiften bir mırlama sesi çıkarmaya başladı. "Aferin sana Umay, tam bir veteriner yardımcısısın," dedim.
Stetoskopumu çıkarıp minik kalbini dinledim. Akciğer sesleri temizdi, gözleri ve burnu berraktı. Parazit uygulamasını kontrol ettikten sonra karma aşısını hazırlamak için enjektörü elime aldım.
"Alya, aşıyı uzatır mısın?"
Alya hazırladığı aşıyı bana verdi. Minik kedinin ensesindeki deriyi hafifçe esnetip, Umay kedinin dikkatini okşayarak dağıtırken saniyeler içinde aşıyı uyguladım. Kedicik ne olduğunu bile anlamadan işlem bitmişti.
"İşte bu kadar!" dedim gülümseyerek. "Harika bir hasta, müthiş bir yardımcı!"
Hasta sahibi çift teşekkür ederek aşı karnesini aldı ve yavruyu tekrar çantasına koyup ayrıldı. Batu masayı temizlemek için içeri girerken Umay bana dönüp ellerini beline koydu.
"Elfida abla, ben büyüyünce kesinlikle veteriner olacağım," dedi büyük bir ciddiyetle. "Abim gibi sürekli asker kıyafeti giyip millete emretmeyeceğim, hayvanları iyileştireceğim!"
Bu söz üzerine Batu ile Alya birbirine bakıp bıyık altından gülüşmeye başladılar. Benim ise dudaklarımdaki tebessüm biraz daha derinleşti.
"Abin de kendi işini yapıyor Umaycım," dedim, masadaki aletleri tepsisine yerleştirirken. "Ama senin veteriner olman dünyayı kesinlikle daha güzel bir yer yapar."
"Abim sabah telefonda biriyle çok sert konuşuyordu," dedi Umay ansızın.
Elimdeki pamuk kutusu bir anlığına askıda kaldı. Alya ve Batu duymamış gibi yapıp işlerine devam ettiler ama benim kulaklarım sonuna kadar açılmıştı.
"Öyle mi Abin eve mi geldi?" dedim, tamamen sıradan bir şey soruyormuş gibi yapmaya çalışarak. "Nereden biliyorsun?"
"Sabah su içmeye kalkmıştım," dedi Umay, gözlerini kocaman açarak. "Annemle abim salonda konuşuyorlardı. Abim 'Kışladan çıkış iznim çıktı ama ben o hesabı kapatacağım' diyordu. Çok kızgındı Elfida abla, gözleri aynen şöyle olmuştu!" Umay kaşlarını çatıp çatık surat taklidi yaptı.
Göğsümdeki ritim bir anda hızlandı. Dudaklarımı hırsla birbirine bastırdım.
Umay'ın saçlarını okşayarak. "Gel bakalım, seninle şu boya kalemlerini açalım. Bugün daha yapacak çok işimiz var."
Tam o sırada kliniğin dış kapısının zili bir kez daha şıngırdadı.
İçeri giren adam, kışlanın o kasvetli duvarları arkasında gördüğüm adamdan çok farklıydı. Ama bir o kadar da aynıydı.
Üzerinde koyu füme renkte, vücuduna tam oturan sivil bir tişört ve siyah kot pantolon vardı. Omuzlarının genişliği, duruşunun o milimetrik dikliği sivil kıyafetlerin altından bile "Ben askerim" diye bağırıyordu. Ve en önemlisi... Sağ kolundaki o beyaz sargı, o askı yoktu. Kolunu gayet rahat, hafifçe yanına salmış bir şekilde yürüyordu.
Dikişleri sökülmek için benim kışlaya gelmemi beklememişti bile.
Gözleri doğrudan benim gözlerime kilitlendi. Yüzünde o tek bir çizginin bile oynamadığı, insanın ruhunu tartan o karanlık, aşılmaz ifade vardı.
Kliniğin içindeki zaman bir anlığına durdu sanki. Masanın üzerindeki pamuklar, arkada kaynayan sterilizasyon cihazının sesi, Alya'nın elindeki dosyalar... Her şey flulaştı.
"Abiii!"
Umay'ın o sevinç çığlığı olmasaydı aramızdaki o gerilimli sessizlik muhtemelen camları çatlatırdı. Beş yaşındaki minik kız, elindeki boya kalemini masaya fırlattığı gibi koşturup Karan'ın bacaklarına sarıldı.
Karan'ın o çelikten hallice yüz hatları, kardeşinin bacaklarına sarılmasıyla anında yumuşadı. Sol eliyle Umay'ın kıvır kıvır saçlarını okşadı, ardından dizlerinin üzerine çöküp minik kızı boynuna bastırdı.
"Umay..." dedi Karan. Sesi o kadar yakın, o kadar netti ki... Telefonda duyduğum o pürüzlü sesin sivil dünyadaki karşılığı tam olarak buydu. "Ne işin var burada fıstık?"
"Ben Elfida ablamın yardımcısıyım artık!" dedi Umay gururla göğsünü kabartarak. "Bak, aşılara bile yardım ettim! Sen niye geldin abicim?"
Karan yavaşça ayağa kalktı. Boyu o kadar uzundu ki kliniğin yüksek tavanına değecek gibi duruyordu. Bakışlarını Umay'dan çekip tekrar bana çevirdi. Dudaklarının kenarında hafif, neredeyse belirsiz bir kavis belirdi. "Hekim Hanım'a bir teşekkür ziyareti diyelim," dedi Karan, sesindeki o gizli meydan okumayla. "Ayrıca Ajan'ın durumunu raporlamaya geldim. Malum, doktorumuz çok hassas."
Gözlerimi kısıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Üzerimdeki beyaz muayene önlüğü ve tepemde toplanmış saçlarımla tam karşısında dikildim. "Yüzbaşı..." dedim, adını heceleyerek. "Vay canına. Kışla kapıları bu kadar çabuk mu açıldı size? Yoksa nizamiyeyi yıkıp mı çıktınız?"
"Kurallar çerçevesinde çıktım Hekim Hanım," dedi Karan, bana doğru iki adım atarak. Aramızdaki mesafeyi tehlikeli bir şekilde kapattı. "Cezam iptal edildi. Askeri Mahkeme karardan döndü... Tabii sizin o mahkeme koridorlarındaki şovunuzun bunda bir payı var mıdır, bilmem."
"Şov mu?" dediğim an kaşlarım çatıldı. Çenemi dikleştirdim. "Ben sadece adaletin yerini bulmasını sağladım Yüzbaşı. Kimse benim yüzümden kışlaya kilitlenemez. Sana acıdığımdan değil yani, yanlış anlamayasın."
"Bana acıyamayacağını çok iyi bilirim." dedi Karan, sesini alçaltarak. Bakışları koluna kaydı, ardından tekrar bana döndü. "Dikişler için kışlaya gelmene gerek kalmadı. Kolum gayet iyi."
"Görüyorum," dedim gözlerimi sağ koluna dikerek. Kasları gayet rahat hareket ediyordu. "Kendi başının çaresine bakmayı seversin zaten. Çağırsaydın bir nöbetçi er daha sökseydi dikişlerini, ne de olsa doktorlara güvenin yok."
O sırada arkamdan öksürük sesleri yükseldi. Batu ve Alya...
Batu aradaki o keskin gerilimi hissettiği an hemen yanımda bitti. Yüzünde o korumacı dost edası vardı. Alya ise bankonun arkasından gözlerini kocaman açmış, bir bana bir de karşımızda dev gibi dikilen Yüzbaşı'ya bakıyordu.
"Elfida?" dedi Batu, elini hafifçe omzuma koyarak bana destek verircesine. "Bir sorun mu var? Yüzbaşı bey kliniğe bir şikayet için mi gelmiş?"
Karan'ın gözleri anında Batu'nun omzumdaki eline kaydı. Bakışlarındaki o askeri sertlik, bir anlığına Batu'yu biçecekmiş gibi keskinleşti. Batu bile o bakışın altında hafifçe yutkunmak zorunda kaldı.
"Sorun yok Batu," dedim, Batu'ya güven veren bir tebessüm atarak. "Yüzbaşı Göktürk kışladan izin almış, kardeşini almaya gelmiş. Değil mi Yüzbaşı?"
"Umay'ı almaya geldim, evet," dedi Karan, bakışlarını Batu'dan çekip bana sabitleyerek. "Annem evde merak etti. Umay, gidiyoruz abicim."
"Hayır!"
Umay'ın o tiz çığlığı bir kez daha klinikte çınladı. Beş yaşındaki minik kız ellerini beline koydu, ayağını yere vurdu.
"Ben gelmiyorum abi!" dedi Umay, çatık kaşlarıyla tam bir küçük Karan modeli çizerek. "Bırakma beni! Bir hasta daha gelsin, beni izle! Ben Elfida ablama yardım edeceğim. Bak Batu ağabey de burada, Alya abla da var. Biz çok eğleniyoruz!"
Karan şaşkınlıkla kardeşine baktı. "Umay, evde yemek yenecek. Annem bekliyor."
"Bana ne, bana ne!" dedi Umay, gidip Batu'nun bacağına sarılarak. "Ben gitmiyorum! Bir hasta daha bakacağız, ondan sonra! Söz veriyorum bir hasta daha!"
Batu hafifçe kıkırdadı, Umay'ın başını okşadı. "Valla komutanım, başhekim yardımcısı Umay Hanım'ın emri kesin. Bir hasta daha bakmadan kliniği terk etmiyor."
Alya da araya girdi, yüzündeki o muzip gülümsemeyle. "Evet Yüzbaşım, Umay bugün çok başarılıydı. Bir hasta daha bekliyoruz zaten, birkaç dakikaya burada olurlar. Oturun isterseniz bekleme koltuğuna?"
Karan'ın çene kaslarının kasıldığını gördüm. Bir kışla dolusu askere tek bir emriyle hizaya sokan adam, beş yaşındaki kardeşinin ve iki sivil veterinerin karşısında tıkır tıkır kilitlenmişti. Bu halini görmek içimin yağlarını eritiyordu.
Dudaklarımdaki alaycı tebessümü gizleme gereği duymadan kollarımı ayırmadan ona doğru bir adım attım.
"Ne oldu Yüzbaşı?" dedim, sesimdeki o tatlı kışkırtıcılıkla. "Kışla emretmeye benzemiyor değil mi sivil hayat? İstersen otur şuraya, sivil dünyanın düzenini izle biraz."
Karan gözlerini benden ayırmadı. Bir süre aramızdaki o elektirikli havada saniyeler aktı. Ardından yavaşça kenardaki ikili deri koltuğa doğru adımladı. Oturmadı ama elini koltuğun arkalığına dayayıp dik bir şekilde beklemeye başladı.
"Beklerim Hekim Hanım," dedi Karan, sesi buz gibi ama bir o kadar da iddialı çıkarak. "Bakalım o övdüğün sivil düzenin ne kadar tıkır tıkır işliyor."
"İşler," dedim kendimden emin bir şekilde. "Sen hiç merak etme."
Tam o sırada kapının zili bir kez daha çaldı. İçeriye kucağında havlulara sarılı bir köpekle telaşlı bir hasta sahibi girdi.
"Elfida Hanım! Lütfen yardım edin, bizimki bahçede kırık cam parçasının üzerine basmış, patisi çok kötü kanıyor!"
Saniyeler içinde bendeki o laf yetiştiren kadın gitti, yerine tamamen profesyonel, soğukkanlı veteriner hekim geldi.
"Batu, acil müdahale masasını hazırla!" diye bağırdı. "Alya, antiseptik solüsyon ve sargı bezlerini getir! Şablon dikiş setini aç!"
"Hemen halllediyorum!" dedi Batu ve Alya aynı anda hareketlenerek.
Hasta sahibi köpeği -orta boy bir cocker- müdahale masasına yatırırken ben hızla steril eldivenlerimi geçirdim. Umay hemen masanın yanındaki küçük basamağa çıkıp gözlerini kocaman açtı.
"Umay, sen orada dur ve minik dostumuzun başını okşa, tamam mı tanem?" dedim.
"Tamam Elfida abla!" dedi Umay hemen işe koyularak.
Karan'ın koltuğun kenarından bizi izlediğini biliyordum. Gözlerinin her hareketimde, elimdeki bistüride, sargı bezinde olduğunu hissedebiliyordum. Ama şu an odağım tamamen hastamdaydı.
Patideki kesik derindi ama neyse ki ana damara denk gelmemişti. Batu köpeği sabitlemek için tutarken ben hızla wound alanını temizledim. Kanı durdurmak için gazlı bezle baskı uyguladım.
"Dikiş atacağız," dedim Batu'ya bakarak. "Batu, iğne tutucuyu ver."
"Buyur hocam," dedi Batu elime aleti uzatarak.
İğneyi dokudan geçirirken ellerim bir milim bile titremiyordu. Yılların getirdiği o mesleki pratiklik ve soğukkanlılıkla deriyi birbirine yaklaştırıp ilk düğümü attım.
O sırada kenardan Karan'ın sesini duydum. Sesi az önceki o sert tonundan uzaktı; daha dikkatli, daha tahlil eden bir tondaydı.
"Düğümü çok sıkıyorsun," dedi Karan.
Başımı bile kaldırmadan ikinci dikişi attım. "Efendim Yüzbaşı? Veterinerlik dersi de mi aldınız kışlada?"
"İnsan derisiyle hayvan derisi farklı olabilir Hekim Hanım," dedi Karan, adımlarını masaya doğru atarak. Masanın hemen diğer tarafında durdu. "Ama doku gerginliği aynıdır. O düğümü o kadar sıkarsan ödem oluştuğunda doku nekröz olur."
Elindeki bistüriyi tutan elim bir an duraksadı. Başımı kaldırıp tam karşımdaki gözlere baktım. Aramızda sadece muayene masası ve yaralı bir pati vardı.
"Ben bu işi yıllardır yapıyorum Karan," dedim, gözlerimin içiyle ona meydan okuyarak. "Doku gerginliğini de, ödem riskini de senden öğrenecek değilim. Sen git kendi askerlerinin dikişine karış."
Batu arada kalmış gibi bir bana bir Karan'a baktı. Alya ise arkada kıkırdamasını bastırmak için eliyle ağzını kapattı.
Karan masaya biraz daha eğildi. Aramızdaki mesafe bir karışa kadar düştü. Yüzündeki o sert kavis bu kez alaycı bir hal almıştı. "Ben sadece uyarıyorum Soykan," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Gece yarısı telefon edip köpeğin ateşini 38.2 diye sorgulayan sensin. Ben de burada hastanın hakkını savunuyorum."
"Sen benim kliniğimde hasta hakkı savunamazsın." dedim, son dikişi de atıp ipi keserek. "Bak, bitti bile. Ne ödem var ne nekröz. Görüyor musun?"
Karan yaraya baktı. Dikişler milimetrik ve kusursuzdu. Dudaklarında o pes eden ama kabul etmekten hoşlanmayan ifade belirdi.
"Fena değil," dedi Karan.
"Fena değil mi?" diye bağırdım gülerek. "Kusursuz de şuna Yüzbaşı! İtiraf etmek bu kadar mı zor?"
Umay masanın üzerinden atladı. "Evet abicim! Elfida ablam harika dikiş atar! Bak senin kolunu da iyileştirdi!"
Hasta sahibi kadın köpeğini kucağına alıp teşekkürler yağdırarak ayrılırken ben eldivenlerimi çıkarıp tıbbi atık kutusuna fırlattım. Batu yerleri temizlemek için harekete geçerken Alya masayı sildi.
Karan cebinden telefonunu çıkardı, saate baktı. Sonra Umay'a döndü. "Şimdi gidiyoruz Umay. Sözünü tuttun, bir hasta bitti."
Umay bu kez itiraz etmedi. Masadan inip abisinin yanına gitti. Karan küçük kızın elini tuttu. Tam kapıya doğru yürüyeceklerdi ki Karan durdu. Arkasını dönüp bana baktı.
"Bu akşam kışlada değilim," dedi Karan.
Kaşlarım havalandı. "Bana ne Yüzbaşı? Nerede olursan ol."
"Sadece söylüyorum," dedi Karan, adımlarını kapıya doğru atarken. "Nizamiyede bekletilen Hekim Hanım'a bir kahve borcum var sanıyordum. Ama görünen o ki klinik çok yoğun."
Gözlerim yuvalarından fırlayacaktı neredeyse. Ne yani? Bana kahve teklifinde mi bulunuyordu? O kasıntı, buzdolabı Yüzbaşı mı yapıyordu bunu?
"Senin bana bir kahve değil, kocaman bir özür borcun var Göktürk," dedim kapının yanına kadar onun peşinden giderek.
Karan kapıyı açtı. Dışarıdaki gün ışığı yüzüne vurdu. Arkasını dönüp bana baktı. Yüzündeki o karanlık tebessüm bu kez tam anlamıyla görünüyordu.
"Özür dilemem Soykan," dedi Karan. "Ama kahveyi ısmarlarım. Saat sekizde, mahalledeki o eski çay bahçesinde olacağım. Gelirsen borcumu öderim. Gelmezsen..."
"Gelmezsem ne?" dedim kollarımı göğsümde birleştirerek.
"Gelmezsen," dedi Karan, sesini tamamen düşürerek. "Kışla duvarlarını sivil hayatta senin etrafına ben örerim."
Hiçbir şey söylememe fırsat vermeden Umay'ın elini tuttu ve kliniğin merdivenlerinden aşağı indi.
Kapı arkalarından şıngırdayarak kapandı. Klinikte tam bir sessizlik hakim oldu. Alya bankonun arkasından fırlayıp yanıma koştu. Batu elindeki paspasla donup kalmıştı.
"Oha..." dedi Alya gözleri fal taşı gibi açılarak. "Elfida... Bu adam kimdi ya?! Ve sana az önce çıkma teklifi mi etti ben mi yanlış duydum?!"
"Çıkma teklifi etmedi Alya," dedim, kalbimin göğsümün içinde niye bu kadar hızlı çarptığına anlam veremeyerek pencereye doğru yürürken. "Meydan okudu." Penceden dışarı baktığımda Karan'ın Umay ile birlikte sokakta yürüdüğünü gördüm. Dik duruşu, sivil kıyafetlerinin içindeki o heybetli hali ve bana attığı o son bakış...
"Eee?" dedi Batu yanıma gelerek. "Gidecek misin saat sekizde?"
Dudaklarımın kenarı kendiliğinden yukarı doğru kıvrıldı. "O kışla duvarlarını benim etrafıma örebileceğini sanıyorsa..." dedim kendi kendime. "Saat sekizde o çay bahçesini ona dar etmezsem bana da Elfida Soykan demesinler."
&&&
Saat yediye geldiğinde kliniğin ışıklarını söndürdük. Cam kapıyı dışarıdan kilitleyip anahtarı çantama attım. Alya ve Batu ile sokağın başında vedalaştık. Onlar dolmuş durağına doğru yürürken ben mahallenin içindeki evimize doğru adımlamaya başladım.
Hava yavaş yavaş kararmaya, sokağın lambaları sarı bir ışıkla yanmaya başlamıştı. Ağustos ayının son günleri olduğu için akşam serinliği tatlı tatlı tatlı esiyordu.
Yolda yürürken adımlarım bilerek yavaşladı. Zihnimdeki o savaş bir an bile durmuyordu.
Gitmek eziklik miydi, yoksa meydan okumayı kabul etmek mi?
Eve giden yol, mahallenin o meşhur eski çay bahçesinin bir sokak arkasından geçiyordu. Çay bahçesi, dev çınar ağaçlarının altında, tahta masaları olan, mahallelinin akşamları oturup sohbet ettiği samimi bir yerdi. Karan orayı seçmişti çünkü evlerimize yakındı.
Kendi evimizin bahçe kapısının önüne geldiğimde durdum. Kapının kenarındaki sarmaşıklara baktım. İçeriden annemin kızartma kokuları geliyordu, babaannemin televizyondaki müziğe söylenme sesleri dışarı kadar sızıyordu. Evdeki o huzurlu kaos beni bekliyordu.
Saatime baktım. 19:42.
On sekiz dakika vardı.
"Deli misin kızım sen?" diye fısıldadım kendi kendime, bahçe kapısının demirine tutunarak. "Yüzbaşı'nın oyunlarına mı geleceksin? Otur evinde, ye yemeğini."
Ama hemen ardından Karan'ın kliniğin kapısından çıkmadan önce söylediği o son cümle kulaklarımda çınladı:
"Gelmezsen... Kışla duvarlarını sivil hayatta senin etrafına ben örerim."
Çenemi hırsla sıktım. Yüzümdeki o kararsız ifade gitti, yerini tamamen hırçın ve boyun eğmez o bakışa bıraktı. "O duvarları alırım, senin kafana yıkarım Yüzbaşı," dedim karanlığa doğru.
Eve girmeden arkamı döndüm. Üzerimdeki spor kıyafetleri değiştirmek bile istemedim. Ne süslenecektim onun için, ne de ekstra bir çaba sarf edecektim. Neysem o şekilde, kliniğimden çıktığım halimle, sıradan bir akşam yürüyüşündeymiş gibi gidecektim oraya.
Adımlarımı çay bahçesine giden kestirme sokağa çevirdim.
Sokak lambalarının sarı ışığı altında yürürken içimdeki o heyecan dalgası daha da büyüdü. Ağaçların arasından çay bahçesinin ışıkları görünmeye başlamıştı bile. Ahşap masaların gürültüsü, çay kaşıklarının bardaklara vururken çıkardığı o ritmik sesler kulağıma geliyordu.
Saat tam 19:55'te çay bahçesinin alçak taş duvarının yanına vardım. Girişteki büyük çınar ağacının altındaki masalara doğru göz gezdirdim. Çay bahçesi kalabalıktı; yaşlı amcalar okey oynuyor, aileler çay içiyordu. Ama onu bulmak hiç de zor değildi.
Karan Göktürk, bahçenin en arkasında, sokağı ve giriş kapısını tamamen gören, ışığın daha az düştüğü kuytu bir masada tek başına oturuyordu.
Üzerindeki o füme tişörtle gergince gerilmiş sırtı, masanın üzerindeki bardağı tutan iri parmakları ve tek bir noktaya kilitlenmiş gözleriyle ortamdaki herkes ten ayrışıyordu. Önünde ince belli bir çay bardağı vardı ama bardağa dokunmuyordu bile. Duruşu o kadar dikti ki sanki bir çay bahçesinde değil, bir askeri karargahta strateji haritasının başında oturuyordu.
Derin bir nefes aldım. Göğsümü kabarttım. Saçlarımı omzumdan geriye attım.
"Geldik bakalım Yüzbaşı..." diye mırıldandım. "Görelim bakalım sahadaki kozlarını."
Taş duvarın kenarından çıkıp ağır ve kendinden emin adımlarla onun masasına doğru yürümeye başladım.
Çakıl taşlarının botlarımın altında çıkardığı o hafif hışırtı, çay bahçesinin şen şakrak gürültüsü içinde kaybolup gidiyordu ama Karan'ın kulaklarının bu sesi kaçırmayacağını gayet iyi biliyordum. Bir askerin refleksleri sivil kıyafetler giyince rafa kalkmıyordu.
Masasına üç adım kala, çınar ağacının sarımsı loş ışığı tamamen üzerime düştü.
Karan, başını yavaşça kaldırdı. Gözleri doğrudan benim gözlerime çakıldı. Yüzünde ne bir şaşırma emaresi belirdi ne de muzaffer bir gülümseme... Sadece dudaklarının kenarı milimetrik bir şekilde yukarı kaydı. Sanki bu masaya geleceğimi en başından beri, adımı atacağım saniyeye kadar biliyormuş gibi bir kendinden eminlik vardı duruşunda.
Kollarımı göğsümde birleştirip masanın tam karşısında dikildim. Üzerimdeki klinik önlüğünü çıkarmış olsam da duruşumdaki o dik kafalılığı, boyun eğmez hali tek bir zerre bile esnetmemiştim.
"Geldik Göktürk," dedim, sesimdeki o kendinden emin, bir tık da hırçın tonu öne çıkararak. "Bakalım kışla sınırları dışında örmeye kalktığın o hayali duvarlar ne kadar sağlammış."
"Otur Hekim Hanım," dedi Karan. Sesi o kadar derinden, o kadar dingin ama bir o kadar da otoriter çıkmıştı ki... "Ayakta dikilip nöbet tutmana gerek yok. Burada rütbeler de yok, emir-komuta da."
"Oturmaya gelip gelmeyeceğime ben karar veririm Yüzbaşı," dedim ama yine de sandalyeyi hafifçe geriye çekip oturdum. Ahşap sandalye gıcırdadı. Ellerimi masanın üzerine koyup hafifçe ona doğru eğildim. "Ayrıca hatırlatırım; buraya senin o kışkırtıcı davetine icabet etmek için değil, bana olan borcunu tahsil etmeye geldim. Nizamiyede beni beklettiğin saatlerin, telefonda attığın havaların ve kliniğime gelip benim dikişime kulp takmanın hesabını kapatmaya."
Karan'ın bakışları masadaki ellerime kaydı, ardından yavaşça tekrar yüzüme yükseldi. Gözlerinde karanlık, eğlenen bir ışık yandı söndü. "Dikişin sağlamdı," dedi Karan ansızın.
Kaşlarım havalandı. "Ne?"
"Dikişin diyorum," dedi Karan, sesini biraz daha düşürerek. "Attığın dikiş sağlamdı. Doku gerginliğini de iyi ayarlamışsın. Hatta baya temiz bir dikiş."
Bu itiraf karşısında bir an afallamadım desem yalan olurdu. Adamın o kasıntı, gururlu kabuğunu delip bir övgü kırıntısı almak çölde su bulmaktan farksızdı. Ama hemen gardımı alıp toparlandım.
"Bunu duymak güzel Yüzbaşı," dedim alaycı bir gülümsemeyle. "Demek ki tıp dersi vermeye çalıştığın kadın işini senden iyi biliyormuş. İtiraf etmen ne büyük erdem."
"Ben sadece gördüğümü söylerim Soykan," dedi Karan. O sırada yanımıza doğru yaklaşan garson genç çocuğu fark edip eliyle hafif bir hareket yaptı. "Ayrıca borç kapatmaya geldik madem... Ne içersin?"
"Açık bir çay," dedim gözlerimi ondan ayırmadan. "Mümkünse kışladaki gibi buz gibi olmasın."
Karan garsona döndü. "Bize iki çay kardeşim. Taze olsun."
Garson hızla yanımızdan uzaklaşırken masa tekrar o keskin, gerilimli sessizliğe gömüldü. Karan sağ elini masanın üzerine koydu. Gözlerim istemsizce koluna takıldı. "Cezanın bittiğini bildiğin halde dün gece telefonda neden bana kışlada nöbetçi amiriymişsin gibi davrandın Göktürk?" dedim, içimde kalan o asıl soruyu masaya pat diye bırakarak. "Neden o duvarların arkasında kilitli kaldığına inanmamı istedin?"
Karan bir süre cevap vermedi. Derin bir nefes aldı. Göğsü yükselip indi. "Sen neden Askeri Mahkeme'de savcı albayın odasını bastın Elfida?" dedi bir anda.
"Sana acıdığımdan değil," dedim hemen savunmaya geçerek. "Söylemiştim. Suçsuz bir adamın benim yüzümden ya da kışla kuralı yüzünden ceza çekmesine vicdanım elvermedi. Adalet yerini buldu, hepsi bu."
"Vicdan..." dedi Karan, kelimeyi kendi zihninde tartar gibi. Masaya doğru biraz daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe kısaldı. "Dün gece telefonda bana 'O duvarları kafanın içinde taşımaya devam edeceksin' derken de mi vicdanın konuşuyordu?"
"Evet!" dedim dik bir sesle. "Çünkü sen insanlara, kurallara, hatta kendine bile o kışla duvarlarının arkasından bakıyorsun Karan. Her şeyi bir emir, her şeyi bir savaş sanıyorsun. Bak, sivil hayattayız. Çay bahçesindeyiz. Ama sen hâlâ bir mevzide oturur gibi oturuyorsun karşımda."
Çaylar geldi. Garson bardakları masaya bırakıp hızla uzaklaştı.
Karan bardağın sıcak porselen tabağını parmaklarının arasında hafifçe döndürdü. Yüzündeki o sert ifade bir anlığına yerini derin, yorgun bir gerçekliğe bıraktı.
"Ben yirmi sekiz yaşındayım Elfida," dedi Karan. Sesi bu kez mesafe koyan o asker sesi değildi; çıplak, yalın bir adamın sesiydi. "Hayatımın son ten senesini dağda, çamurda, kurşun seslerinin arasında geçirdim. Benim bildiğim tek kural, tek düzen buydu. Nizamiyeden içeri giren bir sivilin, hele ki bir kadının benim dünyama bu kadar pervasızca dalıp ortalığı kasıp kavurmasına alışkın değilim."
Bardağıma uzanan elim donakaldı. Bakışlarımı gözlerine diktim. "Perpervasızca mı?" dedim fısıltı gibi bir sesle.
"Pervasızca," dedi Karan, gözlerimin en derin noktasına bakarak. "Nizamiyede arabandan inip karşıma dikildiğin an anlamıştım zaten. Sen kural dinlemiyorsun. Sen o kafana koyduğun şeyi ne pahasına olursa olsun yapan birisin. Savcının odasına girip o ifadeyi vermek, benim cezamı kaldırmak... Bunlar bir sivilin cesaret edeceği şeyler değil."
"Ben kimseden korkmam Göktürk," dedim, sesimdeki o hırçınlığı yeniden toplayarak. "Hele ki senin gibi buzdolabı kılıklı bir Yüzbaşıdan hiç."
Karan'ın dudaklarında ilk defa gerçek, samimi bir tebessüm belirdi. O buz kütlesi eridi, altından inanılmaz karizmatik, tehlikeli bir adam çıktı.
"Biliyorum," dedi Karan. "Korkmadığını çok iyi biliyorum. Ama bilmediğin bir şey var."
"Neymiş o?" dedim, çay bardağımdan bir yudum alıp ona meydan okuyarak. Karan masanın üzerine iyice eğildi. Eli elime o kadar yaklaştı ki teninin sıcaklığını hissedebiliyordum.
"Sivil hayata çıktım evet," dedi Karan, kısık ve pürüzlü bir sesle. "Ama bu çay bahçesindeki kahve borcu bittiğinde, işimiz bitmiş sayılmayacak. Sen benim dünyama girdin bir kere Soykan. O kışla duvarlarını yıktın. Şimdi sivil tarafta, senin kurallarınla oynayacağız bu oyunu."
Gözlerim parladı. Kalbimdeki o deli ritme engel olamadan kaşlarımı kaldırdım.
"Benim kurallarımla mı?" dedim alaycı bir güvenle. "Kaybedeceğin oyuna girmemeni tavsiye ederim Yüzbaşı. Sana boyun eğmem."
"Ben de senden boyun eğmeni beklemiyorum zaten Hekim Hanım," dedi Karan, çay bardağını kaldırıp bana doğru hafifçe uzatarak. "Ben sadece karşımdaki rakibin ne kadar dişli olduğunu görmek istiyorum."
Bardağımı kaldırdım. İnce belli iki cam bardak loş ışığın altında hafifçe birbirine çarptı. "Göreceksin Göktürk," dedim, gözlerinin içine bakarak çayım yudumlarken. "Öyle bir göreceksin ki, o kışla günlerini mumla arayacaksın."
Sarıya çalan kumral saçları çay bahçesinin sarımsı ampul ışığı altında parıldıyor, o koyu kahverengi gözleri tıpkı bir avı izler gibi hareketlerimi santim santim takip ediyordu.
Karan, sandalyesinde hafifçe geriye kaydı. Sağ kolunu rahatça masanın ahşap kenarına dayadı. İyileşen kolunun kasları füme tişörtünün kumaşını gerecek kadar belirgindi. Yüzündeki o alaycı kavis biraz daha derinleşti.
"Benim özlem duyduğum şeyler kışla duvarlarının arasında kalmaz." dedi Karan. Sesi pürüzlü, derin ve tam bir meydan okuma tonundaydı. "Benim dişli rakiplere karşı bir zaafım vardır. Ama genelde o rakipler masadan ya da sahadan hezimetle ayrılır."
"Çok kendinden eminsin Yüzbaşı," dedim, çay bardağımı masaya vurur gibi bırakarak. "Ben bu mahallenin sokaklarında büyüdüm. Senin o asker disiplinin benim keçi inadımın yanından bile geçemez."
O sırada hemen yan masamızdan yükselen ahşap ve kemik sesleri kulaklarımıza doldu. İki yaşlı amca, hararetli bir siyaset sohbetinin ortasında tavla pullarını tahtaya vuruyor, gürültüyle zarları masaya sallıyordu.
Karan'ın bakışları bir anlığına yan masaya kaydı. Ardından koyu kahverengi gözleri tekrar beni buldu. Dudaklarının kenarında hilekar, hafif de hınzır bir tebessüm peydah oldu. "Mahallede büyüdüm diyorsun..." dedi Karan, sesini ağırdan alarak. "Lafa gelince icraat çok. Ama sahadaki pratik durumunu henüz göremedik Hekim Hanım."
"Ne demek istiyorsun?" dedim kaşlarımı çatarak. Kollarımı göğsümde birleştirdim. Karan parmağını kaldırıp çay bahçesinin çay ocağına doğru hafifçe salladı. Garson çocuk bizim mahallenin gençlerinden Samet'di. Elindeki tepsiyle alelacele yanımıza seğirtti. "Buyur abim, bir şey mi istemiştiniz?" dedi Samet, Karan'ın o dik ve heybetli duruşundan çekindiği her halinden belli olarak.
"Bize ahşap, kemik pullu güzel bir tavla getir kardeş," dedi Karan. Samet hemen kafasını salladı. "Hemen getiriyorum abi!"
Gözlerimi açıp Karan'a baktım. "Tavla mı?" dedim alaycı bir nidayla. "Beni kendi çöplüğümde tavlayla mı sınayacaksın Yüzbaşı? Komikleşme istersen."
"Korktun mu?" dedi Karan, kahverengi gözlerini kısıp doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Doktorluk taslamak kolaydı. Ama burada, bu masada bir zar sallamak... İşte orada kimin kural koyucu olduğu ortaya çıkar."
"Ben kimseden korkmam!" diye çıkıştım, masaya doğru biraz daha eğilerek. "Hele senin gibi kumral, kasıntı bir Yüzbaşıdan hiç korkmam. Gelin bakalım zarlar. Ama öyle kuru kuruya oynamam ben."
Karan'ın bakışlarındaki hınzır ışık daha da parladı. "Lafı ağzımdan aldın Hekim Hanım. Zaten kuru kuruya oynanan oyunun tadı çıkmaz. Neyine oynuyoruz?"
"Ben kazanırsam..." dedim, parmağımı ona doğru sallayarak. "Kışlaya her geldiğimde o nöbetçi amiri havalarını bırakacaksın. Nizamiyedeki askerlere 'Elfida Hanım'a zorluk çıkarmayın' diye bizzat talimat vereceksin. Ve en önemlisi... Bir daha benim dikişlerime, benim hekimliğime laf etmeyeceksin!"
Karan dinledi. Kahverengi gözlerinde beliren o karanlık tebessümle başını hafifçe salladı. "Kabul," dedi Karan. "Peki ben kazanırsam?"
"Sen kazanamazsın ki," dedim nefesimi dışarı üfleyerek.
"Diyelim ki kazandım," dedi Karan, sesini biraz daha düşürüp masaya doğru eğilerek. Aramızdaki mesafe bir karışa düştü. Kumral saçlarının önünden dökülen birkaç tel alnına düşmüştü. "Ben kazanırsam... Bir sonraki kahveyi sen ısmarlayacaksın. Ve o kahvede, Askeri Mahkeme koridorlarında arkamdan çevirdiğin o işlerin, o fırtınaların hesabını tek tek vereceksin. Kaçmak yok, baştan savmak yok."
Göğsüm hızla kalkıp indi. Adam kaybedeceği oyuna bile kural koyuyordu! Ama geri adım atmak benim kitabımda yazmazdı. "Kabul!" dedim hırsla. "Getir zarları!"
Samet kucağında eski, kenarları aşınmış, ahşap kokan büyük bir tavlayla masamıza geldi. Tavlayı pat diye masanın ortasına bıraktı. Pul kutularını ve zarları iki yanımıza dizdi. "Kolay gelsin abla."
"Sen merak etme Samet," dedim gözlerimi Karan'dan ayırmadan. "Ben bu sert abini birazdan bu tahtaya gömeceğim."
Karan hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki o sakin ama fırtına öncesi sessizliğini koruyarak zarları eline aldı. Kemik zarları avucunun içinde sallamaya başladı. Çıkan o ritmik şak-şak-şak sesi, aramızdaki savaşın başlangıç düdüğüydü.
"Zar atalım, kim başlayacak görelim," dedi Karan.
Zarı masanın ortasına attı. Dört.
Zarı elime aldım.
Parmaklarımın arasında sıkıp gözlerimi kısıp Karan'ın kahverengi gözlerine baktım. Zarı tahtaya bıraktım. Altı.
"Ben başlıyorum Göktürk," dedim muzaffer bir tebessümle. "İlk darbe benden."
"Buyur Hekim Hanım," dedi Karan, ellerini masanın üzerinde kenetleyip arkasına yaslanarak. "Saha senin."
Tavla başladığı an çay bahçesinin gürültüsü tamamen arka plana itildi.
İlk birkaç hamlede sakin oynadık. Ben pulları hızlıca toplamaya, evimi kapatmaya çalışıyordum. Karan ise tamamen stratejik, tıpkı bir askeri haritada birlik kaydırır gibi sakin ve savunmacı oynuyordu. Zarları öyle acele etmeden, milimetrik hesaplarla atıyordu ki sinirlerim bozuluyordu.
"Yüzbaşı," dedim pulları ilerletirken. "Tavla bu, askeri tatbikat değil. Azıcık seri oyna. Askerlerin seni beklerken de mi böyle yavaştın?"
"Zafer, acele edenlerin değil; doğru zamanı bekleyenlerindir Soykan," dedi Karan. Elindeki zarları masaya salladı. Şeş-Beş.
"Bak sen..." dedim kaşlarımı kaldırarak. "Şeş-beş attın diye ordu komutanı edası takınma hemen."
Karan kapısını aldı. Evimi kapatmamı engelledi. Tam kalbime bir kapı attı.
"Bak gördün mü?" dedi Karan, kahverengi gözlerindeki o hafif alayla. "Acele etmedim, kapıyı aldım. Şimdi senin o hırçın ataklarını nasıl göğüsleyeceğim izle."
Gözlerimi kısıp hırsla zarları elime aldım. Zarları avucumda çalkalayıp salladım. Dört-Üç.
"Açık verdin Göktürk," dedim sırıtarak. Zarları oynayıp onun tek bıraktığı pulunu pat diye tahtadan dışarı fırlattım. "Gitti senin asker! Gel bakalım içeri!"
Karan hafifçe kaşlarını çattı. Kırılan pulunu eline aldı. Ama yüzündeki o sakinlik bozulmadı.
"Savaşta zayiatlar olur Hekim Hanım," dedi Karan. "Önemli olan ana karargahı korumaktır."
"Hala karargah diyor ya!" dedim gülerek. Çay bahçesindeki birkaç kişi bizim masaya doğru bakmaya başlamıştı ama umurumda değildi. "Adam çay bahçesinde bile Harp Okulu müfredatıyla oynuyor!"
O sırada yan masadaki Hüseyin Amca elinde çayıyla bizim masaya doğru adımladı. "Ooo Elfida kızım, tavla mı atıyorsunuz?" dedi. Sonra Karan'a baktı. "Yahu evladım, bizim Elfida mahallenin tavla şampiyonudur, sen kime patlıyorsun böyle?"
Karan başıyla Hüseyin Amca'ya hafifçe selam verdi. "Merak etme Hüseyin Amca, biz kışlada çok şampiyon gördük. Hepsinin terhisini verdik."
"Vay vay..." dedi Hüseyin Amca gülerek. "Kız Elfida, yenmesin komutan seni. Hadi bakayım göster gücünü!" Oyun iyice kızışmaya başladı. Zarlar masaya vurdukça tahtadan çıkan o sesler ritmini artırdı.
Karan kırık pulunu içeri soktu ama ben evimi kapatmak üzereydim. Oyun yarılanmıştı ve ben öndeydim. İki pulunu daha sıkıştırmıştım.
"Evet Yüzbaşı," dedim zarları elime alarak. "Görünüşe göre bir sonraki kışla ziyaretimde beni kırmızı halıyla karşılayacaksınız. Nizamiyedeki nöbetçilere şimdiden haber ver."
Karan masaya doğru biraz daha yaklaştı. Dirseklerini masaya dayadı. Sarımsı ışık yüzünün keskin hatlarını daha da belirginleştiriyordu. "Erken seviniyorsun Soykan," dedi Karan, sesinde tehlikeli bir sakinlikle. "Tavlada son pul toplanmadan zafer ilan edilmez."
"Ben ilan ettim bile," dedim ve zarları salladım. İki-Bir.
Kötü bir zar... Pulumu açmak zorunda kaldım.
Karan'ın dudaklarında o meşhur, sinir bozucu gülümseme belirdi. Kahverengi gözleri parıldadı.
"Gördün mü?" dedi. Zarları eline aldı. "Rüzgar dönüyor Hekim Hanım."
Zarları öyle bir salladı ki kemik sesleri çay bahçesinde çınladı. Zarlar tahtada döndü, döndü ve durdu.
Dübess...Altı-Altı.
"Yok artık!" diye bağırdım reflekse bağlı olarak. "Hile var bu zarlarda!"
Karan hiç istifini bozmadan pullarını dörder dörder ilerletti. Benim açıkta kalan pulumu pat diye vurdu, yetmedi kendi evini tamamen kapattı. Tahtada tek bir boş yer bile kalmamıştı.
"Hile mi?" dedi Karan, sesindeki o keyifli tonla. "Biz askerler hile yapmayız, strateji uygularız. Ve şu an senin bütün karargahın kuşatma altında."
"Bana bak Göktürk!" dedim parmağımı masaya vurarak. "O zarları bilerek öyle attın sen!"
Karan hafifçe kıkırdadı. Evet, kıkırdadı! O sert, buz gibi Yüzbaşı ilk defa sesli bir şekilde gülmüştü. Gülüşü o kadar içten, o kadar karizmatik ve pürüzsüzdü ki bir an için söyleyeceğim kelimeler boğazıma dizildi. Kahverengi gözlerinin kenarları kırıştı.
"Zar tutmayı bilmem Hekim Hanım," dedi Karan. "Ama şansın ne zaman kimden yana olacağını iyi sezerim. Şimdi gelelim senin kırık puluna. Bakalım içeri girebilecek misin?" Zarları aldım. Bütün ev kapalıydı. Gelebilecek tek zar bile yoktu.
Zarı salladım. Beş-Üç. Gelemedim. "Pas," dedim dişlerimin arasından.
Karan zarları aldı. Düşeş... İki tane beş. Pulları toplamaya başladı.
"Hızlı ol," dedim öfkeyle ayaklarımı yere vurarak. "Gözüm görmesin o pulları."
"Noldu?" dedi Karan, ilk pulunu tabağa atarak. "Az önce nizamiyede kırmızı halı serdiriyordun bana? Ne çabuk pes ettin?"
"Ben pes etmedim!" dedim çenemi dikleştirerek. "Daha oyun bitmedi!"
"Bitti Soykan," dedi Karan, son üç pulunu da tek hamlede toplayarak. Tavlayı hafifçe bana doğru itti. "Oyun bitti. Ve zafer... Kışlanın."
Tavlaya, zarlara ve tam karşımda zafer kazanmış bir komutan edasıyla oturan Karan Göktürk'e baktım. Sinirden yanaklarımın tutuştuğunu hissedebiliyordum. "Sen var ya..." dedim parmağımı ona doğrultarak. "İnanılmaz gıcık bir adamsın."
Karan arkasına yaslandı. Kolları göğsünde birleşti. Kahverengi gözlerindeki o muzaffer ışıkla doğrudan bana baktı.
"Söz sözdür Hekim Hanım," dedi Karan. "İddiayı ben kazandım. Bir sonraki kahveyi sen ısmarlıyorsun. Ve Askeri Mahkeme'deki o şovunun hesabını tek tek veriyorsun."
"O şov olmasaydı sen şu an bu masada oturuyor olmayacaktın Yüzbaşı!" diye çıkıştım.
"Biliyorum," dedi Karan. Sesindeki alaycı ton bir anda silindi. Yerini daha derin, daha anlamlı bir tona bıraktı. Kahverengi gözleri yüzümde gezindi. "Biliyorum Elfida. Ve tam da bu yüzden o kahveyi senin ısmarlmanı istiyorum."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bakışlarımı ondan kaçırmadan çantamı omzuma taktım. "Kahveyi ısmarlarım Göktürk," dedim ayağa kalkarak. "Ama sanma ki bu oyun burada bitti. Rövanşı olacak bunun. Ve o rövanşta seni o tahtaya gömeceğim."
Karan da Yavaşça ayağa kalktı. Boyunun uzunluğu, geniş omuzları ve o sivil kıyafetlerinin içindeki duruşuyla tepemde bir dağ gibi dikildi.
"Sabırsızlıkla bekliyorum." dedi Karan.
Tavlayı kapatıp masanın kenarına iterken Karan cebinden bir miktar para çıkarıp masaya bıraktı. "Hey!" dedim hemen araya girerek. "İddiayı sen kazandın diye çayları da mı sen ödüyorsun? Ben öderim!"
"Hesabı erkek öder." dedi Karan, bana doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapatırken. "Sen sadece söz verdiğin o kahveyi ısmarlayacaksın. O kadar."
Baskın duruşuna karşı çenemi biraz daha yukarı kaldırdım. "Kuralcı Yüzbaşı..." diye mırıldandım.
"Raconu olan Yüzbaşı diyelim," dedi Karan, gözlerindeki o hınzır bakışla. "Yürü bakalım. Seni eve kadar bırakıyorum."
"Gerek yok, ben mahallemi bilirim!"
"Ben de mahallemi biliyorum," dedi Karan, sesi tartışmaya kapalı bir şekilde. "Önden buyur Hekim Hanım."
Çay bahçesinden çıkıp mahallenin loş, sessiz sokağına adım attığımızda, yanımda yürüyen bu kumral, kahverengi gözlü adamın hayatıma nasıl bu kadar hızlı ve kaçınılmaz bir şekilde girdiğini düşünmeden edemiyordum.
"Sessizleşdin Hekim Hanım," dedi Karan, sesindeki o hafif, sinir bozucu kışkırtıcı tonla. Başını bana doğru çevirmeden, doğrudan karşıya bakarak konuşuyordu. "Tavlada kaybetmenin yasını mı tutuyorsun, yoksa ısmarlayacağın kahvenin hesabını mı yapıyorsun?"
Gözlerimi kısıp ona yandan hırçın bir bakış fırlattım. "Tavlanın şansla oynandığını sen de çok iyi biliyorsun Yüzbaşı. Zarlar sana çalıştı. Yoksa senin o kışla stratejilerin benim mahalle pratiğimin yanında esamisi okunmaz. Yas tuttuğum falan yok, sadece rövanşta seni o tahtaya nasıl gömeceğimi planlıyorum."
"Stratejiye şans demek, yenilen komutanların en büyük tesellisidir," dedi Karan. Dudaklarının kenarında o meşhur, tekinsiz tebessüm belirdi. Kahverengi gözleri kısa bir an bana kaydı. "Ayrıca iki üst sokakta evimin olduğunu unutuyorsun Soykan. Kaçacak yerin yok, mahalle küçük."
"Senden kaçan kim Göktürk!" dedim ellerimi hırsla hırkamın ceplerine sokarak. "Evlerimiz arasında iki sokak olması sana bana sürekli laf yetiştirme hakkı vermiyor. Borcumuz borç, o kahve içilecek."
Sokağın ortasına doğru ilerlerken, mahallenin eski, iki katlı ahşap evlerinin arasından geçiyorduk.
Sokağın yukarısındaki karanlık geçitten boğuk bir gürültü ve çocuk fısıltıları yükseldi.
"Oğlum çabuk ol, valla yakalanacağız!"
"Sık ulan şuraya, yeşili ver, yeşili!"
"Ceketine dikkat et, leke kalmasın!" Gözlerimi sesin geldiği tarafa, mahallenin eski marangozhanesinin metruk duvarına doğru çevirdim. Sokağın o loş ışığında, üç dört tane mahalle çocuğu duvarın dibine dizilmişlerdi. Elinde sprey boya tenekeleri olan Kerem, duvara bir şeyler çizmeye çalışıyordu. Yanındaki minik ufaklık ise elinde içi ağzına kadar su doldurulmuş, patlamaya hazır kocaman bir poşet tutuyordu.
"Yine bu veletler..." diye mırıldandım gülerek. "Hüseyin Amca'nın duvarını mahvedecekler."
Tam bir adım atıp "Çocuklar!" diye bağıracaktım ki, işler bir saniyede çığrından çıktı.
Çocuklardan biri sokaktaki ayak seslerimizi duyunca panikledi. "Oğlum biri geliyor, fırlat şunları kaçalım!" diye bağırdı. Elinde su dolusu o dev poşeti tutan ufaklık, panik halinde poşeti üzerimize doğru havaya fırlattı! Aynı salisede Kerem de panikle arkasını dönüp yeşil sprey boyayı rastgele püskürtmeye başladı.
Gökten inen devasa su poşeti ve havaya saçılan parlak neon yeşili sprey boya tam üzerimize geliyordu!
Ben ne olduğunu anlayamadan, hayatımda gördüğüm en hızlı, en profesyonel... Ve en bencil askeri manevraya şahit oldum.
Karan Göktürk, o devasa cüssesiyle bir an bile tereddüt etmedi. Kendini öne atmak mı? Beni korumak mı? Asla!
Adam iki eliyle birden omuzlarımdan tuttuğu gibi beni tek bir hamlede kendi önüne çekti! Beni adeta bir canlı kalkan gibi kendi vücudunun tam karşısına dikti, kendisi de sırtını büke büke benim arkama saklandı! İki elini de omuzlarıma bastırmış, kafasını sırtımın arkasına gömmüştü!
Gökten inen devasa su poşeti, doğrudan benim başımdan aşağı patladı! Buz gibi su, saçlarımdan başlayıp yüzüme, ince hırkama ve kot pantolonuma kadar sırılsıklam bir şekilde indi. Su patlamasının hemen ardından Kerem'in püskürttüğü neon yeşili sprey boya da tam yüzümün sol tarafına ve beyaz hırkamın öncülüne foşur foşur sıçradı!
Her şey iki saniye içinde olup bitmişti. Sokak lambasının altında ben sırılsıklam, yüzümün yarısı yeşile boyanmış halde dikiliyordum. Arkamda ise... Bütün bu felaketten tek bir damla su bile almamış, tek bir yeşil leke bile bulaşmamış Yüzbaşı Karan Göktürk duruyordu.
Karan, başını yavaşça sırtımın arkasından çıkardı. Üzerindeki füme tişörtü kupkuruydu. Kumral saçlarında tek bir nem bile yoktu. Kahverengi gözlerini kırpıştırarak omuzlarımın üzerinden öne doğru baktı.
"Tehlike geçti mi Hekim Hanım?" dedi Karan, sesi inanılmaz bir ciddiyet ve askeri soğukkanlılıkla çıkarak.
Buz gibi su yüzümden süzülürken, neon yeşili boya çenemden sokağın parke taşlarına damlıyordu. Olduğum yerde kilitlenip kaldım. Yavaşça, tıpkı bir korku filmindeki yaratık gibi kafamı arkama, omuzlarımın üstünden Karan'a doğru çevirdim.
Karan hâlâ ellerini omuzlarımda tutuyordu. Yüzündeki o kasıntı, mağrur ifade bir an bile bozulmamıştı. Kahverengi gözlerinde 'Harika bir taktik uyguladım' gururu vardı.
"Sen..." dedim, sesim sinirden ve soğuk sudan tir tir titreyerek. "Sen az önce beni kendine kalkan mı yaptın?!"
Karan hiç istifini bozmadan omuzlarımı bıraktı. Üstünü başını düzeltti, tişörtünün yakasını silkeledi.
"Taktiksel siper alma diyelim." dedi Karan son derece pişkin bir sesle. "Mevzi değerlendirmesi yaptım. Sen daha ufak tefeksin, yüzey alanın dar. Suyun ve boyanın büyük kısmı sana gelse de etki alanı az olurdu. Ben geniş omuzluyum, ben öne geçsem saha beter olur. Askeri açıdan en mantıklı karardı."
"Mantıklı kararını yesinler senin!" diye bağırdım sokağın ortasında. "Ulan sen Yüzbaşısın Bordo Berelisin be! Normalde adamların kadınları koruması, kendilerini kurşunun önüne atması gerekmez mi?!"
"Bu kurşun değildi Soykan, su balonuyla sprey boyaydı," dedi Karan, dudaklarının kenarında beliren o hınzır, sinir bozucu tebessümle. "Ayrıca kışlada bize 'Mevcuttaki en yakın siper kaynağını kullanın' öğretildi. O anki en yakın siper de sensin."
"Ben siper değilim, insanım insan!" diye çıldırdım. Saçlarımdaki suları hırsla yüzümden geriye attım ama elime geçen tek şey yüzümdeki yeşil boyayı biraz daha yanağıma bulaştırmak oldu.
O sırada sokağın ucundaki çocukların boğuk gülüşleri ve fısıltıları duyuldu. "Oğlum Yüzbaşı ablayı önüne kıstırdı lan!"
"Valla ablanın yüzü uzaylı gibi oldu yeşil yeşil!"
"Kaçın ulan, Elfida abla bizi canlı canlı keser!"
Çocuklar kahkahalar atarak sokağın karanlık köşelerine doğru çil yavrusu gibi dağılırken Ben arkalarından bir adım atmaya çalıştım ama sırılsıklam olan botlarım kaydı.
"Kerem! Ali! Buraya gelin ulan!" diye kükredim.
Karan arkamdan ellerini cebine sokmuş, kahverengi gözlerindeki inanılmaz keyifli ışıkla beni izliyordu. Sarıya çalan kumral saçları hafifçe rüzgarda dalgalandı.
"Formun yerinde Hekim Hanım," dedi Karan gülerek. "Sadece rengin biraz... Fazla çevreci olmuş. Hulk gibi duruyorsun şu an."
"Karan!" dedim ona doğru dönüp parmağımı göğsüne vurarak. "Bana bak! İki sokak yukarıda oturuyorsun diye seni bu sokakta sakin sakin yürütürüm sanma! Beni kendine kalkan yapmanın hesabını vereceksin!"
"Ben sadece birikimlerimi sahada uyguladım," dedi Karan. Bakışları yüzümdeki yeşil boyaya kaydı. "Ayrıca itiraf et, manevram çok hızlıydı. Sen ne olduğunu anlamadan siper konumuna geçtin."
"İnanılmaz bir bencillik bu!" dedim hırkamı üzerimden çıkarıp hırsla yere vurarak. Sırılsıklam olmuştum. Ağustos gecesinin serinliği içimi ürpertiyordu.
Karan'ın yüzündeki o alaycı gülümseme bir anlığına hafifçe esnedi. Gözleri ıslak kıyafetlerime ve titreyen omuzlarıma kaydı. Cebinden temiz bir mendil çıkardı. Bana doğru bir adım attı.
"Tamam, gel buraya," dedi Karan, sesi bir tık daha yumuşayarak.
"Yaklaşma bana!" dedim geriye doğru çekilerek. "Siperine yaklaşma Yüzbaşı, nükleer serpinti var üzerimde!"
Karan dinlemedi. İki adımla aradaki mesafeyi kapattı. Mendili uzatıp yüzümdeki yeşil boyayı nazikçe silmeye çalıştı. Kahverengi gözleri tam karşımdaydı. Yüz hatlarındaki o ciddi, mağrur kavis hâlâ oradaydı ama gözlerinin içi gülüyordu. "Yüzün yeşil olunca keçi inadın daha bir belirginleşti Soykan," dedi Karan mendille çenemi silerken.
Mendili tutan elini hırsla ittim. "Bana bak! Beni bu halde bıraktığın için derhal o boyayı ve suyu temizlememe yardım edeceksin."
"Memnuniyetle Elfida Hanım," dedi Karan, mendili cebine koyarak. "Müştemilata mı geçiyoruz, yoksa komşun olarak senin eve mi sızıyorum?"
"Müştemilata!" dedim bağırarak. "Bizim eve bu halde girersem babam seni o askeri manevranla birlikte sokağın ortasına diker!"
Hızla evin bahçe kapısına yürüdüm. Demir kapıyı hırsla açıp içeri daldım. Karan da arkamdan gayet rahat, sanki hiçbir şey olmamış gibi elini cebine sokmuş şekilde bahçeye girdi. İki sokak yukarıda kendi evi vardı ama benim bu halimle dalga geçme fırsatını asla kaçırmazdı.
Müştemilatın kapısını açıp içeri daldım. Işığı yaktım. Aynadaki yansımama baktığımda dehşete düştüm! Saçlarımdan sular süzülüyordu, yüzümün sol tarafı Shrek gibi neon yeşiliydi ve hırkam mahvolmuştu.
Karan kapının eşiğinde durmuş, kolları göğsünde birleşmiş halde aynadaki halime bakıp hafifçe kıkırdıyordu.
"Çok mu komik Yüzbaşı?!" dedim dolaptan hızla havlu çıkarırken.
"Bayağı komik." dedi Karan. "Hayatımda gördüğüm en renkli veteriner hekimsin şu an."
"Bana bak," dedim havluyu ona doğru fırlatarak. Havlu tam yüzüne oturdu. "Gülmeyi kes de banyodan sıcak su ve temizleme solüsyonunu getir! O askeri ellerin bir işe yarasın!" Karan havluyu yüzünden indirdi. Sarıya çalan kumral saçlarını geriye yatırdı. Kahverengi gözlerinde o hınzır tebessümle banyoya doğru adımladı.
"Emredersiniz." dedi Karan. "Siper temizliği başlıyor."
Birkaç saniye sonra elinde ılık su dolu bir kap ve solüsyonla yanıma geldi. Sandalyeye oturdum. Karan yanımda dikildi. Uzun boyuyla tepemde bitti.
"Eğil biraz," dedi Karan.
"Sen eğil Yüzbaşı, dev gibisin!" dedim hırsla.
Karan bir şey söylemedi, tek dizinin üzerine çöktü. Şimdi gözlerimiz aynı hizadaydı. Elindeki ıslak pamuğu solüsyona batırdı. Yüzümdeki yeşil boyaya doğru uzattı.
"Canın yanarsa söyle," dedi Karan, sesi bir anda şaşırtıcı bir şekilde nazikleşerek.
Pamuk yanağıma değdiği an soğuk solüsyonla irkildim. Karan'ın iri, sert parmakları çenemi sabitledi. Parmaklarının sıcaklığı yüzümdeki suyun soğukluğunu anında kırdı. Kahverengi gözleri milim milim yüzümde geziniyor, boyayı temizlemek için pamuğu son derece dikkatli bir şekilde cildimde gezdiriyordu.
"Hızlı ol," diye mırıldandım, bakışlarımı kahverengi gözlerinden kaçırmaya çalışarak. Pamuğu şakağıma doğru kaydırdı. "Boya cildine iyice işlemiş. Biraz sabret."
"Beni önüne çekmeseydin sabretmek zorunda kalmazdım," dedim sinirle. Karan'ın dudakları hafifçe kıvrıldı. Çenemdeki parmaklarının baskısı biraz daha belirginleşti.
"Seni öne çekmeseydim..." dedi Karan, gözlerimin tam içine bakarak. "...şu an bu kadar yakınımda oturuyor olmazdın Hekim Hanım."
Kalbim göğsümün içinde reflekse bağlı olarak tekledi.
"Ne?" dedim kaşlarımı havalandırarak. "Bilerek mi yaptın yani?!"
Karan pamuğu kaptan çıkarıp yeniledi. Yüzündeki o meşhur, hilekar tebessüm yeniden belirdi. "Ben askerim Elfida," dedi Karan, çenemi hafifçe yukarı kaldırırken. "Saha koşullarını kendi lehime çevirmeyi iyi bilirim."
"Sen var ya..." dedim dişlerimin arasından, yüzüme yakın duran o hınzır yüzüne bakarak. "Dünyanın en gıcık Yüzbaşısısın."
"Ve sen de o Yüzbaşı'nın en
sağlam siperisin," dedi Karan gülerek. Yüzümdeki son yeşil lekeyi de sildiğinde pamuğu kaba bıraktı. Ama çenemdeki elini hemen çekmedi.
Müştemilatın loş ışığı, ikimizin arasındaki mesafeyi tamamen yutan bir sıcaklık yaratıyordu. Kahverengi gözlerindeki o alaycı parıltı yerini birkaç saniyeliğine ne yaptığını tam olarak bilen, kendinden emin bir derinliğe bıraktı. "Bana öyle bakmayı kes Yüzbaşı," dedim, sesimdeki sertliği korumaya çalışsam da boğazımın kurumasına engel olamayarak. "Hâlâ sırılsıklamım ve senin 'taktiksel siper' mantığın yüzünden zatürre olmama ramak kaldı."
Karan dudaklarının kenarındaki hafif kıvrımla parmaklarını çenemden yavaşça çekti, ayağa kalktı. Uzun boyuyla tepede dikilirken o askeri disipliniyle sivil pişkinliği arasında muazzam bir denge kuruyordu.
"Şikâyet etmeyi bırak da üstünü değiştir," dedi bakışlarıyla ıslak hırkamı ve yapışan tişörtümü işaret ederek. Arkasını dönüp kapıya doğru yürüdü. "Ben dışarıda, bahçe kapısının önünde nöbetteyim. Baban ya da mahalleden biri gelirse 'Hekim Hanım sivil tatbikat yapıyor' derim, merak etme."
"Sakın öyle bir şey deme Karan!" diye arkasından bağırdım ama o çoktan kapıyı aralamıştı bile.
Kapının eşiğinde durup bana doğru son bir kez baktı. Kumral saçlarını eliyle geriye atarken yüzündeki o hınzır tebessüm yeniden belirdi. "Çabuk ol Elfida. Hava soğuyor, bir de senin soğuk algınlığınla uğraşmayayım. Sonra siperim kullanılamaz hale geliyor."
Kapı kapandığında müştemilatta tek başıma kaldım. Kalbimin ritmi hâlâ yüzümdeki pamuk temasının ve o cümlesinin etkisiyle düzensizce atıyordu. Yansımadaki halime baktın; yeşil boya gitmişti ama yanaklarımdaki kızarıklık soğuk sudan mı yoksa Karan'ın yakınlığından mıydı, pek emin olamıyordum.
Dolaptan kuru bir tişört ve eşofman alıp hızla üzerimi değiştirdin. Saçlarımı havluyla kuruladıktan sonra müştemilatın kapısını açıp dışarı çıktım ve Karan'ın dediği gibi bahçe duvarına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş halde beklediğini gördüm. Sokağın loş ışığı omuzlarına vuruyordu. "Sonunda," dedi beni görünce, yaslandığı duvardan doğrulup sana doğru adım atarak. "Gözlerim yollarda kaldı Hekim Hanım."
"Çok konuşma Yüzbaşı, gece gece babam bahçeden gelen seslere uyanmadan, sen paşa paşa o iki sokak yukarıdaki evine yürü bakalım." Karan, sanki ona kışlada 'rahat' emri verilmiş gibi ellerini yavaşça cebine soktu. Kahverengi gözlerinde hâlâ o sinir bozucu, her şeyi kontrol altında tuttuğunu sanan bakış vardı.
Gözlerine bak ya, tam bir keçi! Bir de 'Hulk gibi duruyorsun' diyor. Yüzbaşısın falan ama şu an tam bir baş belası mahalle komşususun Yüzbaşı Göktürk.
"Evime kovuyorsun yani Hekim Hanım?" dedi, bir adım gerileyip başını hafifçe yana yatırarak. "Oysa ben siperimin başında sabah nöbeti tutmaya oldukça hazırlıklıydım."
"Kovmuyorum, direkt defediyorum." dedim kapının kolunu tutup ona yolu göstererek. "Ayrıca 'siper' lafını bir kez daha duyarsam, yarın sabah kışlana o yeşil boyalardan iki kutuyla gelir, seni kışlanın nöbet kulübesine kalkan yaparım, haberin olsun."
Karan'ın dudaklarının kenarı yine o hınzır tavırla kıvrıldı. Askeri adımlarla bahçe kapısına doğru birkaç adım attı, tam kapıdan çıkacakken durup bana doğru döndü. Sokağın loş ışığı kumral saçlarının arasına vuruyordu. "Anlaşıldı Soykan. Taktiksel geri çekilme uyguluyoruz," dedi, sesi bu kez biraz daha alçak ama yine o eğlenen tonuyla. "İyi geceler bakalım... 'Çevreci' Hekim Hanım."
"İyi geceler, yürü hadi!"
Bahçe kapısını arkasından kapatıp gittiğinde, sokakta uzaklaşan postal tıkırtılarını dinledim.
Müştemilatın kapısına yaslanıp derin bir nefes verdim. Yanaklarımın hâlâ alev alev yanmasını dışarıdaki soğuk havaya bağlamaya çalışıyordum ama içimdeki o ses pek öyle demiyordu. Adam iki saniye içinde beni hem su balonuna kalkan etmiş, hem yüzümdeki boyayı silerken aklımı başımdan almış, hem de arkasına bakmadan dalgasını geçip gitmişti. Dünyanın en gıcık, en pişkin, en çekici Yüzbaşısı...
&&&
Odanın kapısını kapatıp sırtımı ahşap dokusuna yasladığımda derin bir nefes verdim. Üzerimdeki eşofmanların yumuşaklığına, saçlarımdan hâlâ süzülen hafif nemin soğukluğuna rağmen içimdeki o tuhaf huzursuzluk bir türlü geçmek bilmiyordu. Yüzümdeki neon yeşili boyanın lekesi gitmişti gitmesine ama Karan'ın o sert, kemikli parmaklarının çenemde bıraktığı sıcaklık hâlâ oradaydı. Sakinleşmek istercesine elimi yüzüme götürdüm.
Yatağın kenarına ilişip komodinin üzerindeki lambanın sarı ışığına baktım. Yorgunluk kemiklerime kadar işlemişti. Islak saçlarımı havluyla son bir kez sallayıp kenara fırlattım, örtüyü çekip yatağın içine süzüldüm.
Gözlerim ağırlaşmaya, bilincim uykunun o tatlı uyuşukluğuna teslim olmaya başladığı tam o anda, aşağıdan gelen boğuk bir gürültüyle yerimden sıçradım.
Önce ahşap zemini titreten bir ayak sesi, ardından bastırılmaya çalışılan ama evin içinde yankılanan sert ses tonları...
"Şu kapıyı kapatın dedim size! Kimse duymayacak!"
Babamın sesiydi bu. Normalde son derece sakin, kolay kolay sesini yükseltmeyen babamın sesinde daha önce hiç duymadığım bir panik, kaskatı bir otorite vardı.
Kafamı yastıktan kaldırıp kaşlarımı çattım. Komodindeki saate baktım; gece yarısını çoktan geçmişti. Bizim evde bu saatte tık ses çıkmazdı. Üçüzlerim çoktan odalarına çekilmiş, babaannem dualarını okuyup uyumuş olmalıydı. Komşunun gürültüsüne bile tahammülü olmayan bu evde şimdi ne oluyordu?
Yataktan çıkıp terliklerimi bile giymeden yalın ayak odanın kapısına yürüdüm. Kapıyı hafifçe araladığımda koridora yayılan ışığı ve aşağıdan gelen bağırtıları daha net duydum.
"Ali, kurban olayım sakin ol! Çocuklar uyanacak şimdi!"
Annemin titrek, neredeyse ağlamaklı sesi koridorda yankılandı. Arkasından babaannemin o kendine has, yüksek ve azarlayan sesi duyuldu: "Ne sakini Kübra?! Evi başımıza mı yıkacaksınız bu saatte? Ben size demedim mi bu işlerin sonu iyi bitmez diye!"
Merdivenlere doğru birkaç adım attım. Merdiven korkuluklarının arasından aşağıya baktığımda salondaki manzara karşısında donakaldım. Herkes ayaktaydı. Annem salonun ortasında ellerini yüzüne kapatmış bir o yana bir bu yana gidip geliyordu. Babam pencerenin perdesini hafifçe aralamış, sokağa bakıyordu; omuzları dikti ama nefes alıp verişi o kadar hızlıydı ki ceketinin arkası kalkıp iniyordu. Babaannem koltuğun kenarına çökmüş, elindeki tesbihi can havliyle çekiyordu.
Üçüzlerden Ege ve Aras ise merdivenin hemen dibinde, elleri ceplerinde, omuzları çökmüş halde birbirlerine bakıyorlardı. Yüzlerindeki o kabadayı, umursamaz ifadeden eser yoktu; ikisi de kireç gibi bembeyazdı.
"Ne oluyor ya burada?" diye bağırdım merdivenlerden aşağıya doğru ikişer adım atarak. "Gece gece evi savaşa mı soktunuz, bu sesler ne?!"
Salondaki herkes aniden durdu. Tıpkı bir kasetin durdurulması gibi bütün sesler kesildi. Babam perdeyi şak diye kapattı, annem ellerini yüzünden çekip hızla gözlerini sildi. Babaannem tesbihi avucunun içine sıkıştırıp gözlerini bana dikti.
Annem üzerime doğru bir adım atıp sesini, kontrol etmeye çalıştığı belirgin bir öfkeyle yükseltti. "Yok bir şey Elfida! Odana çık sen!"
"Nasıl yok bir şey anne?" dedim salonun ortasına kadar girip ellerimi belime koyarak. Bakışlarımı Ege ve Aras'a çevirdim. İkisi de gözlerini benden kaçırıyordu. "Babam bağırıyor, babaannem söyleniyor, sen ağlıyorsun! Üçüzler desen suç işlemiş kedi gibi duruyor orada. Benden ne saklıyorsunuz siz?"
"Sana odana çık dedim Elfida!" diye kükredi annem bu kez. Normalde bana sesini bile yükseltmeyen annemin bu tepkisi karşında afalladım. "Cevap verme bana! Gece gece bir de seninle uğraşmayalım, haydi! Herkes odasına!"
Sokağın ortasında sırılsıklam ıslanmıştım, yüzümden boya temizlemiştim, kafam zaten kazan gibiydi. Bir de üzerine evde dönen bu gizemli tiyatro eklenince sabrımın son sınırına gelmiştim.
"İyi! Ne haliniz varsa görün!" dedim ellerimi havaya kaldırarak. "Zaten başım çatlıyor, bir de sizin bu anlamsız sırlarınızla, bağrışmalarınızla uğraşamam şu an! Ne yapıyorsanız yapın!"
Arkamı dönüp hışımla merdivenlere yöneldim. Babaannemin arkamdan "Ağzına sıçtığımın kızı, terbiyesiz!" diye mırıldandığını duydum ama dönüp bakmadım bile. Üçüzlerin yanından geçerken Ege'ye sert bir omuz attım, Aras'a ters bir bakış fırlattım. İkisi de gıkını bile çıkaramadı.
Öfkeyle merdivenleri tırmanıp odama daldım. Kapıyı arkamdan öyle bir çarptım ki evin ahşap kasası inledi. Anahtarı çevirip kapıyı kilitledim. Sanki çok meraklıydım sizin dertlerinize! Zaten Yüzbaşı bir yandan, su balonu bir yandan... Bir de evdekilerin saçmalıklarıyla uğraşacağım!
Yatağa hırsla atladım. Yorganı kafama kadar çektim. Aşağıdan hâlâ boğuk sesler geliyordu ama ne dediklerini artık seçemiyordum. Gözlerimi hırsla kapattım. Öfkem yerini yavaş yavaş bedenimi uyuşturan o ağır uykuya bıraktı. Sesler silikleşti, zihnim karardı.
Sıcaklık...
Beni uykumun en derin yerinden söküp alan ilk şey, odanın içinde aniden artan o garip, geniz yakan sıcaklık oldu.
Gözlerimi açmaya çalıştım ama kapakları kurşun gibi ağırdı. Boğazımda keskin, kuru bir acı vardı. Öksürmeye çalıştım, ciğerlerime dolan şey havadar bir gece esintisi değil, katı, simsiyah ve zehirli bir dumandı!
Hızla yataktan doğrulmaya çalıştım ama başım bir anda döndü. Odanın içi zifiri karanlık değildi; kapının altındaki aralıktan ve ahşap parkelerin birleşim yerlerinden odaya turuncu, dans eden, dehşet verici bir ışık sızıyordu. Odanın tavanı kalın, gri bir duman bulutuyla kaplanmıştı bile.
Zihnimdeki uyuşukluk bir anda bitti, yerini saf bir hayatta kalma güdüsü ve dehşet aldı. Yorganı üzerimden fırlatıp yataktan fırladım. Boğazımı tıkayan duman yüzünden nefes almak neredeyse imkansızlaşmıştı. "Anne! Baba!" diye bağırmaya çalıştım ama sesim çatallı bir fısıltıdan öteye geçmedi.
Hızla kapıya koştum. Kapının ahşap yüzeyine elimi sürdüğüm an çığlık atarak elimi geri çektim! Kapı kolu ve ahşap adeta bir döküm fırını gibi kızgındı. Elimdeki yanık acısıyla geriledim. Kapı kilitliydi. Kilidi açmak için kolu tekrar tutmayı denedim ama sıcaklık eti yakacak kadar şiddetliydi. Kazakımın kolunu elime dolayarak anahtarı zorla çevirdim, kapıyı kendime doğru çektim.
Kapı aralandığı an içeriye devasa bir alev dalgası ve kapkara bir duman hücum etti!
Koridor... Koridor yoktu! Merdivenler, ahşap korkuluklar, babamın tabloları... Her yer devasa turuncu alevlerin esiri olmuştu. Çıtırdayan ahşap sesleri, çöken tavan kaplamaları ve alevlerin o korkunç uğultusu tüm evi kaplamıştı.
"Aras! Ege! Kimse var mı?!" diye bağırdım tüm gücümle.
Aşağıdan hiçbir ses gelmiyordu. Ne bir bağırış, ne bir ayak sesi... Sadece yangının o felaket uğultusu vardı. Evin alt katı çoktan teslim olmuştu ve yangın ahşap merdivenleri tırmanıp benim odamın kapısına dayanmıştı.
Hızla kapıyı tekrar kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Duman oda içerisinde hızla yükseliyordu. Yere çöktüm; aşağıda hâlâ biraz olsun temiz hava kalmıştı. Tişörtümün yakasını burnuma bastırdım. Cildim sıcaklıktan kavruluyordu, gözlerim yaşlar içinde kalmıştı.
Pencere!
Yerde sürünerek pencereye doğru ilerledim. Bahçeye bakan büyük ahşap pencerenin önüne geldiğimde tutundum ve kendimi yukarı çektim. Pencereyi hırsla açtım. Dışarıdaki serin gece havası yüzüme çarptı ama oda içerisindeki vakum etkisi yüzünden dışarıdaki hava içeri çekilince arkamdaki alevler daha da coştu.
"Yardım edin! Kimse yok mu?! Yangın var!" diye bağırdım sokağa doğru.
Bizim ev mahallenin biraz iç
kısmındaydı. Bahçedeki çınar ağaçları sokağın görünürlüğünü kapatıyordu. Sokağın başında tek bir ruh bile görünmüyordu. Aşağıya baktım; ikinci kattaydım. Aşağıdaki bahçe betondu ve Müştemilatın çatısı hemen pencerenin alt çaprazında kalıyordu ama orası da çatıya sıçrayan kıvılcımlarla tütmeye başlamıştı. Buradan atlarsam bacaklarımı kırma ya da Müştemilatın alev alan çatısına düşme riskim çok yüksekti.
Arkamdaki kapı, alevlerin baskısına daha fazla dayanamayarak büyük bir gürültüyle çöktü. Odanın içine giren alevler gardırobumun kapağını ve halının kenarını saniyeler içinde sarmaya başladı. Duman artık göz gözü görmeyecek kadar yoğundu.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Ciğerlerim patlayacak gibiydi, her nefes alışımda boğazıma erimiş cam dökülüyordu sanki. Bilincim yavaş yavaş bulanıklaşırken zihnimdeki sesler, dışarıdaki yangının devasa uğultusuna karışıp silindi.
Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımdaki sıcaklıkta anında kuruyordu. Başımı pencerenin pervazına dayayacak gücü bile bulamadım. Parmaklarım ahşap dokudan kaydı, bedenim kontrolüm dışında artık alevlerin sıcaklığıyla kavrulan o zemine ağır ağır yığıldı. Alevlerin gölgesi odanın tavanında devasa, kırmızı bir canavar gibi dans ediyordu. Çöken ahşapların, çıtırdayan mobilyaların ve genzi yırtan dumanın ortasında yalnızdım.
Ne aşağıdan gelen bir bağırış vardı, ne de beni bu cehennemden çekip alacak bir el...
Göz kapaklarım kurşun gibi ağırlaştı. Yüzüm sıcak parkeye yapışırken, bilincimin son kırıntıları da o kapkara dumanın içinde eriyip gitti.
Dünya simsiyah bir sessizliğe gömüldü.
Bölüm etkileşimi
