Kalp Hattı kitap kapağı

2. bölüm / 9

Kalp Hattı

KARAKOL IŞIKLARI

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: KARAKOL IŞIKLARI

İzmir'in sabah güneşi kliniğin geniş camlarından içeri süzülürken, kilitte dönen anahtarın sesi boş sokakta yankılandı. İçeri adımımı atıp kapıyı arkamdan kapattığımda, genzime dolan o tanıdık antiseptik, ilaç ve hafif mama kokusu bir anda içimi rahatlattı. Dün akşamki o kasvetli mahalle sofrasından, teyzelerin dünürcü baskısından ve Ali Paşa'nın askeri ciddiyetinden sonra burası benim sığınağımdı.

Işıkları yakıp çantamı masamın kenarına bıraktım. Beyaz veteriner önlüğümü sırtıma geçirirken, ön bürodaki filtre kahve makinesinin düğmesine bastım. Makine hırıldayarak çalışmaya başlarken, arka odadaki pansiyon hastalarımızın ilk sesleri duyulmaya başladı. Dün ameliyat ettiğimiz sokak kedisi Paşa, kafesinden miyavlayarak varlığını hatırlatıyordu.
Çok geçmeden kapının üzerindeki rüzgar çanı neşeyle şıngırdadı. Alya, elinde fırından yeni alınmış poğaça poşetiyle içeri dalarak çantasını bankoya fırlattı.

"Günaydın patron!" dedi neşeyle, saçlarını arkaya toplarken. "Güneş doğdu, kuşlar ötüyor ve biz yine asgari ücretin bir tık üstüne kedi poposu temizlemeye geldik."

"Günaydın Alya," dedim kahve kupama sıcak sıvıyı doldururken. "Girişteki mamaların son kullanma tarihlerini kontrol et, dün Batu düzenleyecekti ama kesin unutmuştur."

Alya poğaçalardan birini tabağa koyup tezgaha kuruldu, gözlerini üzerime dikip sinsi sinsi gülümsedi. "Mamaları hallederiz de... Sen onu bırak. Dün akşam Göktürkler'in bahçesinde olaylar kopmuş diye duydum? Mahallenin istihbarat ağı Saadet Teyze kanalıyla çalışıyor biliyorsun. Bütün gece kulağım çınladı."

Kupadan derin bir yudum alıp bankoya yaslandım. "Saadet Teyze ne anlattıysa en az üç katını yalan eklemiştir, emin ol."

"Yalan malan bilmem," dedi Alya heyecanla öne doğru eğilerek. "Ama işin içinde senin erik ağacından serbest düşüş yapıp Yüzbaşı'nın kucağına inmen varmış? Doğru mu bu? Kızım sen adama hırçınlaşayım derken niye yer çekimine yenik düşüyorsun?"

Gözlerimi devirip bıkkın bir nefes verdim. "Olayın aslı o değil bir kere! Kediyi kurtarmak için çıktım ağaca. Dal kırıldı. Adam da tam o sırada ağacın altından geçiyormuş, tamamen fizik kuralı yani. İki kütle çakıştı, tutmak zorunda kaldı. Kucağına inmek falan ne demek ya? Adamı gören de kahraman sanacak." Alya kıkırdayarak poğaçadan bir ısırık aldı.

"Görmen lazımdı Alya. Adam yürüyen bir kışla duvarı. Tek bir mimik yok, buz gibi, üstelik laf sokmaktan da geri kalmıyor. 'Börek kuruydu' diyor, 'masadan aşağı düşme' diyor... Babamın emrinde diye kendini bir şey sanıyor kasıntı Yüzbaşı."

"E Yüzbaşı sonuçta," dedi Alya omuz silkerek. "Ali Paşa'nın sağ koluymuş, adam askeriyede o kadar eğitime giriyor, herhalde güle oynaya gezecek hali yok. Ama dur bakayım... Babamın emrinde dedin de, Ali Paşa ne yaptı bu duruma? Senin adamla imatlaşmana bir şey demedi mi?"

"Babam son noktayı koydu zaten," dedim sesimdeki resmiyeti koruyarak. "Akşam yemekte Nermin Teyzeler hafiften 'Ayy ne güzel yakıştılar' moduna girecek gibi oldu. Babam masada bir bakış attı, ortam anında buz kesti. Adam 'Karan benim Yüzbaşımdır, Elfida da kızımdır, aralarında hiçbir muhabbet olamaz' dedi. Raconu kesti yani."

Alya gözlerini büyüttü. "Vay be... Paşam sınırları çelik halatla çekmiş. Peki Yüzbaşı ne yaptı?"

"Ne yapacak?" dedim omuz silkeleyerek. "'Emredersiniz komutanım' çekti oturdu. Adam beni zaten insan yerine koymuyor ki. Masadan kalkarken sadece 'İyi akşamlar Elfida Hanım' dedi geçti. Bildiğin komutan kızı muamelesi."

"E iyi işte," dedi Alya. "Sen de adama gıcıksın zaten, resmi durması işine gelmez mi?"

"Gelir tabii," dedim hemen, sesimi sertleştirerek. "Hiç çekemem adamın havalarını. Ben sadece o kasıntı tavırlarına gıcık oluyorum, yoksa ne hali varsa görsün. Benim işim gücüm var, adamın buz kalıbı suratıyla uğraşacak değilim."

Tam o sırada kliniğin kapısı gürültüyle açıldı. İçeri elinde iki devasa koliyle, saçları darmadağın olmuş vaziyette Batu daldı. Kolileri zorlukla muayene masasının üzerine bırakıp derin bir nefes aldı.
"Günaydın millet," dedi Batu, alnındaki teri koluyla silerek. "Lojistikten geliyorum, mama sevkiyatını hallettim. Ama dışarıda öyle bir sıcak var ki, kliniğin klimasına sarılıp ağlayasım var."

Alya pis pis sırıttı. "Günaydın Batu. Biz de tam Elfida'nın erik ağacı maceralarını ve Yüzbaşı Karan'ı konuşuyorduk."
Batu anında kulaklarını kabartıp yanımıza adımladı. "Haa! Şu mahallenin meşhur Yüzbaşısı! Dün akşam bizim mahalledeki kahvede bile konuşuluyordu. Ali Paşa'nın gözde subayıymış diyorlar. Elfida, sen adama 'kasıntı' deyip duruyordun, adam cidden o kadar sert mi?"

"Sert değil, çekilmez," dedim masanın üzerindeki ajandayı açıp bugünkü randevulara bakarak. "Adamla topu topu üç kere karşılaştık, üçünde de bana komutan kızı muamelesi yaptı ya da dalga geçti. Konu kapandı zaten arkadaşlar, babam sınırları çizdi. Artık o Yüzbaşı mevzusunu kapatıp işimize mi dönsek?"

Batu ile Alya birbirine bakıp gülümsediler ama benim ciddi tavrımı görünce üstelemediler.
"Tamam patron, kızma," dedi Batu ellerini kaldırarak. "Ben arka odadaki hastaların pansumanına geçiyorum o zaman. Bu arada saat on birde bir Golden getirilecekmiş, kulağında enfeksiyon var."

"Tamamdır, ben bakarım ona," dedim masama geçip bilgisayarı açarken. Kahvemden son bir yudum aldım.

Batu'nun arka odaya geçmesiyle klinik her zamanki yoğun ama düzenli ritmine girdi. Alya öndeki mama reyonunu düzenleyip bilgisayardan stok sayımlarını yaparken, ben de masamdaki hasta dosyalarını incelemeye başladım.

Saat 11.00'e doğru dışarıdaki sıcaklık iyice kendini hissettirmeye başlamıştı. Kliniğin kliması tatlı tatlı üflerken rüzgar çanı bir kez daha şıngırdadı.
İçeriye, kucağında devasa bir taşıma çantasıyla orta yaşlı bir kadın girdi. Kadın nefes nefese kalmıştı. "Kolay gelsin Elfida Hanım," dedi çantayı dikkatlice muayene masasının üzerine bırakarak. "Randevumuz vardı, Golden kırması Leo'yu getirdim. İki gündür sol kulağını sürekli yere sürtüyor, kafasını sallayıp duruyor. İçeriden de hafif kötü bir koku gelmeye başladı, canı çok acıyor galiba."

"Hoş geldiniz Suzan Hanım," dedim hemen gülümseyerek masadan kalkarken. "Hiç merak etmeyin, şimdi hemen bakıyoruz Leo'ya."
Alya da hemen yanıma yanaştı. Çantanın klipslerini açıp Leo'yu sakince dışarı çıkardık. Yaklaşık otuz beş kiloluk, sarı tüylü, mahzun bakışlı devasa bir oğlandı Leo. Ancak sol kulağını hafifçe aşağı bükmüş, kafasını sola yatırmış vaziyette duruyordu. Canının yandığı her halinden belliydi.

"Alya, muayene masasının kaydırmaz matını serelim," dedim eldivenlerimi giyerken. "Siz de şöyle geçin Suzan Hanım, rahat olsun."
Eldivenleri elime geçirip Leo'nun önünde hafifçe diz çöktüm. Önce onu sakinleştirmek için göğsünü ve boyun altını yumuşak hareketlerle okşadım. "Aferin benim güzel oğluma... Sakin ol bakalım, sadece bakacağız." Leo hafifçe iç çekip burnunu elime dokundurdu. Ağrısı olmasına rağmen son derece uysal bir köpekti.

Masadaki otoskopu elime aldım. Işığını kontrol ettikten sonra Alya'ya döndüm. "Alya, Leo'nun kafasını sabit tutalım, aniden sallamasın. Canı acıyabilir."
Alya, Leo'nun gövdesini ve çenesini profesyonel bir tutuşla sabitledi. Ben de yavaşça Leo'nun sol kulak kepçesini yukarı ve geriye doğru kaldırarak kulak yolunu dikleştirdim. Cihazın ucunu dikkatle kulak kanalına yerleştirdim.

Otoskopun merceğinden içeri baktığımda tablo netleşmişti.
"Evet, sebebi bulduk," dedim cihazı yavaşça geri çekerken. "Dış kulak yolunda ciddi bir kızarıklık ve yoğun bir püy birikimi var. Tipik bir otitis externa, yani dış kulak yolu iltihabı. Muhtemelen geçen haftaki deniz gezisinden sonra kulağı nemli kaldı ya da içeri bir ot parçası kaçtı. Bakteriler nemli ortamı sevdiği için iltihap ilerlemiş."

Suzan Hanım endişeyle ellerini birleştirdi. "Çok mu kötü Elfida Hanım? Ameliyat falan gerekmez değil mi?"

"Hiç korkmayın," dedim güven veren bir sesle. "Erken getirmişsiniz. Ameliyatlık bir durum yok ama güzel bir kulak temizliği ve düzenli damla tedavisi şart. Şimdi burada kulak kanalını iltihaptan arındıracağız, sonra reçetenizi yazacağım."
Batu o sırada arka odadan elinde steril gazlı bezler ve antiseptik solüsyonla çıktı. "Yardım lazım mı patron?"

"İyi ki geldin Batu," dedim. "Leo biraz iri bir oğlan, kulak yıkama sırasında canı yanıp kafasını savurabilir. Alya'yla birlikte gövdesini sabitleyin."
Batu hemen masanın diğer tarafına geçip Leo'yu sarmaladı. Ben özel kulak yıkama solüsyonunu kulak kanalına yavaşça sıktım. Solüsyon içeri girdiğinde Leo hafifçe sızlanıp bacaklarını oynattı ama Batu ile Alya onu çok iyi tuttuğu için hareket edemedi. Kulak tabanına hafifçe masaj yaparak iltihabın yumuşamasını sağladım. O vıcık vıcık ses geldikçe iltihap sökülüyordu.
"Aferin Leo'ya, bak bitti bile," dedim pamuklu çubuklar ve gazlı bezle dışarı çıkan irinli sıvıyı temizlerken.

Yıkama işlemini bitirip koruyucu, antibiyotikli kulak damlasından üç damla damlattım. Kulak tabanını tekrar ovup Leo'yu serbest bıraktık. Leo masadan iner inmez silkelendi, kulaklarını salladı ama bu sefer canı acımadığı için kuyruğunu neşeyle sallamaya başladı.
"İşte bu kadar!" dedim gülerek eldivenlerimi çıkarıp çöpe atarken. "Suzan Hanım, bu damlayı sabah akşam beşer damla damlatacaksınız. Bir hafta boyunca kulağına kesinlikle su kaçmayacak. Haftaya bugün bir kontrol yapalım."

Suzan Hanım rahat bir nefes alarak Leo'nun tasmasını kavradı. "Çok teşekkür ederim Elfida Hanım, valla içime su serpildi. Kolay gelsin hepinize."
Onları uğurladıktan sonra ellerimi yıkamak için lavaboya geçtim. Aynadaki yansımama baktım; saçlarımdan birkaç tel dökülmüştü, önlüğümün kenarında hafif bir antiseptik lekesi vardı ama yüzümde gerçek bir tatmin duygusu oturmuştu. İşte benim hayatım buydu. Gerçek, somut ve faydalı.

Lavabodan çıkıp bankoya yürüdüğümde Batu elindeki temizlik beziyle muayene masasını siliyordu. "Güzel müdahaleydi patron," dedi sırıtarak. "Seni işinin başında görünce insan imreniyor valla."

"Teşekkürler Batu," dedim gülümseyerek. "Ameliyathanedeki sterilizasyonu da kontrol et, öğleden sonra sokak kedimizin kısırlaştırma operasyonu var."

"Hallediyorum hemen!" diyerek arka odaya seğirtti Batu.
Alya bilgisayardan Leo'nun reçetesini yazdırırken bana baktı. "Farkında mısın bilmiyorum ama klinik moduna girince dünya sarsılsa dönüp bakmıyorsun. Sabahki o sinirli halinden eser kalmadı."

"Çünkü benim işim bu Alya," dedim masama oturup kahveme uzanarak. "Dışarıdaki saçmalıklarla, kimin kiminle ne konuştuğuyla ya da kimin bana nasıl baktığıyla ömrümü tüketemem. Herkes kendi işine baksın, ben de hastalarıma."

"Haklısın valla," dedi Alya sandalyeyi geriye kaydırarak. "Adamlar da kendi kışlasında ne yapıyorsa yapsın." Kahvemden sıcak bir yudum daha aldım. Klinikteki o huzurlu, tanıdık koku ciğerlerime dolarken, günün geri kalanının da böyle sakin ve olaysız geçmesini umuyordum.

&&&

Ameliyat öncesi hızlıca bir şeyler atıştırmak için kliniğin arka tarafındaki küçük dinlenme odasına geçtik. Mutfak tezgâhı sterilizasyon cihazının hafif vızıltısıyla doluydu. Alya çaydanlığı ocağa koyarken ben de masanın üzerindeki ajandaya operasyon notlarımı alıyordum. Dışarıda öğle sıcağı tavan yapmış, İzmir'in o nemli havası camların ardında fırın etkisi yaratmaya başlamıştı.
"Ben acıktığımı hissediyorum yalnız," dedi Batu, kapı pervazına yaslanıp karnını tutarak. "Sabahki Leo'yu tutacağız diye bütün enerjimi harcadım. Zaten şu mermer tezgâhın üzerinde simit yemekten içim kurudu."
"Çay demlensin, dolapta dünden kalan peynir zeytin var, idare edeceğiz artık," dedim kalemin arkasıyla şakaklarıma vurarak. "Ameliyattan önce ağır bir şey yemek de istemiyorum zaten, elim ağırlaşmasın."

Tam Alya çay bardaklarını tezgâha dizmeye başlamıştı ki, kliniğin ön kapısındaki rüzgar çanı öyle bir çıngırdadı ki sanırsın kapıyı koçbaşıyla kırmışlardı. Ardından o çok iyi bildiğim, her gittiği yere kaos taşıyan sesler yükseldi.
"Destuur! Devletin vizyoner veteriner hekimine sıcak yemek getirdik!"

Gözlerimi devirip derin bir nefes aldım. Aras'ın gür sesi klinikte yankılanırken hemen ardından Ege'nin sesi duyuldu: "Çekil önden Aras, çorbayı döküyorsun! Kardeşimizi düşünmüyoruz sanki, anamız yaptı getirdik işte!"
Mutfak odasının kapısında iki devasa cüsse belirdi. Aras elinde büyük bir sefer tası tutuyordu, Ege'nin elinde ise termosta saklanmış komposto ve fırından yeni çıkmış sıcacık tırnak pidesi vardı. Üçüzlerim, hayatımın bitmek bilmeyen iki uzantısı, tam teşekküllü bir lojistik destek birimi gibi içeri dalmışlardı.

"Sizin ne işiniz var burada?" dedim oturduğum sandalyeden onlara bakarak. "Klinik burası, yürüyüş yolu değil! Ayrıca kapıyı niye öyle alacaklı gibi açıyorsunuz?"

"Terbiyesizliğe bak," dedi Aras, elindeki bez çıkını masanın tam ortasına bırakıp sandalyeyi geriye çekerek pişkince oturdu. "Sırf senin şu kuru simitlere talim eden zavallı miden bayram etsin diye Kübra Sultan'ın enginar yemeğiyle köftesini sırtlanıp getirdik. Karşılığı bu mu? Sekiz saniye büyük abine bir hoş geldin bile yok mu?"

Ege de pidesini masaya koyup Alya'nın tezgâha koyduğu çay bardağına el uzattı. "Alya abla, valla bu çay tam zamanında demlenmiş. Ver bakayım şunu bana. Biz olmasak sizin patronunuz açlıktan ameliyat masasına bayılacak, haberiniz yok."

Alya ile Batu bu manzaraya alışkın oldukları için kıkırdayarak kenara çekildiler. Batu hemen gözünü Ege'nin getirdiği pideye dikti. "Aras valla iyi ki geldiniz. Biz de tam ne yesek diye düşünüyorduk."

"Al batu, ye," dedi Aras cömertçe elini sallayarak. "Bizim kız pay vermezse sen benden al. Ailesinin en büyük abisi olarak bu klinikteki her canlıya bakmak benim boynumun borcu. Dört saniyelik abin Ege gibi eli sıkı değilimdir ben."

"Lan sekiz saniye için laf salatası yapma yine!" diye çıkıştı Ege, çayından koca bir yudum alarak. "Dört saniye geç doğduk diye adama bak, sanki kırk yıllık muhtar gibi racon kesiyor masada."

"Gidin başka yerde kavga edin!" diye feryat ettim, masadaki sefer tasının kapağını açarken. Kokusu anında odayı sarmıştı; Kübra Sultan yine döktürmüştü, taze zeytinyağlı enginar ve ekşili köfte buram buram kokuyordu. "Hem siz niye geldiniz gerçekten? Annem mi gönderdi yoksa yine evde yapacak iş bulamayıp bana mı sarmaya geldiniz?"

Aras sandalyesinde geriye yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. Yüzünde o çok iyi bildiğim, şeytani ama eğlenen ifade belirdi. "Valla annem dedi ki; 'Gidin bakın bakalım o kız klinikte yine sirke mi satıyor?' Biz de geldik ki, durum vahim. Dün ki Yüzbaşı vakasından sonra senin kaşların hâlâ çatık duruyor Elfida."

Gözlerimi kısıp elimdeki çatalı Aras'a doğru salladım. "Bak Aras... O konuyu dün evde kapattık. Babam da noktayı koydu. Bir daha o adamın adını bu klinikte duyarsam o çatalı eline saplarım, yemin ediyorum yaparım."

"Ohoo," dedi Ege gülerek. "Yüzbaşı Karan Göktürk adı geçince bizim kızın nabzı yüz seksene vuruyor. Tamam abim, kızma. Adam zaten kışlanın resmiyet abidesi. Dün gece kapıdan çıkarken babama selam verişi vardı, sanırsın düşman hattından çekiliyoruz. Adam seni komutanın kızı değil, patlamaya hazır mühimmat belledi."

"Aynen öyle," dedi Aras kahkaha atarak. "Ali Paşa dün akşam masaya öyle bir sınır çizdi ki, Karan Yüzbaşı bir daha seninle aynı kaldırımda yürüse iç hizmet kanunundan yargılanacağını sanır. Adam tamamen buz kesti. Senin o hırçın hallerin de boşa düştü tabii, çatacak adam bulamıyorsun."

"Ben kimseye çatmak istemiyorum!" dedim sesimi yükselterek. "Adam isterse buzdolabı olsun, isterse kışlada yatsın kalksın! Benim umurumda bile değil! Ben işimde gücümdeyim, anlamıyor musunuz?"

Batu pideden koca bir ısırık alıp araya girdi. "Yalnız harika olmuş yemekler. Kübra Teyze'nin ellerine sağlık. Elfida, abilerin olmasa biz bugün aç kalacaktık, hakkını yeme adamların."

"Sen de hemen sattın bizi Batu," dedim dik dik bakarak. "İki pideye üçüzlerin safına geçtin."

"Satmak değil patron, lojistik destek," dedi Batu sırıatarak.
Aras elini masaya vurup ciddileşir gibi yaptı. "Şaka bir yana, Elfida... Babam sabah evden çıkarken ne dedi biliyor musun? 'Karan bugün karargaha gelecek ama öğleden sonra mahalleden geçebilir, çocuklar Elfida'ya söyleyin, lüzumsuz yere o çocukla karşı karşıya gelip laf kalabalığı yapmasın' dedi. Yani Paşam senin o sivri dilinden çekiniyor, adamın askerlik karizmasını çizmenden korkuyor."

"Babam çok mantıklı bir adam," dedim tabağıma enginar alırken. "Çünkü o adamın kasıntı tavırları benim sinir sistemimi bozuyor. Babamın emrinde olması da umurumda değil, bana öyle üstten üstten bakamaz. Bakmıyor da zaten artık, konu tamamen kapandı."

"Kapandı tabii," dedi Ege, çayını bitirip bardağı tezgâha koyarken. "Adam seni gördüğü yerde komutanına selam durur gibi kenara çekiliyor. Dün gece bahçe kapısında 'İyi akşamlar Elfida Hanım' derkenki o ses tonu neydi öyle?... Babam da abartıyor yani. Alt tarafı seni kucağına aldı."

"İyi işte!" diye bağırdım, en sonunda dayanamayıp masaya vurarak. "Tam olarak istediğim bu! Resmiyet, mesafe ve sıfır muhabbet! Şimdi yemeğinizi yediyseniz, çayınızı içtiyseniz derhal kliniğimden defolun!"
Aras ile Ege birbirine bakıp sırıtışlarını gizlemeye çalışarak ayağa kalktılar. Aras üzerindeki hayali tozları silkeleyip abilik edasıyla kollarını açtı. "Pekala, madem devletin veteriner hekimi bizi kovuyor, biz de gideriz. Ama bak, sekiz saniye büyük abin olarak sana son nasihatimdir Elfida: O Yüzbaşı'ya fazla biletlenme, adam harbi asker. Senin o veteriner neşterin onun kışla disiplinine sökmez."

"Aras!" dedim elime geçen ilk peçeteliği ona fırlatarak.
Aras çevik bir hareketle kenara çekilip kaçtı. Ege ile birlikte kapıya doğru kaçışırken ikisi de gülmekten kırılıyordu. "Hadi kolay gelsin klinik tayfası! Akşam evde köfte var, geç kalma!" diye bağırdı Ege kapıdan çıkarken.
Rüzgar çanı bir kez daha gürültüyle sallandı ve nihayet içeride derin, huzurlu bir sessizlik sağlandı.
Derin bir nefes verip sandalyeme çöktüm. "Çıldıracağım," dedim Alya'ya bakarak. "Bu ikisi benim ömrümden ömür çalıyor. Yüzbaşı mevzusunu unutmaya çalıştıkça gelip köüklüyorlar."

"Ama eğlenceliler," dedi Alya gülerek. "Ayrıca yemekler cidden efsaneymiş, ellerine sağlık Kübra Teyze'nin."

"Yemeği bırakın da saate bakın," dedim toparlanarak. "Saat bir buçuk oldu. On dakika sonra ameliyathaneye giriyoruz. Şu sokak kedisinin operasyonunu halledelim, artık kafamı tamamen işe vermek istiyorum."

Saniyeler içinde o kaotik aile havası dağıldı, yerini tam bir profesyonelliğe bıraktı. Masadaki kapları hızla toplayıp mutfağı temizledik. Aras ile Ege'nin getirdiği o lüzumsuz gerginlik kapının dışında kalmıştı. Şimdi benim alanım, benim mesleğim başlıyordu.

Dinlenme odasından çıkıp doğrudan ameliyathane hazırlık bölümüne geçtim. Üzerimdeki günlük veteriner önlüğünü çıkarıp steril yeşil cerrahi önlüğümü giydim. Saçlarımı tek bir tel bile dışarıda kalmayacak şekilde bonesinin içine hapsettim, ardından cerrahi maskemi yüzüme taktım. Musluğun başına geçip dirseklerime kadar antiseptik sabunla ellerimi ovalayarak yıkamaya başladım. Otomatik musluktan akan suyun altında ellerimi kenetlerken zihnimdeki tüm lüzumsuz düşünceleri, üçüzlerin laflarını ve Karan Yüzbaşı'nın o kasıntı yüzünü tek tek sildim. Bir cerrahın ameliyathaneye girerken taşıyabileceği tek şey dikkat ve soğukkanlılıktı.

Steril eldivenlerimi de elime geçirdikten sonra dirseklerimle ameliyathanenin döner kapısını iterek içeri adım attım.
İçerisi klimanın etkisiyle buz gibiydi. Paslanmaz çelikten ameliyat masasının üzerinde, sabahtan beri takip ettiğimiz, yaklaşık iki yaşlarında, sarman renkli dişi sokak kedimiz yatıyordu. Batu, kediyi çoktan sedasyona almış, damar yolunu açmış ve genel anestezi indüksiyonunu tamamlamıştı. Kedinin ameliyat bölgesi, yani karnının alt kısmı titizlikle tıraş edilmiş, antiseptik solüsyonla defalarca silinerek mikroplardan arındırılmıştı.
Alya, monitörün başındaydı. Kedinin solunumunu, nabzını ve vücut sıcaklığını anlık olarak takip ediyordu.

"Anestezi derinliği nasıl Alya?" diye sordum, sesim maskenin ardından boğuk ama son derece net çıktı.

"Gayet iyi Elfida," dedi Alya, monitördeki değerleri kontrol ederek. "Refleksleri kayboldu, solunumu düzenli, nabız doksan sekizde seyrediyor. Operasyona hazırız."

"Güzel," dedim ve masaya yaklaştım. "Batu, steril örtüyü serelim."
Batu, yeşil steril operasyon örtüsünü kedinin üzerine dikkatle serdi, sadece operasyon yapılacak olan ensizyon bölgesini açıkta bıraktı. Örtüyü klemenslerle sabitledikten sonra Alya'ya döndüm. "Cerrahi tepsiyi yaklaştır."

Batu, içinde bistüri, pensler, makaslar, portör ve emilebilir dikiş ipliklerinin bulunduğu steril tepsiyi tam sağ yanıma çekti. Sağ elimi uzattım. "Bistüri." Batu, 11 numara bistüri sapını elime tutuşturdu. Bir anlık sessizlik oldu ameliyathanede. Sadece anestezinin ve monitörün düzenli bip sesleri duyuluyordu. Zihnim tamamen durulmuştu. İşte bu anı seviyordum; hayatın tüm karmaşasının bittiği, tamamen parmaklarımın ucundaki dokuya odaklandığım o anı.

Bistürinin sivri ucuyla kedinin karın orta hattında, yaklaşık iki santimlik son derece titiz ve küçük bir kesi açtım. Cilt ve cilt altı dokuyu geçtikten sonra fascia tabakasını ayırdım. Kesi o kadar düzgün ve küçüktü ki neredeyse hiç kanama olmadı. Batu hemen gazlı bezle hafif sızıntıyı komprese etti.
"Pens," dedim. Batu anatomik pensi uzattı. Kesi alanından içeri yavaşça girerek ovoryum çengelini kullandım ve sol kornu uteriyi aradım. Parmaklarımın ucundaki o hassas hissiyatla, çevre dokulara hiç zarar vermeden yumurtalık dokusunu nazikçe dışarı çıkardım. Siyah tüylü, küçük yumurtalık ve ona bağlı damar ağı penceremin önündeydi.

"Ligatür ipliği," dedim.
Alya hemen 3-0 absorbabl vikril ipliği uzattı. Yumurtalık damar kompleksini dokuya zarar vermeyecek şekilde, sıkı ve güvenli bir düğümle bağladım. Düğümün kaymayacağından emin olduktan sonra bistüriyle yumurtalık dokusunu kestim. Hiçbir kanama yoktu, düğüm çelik gibi tutmuştu.

"Pedikül serbest, kanama kontrolü tamam," dedim sakince. Bağladığım dokuyu yavaşça karın içine geri bıraktım. Aynı işlemi sağ yumurtalık için de tekrarladım. Sol elimle dokuyu sabit tutarken, sağ elimle cerrahi pensi adeta bir kuyumcu titizliğiyle kullanıyordum. İkinci yumurtalık pedikülünü de bağlayıp uterus gövdesiyle birlikte operasyon alanından çıkardım. Tüm organ bütünlüğü bozulmadan, sıfır kanamayla dışarı alınmıştı.

"Alya, hayati bulgular?" diye sordum, alnımdaki hafif teri şakaklarımla boneme doğru silmeye çalışırken.
"Tansiyon stabil, nabız yüz iki, anestezi derinliği mükemmel gidiyor Elfida," dedi Alya, hayranlıkla ellerimi izlerken. "Kesi alanı gerçekten çok küçük oldu, iyileşmesi üç günü bulmaz."

"Sokak hayvanı olduğu için dikişin çabuk kaynaması ve enfeksiyon kapmaması şart," dedim. "Şimdi karın duvarını kapatıyoruz. Portör ve iplik."
Batu portöre takılı dikiş ipliğini elime verdi. Karın kas tabakasını gizli dikiş tekniğiyle, sürekli sütur atarak kapatmaya başladım. Düğümlerim birbirine eşit mesafede, dokuyu büzmeyecek ama asla açılmasına da izin vermeyecek bir gerginlikteydi. Kas tabakası bittikten sonra cilt altını kapattım.

En son cilt kapatmaya geldiğimde, kedinin dışarıda dikişlerini ısırmaması için 'subkütan' yani cilt içi gizli dikiş yöntemini seçtim. Dışarıdan bakıldığında hiçbir dikiş ipi görünmeyecek, kedi kendi kendini yaralayamayacaktı. Dikişin son düğümünü atıp ipliği kestim.

"Operasyon bitmiştir," dedim geriye doğru bir adım atarak. "Kesi alanını gümüş sprey ile kapatın, antibiyotik ve ağrı kesici enjeksiyonlarını yapalım."
Batu hemen spreyi kesi bölgesine sıktı. Gümüş renkli koruyucu tabaka cildin üzerini kapladı. Alya anestezik gazı kesti ve kediye saf oksijen vermeye başladı.

Eldivenlerimi çıkarıp çöpe attım, maskemi çenemin altına indirdim. Bütün bedenimden hafif bir yorgunluk dalgası geçti ama içimdeki o mesleki gurur ve huzur her şeye değerdi. Bir canlıyı daha sağlığına kavuşturmuş, ameliyatı sıfır komplikasyonla bitirmiştik.
Ameliyathaneden çıkıp musluğun başında ellerimi tekrar yıkadım. Aynadaki yansıma artık o sabahki sinirli, hırçın Elfida değildi; işini mükemmel yapmış, kendine güvenen bir veteriner hekimdi.

"Ellerine sağlık patron," dedi Batu kapıdan başını uzatarak. "Yine döktürdün valla. Kedi uyanmaya başladı, pansiyondaki yerine alıyoruz."

"Teşekkürler Batu," dedim gülümseyerek kurulanırken. "Uyanana kadar başından ayrılmayın, ısı kaybı olmasın. Ben masama geçiyorum."
Önlüğümü düzeltip kliniğin ana salonuna geçtim. Dışarıdaki güneş hâlâ caddeyi kavuruyordu ama benim içimde tam bir görev yapmanın getirdiği dingin bir serinlik vardı.

&&&

Klinikteki son ameliyatın üzerinden birkaç saat geçmişti. Saat altıya doğru yaklaşırken günün son hastalarını uğurlamış, yerleri paspaslayıp ekipmanları sterilizasyon ünitesine kaldırmıştık. Alya bankodaki randevu defterini kapatırken ben de muayene masasını son kez dezenfektanlı bezle siliyordum. İçimdeki o işini halletmiş olmanın huzuru, günün tüm yorgunluğunu unutturuyordu.

"Bugün iyi tempoydu." dedi Batu, sırt çantasını omzuna takarken. "Sokak kedimiz de kendine geldi, pansiyonda mışıl mışıl uyuyor. Yarın sabah ilk pansumanını yaparız."

"Ellerinize sağlık." dedim önlüğümün düğmelerini çözerken. "Yarın sabah sekiz buçukta görüşürüz. Çıkabilirsiniz siz."

Alya "Makyajımı tazeleyeceğim ben batu. Sen çık."dedi ve batu vedalaşıp klinikten çıktıktan sonra ben de üzerimdeki cerrahi formayı çıkarıp günlük kıyafetlerimi giydim. Çantamı toplarken masanın üzerindeki telefonum titreşmeye başladı. Ekrana baktığımda babamın adını gördüm.

Telefonu açıp kulağıma götürdüm. "Efendim babacım?"

"Kızım, çıktın mı klinikten?" dedi babam, o alışıldık tok ve korumacı sesiyle.
"Çıkıyorum babacım, çantayı topluyordum tam. Bir şey mi lazımdı?"

"Eve gelirken fırından ekmek al kızım, annenin siparişleri var. Bir de... Hani geçen hafta bahsettiğin, garnizondaki devriye ve arama kurtarma köpeklerinin yıllık aşı takvimi ve sağlık raporları dosyası vardı ya?"

"Evet babacım, masamın üzerinde hazır duruyor hepsi."

"Tamam kızım. Ben karargahtan şimdi çıktım ama Karan Yüzbaşı'yı acil bir toplantı için türene gönderdim, geç döner. Bizim timden Üsteğmen Bora'yı sana yönlendirdim. Kliniğin kapısından alacak evrakları. Çocuğu bekletme, dosyayı verip eve geç hemen."

İçimden kocaman bir rahatlama dalgası geçti. Zihnimdeki o kasıntı Yüzbaşı görüntüsü, babamın cümlesiyle bir anda buharlaşıp gitti. Karan'ın gelmeyecek olması, o buz gibi ve gerilimli resmiyetle tekrar sınanmayacak olmak içimi ferahlattı.

"Anlaşıldı komutanım," dedim gülerek. "Dosyayı masanın üstüne koydum, gelir gelmez teslim ederim."

"Aferin benim kızıma. Dikkatli gel eve," deyip kapattı babam.
Telefonu cebime atıp masanın üzerindeki sarı kapaklı Askeri Protokol Dosyası'nı aldım. Alya da o sırada arka odadaki önlükleri toparlamış, çantasını omzuna takarak ana salona geçmişti. Tam ışıkları söndürüp birlikte çıkmaya hazırlanıyorduk ki kliniğin kapısındaki rüzgar çanı neşeyle şıngırdadı.

İçeriye uzun boylu, geniş omuzlu, üniformalı değil ama duruşundaki o çelik disiplinden asker olduğu anlaşılan genç bir adam girdi. Üsteğmen Bora. Yüzünde, Karan Yüzbaşı'nın o duvar gibi soğukluğunun aksine son derece samimi, hınzır bir tebessüm vardı.

"İyi akşamlar," dedi Bora, kapının girişinde durup başıyla kibarca selam vererek. "Elfida Hanım? Ali Paşamın emriyle geldim."

"İyi akşamlar Bora Komutanım," dedim masanın arkasından çıkıp öne doğru adımlayarak. "Evet, babam aradı az önce. Hoş geldiniz. Getirdiğiniz köpek ne durumda?"

"İyidir herhalde?" dedi.

"Herhalde derken?" Bora bakışlarını benim üzerimden kayıp hemen arkamda dikilen Alya'yı bulduğunda, yüzündeki o resmi ifade anında yerini muzip bir gülümsemeye bıraktı. "Ooo, klinik ekibi tam kadro nöbette bakıyorum? Alya Hanım da buradaymış."

Alya kollarını göğsünde birleştirip kaşlarını hafifçe kaldırdı. İlk karşılaştıklarında Bora'ya takıldığı o dişli edayı hiç bozmamıştı. "Gördüğün gibi Üsteğmenim, biz işimizin başındayız. Sizin gibi mesai bitince gezmeye çıkmıyoruz."

Bora hafifçe kıkırdayıp öne bir adım attı. "Gezmek mi? Karargahta Komutanın emriyle mekik dokuyorum ben sabahtan beri. Ayrıca geçen geldiğimde laf atmıştın, bak ayağımın tozuyla aşı dosyalarını almaya geldim. Yine yaranamıyoruz sana."

"İyi yapıyorsun," dedi Alya çenesini dikleştirerek ama gözlerindeki o hafif gülümsemeyi de saklayamadı. "Biz olmasak o köpeklerin aşı takvimini unutursunuz siz askeriyede."

"Aşk olsun," dedi Bora elini kalbine koyarak. "Karan Yüzbaşı beni o köpeklerin bakımı için her gün hizaya çekiyor, unutmama imkan mı var? Zaten Yüzbaşı'nın işi çıkmasa kendisi gelecekti, dosyayı ben kapıp geldim."

Araya girip masanın üzerindeki sarı dosyayı Bora'ya uzattım. "Dosya hazır Bora Bey. İçinde karargahtaki altı köpeğin de geçmiş aşı kayıtları, parazit takvimleri ve önümüzdeki ay yapılacak rutin kontrollerin listesi var. Alya da sağ olsun beslenme programlarını detaylıca ekledi."

Bora dosyayı alırken bakışları tekrar Alya'ya kaydı. Sesindeki o takılgan ton yerini daha yumuşak, samimi bir teşekkür ifadesine bıraktı. "O zaman Alya Hanım'ın emeğine sağlık diyelim. Geçen günkü atışmamızdan sonra bana bu kadar yardımcı olacağını tahmin etmiyordum açıkçası."

Alya havalı bir tavırla omuz silkti. "Ben işimi yapıyorum Üsteğmenim. Yoksa senin o hırçın halin için değil yani, köpekler mağdur olmasın diye."

"Öyle olsun bakalım," dedi Bora gözlerini süzerek. Sonra bana döndü. "Elfida Hanım, her şey için çok teşekkürler. Ali Komutanıma selamlar. Size iyi akşamlar."

"İyi akşamlar Bora Bey, ayağınıza sağlık," dedim.
Bora kapıdan çıkıp sokakta park halinde duran askeri araca doğru ilerlerken, Alya arkasından bakıp hafifçe gülümsedi. Arabanın kapısı kapanıp uzaklaşana kadar gözünü kapıdan ayırmadı.

"Ne oldu Alya?" dedim dirseğimle onu hafifçe dürterek. "Geçen geldiğinde adama 'kasıntı asker' diyordun, şimdi arkasından gülümsüyorsun?"

Alya hemen kendini toparlayıp saçını arkaya attı. "Ne gülümsemesi be! Adam yine gelmiş kışla havası atıyor dükkanda. Sadece... Diğer Yüzbaşı gibi buzdolabı değil en azından. Takılmasını biliyor."

"Hıı, kesin öyle," dedim dükkanın ışıklarını kapatıp onu kapıya doğru iterken. "Bora Üsteğmen her kliniğe geldiğinde senin bu çenen açılıyor zaten."

"Aman be Elfida!" dedi Alya kıkırdayarak kapıdan çıkarken. "Hadi kapat dükkanı da evlerimize gidelim."

&&&

Fırından yeni çıkmış iki taze ekmeğin sıcaklığı kucağımı ısıtırken, mahallenin akşam üzerini saran melankolik turunculuğu eşliğinde eve doğru adımladım. Bizim sokağın başına geldiğimde, bahçelerden yükselen yasemin kokuları imbatın tatlı esintisiyle birleşiyordu. İki katlı, geniş verandalı evimizin önüne geldiğimde verandadaki ahşap sandalyelerin gıcırtısı ve televizyondan gelen ana haber bülteninin boğuk sesi dışarı kadar taşıyordu.

İçeri girip ayakkabılarımı çıkardım. "Ben geldim!" diye seslendim koridora doğru.
Annem Kübra Sultan mutfaktan başını uzattı. "Hoş geldin güzel kızım. Geç kaldın, baban da tam seni soruyordu. Alayım ben o ekmekleri, sofra hazır zaten."
Ekmekleri anneme teslim edip salona geçtim.

Babam gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş, elindeki gazeteyle ana haber bültenindeki sınır ötesi operasyon haberlerini pürdikkat izliyordu. Beni görünce gözlüğünün üstünden bakıp hafifçe gülümsedi. "Geldin mi kızım? Bora teslim aldı mı dosyayı?"

"Aldı babacım," dedim yanına yanaşıp yanağına tüy kadar hafif bir öpücük kondurarak. "Aşı takvimleriyle beslenme programlarını da ekledik, teşekkür etti gitti."

"Aferin," dedi babam gazeteyi katlayıp sehpaya koyarken. "Düzenli olsun işler. İyi olmuş verdiğin."

"Sıkıntı yok babacım, her şey halloldu." Çok geçmeden akşam yemeği için sofraya oturduk. Masada tam bir Soykan ailesi klasiği yaşanıyordu. Aras ile Ege her zamanki gibi tabağın en büyük köftesini kapma derdindeydi. Babam çatalını tabağın kenarına vurup "Sakin olun lan, kışlada erbaş koğuşu mu burası?" diye gürleyince ikisi de anında robot gibi dikleşti. Yemek boyunca babam kışladaki birkaç idari işten bahsetti, annem mahalledeki komşuların halini hatırını anlattı.

Benim günümün nasıl geçtiğini, ameliyatın başarısını konuştuk. Karan Yüzbaşı'nın adı bir daha masada geçmedi. Babamın dün akşam koyduğu o görünmez ama çelikten sınır, evin içindeki hava moleküllerine kadar sinmişti sanki.

Yemek bitip sofrayı topladıktan sonra babam çayını alıp salondaki berjerine kuruldu. Annem de dizisinin karşısına geçince, ben bizim iki devasa belayı, yani Aras ile Ege'yi gözümle işaret ederek arka balkona çağırdım. "Şişt," dedim sesimi alçaltarak. "Kalkın bakayım balkona. Gelin, acil dedikodu var."

Aras elindeki çay bardağıyla anında doğruldu. "Ooo! Sivil istihbarat servisimiz Elfida Soykan sahaya indi! Ne var kızım, yine hangi mahalle teyzesi kime kısmet arıyor?"
Ege de peşimizden balkona seğirtti. "Kesin Saadet Teyze yine birini gözüne kestirdi. Ben diyeyim size, Aras'ı everecek bu gidişle."

Balkonun ahşap masasına kurulduk. İzmir'in akşam serinliği yüzümüze vururken, sokak lambalarının cılız sarı ışığı bahçedeki mandalina ağacının yapraklarına vuruyordu. Dışarıda sadece cırcır böceklerinin sesi ve uzaktan geçen birkaç arabanın gürültüsü vardı. "Konu Saadet Teyze falan değil," dedim koltuğa iyice yerleşip iki elimi masanın üzerinde birleştirerek. "Konu... Üsteğmen Bora."

Aras'ın çay yudumlarken gözleri büyüdü, neredeyse boğazında kalıyordu. "Bora mı? Ulan babamın Timi'ndeki Bora mı? Ne alaka kızım sizin klinikle?"

"Haa!" dedi Ege elini masaya vurarak. "Babam akşamüstü 'Bora'yı yolladım dosyayı almaya' demişti. Geldi mi o kasıntının yardımcısı?"

"Geldi," dedim sinsi bir tebessümle. "Geldi ama asıl bomba ne biliyor musunuz? Bora içeri girdiğinde dükkanda Alya da vardı."

"Eee?" dedi Aras sabırsızlıkla öne eğilerek. "Ne oldu yani? Kız ilk defa mı asker görüyor?"

"Öyle değil gerzek," dedim koluna hafifçe vurarak. "Hani ilk geldiklerinde Alya buna 'kasıntı asker' falan diye laf atmıştı ya? Bugün Bora dükkana bir girdi, Alya'nın o laf sokan, dişli halinden eser kalmadı. Bizimki adama takılacak diye şekilden şekile girdi, Bora da Alya'ya bir takıldı ki görmeniz lazım! 'Alya Hanım da buradaymış, yine yaranamıyoruz' falan diye adam bildiğin takıldı Alya'ya! Alya'nın gözleri parladı, arkasından bakakaldı adamın."

Aras ile Ege birbirine baktılar. Aras anında kahkahayı bastı ama babam duymasın diye eliyle ağzını kapattı. "Vay be! Bora Üsteğmen'e bak sen! Ulan adam kışlada Bora fırtınası estirir, erleri hizaya sokar, gelmiş klinikte Alya'yla flörtleşiyor ha?"

"Flörtleşmek demeyelim de," dedim sırıtarak. "Bayağı bildiğin aralarında bir kıvılcım var. Alya dükkandan çıkarken 'Adam hiç değilse diğer Yüzbaşı gibi buzdolabı değil, takılmasını biliyor' diye iç çekti arkasından."

Ege çayından koca bir yudum alıp sırtını sandalyeye yasladı. Yüzünde o çok iyi bildiğim, her an bir pislik yapmaya hazır muzip ifade belirdi. "Alya haklı ama... Buzdolabı deyince akla kim geliyor belli."
Gözlerimi devirip ters ters
Ege'ye baktım. "Ege, başlama yine."

"Ne başlamayayım kızım?" dedi Aras, Ege'nin pasını anında alarak. Sinsi sinsi sırıtmaya başladı. "Bizim Karan Yüzbaşı'dan bahsediyoruz! Adam yürüyen Arçelik no-frost buzdolabı resmen! Dün akşam masada 'Emredersiniz komutanım' derken adamın çenesi bile kilitlendi. Senin yanına bir yaklaştı, sanırsın yanında patlamamış el bombası var, öyle bir resmiyet, öyle bir mesafe!"

"Aras, kapat şu konuyu!" dedim sesimi sertleştirerek, kollarımı göğsümde bağlayıp bakışlarımı bahçeye çevirdim.
Aras benim bu ani ve sert tepkim karşısında bir an duraksadı. Yüzündeki o dalgacı ifade hafifçe yumuşadı. Sandalyesini masaya biraz daha yaklaştırdı, öne doğru eğilip uzandı ve eliyle saçlarımdan bir tutam tutup nazikçe şakağımdan, saçlarımın arasından öptü. "Sakin ol be kızım," dedi Aras, sesi bu kez o alışıldık şebek halinden uzak, tam bir büyük abi sıcaklığına bürünmüştü. "Hemen de kızıyorsun, takılıyoruz şurada iki dakika. Takılmadan duramıyoruz biliyorsun."

Başımı yana çekip ona hâlâ ters bir bakış fırlattım ama içimdeki o anlık gerginlik fısıltı gibi eriyip gitti. Sekiz saniyelik abim olsa da Aras'ın bu şefkatli anları her zaman içimi ısıtırdı. Aras geriye çekilip yüzündeki o abilik ciddiyetini takındı. Gözleri bir anda çelik gibi sertleşti, sesi toklaştı. "Ayrıca... Öyle dalga geçtiğimize, takıldığımıza bakma sen bizim. Biliyoruz adam babamın gözdesi, kışlanın çelik Yüzbaşısı. Ama ne olursa olsun..."

Aras duraksadı, Ege de ondan 4 saniye büyük olan abisinin sözünü tamamlamak ister gibi dikleşti. "Hele bir yanına yaklaşsın o asker kırıntısı," dedi Aras, gözlerini kısarak sokağa doğru baktı. "Hele bir sana karşı ters bir hareketi, bir saygısızlığı, seni üzecek ya da huzursuz edecek tek bir adımı olsun... Bak bakalım o zaman ne oluyor."

Ege de masaya yumruğunu hafifçe vurdu. "Harbi söylüyorum Elfida. Biz burada geyik yapıyoruz ama adamın seninle ilgili en ufak bir laubaliliğini, seni küçümseyen ya da rahatsız eden bir tavrını görürsek, o askeriyenin nizamiye kapısını üzerine kilitleriz. Bizi biliyorsun."

İkisinin bu aniden ortaya çıkan, o korumacı ve maço abi tavırları karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Bir an önce dalga geçen adamlar, konu benim güvenliğim ve huzurum olunca birer koruma duvarına dönüşüveriyorlardı. Kalbimdeki o kardeşlik bağı bir kez daha gururla doldu.

"Biliyorum," dedim sesimi yumuşatarak. "Biliyorum... Ama merak etmeyin, adam zaten benden fersah fersah uzak duruyor. Babam dün gece öyle bir çizgi çekti ki araya, Karan Yüzbaşı değil yanıma yaklaşmak, aynı kaldırımda yürüse yolunu değiştirir."

"İyi yapar," dedi Ege başıyla onaylayarak. "Aklı varsa öyle yapar zaten."

Aras birden elindeki boş çay bardağını masaya bırakıp ayağa fırladı. O ciddi abi havası bir anda dağılmış, yine o enerjik çocuk moduna geçmişti. "Şimdi! Bu kadar ağır muhabbet, bu kadar duygusal kriz yeter. Benim içim yandı. İzmir'in nemi tepeme bindi valla."

"Ne yapacağız?" diye sordu Ege, merakla abisine bakarak.
"Ne mi yapacağız?" dedi Aras sırıatarak bana baktı. "Gidiyoruz. Sokağın köşesindeki Hilmi Usta'nın dondurmacı dükkanına! Ben karadutluyla sakızlı alacağım. Elfida, sen ne alıyorsun?"

Gözlerim parladı. İzmir'in bu sıcağında Hilmi Usta'nın el yapımı keçi sütlü dondurmasına asla hayır diyemezdim. "Limonlu ve kavunlu!" dedim anında ayağa kalkarak.
"Tamamdır," dedi Ege de heyecanla. "Ben de antep fıstıklı ve çikolatalı kapıyorum. Hadi çabuk çıkalım, annem fark ederse 'Bu saatte soğuk yemeyin' diye önümüzü keser."
Sessizce balkondan içeri süzüldük. Annemle babam salonda TV izlerken, biz üçümüz parmak uçlarımızda antreye geçtik. Terliklerimizi alelacele ayağımıza geçirip dış kapıyı sessizce kapattık. Bahçe kapısından sokağa çıktığımızda üçümüz de derin bir nefes aldık. Özgürlük kokusu ve dondurma vakti!

Mahallenin sokakları akşamın bu saatinde iyice sakinleşmişti. Yol kenarındaki eski müstakil evlerin bahçelerinden taşan begonviller üzerimize doğru sarkıyor, hafif esen rüzgar yaprakları hışırdatıyordu. Aras ortamızda, kolları ikimizin de omzunda, üçüzler olarak yan yana adımlıyorduk. Sekiz saniyelik abilik kıdemleri, çocukça kavgalarımız, kliniğin stresi... Hepsini arkamızda bırakmış, sadece çocukluğumuzun geçtiği bu mahallenin sokaklarında yürüyorduk.

Sokağın köşesini döndüğümüzde, Hilmi Usta'nın küçük, nostaljik dondurmacı dükkanının sarı tenteli ışıkları göründü. Dükkanın önündeki birkaç ahşap masa ve sandalye boştu. Cam tezgahın arkasında, beyaz önlüğü ve tonton bıyıklarıyla Hilmi Usta külahları diziyordu.
"Ooo, Soykan üçüzleri!" dedi Hilmi Usta bizi görünce yüzü yay gibi bir tebessümle kaplanarak. "Gece devriyesi mi bu?"

"Tatlı krizini bastırma operasyonu Hilmi Usta!" dedi Aras tezgaha yanaşıp. "Bize üç tane büyük boy külah hazırla."
Hilmi Usta maharetli elleriyle dondurma kaşığını daldırırken, biz de dükkanın önündeki alçak ahşap sandalyelere kurulduk. İzmir'in o tatlı akşam rüzgarı yüzümüzü okşarken, Hilmi Usta devasa külahlarımızı elimize tutuşturdu.

Dondurmanın ilk tadını aldığımda ekşi limon ve tatlı kavun lezzeti damağımda patladı. "Off," dedim gözlerimi kapatarak. "Dünyanın en iyi şeyi olabilir gerçekten."

"Bunu diyen kız biraz önce dükkanda operasyon yapıyordu," dedi Ege çikolatalı dondurmasını iştahla yerken. "Ağzının tadını biliyorsun ama."

"Kes sesini Ege," dedim gülerek. "Dondurmanın tadını çıkar."
Üçümüz yan yana dizilmiş, sandalyelerimizde sallanarak dondurmalarımızı yiyor, bir yandan da küçüklüğümüzdeki mahalle anılarından konuşuyorduk. Aras'ın ilkokulda mahallenin çöp tenekesine girmeye çalışırken sıkışması, Ege'nin ağaçtan düşüp kolunu kırması ama babam kızmasın diye üç gün gizlemesi... Gülüşmelerimiz sokağın sessizliğinde çınlıyordu.

Tam ben dondurmamın son külah parçasına gelmişken, sokağın üst tarafından gelen tok, ritmik adımlar duyuldu.
Sokak lambasının sarı ışığına doğru yürüyen bir siluet belirdi.
Koyu renk, vücuduna oturan sivil bir tişört, altına giydiği rahat bir pantolon ve spor ayakkabılarıyla... Omuzları geniş, postürü çelik gibi dikti. Saçları hafif nemliydi, sanki yeni duştan çıkmış ya da akşam koşusunu henüz bitirmiş gibiydi.
Karan Yüzbaşı.
Sokağın köşesinden dönüp tam bizim oturduğumuz dondurmacının önüne doğru adımlıyordu. Bakışları düz, adımları son derece ölçülüydü. Tam bir asker yürüyüşüyle ilerlerken bizi fark etti.

Aras ile Ege anında hareketlenip oturdukları sandalyede dikleştiler. Ben ise elinde dondurma külahıyla kala kalmış, gözlerimi ona dikmiştim.
Karan, aramızdaki o çelikten mesafeyi bir milim bile bozmayacak şekilde, tam babamın dün gece çizdiği o resmi çizgiye uygun olarak duraksadı. Yüzünde tek bir mimik bile oynamıyordu.

Sadece Aras ile Ege'ye baktı önce. Başını hafifçe öne eğerek asker disipliniyle selam verdi. "İyi akşamlar gençler."
Sonra bakışları bir saniyeliğine, sadece bir saniyeliğine bana kaydı. Gözlerindeki o soğuk, mesafeli ve komutanının kızına gösterdiği resmi duruşla konuştu.
"İyi akşamlar Elfida Hanım."

Karan'ın o resmi ve buz gibi "İyi akşamlar Elfida Hanım," cümlesi sokağın ortasına ağır bir döküm külçesi gibi düştü. Bana karşı kullandığı o mesafe, babamın çizdiği çizginin ne kadar bilincinde olduğunu gösteriyordu ama sesindeki o duygu kırıntısından yoksunluk içimde tarifsiz bir gıcıklık hissi uyandırdı. Yüzünde tek bir jest, gözünde en ufak bir kıpırtı yoktu.

Aras ile Ege yerlerinde kıpırdandılar. Karan, selamının ardından yanımızdan geçip gitmek için tek bir adım atmıştı ki cebindeki telefonun o yüksek ve keskin askeri zil sesi akşamın sessizliğini böldü.
Duraksadı. Cebinden siyah, darbeye dayanıklı telefonunu çıkarıp ekrana baktı. O an kaşları çatıldı, çene kasları bir anlığına kasıldı. Ekrana dokunup telefonu kulağına götürdü.
"Yüzbaşı Karan," dedi tok ve emreden bir sesle.
Karşı taraf seri bir şeyler anlatırken Karan'ın yüzü daha da sertleşti. "Anlaşıldı," dedi sesi buz keserek. "Devriye ekibine haber vermeyin, mahalle içindeki sivil noktadalar zaten. Sokağın alt parselindeki eski depo alanına geçiyorum. Üç dakikaya oradayım."

Telefonu kapatıp cebine attı. Bize dönüp bakmadı bile. Postallarının yerini alan spor ayakkabılarının temposu bir anda hızlandı ve sokağın aşağısına, karanlığa doğru adeta bir gölge gibi koşar adım ilerlemeye başladı.

Aras elindeki dondurma külahının son parçasını ağzına attı, gözleri parıldıyordu. "O neydi lan öyle?"

"Harbi," dedi Ege dondurma peçetesiyle elini silerek. "Depo alanı mı dedi o? Sokağın sonundaki o terk edilmiş tütün deposunu mu kastediyor bu no-frost?"

Aras bana baktı, yüzünde o muzip ve tehlikeli e-ticaret uzmanı gülüşü belirdi. "Kızım, bu adam gecenin bu saatinde nereye koşturuyor tek başına? Mahallede mevzu mu var yoksa bizim Yüzbaşı gizli operasyona mı yatıyor?"

"Aman Aras," dedim geriye çekilerek. "Babamın kulağına giderse biteriz. Karan Yüzbaşı işindedir, bize ne?"

"Ulan ne 'bize ne'si!" dedi Ege heyecanla ayağa kalkıp. "Biz bu mahallenin yerlisiyiz, o daha yeni geldi mahallesine. Ayrıca iki bilgisayar başında kafa patlatıyoruz diye aksiyon görmeyelim mi? Yürü Aras, çaktırmadan arkasından kayalım."

"Ya saçmalamayın!" diye cıkladım ama Aras çoktan koluma girmişti bile. "Geleceksin Elfida," dedi Aras fısıltıyla. "Seni burada tek başınıza bırakacak halimiz yok. Hem merak etmiyor musun o kasıntının neyin peşinde olduğunu? Meraktan çatladığını gözlerinden okuyorum."

Haklıydı. Meraktan ölüyordum. Karan'ın o telefon konuşmasındaki ses tonu sıradan bir devriye işine benzemiyordu.

Hilmi Usta dükkanın içindeyken çaktırmadan sandalyelerden kalktık. Sokak lambalarının ışığından kaçarak, bahçe duvarlarının gölgesine sığına sığına Karan'ın gittiği yöne doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladık.

Bizim mahallenin alt tarafı, eski müstakil evlerin bittiği ve senelerdir kullanılmayan, çalı çırpıyla kaplı eski tütün depolarının bulunduğu ıssız bir alana çıkardı. Gecenin bu saatinde oraya sokak lambasının ışığı bile ulaşmaz, sadece cırcır böcekleri ve kırık camların rüzgarda çıkardığı ıslık sesleri duyulurdu.
Karanlığın içine doğru sokulurken Aras fısıldadı: "Ege, telefonun flaşını sakın açma. Çift monitör ışığında gözlerin bozuldu zaten, önünü göremeyip bir şeye basma."

"Kes lan sesini," diye fısıldadı Ege. "Yurt dışıyla Zoom toplantısı yapmıyoruz burada, sessiz ol." Depo alanının paslı demir kapısının açık olduğunu fark ettik. Karanlığın içinde, deponun geniş iç avlusundan gelen boğuk sesler yükseliyordu. Duvarın dibine pusup içeriye doğru göz gezdirdik. Yüreğim ağzımda atıyordu.

İçeride, tozlu ve kırık dökük beton zeminin ortasında iki tane siyah lüks araç duruyordu. Araçların farları kapalıydı ama içeride ellerinde fenerler olan beş altı adam vardı. Ortada ise bir çanta duruyordu. Seslerden anlaşıldığı kadarıyla mahalle üzerinden yürütülen kaçak bir sevkiyat veya yasadışı bir pazarlık dönüyordu.
Ve Karan Yüzbaşı... Deponun gölgesinde, tek başına, elini beline atmış bir halde adamların karşısına dikilmişti.
"Sana bu mahalleye girmeyeceksiniz demedim mi lan?" dedi Karan. Sesi öyle soğuk, öyle sakindi ki adamların silahlı oluşu bile umurunda değil gibiydi.

Adamların başı olduğu anlaşılan, deri ceketli, iri yarı bir tip öne çıktı. "Yüzbaşı," dedi alaycı bir tonla. "Burası sivil alan. Bizim işimize burnunu sokma, Ali Komutanına dua et, yoksa seni burada gömeriz."

"Aras..." dedim nefesimi tutarak. "Polisi arayalım, hemen." Aras telefonunu çıkardı ama Ege anında elimi tuttu. "Bakın!" dedi fısıltıyla.

Karan hiç istifini bozmadan tek bir adım attı. "Seni üç saniye içinde buradan defetmezsem, Komutanım, ben seni bu depoya gömerim." Adam gergince güldü ve arkasındaki adamlara işaret etti. "Halledin şunu."

Aynı anda dört adam birden Karan'ın üzerine çullandı!
O an ortalık bir anda ana baba gününe döndü. Karan, ilk gelen adamın savurduğu yumruktan tereyağından kıl çeker gibi sıyrıldı, adamın kolunu kavrayıp ters çevirdiği gibi diz kapağına öyle bir darbe indirdi ki kemik sesi dışarıya kadar geldi! Adam çığlıkla yere serildi. Ama diğer üçü birden üzerine çullandı, biri elindeki demir çubukla Karan'ın sırtına vurdu. Karan hafifçe sendeledi ama yıkılmadı.
"Ulan adamı tekliyorlar!" diye bağırdı Aras. O an Aras ve Ege'deki bütün mantık, e-ticaret uzmanlığı, efendilik buharlaştı. Sekiz saniyelik ve 4 saniyelik abilerim, tamamen mahalle delikanlısı moduna geçip depoya doğru fırladılar!

"Durun! Yapmayın!" diye arkalarından koştum ama çok geçti.
Aras, demir çubukla Karan'a vurmaya çalışan adamın üzerine uçarak arkadan sarıldı ve adamı yere çaldı. "Ulan şerefsiz! İkiye tek mi dövüşüyorsunuz?!"
Ege ise yerdeki kırık kalaslardan birini kapıp Karan'ın arkasından yaklaşan diğer adama savurdu. Kalas adamın omzunda kırıldı. Adam küfür ederek Ege'ye döndü.
Karan, Aras ile Ege'nin bir anda kavgaya dahil olduğunu görünce gözleri hayretle açıldı. "Sizin ne işiniz var burada?!" diye kükredi Karan. Sesi kavgadaki her şeyden daha baskındı. "Gidin buradan!"

"Kes sesini Yüzbaşı!" diye bağırdı Aras, adama yumruk savururken. "Bizim mahallede adama çullandırmayız!"
Ortalık tam bir kaos alanına döndü. Ege life-time bilgisayar başında oturan biri olmasına rağmen şaşırtıcı bir hırsla adamlardan birini duvara yaslamış yumrukluyordu. Karan ise aynı anda iki adamı birden ekarte etmekle meşguldü; savurduğu tekmeler, attığı dirsekler tam bir askeri dövüş sanatı dersi gibiydi.

Ben ise deponun girişinde donup kalmış, korkuyla onları izliyordum. "Aras! Ege! Dikkat edin!" O sırada, araçların yanında duran ve kavgaya henüz girmemiş olan deri ceketli çete lideri beni fark etti. Karan ve abilerim kavgaya odaklanmışken, adam belinden çıkardığı döner bıçağı benzeri uzun bir bıçakla doğrudan bana doğru koşmaya başladı!
"Sen de o döküntülerin kızısın demek!" diye bağırdı adam, gözü dönmüş bir halde. "Gelin buraya!"

Korkudan dizlerimin bağı çözüldü. Adam üzerime doğru fırladı, kolumu kavrayıp beni kendine doğru çekti ve bıçağın keskin yüzünü boğazıma doğru yaklaştırdı.
"Elfida!" diye çığlık attı Ege, döndüğü an beni adamın elinde görerek. Aras adama doğru koşmak istedi ama başka bir adam Aras'ı arkadan yakaladı.

Karan... O an Karan'ın bakışlarındaki o soğuk, mesafeli ifade yerini saf bir vahşete bıraktı. Yüzündeki o resmiyet bir salisede buharlaştı. Gözleri adeta kan bürüdü. Önündeki adamı tek bir kafa darbesiyle kanlar içinde yere seren Karan, fırtına gibi bize doğru koptu. Adam bıçağı boğazıma daha da bastırmak isterken, Karan bir kaplan gibi üzerimize atıldı.
Karan, adamın bıçağı tutan bileğini öyle bir kavradı ki adamın kemiklerinin çatırdadığını duydum. Adam acıyla çığlık atarak bıçağı düşürdü. Karan, beni tek bir hamleyle arkasına, kendi göğsünün korumasına aldı. Beni arkasına savururken eli belimi öyle sıkı tuttu ki güvende olduğumu hissettim.
"Benim komutanımın kızına..." dedi Karan, sesi alçak ama yeri göğü inletecek bir öfkeyle titriyordu. "...dokunan elini kırarım senin!"

Karan, adamı yakasından tuttuğu gibi deponun beton sütununa savurdu. Adam duvara çarpıp yere yığılırken Karan üzerine çullandı. O an Karan'ı durdurmak imkansızdı. Adamı yumruklarken gözlerindeki o kontrolsüz öfke tamamen benim vurulmam veya zarar görmem ihtimaline karşı doğan bir patlamaydı.

"Karan dur!" diye bağırdım, koluna yapışarak. "Yeter! Öldüreceksin adamı!"
Benim sesimi duyunca Karan'ın yumruğu havada asılı kaldı. Nefes nefeseydi. Göğsü hızla kalkıp iniyordu. Bana doğru döndü, gözlerimin içine baktı. Eli yüzüme doğru uzandı, şakağıma gelen bir tutam saçı geriye iterken sesi titreye titreye konuştu: "Bir şeyin var mı? Dokundu mu sana?"

"İ-iyiyim," dedim kekeleyerek. "İyiyim..." Tam o sırada deponun dışında kırmızı mavi tepe lambalarının ışıkları patladı! Siren sesleri sokakları inletti.
"Polis! Kıpırdamayın!"
İçeriye ellerinde silahlarla onlarca polis ve askeri inzibat döküldü.

Aras ve Ege üstleri başları toz içinde, kaşları patlamış bir halde ellerini havaya kaldırdılar. Yerde yatan çete üyeleri kelepçelenirken, devriye amiri komiser içeri girdi.
Karan ayağa kalktı, üstünü başını düzeltti. Eski resmi duruşuna dönmeye çalıştı ama eli hâlâ hafifçe titriyordu.
Komiser Karan'ı görünce duraksadı. "Karan Yüzbaşı? Ne oluyor burada?"

"Kaçakçılık şebekesi Komiserim," dedi Karan, sesi tekrar o buz gibi askeri tona bürünerek. "İstihbaratını almıştım. Ancak..." gözleri Aras, Ege ve bana kaydı "...siviller de olaya dahil oldu."
Komiser bize baktı. "Yüzbaşım, siviller de dahil herkesi merkeze almak zorundayım. Tutanak tutulacak."
Karan bir an itiraz edecek gibi oldu. "Komiserim, kızın bir suçu yok, abileri de..."

"Prosedür Yüzbaşım," dedi Komiser net bir dille. "Karakola gidiyoruz."

Saat gecenin üçüydü.
İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün sorgu ve bekleme salonunun o kasvetli, sarı floresan ışıklarının altında oturuyorduk. Nezarethanenin demir parmaklıklarının kokusu, çay makinesinden gelen plastığımsı kokuya karışıyordu.
Aras sol gözüne buz torbası basıyordu. Ege'nin gömleğinin yakası yırtılmış, dudağı patlamıştı. İki e-ticaret uzmanı, hayatlarının en büyük fiziksel kavgasına girmiş olmanın verdiği adrenalinle karışık bir şok içindeydi.

Ben ise tahta bankta oturmuş, üzerime Karan'ın kavga sonrası sırtından çıkarıp omuzlarıma attığı o hafif nemli ve buram buram erkek parfümlü ceketine sarınmış duruyordum.
Karan ise odanın diğer ucunda, duvarın dibinde dikiliyordu. Beyaz tişörtünün yakası yırtılmış, sağ elinin boğumları kan içindeydi. Telefonla sürekli birileriyle konuşuyordu.
"Evet komutanım... Durum bu... Hayır, Ali Komutanın haberi yok henüz... Evet, Emniyet Müdürlüğü'ndeyiz."

Karan telefonu kapatıp cebine koydu. Yanımıza doğru ağır adımlarla yaklaştı.
Aras buz torbasını gözünden çekip Karan'a baktı. "Eyvallah Yüzbaşı. Adam iyi patakladı seni ama son hamlen fena değildi."
Karan, Aras'a soğuk bir bakış fırlattı. "Sizin orada ne işiniz vardı? Siz çocuk musunuz? E-ticaret mi yapıyorsunuz, sokak çeteciliği mi? Ne cüretle bir askeri operasyonun ortasına dalarsınız?!"

Ege patlamış dudağını silerek dikleşti. "Bana bak Yüzbaşı! Biz orada olmasaydık o adamlar seni üç koldan sıkıştırmıştı! Ayrıca bizim mahallemiz orası!"

"Kız kardeşiniz benim yüzümden tehlikeye girdi. Ben orda olmasaydım şuan ne durumda olacağınızın farkında mısınız?!" diye kükredi Karan birden. Sesi karakolun koridorlarında yankılandı. Bütün polisler bize döndü. Karan sesini alçallttı, gözlerini bana çevirdi. "Eğer o adama bir şey olsaydı... Eğer o bıçak Elfida'ya değseydi..."
Sözünü tamamlayamadı. Cümlesi boğazında tıkandı.
O an karakolun ağır ahşap kapısı gürültüyle açıldı.

İçeriye giren adımların sesiyle karakoldaki bütün polisler ayağa fırladı. Tuğgeneral Ali Soykan.
Babam, üzerinde askeri üniforması olmasa da o heybetli ve ezici paşa duruşuyla içeri girdi. Arkasında ise gözleri ağlamaktan kızarmış annem Kübra Sultan vardı.

Babamın gözleri önce buz torbalı Aras'a, sonra dudağı patlamış Ege'ye, ardından üzerindeki ceketle bankta büzülmüş bana kaydı. En son ise eli yüzü kan içinde olan Karan Yüzbaşı'ya sabitlendi.
Salona öyle bir sessizlik çöktü ki, duvardaki saatin tık tık sesleri kulakları tırmalıyordu.
"Bu ne hal?" dedi babam. Sesi kışladaki en büyük içtima alanını bile susturacak kadar ağır ve alçaktı.

Aras ve Ege anında oturdukları yerden ayağa fırlayıp hazır ola geçtiler. Karan Yüzbaşı ise topuklarını birbirine vurup çelik gibi dikleşti. Bakışlarını babamın gözlerine dikti.
"Komutanım..." dedi Karan, sesi ilk defa hafifçe titreyerek. "Sorumluluk tamamen banadır. Çocukların ve Elfida Hanım'ın bir suçu yok. Benim takibimde olan bir olaydı, control sağlayamadım."

Babam Karan'ın önüne kadar yürüdü. İki çelik adam karşı karşıya duruyordu. Babamın bakışları Karan'ın kanlı eline, sonra benim üzerimdeki Karan'ın ceketine kaydı. "Ben sana ne dedim Karan?" dedi babam, her kelimenin üzerine basa basa. "Ben sana bu çocuklardan, ailemden uzak duracaksın demedim mi?"

"Dediniz komutanım," dedi Karan, gözünü bile kırpmadan.
"Peki benim kızım neden gecenin üçünde bir karakol köşesinde, senin ceketinle oturuyor?!" diye kükredi babam.

Annem araya girmeye çalıştı: "Ali, yapma... Çocuklar iyi çok şükür..."

"Sus Kübra!" dedi babam arkasına bakmadan. Bakışları hâlâ Karan'daydı. "Söyle Yüzbaşı! Benim kızıma o depoda ne oldu?" Karan yutkundu. Gözleri bir an bana kaydı, sonra tekrar babama döndü. "Bir şahıs Elfida Hanım'a zarar vermeye çalıştı komutanım. Engelledim."
Babamın gözleri kısıldı. İçindeki o baba ve komutan çatışması yüzündeki her bir çizgiden okunuyordu. Babam adımlarını bana doğru attı. Önümde diz çöktü. Ellerimi tuttu, ellerim buz gibiydi.

"Güzel kızım..." dedi babam, sesi bir anda dünyanın en yumuşak tonuna bürünerek. "İyi misin? Bir yerin acıyor mu? Söyle babana."

"İyiyim babacım," dedim gözlerimden bir damla yaş süzülürken. "Gerçekten iyiyim. Aras ile Ege beni korumak istedi, Karan Yüzbaşı da... o olmasaydı adam bana zarar verecekti."

Babam ayağa kalktı. Yüzündeki o sert ifade biraz olsun yumuşamamıştı ama içindeki fırtına dinmiş gibiydi. Aras ile Ege'ye döndü. "Siz ikiniz... Eve gidiyorsunuz. Yarın sabah sizinle özel olarak görüşeceğiz. O bilgisayarlarınızı elinizden alıp kışlada sabahtan akşama kadar şınav çektireceğim size."

"Emredersiniz komutanım," dediler Aras ve Ege ikisi birden, gıklarını bile çıkarmadan.
Babam tekrar Karan'a döndü.
"Yüzbaşı."

"Emredersiniz komutanım."

"İfade bittikten sonra karargaha geçeceksin. Bu olayla ilgili idari soruşturmayı bizzat ben açıyorum. Ruhsatsız veya emirsiz sivil alanda operasyon yürütmenin cezasını biliyorsun."

"Biliyorum komutanım," dedi Karan, başını hafifçe öne eğerek. "Cezama razıyım."
Babam bana döndü, elini uzattı. "Kalk kızım. Eve gidiyoruz."
Ayağa kalktım. Omuzlarımdaki Karan'ın ceketini çıkarıp ona uzatmak istedim. Karan ceketine bakmadı bile.
"Kalsın sizde," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Hava serin."

Babam elimden tuttu, annem ve abilerim arkamızda, karakolun kapısına doğru adımladık. Kapıdan çıkmadan hemen önce durup arkama baktım.
Karan Yüzbaşı, o sarı ve kasvetli floresan ışığının altında, tek başına, eli kan içinde duruyordu. Gözleri mənim üzerimdeydi. Bakışlarında ne o sabahki hırçınlık vardı ne de dondurmacının önündeki o buz gibi resmiyet.
Sadece, koruyamadığı için duyduğu o derin, sessiz pişmanlık ve ne olursa olsun vazgeçmeyeceğini fısıldayan o tehlikeli kıvılcım vardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.