9. bölüm / 9
Kalp HattıDAMAT ADAYI
Bölümler 9Şu an: DAMAT ADAYI
- 1 EMREDERSİNİZ KOMUTANIM7.905 kelime
- 2 KARAKOL IŞIKLARI7.695 kelime
- 3 DİSİPLİN SINIRI12.036 kelime
- 4 KIRMIZI CANAVAR14.735 kelime
- 5 KIRMIZI REÇETE14.433 kelime
- 6 BASKIN17.461 kelime
- 7 ÇATLAK DUVAR19.227 kelime
- 8 ALSANCAK11.825 kelime
- 9 DAMAT ADAYI12.697 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Liman antreposunun paslı demir kapısı ardımızdan gıcırtıyla örtüldüğünde, göğsümdeki havanın yetmediğini hissettim. İzmir'in o nemli, yakıcı öğle güneşi tam tepemizdeydi ama benim iliklerim hâlâ deponun içindeki o ölümcül soğukla titriyordu. Çakıl taşları postallarımın altında ezilirken adımlarımı toparlamaya çalıştım.
Aras hızla binek aracın kilitlerini açtı. Ege tek kelime etmeden arka koltuğa geçti, kapıyı öyle bir kapattı ki cam zangırdadı; iki elini yüzüne gömmüş, az önce hoparlörden duyduğumuz o sesin yankısını zihninden kovmaya çalışıyordu. Ben ön yolcu koltuğuna oturdum, Aras da direksiyona geçti. Motor çalıştı, klima yüzüme buz gibi bir hava üfledi ama içimdeki o cehennemi söndürmeye yetmiyordu.
"O bordo fuların olduğu yer sapa sağlam duruyor." Karan'ın o hırıltılı, barut kokan sesi... Telefon kapandıktan sonra Miran'ın yüzünde beliren o donuk, sarsılmış ifade... Ve yarın sabah saat 06:00.
Aras vitesi bire takıp gaza bastı. Liman bölgesinden çıkıp ana yola doğru direksiyonu kırdığında göz ucuyla dikiz aynasından bana baktı. "Eve gidiyoruz. Annemle Zeynep'in aklı çıkmıştır zaten. Ne diyeceğiz Kübra Sultan'a?"
"Hayır," dedim anında. Sesimdeki pürüzü temizlemek için boğazımı temizledim. "Eve sürme arabayı."
Ege arkadan başını kaldırdı, kaşlarını çattı. "Nasıl yani Elfida? Nereye gideceğiz bu halde?"
"Siz eve gidin," dedim, başımı cama dayayıp hızla geçen binalara bakarak. "Beni kliniğe bırak Aras. Hemen şuradan sola kır."
"Klinik mi?" dedi Aras şaşkınlıkla. "Kızım sen delirdin mi?! Az önce sınır ötesinden Bordo Bereli tim komutanı hoparlörden aşiret reisine savaş ilan etti lan! Sen bu kafayla kedi köpek mi muayene edeceksin?"
"Tam da bu kafayla bir şeyler yapmam lazım Aras!" diye bağırdım birden. Sesimdeki çaresizlik ikisini de susturdu. "O eve girersem annemin gözlerine bakamam. Zeynep'in 'Abim ne yaptı?' sorularına cevap veremem. Dört duvar üstüme gelir, delirecek gibi olurum. Sabah altıya daha koca bir gün, koca bir gece var. Saatleri sayarak evin salonunda volta atarsam aklımı kaçırırım. Çalışmam lazım. Neşteri elime almam, bir cana dokunmam lazım. Yoksa nefes alamıyorum, anlamıyor musunuz?!"
İkisi de sustu. Aras derin bir nefes alıp başını salladı.
On beş dakika sonra kliniğin önüne yanaşmıştık. Tabeladaki o tanıdık yazı gözüme çarptı: Can Dostlar Veteriner Kliniği. Dışarıdan bakıldığında ne kadar huzurlu, ne kadar normal bir hayatın simgesiydi. Kimse içerideki hekimin ailesinin bir aşiretin hedefinde olduğunu, kalbini sınırın ötesinde bıraktığını bilemezdi."Akşamüstü gelip alalım seni," dedi Ege arkadan, sesi ilk defa bu kadar yumuşak ve mahcup çıkarak. "Kendine dikkat et Elfida. Lütfen."
"Gerek yok, yürüyerek gelirim ben. Siz evin kapısını kilitleyin, panjurları sakın açmayın. Anneme de işlerin uzadığını söyleyin," dedim. Arabadan indim, kapıyı kapattım ve arkama bakmadan kliniğin cam kapısına doğru yürüdüm.
Kapının üzerindeki çıngırak ince bir sesle çaldı.
İçeri adım attığım an o tanıdık dezenfektan, ilaç ve hafif mama kokusu genzime doldu. Burası benim sığınağımdı. Ama bir gariplik vardı; bekleme salonundaki o alışıldık topuk tıkırtıları, neşeli kahkahalar, telefon konuşmaları yoktu.
Gözlerim bankoya kaydı.
Bankonun arkasında sadece Batu vardı. Üzerindeki açık yeşil cerrahi formanın kollarını sıvamış, elindeki kalın hasta kayıt dosyasını inceliyordu. Sarı saçları hafif dağılmıştı, gözlüklerini burnunun ucuna indirmişti. Başını kapı sesine doğru kaldırdı, beni görünce gözleri parladı ama hemen ardından yüzüne o her zamanki hafif sitemkar, muzip ifadesini yerleştirdi.
Alya ortalıkta yoktu.
Etrafıma bakındım. Muayene odalarının kapıları açıktı, içerisi sessizdi. "Bizim süslü nerede?" dedim, deri ceketimin fermuarını indirip omzumdan silkerek çıkarırken.
Batu dosyayı masaya bıraktı, kollarını bankoya dayayıp başını iki yana salladı. "Nerede olabilir Elfida? Evde yatıyor hanımefendi."
Kaşlarım çatıldı. Ceketimi askılığa astım, bankoya doğru yaklaştım. "Neden? Ne oldu ki?"
"Hasta olmuş," dedi Batu, gözlerini devirerek. "Sabah aradı beni, sesi borazan gibi çıkıyor. 'Batuşcum ben bugün gelemeyeceğim, kirpik diplerim bile sızlıyor, bana oradan bitki çayı gönder' diye inliyor telefonda."
"Neyi varmış ciddi bir şeyi yok ya?" dedim endişeyle.
"Grip olmuş grip," dedi Batu alayla gülerek. "Dün akşam Kordon'da rüzgara karşı o incecik trençkotla caka satarsa olacağı buydu. Bir haftadır Bora Komutan'dan ses seda yok ya, hanımefendi efkarından kendini deniz havasına vurdu, şifayı kapıp oturdu kıçının üstüne. Bildiğin klasik Alya draması yani, merak etme ölmez."
Hafifçe gülümsedim ama o tebessüm yüzümde asılı kaldı, dudaklarımın kenarında eriyip gitti.
Batu bankonun arkasından çıktı. Gözlüklerini çıkarıp önlüğünün cebine soktu. Adımlarını tam önümde durdurdu. O hekim gözleriyle, o yılların getirdiği dostluk refleksiyle beni baştan aşağı süzdü. Yüzümün kireç gibi beyazlığına, göz altlarımdaki o mor halkalara, ceketimi çıkarırken titreyen parmaklarıma baktı. "Dökül," dedi Batu. Sesi bir anda o alaycı tondan sıyrılıp pürüzsüz bir ciddiyete büründü. "Senin bir şeyin var. Çok fena bir şeyin var hem de. Yüzün bembeyaz, gözlerin kan çanağı. Kapıdan bir girişin var, sanırsın arkandan Azrail kovalıyor."
Derin, ciğerlerimi yakan bir iç çektim. Ellerimi yüzüme kapatıp şakaklarımı ovuşturdum. "Hiç sıkılmayacak mısın benim dertlerimi dinlemekten Batu? Ne zaman kapıdan girsem başımda ayrı bir kıyamet kopuyor." Batu tek elini omzuma koydu; o sıcacık, güven veren dost eliyle omzumu hafifçe sıktı. "Dostumun derdi benim derdimdir Elfida, bunu biliyorsun. Hem bak..." Başını koridorun sonundaki ameliyathane kapısına doğru çevirdi. "Birazdan içeri gireceğiz. On beş gün önce sokakta araba çarpan o kırma çoban köpeği vardı ya, Karabaş... Durumu kritikleşti. İç kanama şüphesi var, diyafram hernisi oluşmuş olabilir, acil torakotomi yapmamız lazım. O ameliyata bu kafayla girersen o hayvanı masada bırakırız. Senin omuzlarındaki yükü hafifletmen lazım. Anlat bana. Ne oldu? Baban mı... Yoksa Karan mı?"
Karan adını duyduğum an gözlerimden iki damla yaş istemsizce dökülüverdi.
Kendimi tutamadım. Batu beni hafifçe çekip bankonun arkasındaki dinlenme odasına soktu. Küçük deri koltuğa çöktüm. Batu bana bir bardak ılık su uzattı, karşımda dizlerinin üzerine çöktü.
"Anlat hadi," dedi fısıltıyla. "İçinde tutma." Suyu tek dikişte içtim. Boğazımdaki o yangını söndürmeye yetmedi ama nefesimi toparlamamı sağladı.
"Batu..." dedim, sesim titreyerek. "Biz dün gece cehennemin ortasına düştük."
Batu kaşlarını çattı, tek kelime etmeden beni dinlemeye başladı. Ben de başladım anlatmaya. Dün öğleden sonra annemle salonda otururken dış kapının o patlayışını, Aras'ın içeri fırlayıp "Ege kız kaçırdı" diye haykırışını anlattım. Ege'nin kumaş toptancısının kızı Zeynep'i kuaförden gelinliğiyle minibüse atıp getirişini söylerken Batu'nun ağzı açık kaldı; gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu.
"Yok artık!" dedi Batu, ellerini dizlerine vurarak. "Bizim o bilgisayar başından kalkmayan Ege mi?! Gelinlikle kız mı kaçırmış?!"
"Keşke şaka olsa Batu," dedim ağlamakla gülmek arasında bir hıçkırıkla. "Kız Urfalı... Güneydoğu'nun en büyük tekstil aşiretlerinden birinin kızı. Zorla evlendiriyorlarmış, kız Ege'ye sığınmış. Biz daha şoku atlatamadan evin önüne üç tane siyah cip dayandı. Kızın abisi... Miran Bozdağlı."
Batu'nun yüzündeki o şaşkınlık bir anda buz gibi bir ciddiyete döndü. "Bozdağlılar mı? İzmir'deki o devasa kumaş depoları olan aile mi?"
"Ta kendisi," dedim yutkunarak. "Kapıya dayandılar. Adam resmen mafya gibiydi Batu. Korumalar kapıyı zorladı, annem terlikle dışarı fırladı, mahalle ayağa kalktı. Ben çıktım kapıya. Adamla yüz yüze geldim. 'Kardeşimi zorla vermeyecektim zaten ama senin kardeşin bu aileye leke sürdü, bunun bedeli olur' dedi. Nermin Teyze polisi arayınca dün gece çekilip gittiler."
"Eee? Bitti mi yani?" diye sordu Batu nefesini tutarak. "Bitmedi... Asıl kabus dün gece başladı," dedim. Montumun cebinde hâlâ duran o siyah balmumu mührün hayali parmak uçlarımı yaktı. "Kapımıza siyah, mühürlü bir mektup bıraktı Miran. Doğrudan benim adıma. 'Veteriner Hekim Elfida Soykana' diye yazmış. 'Ege bugün öğlen on ikide Alsancak'taki depoya tek başına gelecek, hesap verecek. Gelmezse o evi başınıza yıkarım' dedi."
Batu oturduğu yerde sıçradı. "Ne?! Siz polise gitmediniz mi?! Ali Paşa'yı aramadınız mı?!"
"Babam görevde Batu! Telsiz sessizliği var, adama nasıl ulaşalım?!" dedim gözlerimden yaşlar akarak. "Polise gitsek adamlar daha da bilenir, kan davasına çevirirlerdi. Ege sabah tek başına gitmeye kalktı, bırakmadık. Aras'la ben de takıldık peşine. Az önce... Saat on ikide o depodaydık biz."
Batu elleriyle başını tuttu, dehşet içinde bana baktı. "Siz kafayı mı yediniz Elfida?! O depoya nasıl gidersiniz?!"
"Gittik işte! Karşısına dikildik!" Sesim deponun o tozlu havasını yeniden solur gibi kısıldı. "Miran karşımıza çıktı. Ege'ye racon kesti. Sonra bana döndü... 'Kız kardeşinle Ege'nin evlenmesine izin veririm, töreyi temizlerim ama tek bir şartla' dedi. 'Sen bu işin kefili olacaksın. Baban görevden dönene kadar her gün o masaya benimle oturacaksın, teminat sen olacaksın' dedi."
Batu'nun rengi attı. "Seni mi istedi? Resmen seni ağına düşürmeye çalışmış herif!"
"Aynen öyle..." dedim, göğsümün körük gibi inip kalktığını hissederek. "Ege delirdi, birbirlerine gireceklerdi. Kriptolu hat çaldı Batu."
Batu nefes bile almayı unuttu. Gözlerini gözlerime kilitledi. "Kimdi?"
"Karan..."
Adını söylerken dudaklarım titredi, gözyaşlarım sel gibi boşaldı. "Karan aradı. Helikopter seslerinin, mermilerin arasından aradı. Suriye sınırından, ileri üs bölgesinden... Sızmayı püskürtmüşler. Sol omzundan şarapnelle yaralanmış Batu... Yaralıydı adam! Ama kışladan haberi almış, bizim sokağa arabaların dayandığını öğrenmiş. 'Hoparlöre al o telefonu' dedi bana. Aldım. O deponun ortasında, Miran'ın yüzüne karşı öyle bir kükredi ki..." Karan'ın o sözleri zihnimde yankılandı: "O sarı saçlı kadın benim bu dünyadaki tek kırmızı çizgimdir... Sana yemin ederim Bozdağlı; o kızı ağlatırsan o depoyu başına mezar yaparım!"
Batu'ya o konuşmanın her kelimesini, Karan'ın Miran'a çektiği o resti, yarın sabah saat 06:00'da Çiğli Askeri Havaalanı'na ineceğini tek tek anlattım. Anlattıkça içimdeki o zehir biraz olsun aktı, omuzlarımdaki o ezici yük biraz olsun hafifledi ama kalbimdeki o yangın zerre kadar azalmadı.
"Yarın sabah altıda burada olacak Batu," dedim fısıltıyla, ellerimle yüzümü silerek. "İki haftadır sesini duymadığım, öldü mü kaldı mı bilmediğim adam yarın sabah yaralı omzuyla bu şehre iniyor. Ve o aşiretle karşı karşıya gelecek. Ben... Ben ne yapacağımı bilmiyorum. Aklım durdu."
Batu uzun bir süre tek kelime edemedi. Sadece derin derin nefes aldı. Kalktı, masadaki su şişesinden bana bir bardak daha doldurdu, elime verdi. Sonra iki elini birden omuzlarıma koydu, beni hafifçe sarstı. "Bana bak Elfida," dedi Batu, sesindeki o çelik gibi hekim kararlılığıyla. "Beni iyi dinle. Karan Göktürk sıradan bir adam değil. O adam Özel Kuvvetler'in en gözü kara subayı. O herif Fırat'ın doğusundaki teröristlerin arasından sağ çıkıp senin sesini duyduysa, o aşiret bozuntusu ona vız gelir tırıs gider! O adam seni korur. Kendini de korur, seni de korur, o aileni de korur. Bunu o kafana sok." Yutkundum. Başımı hafifçe salladım.
"Ama şimdi..." dedi Batu, ameliyathane kapısını işaret ederek. "Şimdi içeride ölümle burun buruna olan bir can var. Diyaframı yırtık, ciğerleri baskı altında. Eğer sen şimdi o cerrahi önlüğü giyip o masanın başına geçmezsen, o hayvan bir saat sonra ölecek. Karan sınırda kendi savaşını verdi, yarın sabah buraya gelecek. Şimdi sıra sende. Şimdi senin savaşın o ameliyat masasında. Kendine gel. Topla kendini!"
Batu'nun sözleri yüzüme inen soğuk bir su gibiydi. Hekimlik damarım, o general kızı inadım yeniden damarlarımda akmaya başladı. Haklıydı. Düşüp ağlamanın, korkudan titremenin sırası değildi. Ayağa kalktım. Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim. Derin bir nefes aldım. "Haklısın," dedim, sesimi toparlayarak. "Haklısın. Karabaş'ı o masada bırakmayacağız. Hazırla ameliyathaneyi."
Batu'nun dudaklarında o tanıdık, gururlu tebessüm belirdi. "Hah şöyle... İşte benim tanıdığım Elfida Soykan bu." Sterilizasyon odasına geçtiğimizde zihnimdeki bütün sesleri kapının ardında bıraktım. Miran'ın tehditleri, Ege'nin kaçırdığı gelin, yarın sabahki fırtına... Hepsini o metal lavabonun kenarına kilitledim.
Pedallı musluğa ayağımla bastım. Sıcak su ve klorheksidin sabunuyla ellerimi, parmak aralarımı, tırnak diplerimi ve dirseklerime kadar kollarımı cerrahi fırçayla üç dakika boyunca ovaladım. Köpükler lavabodan akıp giderken gözlerimi aynadaki yansımama diktim. Yanaklarım hâlâ solgundu ama gözlerimdeki o kararsız, kırılgan ifade gitmişti; yerine odaklanmış bir cerrahın soğukluğu yerleşmişti.
Steril havluyla kollarımı kuruladım. Batu arkamdan yeşil cerrahi önlüğü giydirdi, arkadaki bağcıkları bağladı. Steril pudralı eldivenleri ellerime geçirdim; lateksin parmaklarıma otururken çıkardığı o tok ses zihnimdeki son şüpheyi de sildi. Maskemi burnumun üzerine çektim, cerrahi bonemi düzelttim.
Ameliyathaneye adım attık.
Hava buz gibiydi; sterilizasyonun korunması için klima en düşük derecedeydi. Odanın ortasındaki paslanmaz çelik hidrolik masanın üzerinde Karabaş yatıyordu. Göğüs kafesi traş edilmiş, batikonla sarıya boyanmıştı. Monitörden gelen o ritmik "bip... bip... bip..." sesleri odadaki tek hayat belirtisiydi.
"Vital bulgular ne durumda?" dedim, masanın sol tarafına geçip steril yeşil örtüleri köpeğin göğsüne yerleştirirken.
Batu anestezi cihazının başındaki göstergeleri kontrol etti. "Nabız 140, taşikardik. Oksijen satürasyonu yüzde 88'e düştü. Solunum sesleri sağ tarafta neredeyse hiç alınmıyor. Karın organları diyaframdaki yırtıktan göğüs boşluğuna kaymış, akciğere bası yapıyor Elfida. Zamanımız çok az."
"Hemen torakotomiye giriyoruz," dedim, elimi sağa doğru uzatarak. "On numara bistüri ver." Batu steril pensetle bistüriyi avucuma bıraktı. Soğuk metal parmaklarımın arasında tanıdık bir güç gibi yerleşti.
"Gazlı bezleri hazırla. Aspiratörü çalıştır." Bistürinin keskin ucunu köpeğin sağ göğüs kafesinde, sekizinci kaburga aralığına denk gelen hatta yerleştirdim. Tek bir kararlı, pürüzsüz hareketle deriyi ve deri altı bağ dokusunu çizdim. Kılcal damarlardan sızan koyu kırmızı kan anında yüzeye çıktı.
"Koter," dedim gözümü ayırmadan.
Batu elektrikli koter cihazının ucunu uzattı. Kanayan damar uçlarına dokundurduğum an çıkan o cızırtı ve hafif yanık doku kokusu odayı doldurdu. Kanamayı durdurdum "Kaburga arası kasları açıyorum. Batu, ekartörü hazırla."
İnterkostal kasları künt diseksiyonla ayırdım. Plevraya ulaştığımız an göğüs kafesinin içindeki o negatif basınç bozuldu; hafif bir hava çıkışı sesi duyuldu. Göğüs boşluğuna girdik. "Finochietto ekartörünü yerleştir," dedim.
Batu çelik ekartörü iki kaburganın arasına yerleştirdi, çarkını yavaşça çevirerek kaburgaları iki yana doğru açtı. Göğüs boşluğunun içi tamamen görüş alanımıza girdiğinde ikimiz de bir anlığına nefesimizi tuttuk.
Tablo beklediğimizden çok daha ağırdı. "Kahretsin..." diye fısıldadı Batu. "Mide ve dalak tamamen göğüs boşluğuna geçmiş. Karaciğerin sağ lobu da yırtıktan yukarı kaymış."
"Akciğer tamamen sönmüş," dedim, elimdeki aspiratör ucuyla göğüs boşluğunda biriken serbest kanı hızla çekerken. Aspiratörün haznesi kırmızı sıvıyla dolmaya başladı. "Diyaframdaki yırtık devasa. Neredeyse kostal kenara kadar ayrılmış. Eğer o organları hemen batına geri itmezsek akciğer genişleyemeyecek, arrest olacak."
Monitör aniden hızlandı.
"Elfida! Satürasyon yüzde 82'ye indi! Tansiyon düşüyor!" dedi Batu panikle. "Bradikardiye girecek, kalbi dayanamıyor!"
O an... O buz gibi ameliyathanede, parmaklarım bir köpeğin açık göğüs kafesinin içindeyken, zihnimde bir şimşek çaktı.
"Panik yok!" dedim, sesimi öyle bir otoriteyle yükselttim ki Batu anında sustu. "Atropin hazırla, intravenöz 0.5 miligram puşe yap hemen! Pozitif basınçlı ventilasyona geç, akciğeri manuel olarak şişir Batu!"
Batu anında ilacı enjektörle damar yoluna verdi, ardından anestezi balonunu ritmik olarak eliyle sıkmaya başladı.
"Şimdi beni iyi izle," dedim. Steril ılık serumla ıslatılmış gazlı kompresleri aldım. Parmaklarımı dikkatle göğüs boşluğuna soktum. Önce şişmiş, morarmış mideyi kavradım. Milim milim, diyaframdaki o yırtık kas dokusunun arasından aşağıya, olması gereken yere, karın boşluğuna doğru itmeye başladım. Her milimetrede ter alnımdan şakaklarıma doğru süzülüyordu. Maskemin altından soluduğum sıcak hava gözlerimi yakıyordu ama tek bir milim bile kaymaya tahammülüm yoktu; mide duvarı aşırı basınca maruz kalmıştı, en ufak bir sert harekette perfore olabilir, içerik göğüs boşluğuna saçılabilirdi.
"Mide geçti," dedim fısıltıyla. "Şimdi dalak... Gazlı bez ver."
Batu bezi uzattı. Dalağın kanlanan damarlarına zarar vermeden, büyük bir titizlikle organı diyafram hattının altına kaydırdım. Ardından karaciğer lobunu nazikçe batına iade ettim.
Göğüs boşluğu bir anda boşaldı. Sönmüş, büzüşmüş olan pembe akciğer dokusu açığa çıktı.
"Batu! Ventile et, görsün havayı!"
Batu balonu kuvvetle sıktı. O sönmüş akciğer lobu, taze oksijenle birlikte yavaşça, bir çiçeğin yaprakları gibi açılmaya, şişmeye başladı.
Monitördeki ses anında yavaşladı, ritmik ve huzurlu o eski tonuna döndü.
"Satürasyon yüzde 94'e çıktı," dedi Batu, alnındaki teri omzuyla silerek derin bir nefes verdi. "Geri döndü... Kalp ritmi düzeliyor."
"Daha bitmedi," dedim, gözlerimi o yırtık diyafram kasına dikerek. "Asıl iş şimdi başlıyor. Diyaframı kapatacağız. İki numara polipropilen emilmeyen dikiş ipi ve eğri iğne ver." İğne tutucuyu elime aldım. Diyaframın yırtılan iki ucunu birbirine yaklaştırdım. Kas dokusu gergin ve kaygandı; solunum hareketleriyle birlikte sürekli inip kalkıyordu. Hareket eden bir hedefe dikiş atmak cerrahinin en zor kısmıydı.
İlk dikişi attım. İpliği çektim, cerrahi düğümü sıktım. Bir, iki, üç. Düğüm kilitlendi. "Sürekli dikişle devam ediyorum," dedim. İğneyi ritmik bir hassasiyetle dokudan geçirmeye başladım. Her batışta, her düğümde sadece o kas liflerine odaklandım. Dünyadaki her şey silinmişti; sadece iğnenin ucu, ipliğin gerginliği ve hayatla ölüm arasındaki o incecik sınır kalmıştı.
Dikiş hattı santim santim kapandı. Son düğümü attım.
"Serum fizyolojik dök," dedim.
Batu ılık serumu göğüs boşluğuna boşalttı. Dikiş hattına baktım; hiçbir yerden hava kaçağı yoktu, kabarcık çıkmıyordu. Doku sımsıkı kenetlenmişti. "Kaçak yok," dedim, maskemin altından yorgun ama zafer kazanmış bir tebessümle. "Aspiratörle sıvıyı tamamen çek. Toraks tüpünü yerleştireceğiz."
Göğüs boşluğuna drenaj tüpünü yerleştirdik, su altı mühür sistemine bağladık. Ardından ekartörü çıkardık. Kaburgaları çelik tellerle birbirine yaklaştırdım, kas tabakalarını ve en son deriyi estetik dikişle kapattım. Son dikişi kesip makası metal küvete bıraktığımda çıkan o "tık" sesiyle birlikte omuzlarımdaki bütün o gerilim boşaldı.
Ameliyat bitmişti. Tam üç saat sürmüştü.
Monitördeki nabız 95, satürasyon yüzde 98'di. Karabaş entübe tüpünün içinden hafif hafif kendi kendine nefes almaya başlamıştı.
Eldivenlerimi çıkardım, cerrahi maskemi çenemin altına indirdim. Bacaklarımın titrediğini, üç saattir ayakta durmaktan belimin nasıl tutulduğunu ancak şimdi fark ediyordum.
Batu yanıma geldi, elindeki kağıt havluyla alnımdaki teri sildi. Yüzünde kocaman, gurur dolu bir gülümseme vardı.
"Harikaydın Elfida," dedi, sesinde gerçek bir hayranlıkla. "Yemin ederim fakültedeki hocalar gelse bu diyaframı bu kadar kusursuz dikemezdi. Yaşattın o hayvanı."
Masanın kenarına tutundum. Karabaş'ın hafifçe inip kalkan karnına, o düzenli nefes alışına baktım.
"Biz yaşattık Batu," dedim fısıltıyla. "Birlikte yaptık."
Ameliyathaneden çıkıp dinlenme odasına geçtiğimizde pencereden dışarı baktım.
Hava tamamen kararmıştı. İzmir'in üzerine mor, ağır bir eylül akşamı çökmüştü; sokak lambaları birer birer yanıyordu. Saatime baktım: 19:45.
Sekiz saat kalmıştı.
Karan'ın uçağının Çiğli'ye inmesine, o postalların bu şehrin asfaltına basmasına sadece sekiz saat vardı.
İçimdeki o ameliyat zaferinin sıcaklığı, yerini yeniden o tanıdık, yakıcı hasrete ve sabaha karşı patlayacak o büyük fırtınanın korkusuna bıraktı.
Önlüğümü çıkardım. Çantamı ve deri ceketimi aldım.
"Ben gidiyorum Batu," dedim kapıya doğru adımlarken.
Batu arkamdan baktı, başını salladı. "Git Elfida... Git ve dinlen. Yarın sabah ne olursa olsun... Başını dik tut."
"Tamam," dedim fısıltıyla.
Kliniğin kapısını açıp kendimi İzmir'in serin, karanlık gecesine bıraktım. Artık beklemekten başka yapacak hiçbir şey kalmamıştı.
Taksiye binmek istemedim. Dört tekerlekli bir tenekenin içinde arka koltuğa geçip şakaklarımı ovuşturarak o evin yolunu tutarsam panik atak geçirecek gibiydim. Yürümek, ayaklarımın altındaki o tanıdık kaldırımları hissetmek, ciğerlerime İzmir'in o nemli, iyot ve egzoz karışımı havasını çekmek iyi gelirdi. Belki kafamın içindeki o çarklar biraz olsun yavaşlardı.
Adımlarımı hızlandırdım. Bizim mahalleye sapan eski Arnavut kaldırımlı sokağa girdiğimde sokak lambalarının o cılız sarı ışığı yolumu aydınlatıyordu. Mahalle her zamanki gibiydi; akşam haberlerinin açık olduğu pencerelerden gelen spiker sesleri, alt kattaki fırından sızan taze susamlı simit kokusu, balkondan balkona çamaşır asarken fısıldaşan komşuların gölgeleri... Sanki dün bu sokağa üç tane siyah cip dayanmamış, sanki bizim evin salonunda gelinliği gardıroba tıkılmış kaçak bir aşiret kızı oturmuyormuş gibi hayat akıp gidiyordu.
Bizim sokağın başına geldiğimde adımlarım gayriihtiyari yavaşladı. Gözlerim önce çınar ağacının altını taradı; sabahki gibi pusu kuran siyah bir araba yoktu. Ama sokağın ortasına doğru baktığımda, Göktürklerin evinin hemen önündeki o tanıdık, curcunalı kalabalığı fark ettim.
Kaldırımın kenarında annem dikiliyordu; üzerinde her zamanki lila hırkası, kollarını göğsünde kavuşturmuş, ayağındaki meşhur anatomik terliklerinden birini hafifçe yere vurarak ritim tutuyordu. Yanında Nermin Teyze vardı; elindeki cam kaseden bir şeyler ikram etmeye çalışır gibi bir o yana bir bu yana dönüyordu. Ve beş yaşındaki Umay... Kıvırcık saçları iki yandan toplanmış minik kız, pembe lastik çizmeleriyle kaldırımın kenarındaki su birikintilerine basmamaya çalışarak neşeyle zıplayıp duruyordu.
Üçü birden evin bahçe girişinde park etmiş duran arabaya dönmüşlerdi. Pikabın ön tarafı sokağa, kasası bahçeye doğru bakıyordu ve arkasında biri vardı. Daha doğrusu araba öyle bir açıyla duruyordu ki, o kişinin sadece arabanın tavanından uzanan sağ kolu görünüyordu. Elinde sarı bir bahçe hortumu tutuyordu. Hortumun ucunu başparmağıyla hafifçe sıkıştırmış, tazyikli suyu arabanın çamurlu kaportasına doğru savurarak ritmik bir şekilde yıkıyordu.
Suyun metalik kaportaya ve tekerlek yuvalarına çarpıp asfalta dökülen sesi bütün sokağı dolduruyordu. Araba o kadar yüksek ve genişti ki arkasında kimin durduğunu, yüzünü, hatta bedenini görmek kesinlikle imkansızdı. Sadece suyun ritmi, o geniş kolun hareketi ve annemlerin adama doğru kıkırdayarak ya da söylenerek bir şeyler anlatması vardı.
"Azıcık suyu kıs, çamurlar üzerime sıçrayacak!" diye bağırıyordu Nermin Teyze elindeki kaseyi korumaya çalışarak.
Annem ise parmağını sallıyordu: "Bırak Nermin bırak, pasını atsın araba! Kaç aydır çürüdü o külüstür, iyi yapıyor yıkasın! Hem sen bakma ona, akşama sana zeytinyağlı sarmadan da getireceğim, iki lokma bir şey girsin midene!" Kaşlarımı çattım. Bu kimdi böyle? Mahallenin tamircisi Selim Usta'ya mı yıkatıyorlardı arabayı? Kafam öyle bir doluydu ki bu absürt tabloyu çözmeye mecalim yoktu.
Tam o sırada Nermin Teyze başını sokak lambasının ışığına doğru çevirdi ve birkaç metre ötede, kaldırımın ortasında dikilen beni gördü. Yüzü anında aydınlandı, gözleri parıldadı.
"Elfida!" diye şakıdı Nermin Teyze, elindeki kaseyi sallayarak. "Gel kızım, gel! Nerede kaldın sabahtan beri? Yüreğim ağzıma geldi, anan da burada meraktan kurdeşen döktü!"
Annem de hemen başını bana çevirdi; yüzündeki o 'terlikle kovalarım' ifadesiyle merhamet arasındaki o klasik anne bakışını fırlattı. "Gel bakalım Elfida hanım gel! Klinikte yatıp kalkacaksın yakında, evin yolunu unuttun!"
Umay da minik ellerini çırparak cıvıldadı: "Elfida Abla! Bak arabayı yıkıyoruz, köpük yaptık!" Hafifçe gülümsedim. İçimdeki o ağır yük bir anlığına hafifler gibi oldu. Ellerimi deri ceketimin ceplerinden çıkardım, yorgun adımlarla kaldırımdan inip pikabın yanına, annemlerin durduğu o açıklığa doğru yürümeye başladım.
"Geldim Nermin Teyze, acil vaka vardı klini-" Cümlemin sonunu getiremedim. Çünkü tam ben pikabın ön çamurluğunun hizasına adım attığım, arabanın önüyle aramda sadece iki adımlık bir mesafe kaldığı o salisede arabanın arkasında duran o cüsseli gölge aniden yer değiştirdi. Hızlı, sert bir çeviklikle pikabın arkasından bir adım öne doğru geçti ve elindeki sarı bahçe hortumunu, tam arabanın yan aynasının üzerinden, doğrudan benim üzerime doğru çevirdi!
"DUR-!" Diyemedim bile. Buz gibi kuyu suyu, hortumun ucundaki tazyikle birlikte tam göğsüme, oradan yüzüme ve boynuma öyle bir şiddetle çarptı ki nefesim ciğerlerimde dondu kaldı!
"Aaa! Ne yapıyorsun be deli misin sen?! Öyle bir çığlık attım ki sesim mahallenin bütün pencerelerinde yankılandı. Su gözlerime, burnuma, ağzıma dolmuştu. Refleks olarak iki elimi yüzüme siper ettim ama faydasızdı; su saçlarımı bir saniyede kafama yapıştırdı, deri ceketimin içine, kazağımın yakasından aşağı, oradan belime kadar buz gibi süzüldü. Islak botlarımın üzerinde sendeledim, suyun şiddetiyle geriye doğru iki adım atıp asfaltın üzerinde kayacak gibi oldum.
"Hii! Kız boğuldu!" diye feryat etti annem ellerini yanaklarına vurarak. "Oğlum kapatsana hortumu, kızı sırılsıklam ettin!" Nermin Teyze elindeki cam kaseyi düşürmemek için göğsüne bastırırken bağırıyordu. Umay ise kaldırımda zıplayarak katıla katıla gülüyordu: "Elfida Abla ıslandı! Kedi gibi oldu!"
Hortumun suyu aniden şak diye kesildi. Sadece yerdeki asfalta damlayan şıp... şıp... şıp... sesleri kaldı.
Gözlerimi açamıyordum; yüzümden oluk oluk soğuk su akıyordu. Islak saçlarımın lüleleri gözlerimin önüne yapışmıştı. İki elimle saçlarımı hınçla geriye doğru ittim, ellerimin tersiyle gözlerimi sildim. Öfkeden öyle bir titriyordum ki, boynumdaki damarların zonkladığını hissedebiliyordum. Kimdi bu gerizekalı?! Hangi akla hizmet benim üzerime hortum tutardı?!
"Seni andaval herif, seni mahkemeye vermezsem-"
Gözlerimi araladığım an... Bütün kelimeler gırtlağımda bir cam kırığı gibi takılı kaldı. Pikabın çamurluğunun hemen arkasından, elinde hâlâ ucu damlayan sarı hortumu tutan o adam çıktı. Karşımda duruyordu. Üzerinde gri, yakası hafif geniş askeri bir tişört vardı. Tişörtün sol omuz kısmı, o şarapnel yarasının olduğu yer, beyaz elastik bir bandajla sımsıkı sarılmıştı ve tişörtün altından belli oluyordu. Çamur ve barut kokusu gitmiş, yerini o tanıdık, ciğerimi yakan çam ve traş kolonyası kokusuna bırakmıştı. Saçları ıslaktı; muhtemelen hortumla başını da yıkamıştı ve o koyu kumral tutamlar alnına dökülmüştü.
Ama asıl... O yüzündeki ifade...
Karan Göktürk, hafifçe yana eğdiği başıyla, kollarını iki yana açmış, dudaklarının kenarını öyle bir kıvırarak sırıtıyordu ki... O ela hareli koyu kahverengi gözlerinin içi resmen eğlenceden alev alev yanıyordu.
İki haftadır dağda, sınırın ötesinde, ölümün koynunda yatan adam gitmiş; yerine çocuk gibi benimle dalga geçen o arsız, o dev cüsseli bela gelmişti.
Gözlerimi kırpıştırdım. Bir kez. İki kez. "K... Karan?"
Sesim öyle saçma, öyle ıslak ve cılız çıktı ki bir an rüyada olduğumu sandım. Soğuk su burnumun ucundan 'pıt' diye asfalta düştü.
Karan hortumu yavaşça yere bıraktı. Ellerini kumaş askeri pantolonunun ceplerine soktu. Boynunu hafifçe çıtlattı. Adımlarını ağır ağır, o tanıdık kibirli yürüyüşüyle bana doğru attı. Tam karşımda, sadece yarım adım ötemde durdu. Boy farkımız yüzünden başımı kaldırmak zorunda kaldım ama yüzümden süzülen sular kirpiklerimi ağırlaştırıyordu.
Aşağı doğru eğildi. Yüzlerimiz arasındaki mesafe birkaç santime indiğinde o muzip sırıtışı daha da genişledi.
"Hararetin vardı sanki Soykan," dedi Karan. Sesi o depodaki hoparlörde duyduğum gibi çatallı ve ölümcül değil; pürüzsüz, alaycı ve buram buram hayat doluydu. "Dedim bir soğutayım seni. Fazla kaynamışsın bugün."
"Sen..." dedim, parmağımı kaldırıp tam göğsüne, o yarasının olmadığı sağ tarafa doğru batırarak. "Sen... Sen sabah altıda gelecektin! Sen nasıl... Uçak... Yarın sabah dedin sen telefonda!"
Karan başını hafifçe iki yana salladı, dudaklarını büktü. "Ben sabah altıda ineceğim dedim. Ama hangi uçağa bineceğimi söylemedim. Nakliye uçağı yerine kurye helikopterine bindim. Birkaç saat erken geldim diye kabahat mi oldu?"
Gözleri baştan aşağı üzerimde gezindi. Islak deri ceketimden damlayan sulara, kafama yapışmış saçlarıma, titreyen çeneme baktı. Dudaklarının arasındaki o kahkaha patlamamak için zor duruyordu.
"Yalnız..." dedi fısıltıyla, sesini sadece benim duyabileceğim bir tona indirerek. "Islak bir kedi yavrusuna dönmüşsün sarı fırtına. O depoda esip gürleyen kadın gitmiş, bildiğin küvete düşmüş tekir kalmış burada."
"Karan!" diye cırladım birden, içimdeki o iki haftalık birikmiş bütün korku, ameliyathanenin yorgunluğu ve bu buz gibi suyun şokuyla iki elimi birden göğsüne vurdum. "Karan yemin ederim seni gebertirim! Dondum diyorum sana dondum! Suyun soğukluğundan haberin var mı senin gerizekalı?!"
Karan attığım yumruklarla bir milim bile sarsılmadı; sadece yüzünü hafifçe buruşturup sol omzunu geriye çekti ama gözlerindeki o eğlenen pırıltı bir saniye bile sönmedi. "Vurma vurma, sol taraf dikişli zaten," dedi alayla, ellerini teslim olur gibi kaldırarak. "Ayrıca sana iyilik yaptım. Üzerindeki o hastane kokusu anca çıkar bu kuyu suyuyla."
"Karan oğlum!" Arkadan Nermin Teyze yetişti, elindeki mutfak bezini hızla Karan'ın omzuna vurdu. "Deli misin sen evladım?! Kız sabahtan beri ameliyattaymış, yorgun argın geliyor, tuttuğun gibi hortumu bastın kızın üstüne! Kübra, al şu kızını içeri sok, ciğerleri üşütecek valla!"
Annem ise bana bakıp önce bir of çekti, sonra kendini tutamayıp kıkırdamaya başladı. "İlahi Karan... Kızımın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi iki gündür. Bir ıslatılmadığı kalmıştı, onu da sen tamamladın maşallah! Yürü Elfida, yürü eve geç, hemen sıcak bir duşa gir yoksa yarın hastanelik olursun!"
"Anne gülüyor musun bir de?!" dedim isyan bayrağını çekerek. Üzerimden sular damlaya damlaya anneme döndüm. "Kendi kızın burada zatürre oluyor, sen damat adayına mı arka çıkıyorsun?!"
Damat adayı. O kelimeler ağzımdan öyle bir gafletle, öyle bir sinir harbiyle döküldü ki...
Sokağın ortasında bir anlığına zaman durdu.
Nermin Teyze'nin elindeki bez havada kaldı. Annemin gözleri fal taşı gibi açıldı. Umay parmağını ağzına sokup şaşkınlıkla bana baktı.
Ve Karan... Karan Göktürk'ün o alaycı sırıtışı bir anda yüzünde dondu. Dudakları aralandı, o ela gözlerindeki eğlence yerini öyle karanlık, öyle derin ve tehlikeli bir aleve bıraktı ki...
Boğazımdaki o soğuk su bir anda kaynar suya dönüştü sanki. Şah damarı hafifçe seğirdi. Yavaşça bana doğru bir adım daha attı. Islak botlarımız birbirine değecek kadar yakındık. Başını eğdi, fısıltısı neredeyse dudaklarıma değecekti: "Damat adayı ha?"
Sesi öyle boğuk, öyle kadife gibi bir tonda çıktı ki sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi. "Ben daha adaylık başvurusu yapmamıştım Elfida... Ama doğrudan atamam yapıldıysa, benim için hava hoş."Yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Az önceki o buz gibi kuyu suyu bile yüzümdeki o yangını söndürmeye yetmezdi. Rezil olmuştum. Hayatımın en büyük dil sürçmesini, sokak ortasında, iki annenin ve beş yaşındaki bir çocuğun önünde yapmıştım!
"Saçmalama!" dedim hızla geri çekilerek, sesimi toparlamaya çalışırken sesim ergenler gibi çatallandı. "Dilim sürçtü! Yani komşunun oğlu diyecektim... Ne alakası var damatla falan! Donuyorum diyorum ben, donuyorum!" Arkamı döndüm, bizim evin bahçe kapısına doğru fırtına gibi yürümeye başladım. Ama ayağımdaki ıslak botlar her adımda öyle komik sesler çıkarıyordu ki, arkamdan Karan'ın o derin, ciğerden kopan kahkahası bütün sokağı inletti.
"Hızlı yürüme Elfida!" diye bağırdı arkamdan Karan, sesindeki o keyifli alay gökyüzüne yükselirken. "İçerideki kaçak gelin görmesin seni, 'Bu evde bana tazyikli suyla mı karşılama yapacaklar' diye korkup kaçar kızcağız!" Bahçe kapısını öyle bir çarptım ki demirler zangırdadı.
Dış kapıyı açıp kendimi içeri attım ve kapıyı güm diye kapattım. Antrenin parkelerine göl gibi sular akıyordu. Ceketimden, pantolonumdan, saçlarımdan yerlere süzülen damlalar küçük su birikintileri oluşturmuştu bile.
Salondan bir anda ayak sesleri geldi. Ege ile Aras, ellerinde çekpas ve bezlerle koridora fırladılar. Arkalarından da Zeynep, üzerinde benim çiçekli sabahlığımla kafasını uzattı.
"Elfida?!" dedi Aras, gözleri yuvalarından fırlayarak. "Kızım sen kliniğe mi gittin yoksa Alsancak Limanı'ndan denize mi atladın?! Bu halin ne?!"
Ege ise yerdeki su birikintisine basıp kaymamak için duvara tutundu. "Yağmur da yağmıyor dışarıda... Tsunami mi vurdu Bornova'yı, ne oldu sana?!"
"Susun!" diye kükredim, ıslak saçlarımı savurarak. "Tek bir kelime daha ederseniz ikinizi de o ameliyathanedeki köpeğin yanına yatırır, dikiş iğnesiyle ağzınızı dikerim! Karan geldi!"
Ege ile Aras aynı anda donup kaldı. "Ne?!" dedi Ege, elindeki çekpası yere düşürerek. "Karan mı geldi?! Hani sabah altıydı?!"
"Gelmiş işte!" dedim dişlerimi sıkarak, üzerimdeki deri ceketi çıkarıp antrenin ortasına fırlatırken. "Gelmiş ve gelir gelmez beni bahçe hortumuyla yıkadı hayvan herif! Şimdi çekilin önümden, sıcak bir duşa girmem lazım yoksa bu gece birinizi boğacağım!"
Merdivenlere doğru hışımla yöneldim. Basamakları çıkarken arkamdan Ege'nin Aras'a fısıldadığını duydum: "Oğlum Karan geldiyse... Babam da gelir yakında. Bizim kelleler yarın sabaha kalmadan bu gece gider lan."
"Dua et sadece hortumla yıkamış," dedi Aras, Ege'nin dediğini takmadan. "Bizi görseler tazyikli benzinle yakarlar herhalde."
Banyoya kendimi zor attım. Kapıyı kilitleyip sırtımı ahşap kapıya dayadım. Nefes nefeseydim. Göğsüm körük gibi inip kalkıyordu. Banyodaki boy aynasına baktım; yüzümdeki makyaj akmış, saçlarım darmadağın olmuş, dudaklarım soğuktan hafifçe morarmıştı ama...
Gözlerimin içine baktım.
O iki haftalık karanlık, o deponun ölümcül kasveti, o şarapnel yarasının korkusu... Hepsi silinmişti. Dudaklarımın kenarında istemsiz, aptalca bir tebessüm belirdi. Karan buradaydı. Sınırın ötesinden, mermilerin arasından sağ çıkmış, omzundaki yaraya rağmen buraya, benim dibime kadar gelmişti. Ve her zamanki gibi... Dünyanın en büyük felaketini tek bir su hortumuyla, tek bir alaycı bakışıyla unutturmayı başarmıştı.
"Damat adayı ha..." diye fısıldadım kendi kendime, elimi yanan yanağıma götürerek. "Salaksın Elfida. Yemin ederim dünyanın en büyük salağısın."
Duşun suyunu açtım. Sıcak suyun buharı banyonun tavanına kadar yükselmiş, aynayı kalın, buğulu bir sis tabakasıyla kaplamıştı. Başımı geriye atıp suyun şakaklarımdan, boynumdan ve gün boyu gerginlikten kaskatı kesilmiş kürek kemiklerimden aşağı oluk oluk akmasına izin verdim.
O su... Sadece kliniğin dezenfektan kokusunu, Alsancak Limanı'ndaki o deponun küflü rutubetini değil; içimdeki o iki haftalık ölüm korkusunu da akıtıp götürüyordu sanki. Gözlerimi kapattığımda hâlâ o sesi duyuyordum. Sokak ortasında, tazyikli bahçe hortumunun arkasından yüzüme gülen o arsız, o ela gözlü adamı... "Damat adayı ha?"
Hatırladıkça sıcak suyun altında bile yanaklarım cayır cayır yanıyordu. Hayatımda ettiğim en büyük, en kontrolsüz gaftı o. Rezil olmuştum. Ama bir yanım... İçimde o iki haftadır buz tutmuş, nefes almayı unutmuş o kırılgan yanım, onun o kuyu suyuyla ıslanmış tişörtünün altındaki yarasına rağmen sırıttığını gördüğü andan beri delice bir ritimle çarpıyordu.
Suyu kapattım. Kabinden çıkıp büyük beyaz havluya sarındım, saçlarımdaki fazla suyu sıktım. Banyodaki nemden nefesim daralınca kapıyı aralayıp odama geçtim. Saat neredeyse dokuza geliyordu. Aşağıdan hiçbir ses gelmiyordu; evin o tanıdık, ağır akşam sessizliğine gömüldüğünü sandım. Annem muhtemelen tansiyon hapını içip yatağına çekilmişti; Ege ile Aras ise salonda Zeynep'in başında ecel terleri dökerek fısıldaşıyordu. Göktürklerin evinde ise Nermin Teyze oğluna kavuşmanın şükür namazını kılıyor, Umay çoktan uyumuş olmalıydı.
Gardırobumun kapağını açtım. Üzerimdeki o ağır hırkalardan, ameliyathane önlüklerinden, kot pantolonlardan o kadar bıkmıştım ki... Evdeydim neticede. Kendi odamdaydım, kendi sığınağımdaydım.
Çekmeceden pudra pembesi, göğüs kısmı incecik Fransız danteliyle işlenmiş, göbeğin hemen üzerinde biten büzgülü, ip askılı bir bluz çıkardım. Altına da aynı saten kumaştan, neredeyse kalçamın hemen bitiminde sonlanan, kenarları minik beyaz fırfırlı fazlasıyla rahat ve kısa bir şort geçirdim. Kumaş tenime değdiği an hafifliğiyle bir oh çektim.
Saçlarım hâlâ sırılsıklamdı; altın sarısı dalgalar ıslaklığın ağırlığıyla sırtıma, çıplak omuzlarıma yapışmıştı. Kurutma makinesinin o kafa ütüleyen sesiyle uğraşacak halim yoktu. Küçük beyaz bir havluyu enseme attım, saçlarımı havlunun arasına alıp parmaklarımla hafifçe sıkarak nemini aldım ama uçlarından hâlâ çıplak köprücük kemiklerime tek tük soğuk su damlaları süzülüyordu.
Boğazım kurumuştu. Ameliyattan beri ağzıma tek bir lokma koymamıştım, midem kazınıyordu. "Aşağı inip dolaptan soğuk bir süt ya da meyve suyu alayım, sonra da kafayı vurup sabaha kadar deliksiz uyuyayım," diye mırıldandım kendi kendime.
Odamın kapısını açtım. Ayaklarım çıplaktı; pedikürlü tırnaklarım cilalı ahşap parkelerin üzerinde hafifçe ses çıkararak koridorda ilerledim. Merdivenlerin başına geldiğimde burnuma öyle bir koku çarptı ki bir an duraksadım.
Kızarmış tereyağı... Kavrulmuş susam... Ve taze açılmış, fırından yeni çıkmış mayalı poğaça kokusu.
Kaşlarımı çattım. "Annem bu saatte kafayı yiyip gecenin bir yarısı bize börek mi açtı yine?" diye düşündüm. Annem stres anlarında ya temizlik yapar ya da bütün mahalleyi doyuracak kadar un elerdi.
Merdiven basamaklarını ikişer ikişer, çıplak ayaklarımın altındaki ahşabı gıcırdatmamaya çalışarak, havluyu da iki elimle omuzlarımdaki ıslak saçlarıma bastıra bastıra indim. Dünyadan o kadar bihaberdim ki, aşağıda bir ordu olsa fark etmeyecek kadar kendi rehavetime kapılmıştım. Antreyi geçip mutfağın o yarı buzlu camlı kapısını hızla, tek bir hareketle ardına kadar ittim.
"Anne dolapta vişne suyu kaldı m-" Kelime... Boğazımda bir kemik gibi takıldı kaldı.
Nefesim ciğerlerime kilitlendi.
Mutfak... Mutfak değil, resmen bir askeri karargahla köy düğünü evinin harmanlandığı gerçeküstü bir sahneye dönüşmüştü!
Ve o tablonun tam ortasında...
Mutfak masasının başköşesinde, arkasına yaslanmış halde oturan Karan Göktürk vardı.
Üzerine siyah, kollarını sıvadığı ince bir pamuklu kazak geçirmişti ama sol omzundaki o kalın sargının çıkıntısı kazağın altından kendini belli ediyordu. Sağ elinde ince belli bir çay bardağı tutuyordu; bardağın tabağındaki çay kaşığını parmaklarının arasında ritmik bir şekilde çeviriyordu.
Ve hemen onun karşısında
Ege ile Aras, mutfak dolabının önünde, sanki askeri mahkemenin idam mangası önündeymiş gibi ellerini önlerinde bağlamış, sırtlarını fayanslara yapıştırmış, hazır ol vaziyetinde kaskatı dikiliyorlardı! Zeynep ise tezgahın kenarında, elinde çaydanlıkla adeta heykel gibi durmuş, titreyerek Karan'ın bardağına bakıyordu.
Tezgahın üzerinde ise devasa bir kaos hüküm sürüyordu.
Annem ile Nermin Teyze, kafalarına bağladıkları oyalı tülbentlerle, kolları dirseklerine kadar sıvalı, un çuvallarının ortasında harıl harıl hamur açıyorlardı! Nermin Teyze elindeki oklavayı tahtaya öyle bir ritimle vuruyordu ki. Annem ise bir yandan açılan yufkaların arasına lor peyniri ve maydanoz serpiştiriyor, bir yandan da tepsileri fırına sürüyordu.
Masanın üzerinde ise küçük Umay oturuyordu; önünde bir parça çiğ hamur vardı, hamurdan minik kuşlar yapmaya çalışırken parmakları tamamen una batmıştı.
Ama benim içeri girişimle...
O mutfaktaki bütün hareket, bütün ses, zamanın kendisi bile bir saniye içinde bıçak gibi kesildi. TAK diye inen oklava havada asılı kaldı.
Ege'nin açık kalan ağzından tek bir kelime çıkmadı. Aras'ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi büyüdü. Annem elindeki peynir kasesini az kalsın tezgaha düşürüyordu.
Karan elindeki ince belli çay bardağını tabağına bıraktı. Çelik kaşığın porselene çarpma sesi mutfakta bir bomba gibi yankılandı. Başını kapıya doğru çevirdiği an gözleri benim üzerime kilitlendi.
O an yerin yarılıp beni içine çekmesini, yer kabuğunun kırılıp lavların arasında kaybolmayı öyle bir diledim ki!
Karan'ın o ela hareli koyu kahverengi gözleri önce ıslak, çıplak omuzlarıma dökülen sarı saçlarıma, köprücük kemiklerimden aşağı süzülen o tek tük su damlalarına indi. Oradan... O dantelli, büzgülü, neredeyse göğüslerimin yarısını açıkta bırakan daracık askılı bluza kaydı. Ve sonra... Çıplak belime, dümdüz karnıma ve o saten, kalçamı ancak örten kısacık şortuma... Çıplak, süt beyazı bacaklarıma kadar indi.
Göz bebeklerinin bir anda öyle bir karardığını, o ela harelerin nasıl zift gibi bir alevle kaplandığını gördüm ki...
Boğazımdaki bütün kan çekildi, yerini saf bir yangına bıraktı.
Karan'ın çenesindeki o keskin hat bir anda kilitlendi. Boynundaki şah damarı, tişörtün yakasından dışarı taşacak kadar şişti. Dudakları aralandı ama tek bir nefes bile veremedi. Bardağı tuttuğu sağ elinin parmakları öyle bir kasıldı ki ince belli cam neredeyse çatlayacaktı. Bakışlarındaki o tehlikeli, o aç, o delirmiş kıvılcım... Bütün mutfağın havasını bir anda tüketti.
"Hii!" Sessizliği yırtan ses, annem Kübra Hanım'ın ciğerden kopan feryadı oldu.
Annem elindeki oklavayı bir kılıç gibi havaya kaldırdı, unlu elleriyle göğsünü döverek bana doğru fırladı. "Kız! Kız sen çıldırdın mı?! Sen delirdin mi be evladım?!"
Annemin bağırmasıyla birlikte ben de kendime geldim. Beynimdeki şalterler o an indi! İki elimle enseme attığım havluyu çekip panikle göğsüme doğru bastırmaya çalıştım ama havlu o kadar küçüktü ki ne bacaklarımı kapatabiliyordu ne de açıkta kalan belimi!
"ANNE?!" diye cırladım, kapının pervazına yapışıp bir adım geriye doğru kaçmaya çalışırken. "S... Siz... Sizin burada ne işiniz var?!"
"Asıl senin bu kılıkla burada ne işin var edepsiz?!" diye haykırdı annem, unlu önlüğünü savurarak arama girmeye çalışırken. "Karan geldi diye Nermin'le şükür böreği açıyoruz dedik, evde erkek var dedik, kızın indiği kılığa bak! Donla inmiş mutfağa tövbeler olsun!"
Ege anında gözlerini elleriyle kapattı, kafasını tavana dikti: "Gözlerim! Kör oldum yemin ederim kör oldum! Elfida o şort mu lan?! Bez parçası o bez!"
Aras ise tişörtünün yakasını burnuna kadar çekip arkasını döndü: "Ben görmedim, valla billa hiçbir şey görmedim, Karan yemin ederim bakmadım!" Karan ne alaka şimdi?
Nermin Teyze ise iki elini unlu yanaklarına yapıştırmış, bir bana bir oğluna bakıyordu. Dudaklarında öyle tuhaf, öyle imalı bir tebessüm belirdi ki kadın neredeyse kıkırdayacaktı. "Amanın... Pek de yakışmış fıstığıma... Ama kızım azıcık haber etseydin ya, Karan da buradaydı..."
Karan oturduğu o ahşap sandalyeden ağır ağır, adeta bir kaplanın avına yaklaşması gibi ayağa kalktı. Boyunun o devasa heybeti mutfağın tavanını bastırdı. Masanın üzerindeki Umay bile susmuş, abisinin yüzündeki o korkunç değişime bakıyordu. Karan sol omzundaki sargıyı zerre kadar umursamadan iki elini kumaş pantolonunun ceplerine soktu.
Gözlerini benim üzerimden bir milim bile ayırmıyordu.
O ela gözlerdeki alev öyle yoğundu ki, tenime değdiği her yeri kömür gibi yakıyordu. Dudaklarının kenarı hafifçe, çok tehlikeli bir şekilde kıvrıldı. O depodaki restleşmeyi, sokaktaki o hortum şakasını unutturan; buram buram bir erkeğin sahip olma arzusunu haykıran o karanlık tınıyla fısıldadı: "Afiyet olsun hekim hanım..."
Sesi öyle boğuk, öyle derinden geldi ki sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi. "Biz de tam seni bekliyorduk. Masada yerin hazır."
"K... Karan..." dedim, sesim rezil bir şekilde titreyerek. Havluyu göğsüme daha da bastırdım, parmak uçlarımda geri geri adım atmaya başladım. "Ben... Ben su alacaktım sadece. Kimse yok sanıyordum..."
"E al suyunu," dedi Karan, bana doğru bir adım atarak. Adımıyla birlikte mutfaktaki herkes nefesini tuttu. "Dolap orada. Çekinme... Kendi evin neticede."
Bakışları bacaklarımın çıplaklığına, oradan havlunun kenarından gözüken belime kaydığında çenesindeki kaslar bir kez daha seğirdi. "Ama bu evde bir süre daha kalacaksam... Benim kalp sağlığım için bu nöbet kıyafetlerini biraz uzatman gerekecek."
AAA! TERBİYESİZ! ANNEMİN, ÜÇÜZLERİMİN YANINDA BİR DE! HAYVAN!
"Karan oğlum!" diye araya girdi Nermin Teyze, elindeki hamur bezesini masaya vurarak kıkırdadı. "Rahat bırak kızı, baksana domates gibi kızardı yavrum!"
Annem ise hemen iki adımda aramızdaki o tehlikeli hatta set gibi dikildi. Elindeki tahta oklavayı Karan'ın göğsüne doğru uzattı: "Gözlerini oyarım senin Karan! Çevir kafanı o tarafa! Bakma kızıma!" Sonra bana döndü, oklavanın ucunu bu kez benim burnuma doğrulttu: "Sen de yukarı! Çabuk! O bacaklarına bir don, sırtına da babanın kışlık hırkasını giymeden bu merdivenlerden aşağı tek bir adım atarsan, oklavayla kovalarım seni sokaklarda Yürü!"
"Gidiyorum! Gidiyorum zaten!" diye bağırdım, utançtan yanaklarım alev almış bir halde arkamı dönüp antreye doğru fırladım. Ama merdivenlere doğru koşarken arkamdan Karan'ın o derin, ciğerden kopan, bütün evi inleten o keyifli kahkahasını duydum.
"Kaçma hekim hanım!" diye seslendi arkamdan, sesindeki o kadife gibi karanlık alay sırtımı kavururken. "Çayını açık koydum, böreğin de fırından yeni çıkıyor! Çabuk in, konuşacaklarımız var damat adayıyla!"
Merdivenleri öyle bir hırsla, öyle bir yangınla tırmandım ki ahşap basamaklar ayaklarımın altında çatırdadı. Sırtımda hâlâ o mutfaktaki bakışların izi, bacaklarımda o kısacık saten şortun açıkta bıraktığı tenimin ürpertisi ve kulaklarımda Karan Göktürk'ün o ciğerden kopan, bütün evi inleten alaycı kahkahası vardı.
Kendimi odama atıp kapıyı hızla çektim. Sırtımı ahşap kapının soğuk yüzeyine öyle bir yasladım ki nefesim ciğerlerime yetmez oldu. "Salaksın Elfida..." diye fısıldadım, iki elimi birden alev alev yanan yanaklarıma bastırarak. "Yemin ederim dünyanın en şuursuz, en süzme gerizekalısısın!"
"Hemen değişmem lazım... Hemen," dedim nefes nefese.
Sırtımı kapıdan ayırdım. Hızla gardırobumun aynalı kapağına doğru fırladım. Çekmecelerden birini hırsla asıldım; içinden elime gelen ilk kalın şeyi, gri bir eşofman altını ve boğazlı kalın bir kazağı çektim çıkardım. Yatağın üzerine öylece fırlattım. Üzerimdeki o incecik saten kumaş resmen tenime yapışmış, beni yakıyordu. Askılı bluzun ipini omzumdan aşağı sıyırmak için parmaklarımı kumaşa götürdüm.
Kapının kulpu bir anda aşağı indi. Öyle usul usul değil. Öyle tıklatıp izin isteyerek de değil.
PAT! Diye indi. Kapı içeriye doğru öyle bir hızla açıldı ki menteşeleri inledi! "Ne oluy-"
Diyemedim. Çünkü kapının eşiğinde beliren o devasa, karanlık siluet tek bir salisede içeri süzüldü. Ardından gelen o metalik, kilit sesi odanın sessizliğini bir bıçak gibi yardı.
Karan Göktürk, içeri adımını attığı gibi arkasını bile dönmeden, sol elini arkaya uzatıp kapıyı çarparak kapattı ve anahtarı tek bir bilek hareketiyle kilitleyip cebine attı! Olduğum yerde kaskatı kesildim. Askılı bluzun ipini tutan sağ elim omzumda donakaldı. Göğsüm hızla inip kalkıyordu, kalbimin sesi odanın içinde bir balyoz gibi yankılanıyordu. "K... Karan?!"
Sesim fısıltıyla çığlık arasında bir yerde kısıldı.
Karan sırtını kilitlediği kapıya dayadı. Üzerindeki siyah kazağın kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı; sol omzundaki o kalın sargının çıkıntısı belli oluyordu ama duruşunda en ufak bir açık, en ufak bir zayıflık yoktu. Başını hafifçe öne eğmişti. Dağınık, ıslak koyu kumral saçlarının arasından bana öyle bir bakıyordu ki... O mutfaktaki alaycı adam tamamen buharlaşmıştı.
Gözleri... O ela hareli gözleri zift gibi bir karanlığa bürünmüştü. O bakışta ne şaka vardı ne de merhamet; buram buram iki haftalık sınır ötesi cehenneminin barutu, delirmiş bir sahiplenme ve safi bir açlık tütüyordu. Bakışları yüzümdeki o dehşet dolu şaşkınlıktan başladı; açıkta kalan ıslak omuzlarıma, o incecik askıların tuttuğu göğüslerimin arasındaki dantel işlemeye, oradan çıplak belime ve o saten, kalçamı zar zor örten şortuma kadar milim milim indi. Ağır ağır yutkundu. Adem elması boynunda sert bir kavis çizdi. "Sen..." dedi Karan. Sesi fısıltıdan halliceydi ama odanın duvarlarını titretecek kadar boğuk, derinden ve tehlikeliydi. "Sen benim aklımla dalga mı geçiyorsun kızım?"
Kapıya doğru panikle bir adım attım, omzumdaki askıyı hızla yukarı çekip iki elimi göğsüme siper ettim. "Karan saçmalama! Aç şu kapıyı! Annemler aşağıda, Nermin Teyze aşağıda! Delirdin mi sen, ne yapıyorsun?!"
Karan sırtını kapıdan ayırdı.
Adımlarını bana doğru attı. Ağır, telaşsız ama yere her basışında avını köşeye sıkıştıran bir yırtıcı gibi. Geriye doğru sendeledim. O bir adım attı, ben bir adım geri çekildim. O bir adım daha attı, bacaklarım yatağın kenarına çarptı. Kaçacak yerim kalmamıştı. Karan tam önümde durdu. Aramızda yarım karışlık bir mesafe bile kalmamıştı. O dev cüssesinin yaydığı sıcaklık, tenime çarpan o sert çam ve kolonya kokusu, soluduğu o ağır hava ciğerlerimi tıkadı. Başını eğdi; boy farkımız yüzünden nefesi tam dudaklarımın üzerine, açıkta kalan köprücük kemiklerime döküldü.
"İki hafta..." dedi Karan, dişlerinin arasından tıslayarak. Gözlerini gözlerime kilitledi; içindeki alev beni diri diri yakıyordu. "Tam on dört gün o dağ başında, sırtım kayaya dayalı, parmağım tetikte bekledim ben. Tek bir an bile... Tek bir nefeste bile aklımdan çıkmadın. Göğsümdeki o fuların kokusuyla uyudum, o fuların kokusuyla kalktım."
Bir elini kaldırdı. O iri, nasırlı, barut kokan parmakları çıplak omzuma doğru uzandı ama dokunmadı; tenimin bir milim üzerinde asılı kaldı. O dokunmadığı anın yaydığı elektrik bile tüylerimi diken diken etmeye yetti. "Sonra bir telefon alıyorum..." dedi Karan, sesi bir ton daha alçaldı, tehlikenin sınırlarını aştı. "Alsancak'ta bir depoda, bir aşiret iti benim sarı kafama racon kesiyor, şart koşuyor! Şehre iniyorum, deliye dönmüşüm, kafamda bin tane cinayet planı dönüyor... Ve sen..." Bakışları bir kez daha üzerimdeki o dantelli, büzgülü bluza ve bacaklarıma kaydı. Çenesindeki kaslar öyle bir kasıldı ki boynundaki damarlar kabardı. "Sen karşıma bu kılıkla çıkıyorsun. Aşağıda iki tane serserinin, anamın, ananın önünde..."
"Karan ben kimsenin olduğunu bilmiyordum!" dedim nefes nefese, kalbimin göğüs kafesimi delip geçeceğini sanarak. "Sadece su alacaktım!"
"Bana ne?!" diye kükredi Karan birden ama sesini kısıp fısıltıyla kükredi; boğuk, vahşi bir tonda. İki elini birden arkamdaki yatağın kenarına dayadı. Beni kollarının arasına, kendi gövdesiyle yatak arasına tamamen hapsetti. Yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki, burnunun ucu yanağıma değecek gibiydi. Gözlerindeki o yangın aklımı başımdan alıyordu. "Bana ne Elfida?! O mutfakta o iki çocuğun gözü senin o bacaklarına değdiğinde benim beynimden aşağı kaynar sular döküldü lan! O Ege'nin de Aras'ın da kafasını o tezgaha vurup kırmamak için kendimi zor tuttum!"
"Onlar benim kardeşlerim Karan!" dedim sesim titreyerek. Göğsüm onun göğsüne değecek kadar yakındı; her nefes alışımda incecik saten kumaş onun kazağının sert pamuğuna sürtünüyordu. "Üçüzüm onlar benim!"
"Fark etmez!" dedi Karan, nefesi dudaklarıma çarparak. Gözleri dudaklarıma kilitlendi. Dudakları hafifçe aralandı, o çelik gibi iradesinin santim santim kırıldığını görüyordum. "Bu evde, bu mahallede, bu dünyada... Seni böyle, bu halde sadece ben görebilirim. Sadece ben!"
O an... O karanlık odanın içinde, dışarıdaki yağmurun ve rüzgarın uğultusu silindi. Aşağıdaki annelerin sesleri, deponun tehditleri, Miran Bozdağlı'nın varlığı... Dünyadaki her şey bir anda yok oldu. Sadece o ve ben kaldık.
Karan'ın sağ eli yavaşça havalandı. O nasırlı, sert parmak uçları bu kez tereddüt etmedi; omzumdan aşağı süzülen o ıslak sarı saç tutamını yakaladı. Parmaklarının arasına doladı, yavaşça geriye doğru çekti. Sıcak parmakları çıplak boynuma, oradan köprücük kemiğimin çukuruna değdi.
Tenime değdiği an içimden öyle bir titreme geçti ki dudaklarımdan istemsiz, minik bir inilti döküldü.
Karan gözlerini yumdu. Dişlerini sıktı; boynumdaki dokunuşu öyle ağırdı, öyle yakıcıydı ki sanki o iki haftalık hasretin bütün acısını o tek bir dokunuşla çıkarmak istiyordu.
"Elfida..." dedi fısıltıyla. Sesi ilk defa bu kadar çaresiz, bu kadar teslim olmuş çıktı. "Beni delirtmek mi istiyorsun sen? Yemin ederim sınırda bir kurşunla ölmedim ama sen bu gece beni kendi ellerinle mezara sokacaksın."
"Karan..." dedim, ellerimi gayriihtiyari kaldırıp onun sert göğsüne, tam kalbinin üzerine dayayarak. Kalbi göğüs kafesinde öyle bir hızla çarpıyordu ki avuçlarımın altında bir atın nalları gibi atıyordu. "Yapma... Gitmen lazım. Annemler birazdan yukarı seslenir..."
"Seslensinler," dedi Karan, gözlerini açıp doğrudan gözlerimin en derinine bakarak. Sol elini belime doğru indirdi. Parmakları o çıplak tenime, belimin oyuntusuna öyle bir kenetlendi ki beni kendine doğru yarım santim daha çekti. Bedenlerimiz arasındaki son boşluk da kapandı.
O saten kumaşın altından onun pantolonunun kumaşını, kaslarının sertliğini ve vücudunun o cehennem sıcağını iliklerime kadar hissettim.
"Aşağıdaki o aşiret meselesini de..." dedi Karan, başını boynumun kenarına doğru eğerek; dudakları tam şah damarımın attığı yerin milim üzerinde durdu. Sıcak nefesi tenimi kavurdu. "...o kapıda bana ettiğin o lafı da halledeceğiz. Ama önce..."
Gözlerini tekrar gözlerime kaldırdı; o ela gözlerdeki alev artık saklanamaz bir yangına dönüşmüştü. "Önce bana o kelimenin hesabını ver sarı fırtına. Neydim ben sokak ortasında? Ne adayıydım?"
Nefesim ciğerlerime öyle bir saplandı ki, göğsümün hızla inip kalkışı doğrudan onun kazağının sert kumaşına çarptı. Avuçlarım hâlâ göğsündeydi; avuç içlerimin altındaki o deli gibi vuran nabız sanki benim kalbimin içine akıyordu. Ama belimdeki o koca, nasırlı elin sıcaklığı... O dantelin bittiği, çıplak tenimin başladığı o ince kavisin üzerinde duran parmakları beynimdeki son mantık kırıntılarını da yakıp kül etmek üzereydi.
Aramızda hiçbir resmiyet yoktu.
Sevgili falan değildik biz. Hiçbir zaman öyle oturup birbirimize aşk itirafları yapmamıştık. Bir unvanımız, bir adımız, birbirimize verilmiş resmi bir sözümüz yoktu. "Dilin sürçtü..." dedi, her kelimeyi sanki dilinin üzerinde yuvarlayıp tadına bakarak. Fısıltısı boynumun çukuruna döküldü. "İnsan aklından geçmeyeni diliyle söylemez. Hele ki senin gibi her kelimesini neşter gibi tartan bir kadın... Rastgele 'damat adayı' demez. Sokak ortasında beni o sıfata sokuyorsan, arkasında duracaksın."
"Ben hiçbir şeyin arkasında falan durmuyorum!" dedim, içimdeki o hekim inadını, o Ali Soykan kızı damarını zorla uyandırarak. Gözlerimi onun o zift karasına dönmüş ela gözlerine kilitledim. "Biz neyiz ki sen bana hesap soruyorsun ha?! Sevgili miyiz biz?! Ne zamandan beri kime ne diyeceğimin hesabını sana verir oldum ben?!" O kelimeler ağzımdan çıktığı an Karan'ın belimdeki parmakları öyle bir kasıldı ki, kemiklerimin birbirine geçeceğini sandım. Soluğu bir anlığına kesildi.
Gözlerindeki o tehlikeli alev yerini öyle koyu, öyle can yakan bir fırtınaya bıraktı ki sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi.
"Ne miyiz?" dedi Karan, sesi yer altından gelen bir uğultu gibi çıktı. Beni belimden kavradığı gibi yarım santim daha kendine çekti. İki büklüm olmamak için refleks olarak omuzlarına tutunmak zorunda kaldım; tırnaklarım kazağının üzerinden o geniş omuzlarına battı.
"Ne miyiz söyleyeyim mi sana?" dedi, yüzüme doğru eğilerek. Sıcak nefesi dudaklarımı yaktı geçti. "Ben iki hafta boyunca o sınırın ötesinde her gece göğsümdeki o fuların kokusuyla uyudum. Yanımdaki adamlar memleketini düşünürken ben senin o sarı saçlarını düşündüm! O telsizden senin sesin geldiğinde, o herifin adını duyduğumda beynimdeki bütün sigortalar attı benim! Şimdi karşıma geçmiş, 'Biz neyiz' diye hesap mı soruyorsun bana?!"
Gözlerim doldu. Göğsüm hızla inip kalkarken onun o vahşi, o çaresiz öfkesi karşısında boğazımdaki düğüm büyüdü de büyüdü.
"Bana bunları söylemeye hakkın yok Karan!" dedim, bir damla yaş yanağımdan aşağı süzülürken. "Yok işte! Gidiyorsun... İki kelime etmeden gidiyorsun! Öldün mü kaldın mı bilmeden, her kapı çaldığında yüreğim ağzımda bekletiyorsun beni! Bir gün iyisin diğer gün umrumda değilsin diyorsun... Sonra çıkıp geliyorsun, kapıyı üzerime kilitliyorsun, sanki bana hesap sorma hakkın varmış gibi konuşuyorsun!"
Karan donakaldı. Gözleri yanağımdan aşağı süzülen o tek damla yaşa takıldı. O an... O kaskatı duran çehresinde öyle büyük bir çatlak oluştu ki, sanki içindeki bütün zırhlar tuzla buz oldu. Çenesindeki o kilitlenmiş kaslar gevşedi. Belimdeki o boğucu baskı yerini usul, titrek bir sıcaklığa bıraktı.
Sağ elini kaldırdı. O koca, nasırlı başparmağı yanağımdaki ıslaklığı öyle bir şefkatle sildi ki... O dokunuş az önceki bütün kavgadan bin kat daha fazla yaktı canımı. "Ağlama..." dedi fısıltıyla. Sesi öyle kırık çıktı ki nefesim tıkandı. "Ağlama. Ben o dağdan senin tek bir gözyaşın için bile olsa sağ çıkarım."
Yutkundum. Başparmağı yanağımdan aşağı kaydı. Gözleri dudaklarıma indi; o an, o odanın içindeki oksijen tamamen bitti. Başını milim milim bana doğru eğdi. Dudakları dudaklarımın o kadar yakınına geldi ki, alıp verdiği her sıcak nefes doğrudan benim soluğuma karışıyordu.
Aşağıdan, merdivenlerin başından öyle bir gürültü koptu ki ikimiz de aynı anda irkildik!
"Elfida! Kız nerede kaldın?!"
Annemin okkalı sesi koridorda yankılandı. Ardından ahşap merdiven basamaklarının o tanıdık gıcırtısı duyuldu. "Aşağı in de şu çayın altını kapat edepsiz! Karan da kayboldu ortalıktan, arabanın anahtarını mı düşürdü ne yaptı bu çocuk?!"Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Kalbim boğazımda atmaya başladı.
"Karan!" dedim fısıltıyla, iki elimle birden onu bütün gücümle geriye doğru iterek. "Annem geliyor! Çekil üstümden, çekil!" Karan bir an bile paniklemedi; sadece derin, hırıltılı bir nefes verip sabır diler gibi gözlerini yumdu. Belimdeki elini hızla çekti, aramızdaki mesafeyi açtı. Bana baktı; gözlerindeki o karanlık alev yerini yeniden o tanıdık, sinir bozucu pırıltıya bırakmıştı.
"Kurtuldun," dedi fısıltıyla. "Şimdilik kurtuldun. Ama bu konuşma bitmedi. O kelimenin hesabını sana ödeteceğim."
"Defol Karan!" dedim, hızla yatağın üzerindeki gri eşofmanı ve kalın siyah kazağı kucağıma alıp gardırobun arkasındaki köşeye sinerek. "Kapıyı aç ve çık, hemen!" Kapının kolu dışarıdan zorlandı. "Kız Elfida? Kilitledin mi kapıyı annecim?" Annemin sesi kapının hemen arkasındaydı.
Karan cebinden anahtarı çıkardı. Kilide sokup tek bir hareketle sessizce çevirdi. Ardından yüzündeki bütün o kaotik ifadeyi silip o kışla soğukkanlılığını takındı ve kapıyı aniden ardına kadar açtı.
Dışarıda elinde çay beziyle dikilen annem karşısında iki metrelik Karan'ı görünce bir an donakaldı. Kadının gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu.
"Hiii!" dedi annem, elini kalbine götürerek. "Karan?! Oğlum senin ne işin var kızın odasında?!" Karan hiç istifini bozmadı; kapının pervazına sol omzunu hafifçe dayadı, başını eğip anneme en masum tebessümünü sundu. "Teyzecim..." dedi Karan, sesi bir kuzu kadar uysal çıkarak. "Elfida'nın kliniğinde acil durumlar için ağrı kesici ve antibiyotik ampulleri varmış ya... Benim bu sol omzun dikişleri biraz sızlıyordu da, hekim hanımdan bir ağrı kesici rica etmeye geldim. Malum, kışla reviri uzak."
Gardırobun arkasında üzerime alelacele eşofmanı ve kazağı geçirirken Karan'ın bu profesyonel yalancılığı karşısında ağzım açık kaldı. Herif Özel Kuvvetler askeriydi; yalan söylerken nabzı bile değişmiyordu!
Annem bir Karan'a baktı, sonra başını uzatıp odanın içine, üzerini giyinmiş ama yüzü pancar gibi kızarmış halde dikilen bana baktı. Şüpheyle gözlerini kıstı ama Karan'ın o sargılı omzu karşısında üsteleyemedi. "Aman evladım..." dedi annem. "Söyleseydin ben sana aşağıdan parol verirdim, ne diye merdiven tırmanıyorsun o yaralı kolla? Elfida! Kız versene çocuğa ilacını! Dikilme öyle kabak gibi!"
"Verdim anne, verdim!" dedim, sesimin titremesini bastırmaya çalışarak gardırobun arkasından çıktım. Üzerimde boğazıma kadar kapalı kazak ve kalın eşofmanla artık tamamen kamufle olmuştum. "Hadi inin aşağı, ben de geliyorum."
Karan bana doğru öyle bir baktı ki... O gözlerinde 'Görüşeceğiz' diyen o sinsi zafer parıltısını gördüm.
"Hadi inelim Kübra Teyze," dedi Karan, annemle birlikte merdivenlere doğru yönelerek.
Derin bir nefes aldım. Aynanın karşısına geçip dağılmış saçlarımı hızla toparladım. Yanaklarımdaki o alev alev kırmızılığı soğuk suyla biraz olsun bastırmaya çalışıp arkalarından aşağı indim.
Aşağısı bıraktığımdan çok daha farklı, çok daha ağır bir havaya bürünmüştü.
Mutfak masası toparlanmış, ortadaki hamur tahtaları ve un çuvalları kaldırılmıştı. Nermin Teyze Umay'ı kucağına almış, salondaki koltukta uyutmaya çalışıyordu. Ama mutfakta tam anlamıyla bir kriz masası kurulmuştu.
Karan masanın başköşesine geçmişti. Önünde dumanı tüten koyu bir kahve vardı; sargılı omzunu masanın kenarına dayamış, telefonuyla oynuyordu. Masanın karşısında Ege ile Aras oturuyordu. İkisi de sandalyenin ucuna tünemiş, iki büklüm olmuşlardı. Zeynep ise köşedeki sandalyeye büzülmüş, iki eliyle dizlerini tutarak başını önüne eğmişti.
İçeri girdiğim an Ege ile Aras bana öyle bir baktılar ki, sanki cellatlarının elinden kurtarılmayı bekleyen iki mahkum gibiydiler. Ege gözleriyle Karan'ı işaret edip sessizce dudaklarını kıpırdattı: "Bizi mahvedecek."
Sandalyelerden birini çekip Ege'nin yanına oturdum. Kollarımı masaya dayadım. Odamdaki o anın izlerini tamamen silmiş gibi davranmaya çalışarak konuştum: "Eee? Ne oldu? Miran Bozdağlı aradı mı?"
Karan kahvesinden bir yudum aldı. Fincanı tabağına öyle yavaş, öyle telaşsız bıraktı ki çıkan o hafif ses mutfaktaki gerilimi ikiye katladı. Başını kaldırdı, gözlerini bana dikti. O gözlerindeki o karanlık bakış hâlâ oradaydı ama artık tamamen komutan kimliğine bürünmüştü. "Aramadı," dedi Karan düz bir sesle.
Aras kaşlarını çattı. "E... Sen yarım saate kalmaz kapıya dayanır demiştin?"
"Aramadı çünkü..." dedi Karan, telefonun ekranını açıp masanın ortasına doğru kaydırırken. "Miran Bozdağlı bu oyunu telefonla oynayacak kadar basit bir adam değil. O herif bir aşiret çocuğu. Gururu da o limandaki mallarından daha ağır basıyor."
Ekrana baktım. Organize Şube'den bir başkomiserin attığı mesaj açıktı: "Komutanım, Bozdağlı Tekstil'in Alsancak ve Menemen depolarındaki denetimler tamamlandı. Gümrük kaçağı hammadde sevkiyatı şüphesiyle mallar yediemine alınıyor. Miran Bozdağlı bizzat limana geldi, savcılık kararıyla mühür vurulacak. Şahsın şu an limandan ayrıldığı ve Çiğli yönüne doğru tek araçla hareket ettiği bilgisi var."
Nefesim kesildi. Başımı kaldırıp Karan'a baktım. "Çiğli yönü mü? Buraya mı geliyor yani?"
"Buraya geliyor," dedi Karan. Sesi o kadar soğuk çıktı ki bir an ürperdim. "Kardeşini almak için değil... Mallarını kurtarmak için de değil. Bahçe kapısında zedelenen o aşiret gururunu kurtarmak için geliyor."
"Karan Abi..." Zeynep bir anda yerinden fırladı. Kızın gözleri korkudan öyle bir büyümüştü ki tırnaklarını masanın kenarına geçirdi. "Abim buraya geliyorsa tek başına gelse bile çok tehlikelidir! Ne olur Ege'yi saklayın, abim onu görürse vurur!"
"Kimse kimseyi vuramaz bu mahallede!" Annem tezgahın önünden sesini yükseltti. Yüzü gergindi ama bir general eşi olarak dik durmaya çalışıyordu. "Burası dağ başı değil! O Miran denen çocuk bu kapıya gelecekse, efendi gibi gelecek! Konuşulacak bir şey varsa oturur insan gibi konuşuruz!"
Karan başını salladı. "Sakin ol Kübra Teyze. Kimse bu kapıyı zorlayamaz, merak etme."
Sonra gözlerini Ege'ye çevirdi. Masaya doğru eğildi; boynundaki damarlar yeniden gerildi. "Şimdi beni iyi dinle Ege," dedi Karan. Sesi fısıltı gibiydi ama mutfaktaki herkesin iliklerine işledi. "O herif bu kapıdan içeri girdiğinde... Ne saçma sapan çocukça hareketler yapacaksın ne de korkudan köşeye sineceksin. Karşısına dikileceksin. Bu kızı sevdiğini, zorla değil kendi rızasıyla geldiğini ve geri vermeyeceğini adam gibi söyleyeceksin."
Ege yutkundu ama bu kez başını eğmedi. "Söyleyeceğim. Ben Zeynep'i o adama bırakmam. İsterse dünyayı yıksın, geri adım atmam."
Karan başını hafifçe salladı. Gözlerinde ilk defa Ege'ye karşı bir takdir kırıntısı belirdi.
"Güzel," dedi. Sonra bakışları Aras'a kaydı. "Aras, sen salondaki perdeleri çek. Dışarıda herhangi bir taşkınlık olursa kışladaki devriye iki dakikada sokakta olacak, Bora hatta bekliyor. Ama önce... Bu meseleyi bu masada, kendi usulümüzle halledeceğiz."
"Biz ne yapıyoruz?" dedim, kalbimin göğüs kafesimi yırtacak gibi çarpmasına engel olamayarak. Karan gözlerini bana çevirdi. Gözlerindeki o karanlık bakış bir anlığına yumuşar gibi oldu ama hemen ardından o çelik disiplin geri geldi. Masadaki mesafeyi koruyarak, aramızdaki o resmiyeti bozmadan konuştu:
"Sen hiçbir şeye karışmayacaksın. O depoda sana şart koşmaya kalkan o herif, bu ailenin arkasında kimin durduğunu kendi gözleriyle görecek."
Ve tam o saniyede sokağın başından gelen o tanıdık, ağır motor sesi evin camlarını titretti. Lastiklerin çakılları ezme sesi duyuldu. Ardından bizim bahçe kapımızın tam önünde duran tek bir aracın kapısının kapanma sesi geldi.
Üç araba değildi bu kez. Bir ordu koruma da yoktu. Tek bir araba gelmişti. Miran Bozdağlı, tek başına kapıdaydı.
Mutfaktaki herkes bir anda ayağa fırladı. Annem elini göğsüne bastırdı; Zeynep korkuyla Ege'nin arkasına sindi. Ege ile Aras yumruklarını sıkarak kapıya doğru baktılar.
Karan ise yerinden telaşsızca kalktı. Sargılı omzunu hafifçe geriye çekti, kazağının kollarını düzeltti. Boyunun heybeti mutfağın antreye açılan kapısını doldurduğunda, yüzündeki o sert ifade tam bir Özel Kuvvetler yüzbaşı soğukkanlılığına bürünmüştü.
Bana doğru dönüp tek bir kelime etmedi; sadece gözleriyle 'Sakin ol' der gibi başını hafifçe salladı. "Açalım şu kapıyı, bakalım Bozdağlı ne anlatacak."
"Karan oğlum-" diye atıldı annem, sesi endişeden titreyerek. "Kübra Teyze," dedi Karan, başını hafifçe çevirip anneme doğru öyle bir baktı ki, Kübra Hanım kırk yıllık general karısı olmasına rağmen o bakışın arkasındaki itiraz kabul etmez çelik iradeyi anında okudu. "Lütfen. İçeri geç. Bırak, misafirimizi karşılayalım."
Annem dudaklarını birbirine bastırdı, bir şey söylemek istedi ama sustu. Nermin Teyze kucağında mışıl mışıl uyuyan Umay'la birlikte annemin kolundan tuttu. Zeynep ise gözleri yaşlı, bir eliyle Ege'nin bileğini sıkarak annemlerin peşinden salona süzüldü.
Mutfakla salon arasındaki sürgülü buzlu cam kapı kapandığında antrede sadece biz kaldık. Karan, Ege, Aras ve ben.
"Ege, arkamda kalıyorsun," dedi Karan. Ağır, telaşsız adımlarla dış kapıya doğru yürüdü. Ayaklarındaki botların parkede çıkardığı o tok sesler sokağın sessizliğine meydan okuyordu.
Ben de gayriihtiyari peşinden bir adım attım. Boğazımdaki kuruluk dilimi damağıma yapıştırmıştı ama adımlarım geri basmıyordu. Yirmi beş yıllık ömrümde babamın rütbesi yüzünden çok kriz görmüştüm; çok lojman kapısında nöbet tutan askerlerin gölgesinde büyümüştüm ama bu... Bu doğrudan bizim evimizin, kardeşimin ve benim hayatımın ortasına bırakılmış saatli bir bombaydı.
Karan kapının önünde durdu. Emniyet mandalını kaldırdı. Kilidi iki kez sola çevirdi.
Kapıyı ardına kadar açtı.
Gecenin nemli, dondurucu rüzgarı antreye dolarken dışarıdaki tablonun ağırlığı yüzüme çarptı.
Miran Bozdağlı. Ne gündüz kapımıza dayanan o üç araba dolusu silahlı koruma vardı arkasında ne de o Alsancak Limanı'ndaki tekstil deposunun loş gölgeleri. Üzerinde gece mavisi, kusursuz kesim bir kaşe palto vardı; yakaları kaldırılmamıştı, elleri paltosunun ceplerindeydi. Sokağın sarı lambası, o buz mavisi gözlerini ve keskin elmacık kemiklerini bıçak gibi aydınlatıyordu. Duruşunda en ufak bir acele, en ufak bir telaş yoktu. Tek başına gelmişti ama yaydığı o bin yıllık aşiret kibri, arkasında koca bir ordu varmış gibi havayı eziyordu.
İki adamın gözleri kapı eşiğinde kilitlendi.
O an... O eşikte geçen beş saniye, bana asırlar gibi geldi.
Bir tarafta sınırın ötesinden yeni dönmüş, omzunda taze dikişi olan, ölümün kokusunu ciğerlerinde taşıyan Özel Kuvvetler Yüzbaşısı Karan Göktürk. Diğer tarafta Güneydoğu'nun en köklü aşiretlerinden birinin veliahdı, İzmir limanlarını kumaş balyalarıyla ve parayla yöneten Miran Bozdağlı. İki dağ karşı karşıya gelmişti. Ve ikisi de geri adım atmaya alışkın değildi.
Miran'ın dudaklarının kenarı hafifçe, soğuk bir alayla kıvrıldı. Bakışları Karan'ın sol omzundaki hafif kasılmaya, ardından boynundaki o çelik gibi gergin damarlara kaydı.
"Yüzbaşı," dedi Miran. Sesi o depodaki hoparlörden duyduğumdan çok daha berrak, çok daha derinden geliyordu. "Erken inmişsin. Havaalanı pistinde karşılaşırız sanıyordum."
Karan yerinden bir milim bile kıpırdamadı. Kapının pervazına elini bile dayamadı; iki ayağının üzerinde, yere kök salmış bir anıt gibi duruyordu. Gözlerindeki o karanlık alev, Miran'ın üzerine bir projektör gibi düştü. "Erken geldim Bozdağlı," dedi Karan, sesi bir uçurumun dibinden yuvarlanan kaya parçaları kadar toktu. "Çünkü benim memleketimde, benim mahallemde hesabı olan adamı sabaha kadar bekletmek bize yakışmaz. Geldiğin kapıyı iyi belle."
Miran'ın buz mavisi gözleri Karan'ın omzunun üzerinden içeriye kaydı. Önce arkadaki Ege'ye, ardından Aras'a ve en sonunda tam Karan'ın hemen iki adım arkasında, üzerimdeki kalın siyah kazakla dikilen bana takıldı. Göz bebeklerinde o depodaki mektubu yazdığı andaki o tekinsiz, hesapçı ışıltı yeniden belirdi. Başını hafifçe eğerek bana doğru baktı; o bakışta küçümseme yoktu ama insanın ruhunu soyan bir dikkat vardı. "Hekim hanım da buradaymış," dedi Miran usulca.
Karan'ın çenesi anında kilitlendi. Sol ayağını yarım adım öne atarak gövdesiyle Miran'ın benim üzerimdeki görüş açısını tamamen kapattı. Miran'la aralarındaki mesafe bir nefeslik mesafeye indi.
"Lafını bana söyleyeceksin," dedi Karan, fısıltıyla kükreyerek. "Gözün de, dilin de bu kapının eşiğinde bana hesap verecek. İçeri geç. Ayakta racon dinleyecek vaktim yok." Karan yana çekildi. Miran bir an bile tereddüt etmedi; ne arkasında koruması olmamasından çekindi ne de Soykan erkeğinin ve bir Özel Kuvvetler komutanının bulunduğu bu eve girmekten geri durdu. Ağır, kendinden emin adımlarla antreye girdi. Deri ayakkabılarının parkede çıkardığı ses, evin içine bir yabancının değil, hesap sormaya gelmiş bir hakimin adımları gibi yayıldı. Paltosunun düğmelerini çözmedi, ellerini ceplerinden çıkarmadı.
Karan kapıyı arkasından sertçe kapattı. Kilidin sesi bir kez daha yankılandı. "Salona," dedi Karan, eliyle koridorun sonundaki çift kanatlı kapıyı işaret ederek. Salona adım attığımızda içerideki hava adeta katılaşmıştı. Nermin Teyze Umay'la birlikte köşedeki berjerde oturuyor, küçük kızın başını göğsüne bastırıp gözlerini kapatıyordu. Annem ise üçlü koltuğun tam ortasında, sırtını dimdik tutmuş, ellerini dizlerine koymuş bir general edasıyla dikiliyordu. Zeynep ise annemin hemen yanındaki mindere ilişmişti; Miran'ın içeri girdiğini gördüğü an nefesi kesildi, tırnaklarını avuçlarına batırdı.
Miran salona girdiğinde gözleri doğrudan kız kardeşine kilitlendi.
O buz mavisi bakışlarda bir anlığına, sadece bir saliseliğine bir kırılma, derin bir ailevi sancı gördüm ama hemen ardından o maske yeniden kapandı.
Zeynep'e doğru bir adım atacak oldu ama Ege anında hareketlendi. Zeynep'in tam önüne geçti. Bedenini kıza siper etti; omuzlarını dikleştirdi, yumruklarını sıkarak Miran'ın tam karşısına dikildi.
"Ona yaklaşma," dedi Ege. Sesi titremiyordu. Gözlerinde ne dünkü o şaşkınlık vardı ne de annemin terliği karşısındaki afallaması. "Zeynep bu evde güvende. Onunla konuşmak istiyorsan önce benimle konuşacaksın."
Miran durdu. Bakışları Ege'nin gözlerine indi. Dudaklarının kenarında o aşağılayıcı, kibirli tebessüm yeniden belirdi.
"Sen hala konuşuyor musun çocuk?" dedi Miran, sesindeki o küçümseyici ağırlıkla. "Dua et arkanda bu adam var..." Başını hafifçe arkasındaki Karan'a doğru çevirdi. "...yoksa kuaförün önünden kaldırdığın o minibüsün içinde seni bu gece Fırat'ın kenarına kadar sürüklerdim."
"Yetti be!" Annem oturduğu koltuktan bir yay gibi fırladı. Salondaki herkes bir anda anneme döndü. Annem lila hırkasının eteklerini savurarak Miran'ın tam karşısına, Ege'nin yanına geçti. İşaret parmağını Miran'ın göğsüne doğru salladı; boyu Miran'ın omzuna bile gelmiyordu ama yaydığı öfke salonu titretti.
"Bana bak delikanlı!" dedi annem, sesi kışla nizamiyesinde yankılanan bir emir gibi çıkarak. "Sen kendini Urfa'nın dağlarında mı sanıyorsun?! Benim evimin salonunda, benim oğluma kimse 'sürüklerim' diyemez! Ali Soykan'ın kapısına öyle mafya gibi, eşkıya gibi girip racon kesemezsin sen! Kardeşin o günden beri bu evde, başımın üstünde oturuyor! Bir damla gözyaşı dökülmesin diye kendi kızımdan ayırmadım ben onu! Senin o tören batsın, o aşiretin batsın! Kızı zorla elli yaşındaki herife satarken neredeydi senin o erkekliğin?!"
Salonda ölümcül bir sessizlik oldu. Miran Bozdağlı hayatında muhtemelen hiçbir kadından, hele ki lila hırkalı bir anneden böyle bir azar yememişti. Yüzündeki o kibirli tebessüm bir anlığına dondu. Kaşları çatıldı; gözlerinde anneme karşı bir öfke değil, garip, alışılmadık bir afallama belirdi. Karşısındaki kadının bir paşa karısı olduğunu, bu evin sıradan bir sivil yuva olmadığını iliklerine kadar hissetti. Karan araya girdi. Ağır adımlarla annemin yanına geçti, elini omzuna koydu. "Kübra Teyze," dedi Karan, sesindeki o sakinleştirici ama tavizsiz tonla. "Sen otur. Ben buradayım."
Annem derin bir nefes alıp Miran'a ters bir bakış fırlattı, ardından koltuktaki yerine geri oturdu ama gözlerini Miran'dan bir saniye bile ayırmadı.
Karan salonun ortasındaki tekli deri berjere doğru yürüdü. Oturmadı; berjerin arkasına geçti, iki elini deri koltuğun sırtına dayadı. Sargılı sol omzunun gerginliği kazağının üzerinden belli oluyordu ama duruşu bir tahtın arkasında dikilen hükümdar gibiydi.
"Otur Bozdağlı," dedi Karan, karşıdaki boş ikili koltuğu işaret ederek. "Ayakta dikilip şov yapmanın alemi yok. Madem tek başına geldin, madem limandaki mühürlerin acısı buraya kadar sürükledi seni... Anlat bakalım. Derdin ne?"
Miran gözlerini Karan'dan ayırmadan ikili koltuğa doğru yürüdü. Paltosunun önünü açtı, koltuğa oturdu. Bacak bacak üstüne attı; ellerini dizinin üzerinde kavuşturdu. O depodaki gibi, tek bir an bile kontrolünü kaybetmek istemeyen o buz gibi iş adamı kimliğine geri dönmüştü.
"Ben buraya mühürler için gelmedim Yüzbaşı," dedi Miran, sesini olabildiğince düz tutarak. "Senin kışladan arattığın o savcılar, Organize Şube'nin bastığı o depolar... Benim için sinek ısırığıdır. Yarın sabah Ankara'dan açtıracağım iki telefonla o mühürlerin hepsi sökülür, mallarım da tırlarıma yüklenir. Bunu sen de biliyorsun, ben de."
"O telefonlar açılana kadar..." dedi Karan, dudaklarının kenarıyla tehlikeli bir tebessüm ederek. "...o tırlardaki kumaşların içinden çıkan gümrük kaçakçılığı evrakları Genelkurmay Adli Müşavirliği'nin önüne düşer Bozdağlı. Senin o Ankara'daki adamların bile Ali Soykan'ın masasına gelen dosyayı sümen altı edemez. Kendini dev aynasında görmeyi bırak. Burası senin aşiretinin köy odası değil."
İki adamın bakışları havada çarpıştı; resmen kıvılcım çıkıyordu.
Miran derin bir nefes aldı. Başını arkasındaki duvara doğru hafifçe eğdi, ardından gözlerini Ege'ye çevirdi. "Kardeşim bu evde," dedi Miran, her kelimenin altını çizerek. "Urfa'da kazan kaynıyor. Aşiretin ileri gelenleri dünden beri babamın kapısında nöbet tutuyor. 'Miran'ın bacısını kaçırdılar, Miran o aileyi haritadan silmedi' diyorlar. Ben buraya kan dökmeye gelseydim... Arkamda elli kişiyle bu sokağın iki başını tutar, bu evi de ateşe verirdim. Yapmadım."
"Yapamazdın da zaten," dedi Aras pencerenin kenarından, sesi bir jilet kadar keskin çıkarak. "O cipler bu sokağa ikinci kez girseydi, o lastikleri asfalta kazırdık."
Miran Aras'a dönüp bakmadı bile; muhatabı o değildi. Gözlerini yeniden Karan'a dikti.
"Kardeşimin rızası olmadan o masaya oturmayacağını biliyorum," dedi Miran, ilk defa sesindeki o aşiret perdesini hafifçe aralayarak. "O herifle olan ortaklığı bitirdim zaten. Meseleyi kapattım. Zeynep o adama gitmeyecek. Ama..."
Parmağını Ege'ye doğru kaldırdı.
"Bu çocukla da evlenemez. Benim ailemin şerefi, bu sokakta iki çocuğun internetten tanışıp kaçmasıyla temizlenemez. Zeynep kalkacak, benimle gelecek. Kendi evinde, kendi himayemde yaşayacak. Kimse ona dokunmayacak, bunu benim şerefim garanti eder. Ama bu evlilik masası kurulmayacak."
"Kurulacak!" Ege bir adım daha öne çıktı. Gözleri alev alevdi. Zeynep'in arkadan ağlama sesleri odayı doldururken Ege göğsünü yumrukladı. "Biz birbirimizi seviyoruz lan! Zeynep senin malın değil! Senin şerefinin teminatı da değil! Biz reşitiz, yarın sabah gidip o nikahı basacağız! Sen de o aşiretinle birlikte kına yakarsın arkamızdan!"
Miran'ın yüzündeki o sakin maske bir anda çatladı. Oturduğu koltukta öne doğru eğildi; gözlerindeki o buz mavisi yerini saf bir vahşete bıraktı.
"Bana bak çocuk!" dedi Miran, sesi salonu inleterek. "O nikah dairesine adım attığın an, o imzayı attığın kalemi senin parmaklarına kilitlerim! Seni o İzmir'in sokaklarında nefes alamaz hale getiririm!"
"Bozdağlı!" Karan'ın sesi öyle bir patladı ki masadaki cam biblolar zangırdadı. Karan berjeri bıraktı, iki dev adımla orta sehpanın kenarına kadar geldi. Boyunun o iki metrelik gölgesi Miran'ın üzerine çöktü.
"Sesini alçalt!" dedi Karan, işaret parmağını Miran'ın burnunun ucuna kadar uzatarak. "Benim olduğum yerde kimseye tehdit savuramazsın! Ege bu kızı seviyorsa, Zeynep bu evde kalmak istiyorsa... O nikah masası kurulacak! Ve o masanın şahidi de bizzat ben olacağım! Bakalım kim kimin parmağını kırıyormuş!"
Salondaki gerilim öyle bir noktaya geldi ki, havadaki statik elektrikten saç diplerim bile sızladı. Ege titriyordu, Zeynep hıçkırıyordu, annem dudaklarını kemiriyordu, Karan ile Miran ise birbirlerinin boğazına sarılmak için sadece tek bir kelime bekliyordu.
İki taraf da kilitlenmişti. İki taraf da geri adım atmıyordu. Bu kriz böyle giderse ya kapıda silahlar patlayacak ya da yarın sabah bu şehirde bir kan davasının ilk ateşi yakılacaktı.
Ve ben... Artık dayanamadım.
Saatlerdir ameliyathanede bir canı kurtarmak için parmaklarımı parçalamıştım; saatlerdir bu evin içinde bir kurban gibi kenarda bekletilmekten, erkeklerin o ilkel gurur savaşlarını izlemekten midem bulanmıştı.
İki adım öne çıktım. Karan ile Miran'ın arasındaki o daracık, o alev alev yanan boşluğa girdim. Tam orta sehpanın önünde, ikisinin de görebileceği o merkez noktada durdum.
Üzerimdeki o kalın siyah kazağın kollarını dirseklerime kadar çektim. Başımı dikleştirdim. Çenemi kilitledim. O hekim soğukkanlılığımı, o general kızı damarımı bir kılıç gibi çekip ortaya koydum.
Gözlerimi doğrudan Miran Bozdağlı'nın gözlerine diktim.
Salondaki bütün sesler bir anda kesildi. Karan arkamda duraksadı; nefesinin o sıcak ağırlığını sırtımda hissettim ama dönüp ona bakmadım bile. Bütün dikkatim, koltukta oturan o aşiret veliahdındaydı.
"Yeter," dedim.
Sesim bağırmıyordu ama salonun her köşesine bir neşter gibi saplandı.
Miran başını yavaşça kaldırdı. O buz mavisi gözleri yüzüme tırmandı. "Saatlerdir burada birbirinize horozlanıyorsunuz," dedim, sesimdeki o zehir gibi alayı gizlemeden. "Yok aşiret şerefiymiş, yok limandaki mallarmış, yok Fırat'ın kenarıymış... Masal anlatmayı bırakın artık! İki tarafın da ne istediği belli. Ege ile Zeynep birbirini seviyor ve bu evden Zeynep'in cenazesi bile çıkmaz, bunu o kafana sok." Miran'ın kaşları hafifçe havalandı ama konuşmadı; gözlerini kısmış, beni dinliyordu.
Bir adım daha attım Miran'a doğru. Aramızda sadece orta sehpa vardı. Gözlerimi onun gözlerinin en dibine, o kibrin merkezine sapladım. Dudaklarımın kenarını hafifçe kıvırarak o depodaki teklifini, o mektubundaki şartlarını yüzüne çarpar gibi lafı soktum: "Şimdi lafı gevelemeyi kes de açık konuş... Bu evliliğin olması için ne istiyorsun sen ha? Ne kadar istiyorsun? Şerefinin, o lekelenen soyadının faturası kaç para? Kaç tır kumaş eder senin o aşiretinin onuru?!" Salonda bir anda nefesler tutuldu.
Annem arkadan "Elfida!" diye fısıldadı dehşet içinde. Ege ile Aras donakaldı. Arkamdaki Karan'ın soluğunun nasıl kesildiğini, sırtımdaki o koruyucu varlığının bir anda nasıl kaskatı kesildiğini iliklerime kadar hissettim.
Miran Bozdağlı oturduğu koltukta kımıldamadı.
Gözleri bir an bile kırpmadı. Ama o buz mavisi gözlerin en dibinde... Öyle karanlık, öyle tehlikeli, öyle kontrolsüz bir ışıltı parladı ki kanım bir anlığına damarlarımda donar gibi oldu.
Dudaklarının kenarı yavaşça, santim santim yukarı kıvrıldı.
O kibirli, o yüz binlerce liralık kumaşları tek bir imzayla yakan adam gitti; yerine karşısındaki kadının cesaretinden resmen büyülenmiş, o ateşe dokunmak için can atan bir avcı geldi. Oturduğu yerde hafifçe öne doğru eğildi. Dirseklerini dizlerine dayadı; gözlerini benim gözlerimin en derin noktasına kilitledi. "Senin bu hallerini gittikçe sevmeye başladım Elfida..." dedi Miran.
Sesi fısıltıdan halliceydi ama salondaki herkesin kulaklarında bir bomba gibi patladı.
"O depoda da böyleydin. Karşıma dikilip gözlerimin içine bakarken de tek bir milim bile titremiyordun. Şimdi kendi evinde, arkandaki bu adamlara rağmen yine aynı ateşi yakıyorsun."
Gözlerimi kısmadım, geri adım atmadım. "Soruma cevap ver! Ne istiyorsun?!"
Miran hafifçe başını iki yana salladı. O tebessüm yüzünde daha da derinleşti ama o kadar karanlık, o kadar yakıcıydı ki sırtımdan aşağı bir ürperti indi.
"Benim isteyeceğim ne bir can..." dedi Miran, her kelimeyi sanki üzerime bir mühür gibi basarak. "...ne de para. Benim paraya da, senin kardeşinin canına da ihtiyacım yok."
"Ne istiyorsun o zaman?!" diye haykırdım, sabrımın son kırıntısıyla. Miran gözlerini bir saniye bile gözlerimden ayırmadı. Salondaki zaman durdu. Dışarıdaki rüzgar sustu.
Ve Miran Bozdağlı, dudaklarının arasından o tek kelimeyi bıraktı:
"Seni."
Salonda bir kıyamet koptu.
Kelime havada yankılandığı o salisede arkamdaki Karan Göktürk'ün dudaklarından insan sesine benzemeyen, yaralı bir kurdun kükremesini andıran öyle vahşi bir hırıltı çıktı ki tavan sarsıldı!
"Seni öldürürüm lan!"
Karan tek bir hamlede, beni sol koluyla belimden kavrayıp bir tüy gibi arkasına savurdu.
Ve sağlam olan sağ yumruğunu, orta sehpanın üzerinden uçarak, bütün vücudunun ağırlığıyla Miran Bozdağlı'nın tam çenesine öyle bir indirdi ki Miran'ın başı sertçe sağa savruldu; arkasındaki ikili koltukla birlikte yere devrildi. Sehpanın üzerindeki porselen küllük ve bardaklar şangır şungur tuzla buz oldu.
Salonda çığlıklar birbirine karıştı. Annem feryat etti, Zeynep kulaklarını kapattı, Ege ile Aras aynı anda öne fırladı.
Ama Karan durmadı.
Gözleri tamamen zift karasına dönmüş, boynundaki damarlar patlayacak gibi şişmişti. Yere devrilen Miran'ın yakasına tek eliyle yapıştı; adamı yerden kaldırıp duvara öyle bir çarptı ki salondaki çerçeveler yere düştü. Karan sağlam kolunun dirseğini Miran'ın gırtlağına bastırdı; gözlerindeki delilik artık hiçbir kural, hiçbir rütbe, hiçbir kanun tanımıyordu. "Bir daha..." dedi Karan, dişlerinin arasından kan damlar gibi tıslayarak. Namludan fırlayan bir mermi gibiydi nefesi. "Bir daha onun adını o pis ağzına alırsan... Sana yemin ederim Bozdağlı, o depoyu da, o aşiretini de, seni de bu gece bu İzmir'in toprağına diri diri gömerim!"
Miran'ın dudağının kenarından sızan koyu kırmızı kan çenesine doğru aktı. Ama o adam... O duvara yapışmış, boğazı sıkılan adam tek bir an bile geri adım atmadı. Dudağındakk kanı diliyle silerek, o buz mavisi gözlerindeki delirmiş tebessümle fısıldadı: "Vur Yüzbaşı... Vur da gör bakalım, o kızı bu dünyada benden başka kim koruyabilecek."
O gözlerini doğrudan bana dikmişti. Karan'a bakmıyordu.
Boğazını sıkan adam sanki o odada yokmuş gibiydi. O buz mavisi gözler, sanki salondaki herkes birer hayalete dönüşmüş de sadece ikimiz kanlı canlı kalmışız gibi, aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi delip geçerek doğrudan benim üzerimde asılı duruyordu. Gözbebeklerindeki o tekinsiz, hesapçı, beni bir alev kapanına çekmek isteyen o karanlık meydan okuma tek bir salise bile titremedi. Dudağının kenarından süzülen kanı diliyle hafifçe, neredeyse zevk alır gibi yaladı ve gözlerimin içine baka baka o delice tebessümünü yüzünde tutmaya devam etti.
"Gözlerini oyarım senin lan!" diye kükredi Karan. Sesi öyle derinden, öyle ciğer parçalayan bir hiddetle patladı ki salonun avizesindeki kristaller birbirine çarparak şıngırdadı. Karan sağ elini Miran'ın yakasından çekip yumruk yaptı; kolu geriye doğru gerildi, Miran'ın şakağını un ufak edecek ikinci bir darbe için yay gibi boşaldı. "Seni o toprağa gömerim demedim mi ben sana it herif?! Nereye bakıyorsun lan sen?!"
"Karan dur!" Annem Kübra Hanım ellerini başına vurarak öne atılmaya çalıştı ama dizlerinin bağı çözüldüğü için koltuğun kenarına tutunmak zorunda kaldı. "Karan oğlum yapma! Katil olacaksın evimin ortasında, kurban olayım bırak şu herifi!"
"Abi yalvarırım bırak!" Zeynep arkada kendini paralar gibi dizlerinin üzerine çökmüştü, elleriyle yüzünü kapatmış hıçkırıyordu. "Miran lütfen bir şey söyle, lütfen sus! Öldürecek seni, görmüyor musun?!"
Ama Miran susmuyordu. Daha doğrusu konuşmuyordu bile; sadece bakıyordu. O sessizlik, o kadife gibi pürüzsüz ve kan kokan sessizlik, salondaki herhangi bir hakaretten, herhangi bir küfürden bin kat daha ağır bir tahrikti. Karan'ın ikinci yumruğu havada asılı kalmıştı çünkü Miran'ın bu tepkisizliği, bu doğrudan doğruya beni hedef alan o sabit bakışı, Karan'ı resmen deliliğin kıyısına sürüklemişti. Bir adamın sana yumruk atmasından daha ağırı, attığın yumruğu zerre kadar umursamayıp senin arkanda sakladığın kadına aynı arsız arzuyla bakmaya devam etmesiydi.
Ve tam o anda, o kör edici gerilimin içinde başka bir çıtırtı koptu. Üçüz olmanın getirdiği o görünmez, o çift yumurta ikizlerini bile kıskandıran kan bağı vardır ya... İnsanın aynı anda nefesinin kesildiği, aynı anda beynine kan sıçradığı o an.
Aras.
Pencerenin kenarında, bir gölge gibi dikilen Aras...
Gözlerimi bir anlığına Miran'dan ayırıp Aras'a çevirdiğimde, yüzündeki o değişimi gördüm ve iliklerime kadar buz kestim.
Aras'ın yüzünde ne korku vardı ne de tereddüt. Bembeyaz kesilmiş yanaklarının üzerinde elmacık kemikleri derisini delecekmiş gibi dışarı fırlamıştı. Gözleri, Miran'ın bana kilitlenmiş o arsız bakışlarına öyle bir saplanmıştı ki, boynundaki damarlar bir anda morarırcasına kabardı.
"Sen..." dedi Aras. Sesi bağırmıyordu ama öyle çatallı, öyle zehirli bir fısıltıyla çıktı ki Karan'ın kükremesinden bile daha ürkütücüydü. "...sen kimin evinde kime bakıyorsun lan şerefsiz?!" Ege daha ne olduğunu anlayamadan, araya girmeye bile fırsat bulamadan Aras yerinden fırladı. Öyle bir hamleydi ki bu, salondaki orta sehpanın kırık parçalarını ayağının ucuyla savurdu. İki devasa adımda Karan ile Miran'ın olduğu o duvar dibine ulaştı. Karan tam ikinci yumruğu indirmek için nefesini toplamışken, Aras sağ elini montunun cebinden çıkardığı gibi doğrudan Miran'ın üzerine atıldı.
Karan'ın aradaki varlığını bile umursamadı. Sol omzunun üzerinden uzanıp Miran'ın kaşe paltosunun diğer yakasına öyle bir yapıştı ki kumaş cart diye yırtıldı. "Sen benim kardeşime mi diktin o gözlerini lan?!" diye kükredi Aras. Bu ses, Aras'ın boğazından hayatım boyunca duyduğum en vahşi sesti.
Aras sağ yumruğunu Miran'ın göğsünün tam ortasına, ardından boşta kalan sol tarafına öyle bir indirdi ki Miran'ın ciğerlerindeki bütün hava bir anda dışarı fırladı.
Başını duvara bir kez daha çarptı. Ama Aras durmadı. Kendini tamamen kaybetmişti. Bir yumruk daha, bir yumruk daha savurdu; Miran'ın kaburgalarına inen darbelerin o boğuk, kemik sesleri salonda yankılanırken Ege de arkadan öne fırladı: "Aras dur! Dur lan, öldüreceksin herifi!"
"Bırak beni Ege!" diye böğürdü Aras, dirseğiyle kardeşini geriye iterken. Gözleri kandan görünmüyordu. "Ben bu herifin o gözlerini oymadan buradan çıkarmam! Sen kimsin lan?! Kimsin sen benim kız kardeşime o lafı ediyorsun köpek?!"
Miran iki ateş arasında kalmıştı. Bir yanda boğazını sıkan iki metrelik Karan diğer yanda böğrüne, yüzüne yumruklarını indiren deliye dönmüş bir kardeş... Burnundan ve ağzından gelen kan paltosunun önünü kızıla boyamıştı. Bedeni aldığı darbelerle duvara çarpıp sarsılıyordu ama o lanet olası adam... O delirtici aşiret veliahdı... Gözlerini hâlâ benden ayırmıyordu!
Göz kapakları aldığı darbelerden şişmeye başlamıştı, dudağının kenarı yarılmıştı ama o kanlı yüzün ortasındaki o buz mavisi hareler, inatla, bir büyü gibi, bir lanet gibi benim üzerime dikili kalmaya devam ediyordu. Sanki ona vurulan her darbe, aramızdaki o görünmez bağı daha da sağlamlaştırıyormuş gibi, o kırık tebessümüyle bana bakıyordu.
"Aras yapma!" diye çığlık attım, artık yerimde duramayarak iki adım öne fırladım. Parmaklarım Aras'ın montunun koluna yapıştı, bütün gücümle geriye çekmeye çalıştım. "Aras bırak! Yeter, öldüreceksin bırak!"
"Geri çekil Elfida!" diye bağırdı Karan, arkasına bile bakmadan sağlam koluyla beni geriye doğru savururken. Sesi salondaki kıyameti bastırdı. "Dokunma! Çekilin lan ikiniz de! Bu itin canını ben alacağım!"
Karan, Aras'ı tek bir gövde darbesiyle kenara itti. İki eliyle birden Miran'ın boğazına ve yakasına yapıştı; adamı duvardan söküp aldı, ayaklarını yerden kesecek kadar havaya kaldırdı. Salondaki camlı konsola doğru fırlatmak, o herifin omurgasını o konsolun mermerinde kırmak üzereydi. Karan'ın gözlerinde artık ne bir subayın disiplini kalmıştı ne de bir insanın mantığı; safi bir yok etme içgüdüsü vardı. Miran Bozdağlı bu geceden sağ çıkamayacaktı.
Annem ellerini yüzüne kapatıp çığlık attı. Zeynep yere kapandı. Ege Aras'ı tutmaya çalışıyordu. Ben Karan'ın kazağının eteğine uzanmak için atıldım ama
o salisede evin dış kapısı, öyle bir şiddetle, öyle bir gürültüyle açıldı ki kapının menteşeleri yerinden oynadı.
Gecenin o dondurucu, ayaz dolu rüzgarı bir fırtına gibi koridordan içeriye daldı.
Ama rüzgardan çok daha dondurucu, çok daha ölümcül olan şey... O kapının eşiğinde duran varlıktı.
Antrede yankılanan o ağır, tok, yeri göğü inleten postal sesleri salona doğru yaklaşırken salondaki herkes, sanki üzerlerine kaynar sular dökülmüş gibi bir anda kaskatı kesildi.
Karan'ın havaya kaldırdığı Miran'ın bedeni havada asılı kaldı. Karan'ın boynundaki o delirmiş damarlar bir anda duraksadı. Aras'ın havada kalan yumruğu öylece dondu. Ege nefes almayı unuttu. Annemin dudaklarındaki feryat bir anda boğazına tıkıldı, kadının rengi kireçten daha beyaz bir hale geldi. Salonun çift kanatlı kapısının eşiğinde bir gölge belirdi. Devasa, heybetli, omuzları apoletlerinin ağırlığından bile daha dik bir gölge. Üzerinde sınır ötesi harekatın o çamurlu, tozlu, yer yer barut isiyle kararmış arazi kamuflajı vardı. Göğsündeki cırt cırtlı askeri armanın üzerinde kırmızı zemin üzerine işlenmiş o tek satır okunuyordu: TUĞGENERAL ALİ SOYKAN.
Kafasındaki bordo bere hafifçe yana yatmıştı; şakaklarındaki kır saçlar terden alnına yapışmıştı. Gözlerinin altı uykusuzluktan, haftalardır süren ölüm kalım savaşının yorgunluğundan çökmüştü ama o koyu yeşil, bir şahin kadar keskin gözlerin yaydığı o otorite...
Otorite değildi o; doğrudan bir ordunun ezici ağırlığıydı.
Belindeki beylik tabancasının kılıfı açıktı; elinde ise askeri harekat merkezinin o siyah, kalın deri evrak çantası duruyordu. Çantayı eşiğin kenarına öyle bir ağırlıkla bıraktı ki, çantanın tabanı parkede tok bir ses çıkardı.
Babam gelmişti.
Gözleri... kurşun gibi ağır gözleri salonun ortasını milim milim taradı. Önce yerde kırılmış olan porselen parçalarına, dökülen çaya baktı.
Ardından koltukta titreyen karısına, yerde dizlerinin üzerine çökmüş ağlayan tanımadığı o genç kıza kaydı bakışları. Sonra Ege'ye... Üzeri başı dağılmış, gözleri dehşetle açılmış oğluna. Oradan Aras'a... Yumrukları kan içinde kalmış, nefes nefese dikilen diğer oğluna. Ve en sonunda duvarın dibinde, yakasından tutulup havaya kaldırılmış, ağzı burnu kan revan içindeki o yabancı adama... Ve o adamın gırtlağına yapışmış olan kendi yetiştirdiği, tim komutanı yaptığı Yüzbaşı Karan Göktürk'e kilitlendi.
Babamın çenesindeki kaslar öyle bir gerildi ki, şakaklarındaki damarların atışı kapının eşiğinden bile net bir şekilde görülebiliyordu. Omuzlarını hafifçe geriye attı. O iki haftadır dağları inleten, taburları hizaya sokan, sınırın ötesinde düşmana cehennemi yaşatan o sesi...
Bu kez kendi evinin salonunda, duvarları titreten bir gök gürültüsü gibi patladı:
"NE OLUYOR BURADA?!"
Bölüm etkileşimi
