Kalp Hattı kitap kapağı

1. bölüm / 9

Kalp Hattı

EMREDERSİNİZ KOMUTANIM

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: EMREDERSİNİZ KOMUTANIM

Sabahın ilk ışıkları odama sızarken yataktan kalkmamak için direnmek en büyük hobimdi. Yüzüme kadar çektiğim yorganın altında "Beş dakika daha..." pazarlığı yapıyordum ki aşağıdan gelen seslerle bu hayalim suya düştü.
Bizim evde sabahlar asla sessiz başlamazdı. Mutfaktan gelen çatal bıçak tıkırtılarına, babaannemin o kendine has yüksek sesi eşlik ediyordu.
"Hâlâ yatıyor mu o buruşuk? Evde kız evlat mı var, misafir mi belli değil!"

Yorganı yavaşça yüzümden indirdim. Buruşuk mu? Yirmi beş yaşındaki torununa buruşuk diye seslenen tek babaanne benimki olabilirdi herhalde.
"Küçül de cebime gir babaanne," diye mırıldandım kendi kendime. "Valla küçül de cebime gir."

Ağır adımlarla yataktan kalkıp üzerime rahat bir şeyler geçirdim. Saçlarımı alelacele toplayıp merdivenlerden aşağı indim. Mutfak her zamanki kaotik halindeydi.
Annem, masanın başında arı gibi dönüyordu. Bir elinde çaydanlık, diğer elinde servis tabağıyla üçüzlerin tabağını doldurmakla meşguldü. Tabii üçüz derken, Aras ve Ege'den bahsediyorum. Aras sırf benden sekiz saniye önce doğdu diye kendini evin patronu sanır, Ege ise başını beladan kurtaramayan fırlamanın tekiydi.

"Günaydın benim güzel kızım," diyerek salondan giren babamı görünce yüzümdeki uykulu ifade dağıldı. Tuğgeneral Ali Soykan... Dışarıda herkesin çekindiği o sert komutan, evde bana bakarken yumuşacık bir babaya dönüşüyordu.
"Günaydın paşam," deyip yanağına bir öpücük kondurdum. Babamın yanındaki sandalyeye kurulurken tabağıma birkaç zeytin aldım.
Babaannem çayından bir yudum alıp bana yan gözle baktı. "Hah, geldi yine paşasının kıymetlisi. Büyüğüne bir 'günaydın' demek yok tabii."
"Sana da günaydın babaannecim," dedim gülerek. "Sesini duymayınca güne başlayamıyorum zaten."
"Laf yetiştireceğine kahvaltını et," dedi annem tezgahın oradan söylenerek. "Oğullarıma bak nasıl uslu uslu yiyorlar. Sen yine laf kavgası peşindesin."
Aras hemen fırsatı değerlendirip göğsünü kabarttı. "Ben her zaman söylerim anne. Bu evde büyüğe saygı şart. Ben en büyükleri olarak..."

"Aras," diyerek lafını kestim. "Aramızdaki sekiz saniyelik farkı hatırlatmaktan bıkmadın mı gerçekten?" Ege kıs kıs gülerken babam boğazını temizledi. "Sessizlik," dedi tek kelimeyle. Babamın o tok sesi masadaki herkesi bir anda hizaya soktu. "Kahvaltınızı edin, sabah sabah birbirinizi yemeyin." Annem tabağıma tepeleme bir dilim börek koyarken konuyu değiştirdi. "Bugün altın günü var Elfida. Üç sokak aşağıya, Nermin'lere gideceğiz. Sen de geliyorsun."
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. "Annem, benim klinikte hastalarım var. Alya ile Batu beni bekliyor. Altın gününde ne yapacağım?"

"Keseceksin sesini," dedi annem tatlı-sert bir tavırla. "Nermin kaç gündür seni soruyor. Hem kızı Umay da 'Veteriner abla gelsin' diye tutturmuş. İki dakika uğrar, bir çay içer çıkarsın." Nermin Teyze'yi severdim. Mahallenin en tatlı kadınlarından biriydi. Bir oğlu olduğunu biliyordum; adı Karan'dı galiba. Asker olduğunu duyumuştum ama adamı hayatımda bir kere bile görmemiştim. Görevlerden vakit bulup İzmir'e gelemiyordu herhalde. Geldiğinde de arkadaşlarıyla takılıyordur, anasının evinde oturacak hali yok ya...
"İyi tamam," dedim pes ederek. "Umay için uğrarım bir ara. Ama teyzelerin dedikodu çemberine katılmam, haberin olsun."
Kahvaltının ardından evdeki o tatlı kargaşadan sıyrılıp çantamı kaptığım gibi dışarı fırladım.

İzmir'in o neşeli, samimi sokaklarında yürümek her zaman ruhuma iyi gelirdi. Mahalle esnafına selam vererek kliniğe doğru ilerledim.
Nermin Teyze'lerin evinin önünden geçerken bahçe kapısının orada 5 yaşındaki Umay'ı gördüm. Elindeki bebekle oynuyordu.
"Veteriner abla!" diye bağırdı beni görünce.
Gülümseyip parmaklıklara yaklaştım. "Güzelim! Öğleden sonra size geleceğim, sana kedi çıkartmaları getireyim mi?"

"Evet!" diye neşeyle zıpladı Umay. "Abim de gelecek belki!"

"Öyle mi?" dedim öylesine bir ilgiyle. Gelsin bakalım Yüzbaşı hazretleri, diye geçirdim içimden. Görelim bakalım nasıl biriymiş.

&&&

Klinikten içeri adımımı attığım an burnuma dolan o tanıdık dezenfektan ve mama kokusu, evdeki kaotik havadan sonra bana cennet gibi geldi. Çantamı köşedeki askılığa fırlatıp masanın arkasındaki sandalyeme kendimi bıraktım.
"Ooo, Elfida Hanım nihayet mekanın gerçek sahiplerini şereflendirebildi," dedi Batu. Elindeki kahve kupasından bir yudum alıp sandalyeme doğru yanaştı. Batu bu kliniğin aklıselim tarafıydı. Ben ne kadar gırgır ve inatçıysam, Alya ne kadar "ay şekerim" tadında geziyorsa, Batu o kadar düz, mantıklı ve olayları sakince çözen adamdı.

"Hiç sorma Batu," dedim derin bir nefes alarak. "Sabah sabah evde yine Açlık Oyunları simülasyonu vardı. Aras sekiz saniyelik abilik egosundaydı, Ege gözünün morluğuyla yakalanmamak için tabağa gömülüyor, babaannem de bana buruşuk deyip çayını yudumluyor. Annemin altın günü tehdidini saymıyorum bile."

Batu hafifçe güldü. "Klasik Soykan ailesi sabaha karşı bilançosu. Çok takılma."
Tam o sırada dinlenme odasının kapısı açıldı ve içeriye Alya girdi. Üzerindeki toz pembe, ütülü veteriner önlüğü, hafif maşalı saçları ve yüzündeki kusursuz makyajıyla sanki klinikte değil de Paris Moda Haftası'nda podyuma çıkacakmış gibi duruyordu.
"Elfida!" dedi ellerini birbirine vurarak. "Aşkım sonunda geldin! Bak sana ne diyeceğim, sabah kliniği açarken kapının önündeki mama kabına ne olmuş biliyor musun? Birisi mamaları dökmüş, kap kabak gibi kalmış! Ay ben çıldıracağım, bu mahallenin çocukları çok acımasız!"

Gözlerimi devirip gülümsemeden edemedim. Alya'nın bu hayattaki tek derdi mahalle çocuklarının mama kaplarını devirmesi ya da ojeli tırnağının kırılması olabilirdi. Ama kalbi o kadar temizdi ki, ona kızmak imkansızdı.
"Alya'cım," dedim önlüğümün düğmelerini iliklerken. "Sakin ol prensesim. Çocuklar mama kabına basmıştır, kasıtlı yapmamışlardır. Hem sen bugün yine fazla mı şıksın acaba? Aşıya gelen kediler bu şıklık karşısında büyülenip miyavlayamaz, haberin olsun."

Alya saçlarını omuzundan geriye doğru attı, dudaklarını büktü. "Aaa, öyle deme ama! İşimize saygı Elfida'cım. Bakımsız veteriner mi olurmuş hiç? Hayvanlar da estetikten anlar bir kere."

Batu arkada sessizce kıkırdarken ben de steteskopumu boynuma geçirdim. Günün ilk randevuları için hazırlanmaya başladık. Yaklaşık bir saat boyunca Alya'nın "Ayy çok tatlı buu!" çığlıkları eşliğinde iki tane pamuk gibi kedinin genel muayenesini yaptık, Batu da köşede aşı takvimlerini düzenledi. Her şey son derece sakin, huzurlu ve sıradan ilerliyordu.

Derken, kliniğin kapısındaki zil öyle bir çaldı ki, sanki içeriye bir müşteri değil de baskın yapan zabıta ekibi giriyordu. Kapı sertçe açıldı, içeriye rüzgar gibi biri daldı.
Giren kişi boylu poslu, üstünde hafif kirli bir tişört ve kot pantolon olan, yapılı bir adamdı. Kucağında ise devasa boyutta, kulağının yarısı kesik, her halinden kavga delisi olduğu belli olan bir sokak köpeğini sarmalamıştı. Adamın kendinden emin, hafif pişkince sırıtan yüz ifadesi daha ilk saniyeden ortamın bütün havasını değiştirdi.

"Selamun aleykum ahali!" diye gürledi adam. "Buranın en iyi doktoru kimse acil baksın, bizim emektar mahalle kavgasında ağır darbe aldı!"

Alya adamın gür sesini ve kucağındaki tozlu köpeği görünce refleksle iki adım geriledi. "Ayy! Çamur yapacaksınız her yeri! Hem öyle pat diye içeri girilir mi beyefendi, ödüm koptu!"
Adam, Alya'nın bu tepkisini görünce duraksadı. Kucağındaki köpeği dikkatle muayene masasının üzerine bırakırken gözlerini Alya'ya dikti. Yüzündeki o alaycı, flörtöz tebessüm bir anda iki katına çıktı. "Pardon prenses," dedi adam, ses tonundaki sinsi eğlenceyi hiç gizlemeden. "Bilseydim bu kadar narin bir mekan olduğunu, kapıyı çalarken pembe halı serilmesini beklerdim. Ben Bora. Üsteğmen Bora."

Alya kaşlarını çattı, kollarını göğsünde birleştirdi. "Bana ne sizin rütbenizden be! Burası askeriye değil, veteriner kliniği! Ayrıca o tüy yumağının tozu üzerime geldi, farkında mısınız?"

Bora hafifçe kıkırdadı. Alya'nın o narin, aşko-kuşko tavırları adamın resmen hoşuna gitmişti. "Tüy yumağı dediğin adam mahallenin delikanlısı yalnız. Üstün başın biraz toz oldu diye bu kadar tantana yapma be abla, altı üstü bir fırça vurursun geçer."

"Abla mı?!" Alya'nın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "Siz bana az önce abla mı dediniz? İnanmıyorum! Terbiyesiz!" Ben araya girmesem Alya adamın üzerine atlayacaktı. Hemen masaya doğru adımladım. "Tamam, sakin olalım," dedim Bora'ya doğru bakarak. Adamın duruşundan, rahatlığından ve gözlerindeki o fırlama ifadeden kim olduğu anlaşılıyordu. Askerdi işte. Babamın emrindekilere ya da askeriyedeki genç subaylara benziyordu.

"Köpeğin nesi var?" diye sordum eldivenlerimi giyerken.
Bora bana döndü, bakışları biraz daha ciddileşti ama o muzip tebessüm tamamen kaybolmadı. "Arka patisinde hafif bir kesik var komutan- yani doktor hanım. Bizim mahalledeki bakkalın önünde iki polat alemdar kırması köpekle kapıştı. Ben de yoldan geçerken gördüm, kaptım getirdim."

Batu da masanın diğer tarafına geçti. Kesik olan patıyı incelemeye başladık. Gerçekten de derin bir şey yoktu, sadece temizlenip pansuman yapılması gerekiyordu. "Önemli bir şeyi yok," dedim pamuğa batan tentürdiyotu sürerken. "Biraz mikrop kapmış, temizleriz, iki güne bir şeyi kalmaz."
Bora rahat bir nefes alıp arkasındaki tezgaha yaslandı. O sırada Alya hâlâ adama ters ters bakıyor, üzerindeki pembe önlüğü eliyle silkeliyordu. Bora bunu görünce yine duramadı.
"Valla doktor hanım," dedi Alya'yı işaret ederek. "Sizin bu arkadaşı bizim time alsak iki günde istifa eder herhalde. Tozdan korkan asker mi olur?"

"Ben asker değilim bir kere!" diye çıkıştı Alya. "Ayrıca tozdan değil, sizin o patavatsızlığınızdan rahatsız oldum!"

"Tamam Alya'cım, uzatma," dedim gülmemek için kendimi zor tutarak. Sonra Bora'ya döndüm. "Siz buralı mısınız? Daha önce mahallede görmedim sizi."

Bora omuz silkti. "Görevden yeni döndük. Bizim Komutan'ın memleketi burası, İzmir. 'Biraz kafa dinleyin, mahallede takılın' dedi, biz de takılıyoruz işte. Karan Yüzbaşı'yı tanırsınız belki? O da bu mahalleden."
Karan ismi kulaklarımda yankılanınca duraksadım. Nermin Teyze'nin oğlu. "İsmen biliyorum," dedim işime devam ederek. "Annesi bizim alt sokakta oturuyor. Ama kendisini hiç görmedim."

"Görmemen normal," dedi Bora sırıatarak. "Bizim Yüzbaşı biraz ketumdur. Öyle her yere girip çıkmaz, insanlarla pek muabbeti yoktur. Gerçi bugün eve geldi, anası kısır tepsisini önüne koymuştur bile."
Bora'nın bu sözleriyle içimdeki o inatçı damar yine kabardı. Ketummuş. İnsanlarla muabbeti yokmuş. Paşazade Yüzbaşı hazretleri pek bir havalıydı anlaşılan.
"Aman," dedim sargı bezini köpeğin patisine sararken. "Çok da umurumuzdaydı Yüzbaşı'nızın ketumluğu. Burası İzmir mahalle hayatı, burada kimse kimsenin havasını çekmez."

Bora bu lafıma sesli bir kahkaha attı. "Ooo! Sert kayaya çarptık galiba. Valla doktor hanım, bunu Karan'a söylesem kesin seninle muhatap bile olmaz, kestirip atar. Adam tam bir duvar."

"Duvarsa duvar," dedim
ameliyat eldivenlerini çıkarıp çöpe atarak. "Biz de matkap getirir deleriz, sıkıntı yok. Borcunuz yok bu arada, sokak hayvanlarından ücret almıyoruz."

Bora şaşırmış gibi baktı, sonra hafifçe başını eğdi. "Eyvallah doktor hanım. Adamsın." Sonra Alya'ya dönüp göz kırptı. "Sana da geçmiş olsun 'narin' hanım. Tozlar için kusura bakma."
Köpeği kucağına aldığı gibi klinikten çıktı. Kapı kapandığı an Alya adeta patladı.

"Elfida! Batu! Siz bu adamın küstahlığını gördünüz mü?! Bana narin hanım dedi! Abla dedi ya! İnanamıyorum, ne kadar ayı, ne kadar yontulmamış bir adam!"
Batu kahvesinden bir yudum daha alıp gülümsedi. "Valla Alya, adam seni tek cümleyle darmadağın etti. Bence fena da uymadınız hani."

"Ne?! Batu sen de mi?!" Alya sinirden ayaklarını yere vurdu.
Ben ise pencereden dışarı, Bora'nın gidişine bakıyordum. İçimden bir ses, bu patavatsız askerlerin ve o 'duvar' dedikleri Karan Yüzbaşı'nın mahalledeki huzurumuzu fena halde kaçıracağını söylüyordu. Ama bilmiyorlardı ki, ben Soykan ailesinin en inatçı kızıydım.
"Gelsin bakalım Yüzbaşı," diye mırıldandım kendi kendine. "Görelim bakalım o duvar ne kadar sağlammış."

&&&

Klinikte işlerimiz bittiğinde Alya hâlâ söylenmeye devam ediyordu. "Yok efendim üzerime toz gelmiş, yok bana nasıl abla dermiş..." Batu'yla ben artık dinlemekten yorulmuştum.
"Pekala güzellik," dedim önlüğümü çıkarıp çantamı omzuma takarken. "Sen söylenmeye devam et, ben fırına gidiyorum. Annemin altın günü işkencesine geçmeden önce iki sıcak boyoz yemezsem o teyzelerin kısır savaşlarında telef olacağım."

Alya burnundan soluyarak baktı. "Bana da peynirli gevrek al Elfida! Kan şekerim düştü!"
"Hallederiz," deyip fırına doğru yola koyuldum. Bizim mahallenin tarihi fırını, buram buram susam ve sıcak hamur kokan harika bir yerdi.

Adımlarımı hızlandırıp fırının
sokağına girdiğimde, dükkanın kapısında duran üç tane kalıplı adam gözüme çarptı.
Boy pos maşallah...
İçlerinden biri fırının tezgahına adeta yapışmış, gözleri dönmüş gibi tepsilere bakıyordu. Arkalarında duran daha esmer, duruşundan "ağır abi" olduğu anlaşılan adam ise sabır çeker gibi duruyordu.

Ben fırının kapısına doğru ilerlerken, en uzun boylu, geniş omuzlu ve hafif kumral-sarı saçlı olanı fırından dışarı çıktı. Üzerinde siyah bir tişört vardı, omuzları tişörtü zorluyordu. Yüzü buz gibi sertti. Telefonunu kulağına götürüp hızlı adımlarla sokağın diğer tarafına doğru yürümeye başladı. Kendi kendine "Ben hallederim komutanım, akşam evdeyiz" gibi bir şeyler mırıldandı. Adama bak, maşallah kibir abidesi! Kimseye bakmadan, kestirip atarak yürüyüp gitti.

Onun yanından süzülüp fırından içeri daldım. Amacım hızlıca iki boyoz alıp çıkmaktı. Ama tezgaha yaklaştığım an gözlerim dehşetle açıldı. Tezgahtaki tepside son bir tane nar gibi kızarmış, dumanı tüten sıcak boyoz kalmıştı!
Ben tam "Hüseyin Amca, şu son boyozu kapayım!" diye hamle yapacakken, tezgahtaki o iri yarı, aç gözlerle fırına bakan adam devasa cüssesiyle öne fırladı.

"Hüseyin Amca! O son boyozu bana sar, bol karabiber at kurbanın olayım!" dedi gürültülü bir sesle.
"Hop! Bir dakika orada dur!" diye araya girdim. Adamın tezgaha uzanan elini engellemek için hafifçe yanına sokuldum. "O boyoz benim hakkım! Ben sizden önce göz koydum ona!" Adam başını ağır ağır bana doğru çevirdi. Gözlerinde resmen yemek aşkıyla yanan bir tutku vardı. Bana sanki uzaydan düşmüşüm gibi baktı.
"Pardon?" dedi adam, sesindeki o hayret dolu tonla. "Siz göz koymuş olabilirsiniz hanımefendi ama ben bizzat niyet ettim! Fırına ilk giren benim. Görev dönüşü midesi sırtına yapışmış bir insanın boyozuna göz dikmek hangi vicdana sığar soruyorum size?"

"Vicdan mı?" dedim kaşlarımı kaldırarak. "Siz hiç üç sokak ötedeki teyzelerin altın gününe hazırlık yapan, kahvaltıda sadece iki zeytinle idare etmiş bir kadının açlığını gördünüz mü? O boyoz benim yaşama tutunma dalım! Onu alırsanız kan çıkar!"

Arkladaki esmer adam hafifçe gülümsedi. Kollarını göğsünde birleştirip, "Rezillik çıkarma, ver kıza işte," diye mırıldandı yanındaki iri yarı adama.
İri yarı adam arkadaşını hiç duymuyormuş gibi bana bir adım daha attı. Bayağı boylu poslu adamdı ama ben de öyle kolay pabuç bırakacak tip değildim. Çenemi yukarı kaldırıp gözlerinin içine baktım.
"Bakın hanımefendi," dedi aşırı ciddi bir tavırla. "Ben vatanı korurum, dağda taşta aç kalırım gıkım çıkmaz. Ama şu an İzmir'deyim ve o son boyoz benim hakkım. Paylaşalım deseniz... Hayatta paylaşmam, yarım boyozla mide mi doyar?"

"Bana bak iri yarı," dedim parmağımı hafifçe göğsüne doğru sallayarak. "O boyoz için gerekirse sizinle burada taktiksel bir savaş verir; o hamuru ikiye bölmeden tek başıma yerim! Hüseyin Amca! Paketle şunu bana, parası hazır!"

Hüseyin Amca tezgahın arkasından bıyık altından gülüyordu. "Valla çocuklar, taze tepsi on dakikaya çıkar ama bu son boyoz için kura mı çekseniz ne yapsanız?"

"Kura mı?" dedi adam dehşetle. "Kaderimi bir fırıncının kurasına mı bırakacağım? Asla!"

"Bana bak," dedim pis pis sırıtarak. "Eğer o boyozu bana bırakırsan, sana yan taraftaki gevreklerden iki tane ısmarlarım. Ama bırakmazsan... Şuracıkta 'Mahallenin boyozuna el koyuyorlar!' diye bağırırım, mahalle ayağa kalkar!"

Arkadaki esmer adam kendini tutamayıp hafif bir kahkaha attı. "Ooo! Kız seni şantajla darmadağın etti. Yürü gidelim valla mahkemeye de verir bu seni." İri yarı adam derin, dramatik bir iç çekti. Sanki cephede bir mevziyi kaybetmiş gibi bir acıyla son boyoza baktı, sonra bana döndü. "Bu zaferinizi kutlarım hanımefendi. Ama unutmayın, bu savaş henüz bitmedi. Taze tepsi çıktığında ilk boyozu ben yiyeceğim!"

"Taze tepsiye can kurban," dedim zafer kazanmış bir edayla boyozu kağıt poşete sardırırken. "Ayrıca yanına iki gevrek de ekle Hüseyin Amca, Alya'ya götüreceğim."
Parayı tezgaha bırakıp paketleri aldım. İri yarı adam hâlâ arkamdan acıklı acıklı bakıyordu.

Fırından çıkarken dükkanın ilerisinde, sokak lambasının dibinde duran o az önceki kumral-sarı saçlı, sert yüzlü adamı gördüm. Telefonu cebine koymuş, çatık kaşlarıyla bizim tarafa doğru bakıyordu. İri yarı adamla esmer olanı yanına gitti. Siyah tişörtlü olan adamın gözleri bir anlığına benim üzerimde durdu.

O sert, kahverengi gözleri ve ifadesiz yüzüyle adeta bir duvar gibi duruyordu. Bana baktı, kaşlarını hafifçe daha da çattı, sonra tek kelime etmeden arkasını dönüp yürümeye başladı. "Aman," dedim içimden, elimdeki sıcak boyoz poşetini sıkıca tutarak. "Kasıntı şey ne olacak. Sanki dünyayı bu kurtardı."
Zaferimle birlikte altın gününün kaotik ortamına doğru ilerledim.

"Hakkındı Elfida," dedim kendi kendime, sokakta ağır ağır yürürken. "Sonuçta altın günü gibi bir felakete sürükleniyorsun. Bu boyoz senin hakkın olan moral motivasyon desteğidir, başka bir şey değil."

Nermin Teyze'lerin sokağına girdiğimde, evlerinin iki katlı, önünde kocaman bir erik ağacı olan şirin bahçesi göründü. Ama sokağın ortasına doğru yaklaştıkça bir gariplik olduğunu fark ettim. Bahçe duvarının dibinde mahalleden iki teyze ellerini havaya kaldırmış, yukarı doğru bir şeyler bağırıp duruyordu.
"Pisi pisi! Ay düşecek şimdi bu aptal kedi, bak vallahi düşecek!"

Adımlarımı hızlandırıp duvarın dibine vardım. Kafamı yukarı kaldırdığımda ne göreyim? Bizim mahallenin belalısı, "Sarman" lakaplı turuncu tombul kedi, erik ağacının en ince, en sallantılı dalına tırmanmış, orada bir santim bile hareket edemeden patilerini dala geçirmişti. Aşağıya bakıp cılız cılız "Miyav!" diye bağırıyordu.

Teyzelerden biri beni görünce sanki gökten melek inmiş gibi ellerini birleştirdi. "Ayy Elfida kızım! Gel buraya! Bak Nermin'in komşusunun kedisi ağaca sıkıştı, aşağı inemiyor!"
"Durun teyze, sakin olun," dedim elindeki poşeti ve çantamı hemen duvarın dibindeki çimlerin üzerine bırakarak. "Ben veterinerim, hallederim şimdi."

Üzerimde rahat bir jean ve tişört vardı ama yine de ağaca tırmanmak için pek ideal bir kıyafet sayılmazdı. Yine de o zavallı turuncu tüy yumağının orada korkudan titremesine gönlüm razı gelmezdi. Ağacın alçak dallarından birine ayağımı basıp duvarın üzerine tırmandım. Oradan da ağacın gövdesine sarılıp yukarı doğru tırmanmaya başladım.
"Kızım dikkat et, düşeceksin!" diye feryat etti teyzelerden biri aşağıdan.

"Hiçbir şey olmaz teyze, ben küçükken ağaçlarda büyüdüm," dedim kendimden gayet emin bir sesle. İçimden de "İnşallah dal kırılmaz da karizmayı çizmeyiz" diye dua ediyordum.
Ağacın ortalarına doğru geldiğimde kediye iyice yaklaştım. Kedicik beni görünce biraz daha yüksek sesle miyavladı. "Gel bakalım turuncu kafa," dedim yumuşak bir sesle, elimi yavaşça ona doğru uzatarak. "Gel abine... yani ablana. Korkma, seni aşağı indireceğim."

Tam kediyi ensesinden tutup kucağıma çekecekken, bizim mahallenin o meşhur rüzgarı hafifçe esti. Kedi panikleyip arka patileriyle dala asıldı ve bir anlık refleksle tırnaklarını elime geçirdi! "Ah! Ulan vefasız!" diye çığlığı bastım.
Canımın acısıyla elimi geri çekerken, bastığım ince erik dalından çatırrr diye bir ses yükseldi. Zaman o an sanki ağır çekime girdi. Basarak güç aldığım dal ayağımın altından kırılıp gitti. Dengemi tamamen kaybettim. Sol elimle kalın bir dala tutunmaya çalıştım ama eldivensiz ellerim kaydı.
"Aaaahhh!"
Ağaçtan aşağı doğru, adeta serbest düşüşe geçmiş bir çuval patates gibi bocalayarak düşüyordum. Gözlerimi sıkıca kapattım, zihnimden saliseler içinde "Gitti güzelim omurga, kırıldı kaburgalar..." düşünceleri geçti. Beton zemine ya da bahçe duvarına çakılmayı bekliyordum.
Ama çakılmadım.
Güm! diye bir ses duyuldu. Bedenim yere çarpmak yerine, son derece sert, adeta betondan örülmüş gibi duran iki devasa kolun üzerine pat diye düştü.
Birkaç saniye nefesimi tuttum. Ağaçtan düşmüştüm ama hiçbir yerim acımıyordu. Sadece nefesim kesilmişti. Yavaşça gözlerimi açtım.

Kucağında durduğum adam, beni düşerken havada yakalamıştı. Ama nasıl bir yakalamak... İki kolu belimin ve bacaklarımın altından dolanmış, beni kucağında adeta bir çocuk gibi tutuyordu. Kafamı biraz yukarı kaldırdığımda, ömrümde gördüğüm en sert, en ifadesiz yüzle burun buruna geldim.
Kumral-sarı saçları, keskin çene hattı ve çatık, koyu kahverengi gözleriyle bana bakıyordu. Üzerinde siyah bir tişört vardı ve az önce fırının önünde gördüğüm, telefonuyla konuşurken millete selam bile vermeden yürüyüp giden o "kasıntı adam"ın ta kendisiydi bu!
Göktürklerin evi... Yüzbaşı Karan Göktürk!

Adamın göğsüne yapışmış vaziyetteydim ve kokusu buram buram odunsu, hafif çam kokulu bir erkek parfümü direkt burnuma dolmuştu. Ama şu an parfüm düşünecek durumda değildim. Şoktan ve utançtan ne yapacağımı şaşırmıştım.
Karan, yüzünde milim kıpırdama olmadan, buz gibi bir sesle konuştu: "Ağaçtan meyve toplama mevsimi bitti sanıyordum."
Ses tonundaki o alaycı, ukala ifade bir anda beni şoktan çıkardı. İçimdeki o inatçı, laf altında kalmayan Elfida anında şahlandı. Adam beni hâlâ kucağında tutuyordu ve ben onun göğsüne tutunmuş vaziyetteydim.

"Ne meyvesi ya?!" diye çıkıştım, sesimin titrememesine özen göstererek. "Kedi kurtarmaya çalışıyordum ben! İndirsenize beni aşağıya!"

Karan kaşlarını daha da çattı. "Bıraksam yere kapaklanacaktın. Teşekkür etmek yerine bağırıyor musun?"

"Ben size beni tutun demedim ki!" dedim panikle kucağında debelenerek. "Ayrıca tuttuysanız tuttunuz, turşumu mu kuracaksınız? İndirin diyorum!"
Karan, bu tepkim karşısında derin bir nefes verdi. Sanki kucağında bir insan değil de patlamaya hazır bir bomba tutuyormuş gibi, beni yavaşça ama oldukça pat küt bir şekilde yere, ayaklarımın üzerine bıraktı. Yere bastığım an dengemi toparlamak için bir adım geri çekildim ve üstümü başımı silkeledim.

"Tutumsuzluğun lüzumu yok," dedi Karan, kollarını göğsünde birleştirerek. Siyah tişörtünün altındaki kasları daha da belirginleşmişti. Bana yukarıdan aşağıya, adeta bir er gibi teftiş yaparcasına baktı. "Ağaca tırmanmayı bilmeyenlerin kedi kurtarmaya kalkışması da ayrı bir akıl kârı zaten."

"Ağaca tırmanmayı gayet iyi biliyorum ben!" diye bağırdım, parmağımı adama doğru sallayarak. "Dal kırıldı! Dal! Ayrıca ben veterinerim, işim bu benim!"

"Veterinerlik ağaçtan serbest düşüş yapmayı kapsıyor mu bilmiyordum," dedi buz gibi bir sakinlikle. Yüzünde en ufak bir tebessüm bile yoktu. Adamın duruşu tam bir duvardı. Kesinlikle laf geçirilmiyordu!
O sırada bahçe kapısı pat diye açıldı. Nermin Teyze elinde unlu elleriyle dışarı fırladı. Arkasından da benim annem ve belalı babaannem göründü.
"Ayyy! Ne oluyor orada?!" diye çığlık attı Nermin Teyze. "Oğlum Karan?! Kıza ne oldu, ne yapıyorsunuz orada?!"

Annem beni üstüm başım yaprak içinde görünce elini göğsüne vurdu. "Elfida! Kız yine ne halt yedin ağaç tepelerinde?!" Ben daha cevap veremeden, Karan arkasını dönüp anasına baktı. O sert sesi yine devreye girdi: "Bir şey olduğu yok anne. Arkadaş ağaçtan düştü, yerçekimine yenik yenik geliyordu, yakaladım."

"Arkadaş mı?" dedim kaşlarımı çatarak. "Ben senin arkadaşın falan değilim be kasıntı Yüzbaşı! Adım Elfida benim!"
Karan başını ağır ağır bana doğru çevirdi. "Elfida" ismini duyduğunda gözlerinde çok hafif, anlık bir şaşırma şimşeği çaktı ama kendini hemen topladı.

"Fark etmez," dedi Karan düz bir sesle. "Ağaçlardan toplanan herhangi biri işte."
Babaannem hemen öne atılıp bastonunu yere vurdu. "Hah! Ben ne dedim! Bizim bu buruşuk kız yine rezillik çıkardı! Oğlum Karan, sen bakma bunun kusuruna, bu kız doğduğundan beri böyle ebleh ebleh işler yapar!"

"Babaanne!" diye feryat ettim. "Kedi kurtarıyordum diyorum, kedi!" Nermin Teyze araya girip Karan'ın koluna sarıldı. "Ayy benim aslan oğlum! Bak Elfida kızımızla da tanışmış oldunuz! Ali Komutan'ın kızı hani, anlatmıştım ya sana!" Karan'ın gözleri bu sefer biraz daha açıldı. Bana, sonra üzerimdeki yapraklara, ardından da az önce bahçe duvarının dibine bıraktığım boyoz poşetine baktı. Bakışlarında anlık bir analiz dalgası geçti.
Fırının önündeki o boyoz kavgası ve şimdi de kucağına düşen bu hırçın tip... Zihninde parçalar birleşiyordu.

Karan hafifçe kaşlarını çatıp bana doğru bir adım attı. Ses tonu hâlâ o asker disiplinindeydi ama içinde gizli bir eğlence var gibiydi: "Demek Tuğgeneral Ali Soykan'ın kızı sensin... Fırındaki boyoz hırsızı da sendin galiba?"

"Ben hırsız değilim!" diye dikleştim hemen, çenemi yukarı kaldırarak. "Parasını verip aldım! Sizin o iri yarı arkadaşınız yavaş davrandıysa benim suçum ne? Ayrıca komutan kızı olmam da sizin gibi kasıntı bir Yüzbaşı'ya pabuç bırakacağım anlamına gelmez!"

Nermin Teyze ve annem dehşetle birbirine baktı. Karan ise gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmadan bana baktı. Yüzünde ilk defa, belirsiz, tek taraflı bir tebessüm kıvrımı oluştu ama anında kayboldu.
"Görünen o ki," dedi Karan, ellerini cebine sokarak. "İzmir'de geçireceğim izin dönemi oldukça gürültülü geçecek."

"Siz gürültü görmemişsiniz Yüzbaşı'm," dedim pis pis sırıtarak. "İsterseniz bağırayım da mahalle gürültü görsün!"
Karan tek kelime daha etmeden arkasını döndü, bahçe kapısından içeri adımladı. "Geçmiş olsun doktor," dedi omzunun üzerinden kestirip atan bir sesle. "Bir dahakine ağaca tırmanırken paraşüt takmayı unutma."

Adam eve girip kapıyı arkasından kapatırken ben arkasından öylece kalakaldım. Sinirden yanaklarımın yandığını hissediyordum. "Gördün mü Kübra?" dedi babaannem söylene söylene içeri yürürken. "Adam buz gibi Yüzbaşı, bizim kız da mahalle çirkefı gibi adamın tepesine atlıyor!"

"Ben atlamadım babaanne, düştüm!" diye bağırdım arkasından. Ağacın altındaki boyoz poşetimi ve çantamı hırsla yerden kaptım. Ağaçtaki turuncu kedi ise biz aşağıda kavga ederken çoktan kendi imkanlarıyla aşağı inmiş, bahçe duvarının üzerinde bana gamsız gamsız bakarak yalanıyordu.
"Sana da yazıklar olsun ulan," dedim kediye ters ters bakarak. "Senin yüzünden elin kasıntısına rezil olduk."

Annemin ve babaannemin söylenmelerini arkamda bırakarak kendimi doğruca evin mutfağına attım. Yanaklarım hâlâ sıcacıktı, sinirden mi yoksa utançtan mı orasını kestiremiyordum ama o kasıntı adama rezil olmak canımı fena sıkmıştı.

Nermin Teyze mutfakta tezgaha kurulmuş, hummalı bir çalışma yürütüyordu. Tezgahın üzeri un, börek tepsileri ve kısır kaseleriyle doluydu.
"Nermin Teyze," dedim hemen önlüklerden birini boynuma geçirerek. "Bırak onları, ben hallederim. Zaten dışarıda yeterince aksiyon yaşadım, biraz hamur yoğurup kafa dağıtayım."

Nermin Teyze yüzünde o her zamanki anaç, sıcacık gülümsemesiyle bana döndü. "Ah benim güzel kızım... Sen bakma Karan'a, o askeriyenin disiplininden biraz böyledir, sert durur ama özünde melek gibidir. Hem bak, ne güzel tuttu seni düşmeden."

"Aman Nermin Teyze," dedim tezgahtaki hamur matını önüme çekerken. "Ağaçtan düşen bendim ama sanırsın beyefendinin üzerine meteor düştü. Kasıntı Yüzbaşı işte, ne olacak... Neyse, boş verelim şimdi onu. Kısırın şalgamını bol mu tuttun?"
Yaklaşık yarım saat boyunca Nermin Teyze'yle mutfakta fırıl fırıl çalıştık. Poğaçaları tepsiye dizdim, sarma tepsisini kapının yanına hazırladım. Ama içim içimi yiyordu. Birazdan mahallenin bütün teyzeleri buraya yığılacaktı. "Altın Günü" demek, mahalledeki bekarları sıraya dizip görücü usulü katalog taraması yapmak demekti. Ve benim o katalogda ilk sırada yer aldığımı bilmek için kahin olmaya gerek yoktu.
Içeriden gelen sesler hareketlenmeye başladığında hemen elime kurulama bezini alıp Nermin Teyze'ye döndüm.

"Nermin Teyzecim," dedim çaktırmadan kapıya doğru bir adım atarak. "Bak ben bütün börekleri sürdüm, kısırı da kaselere böldüm. Misafirler tam gelmeden ben ufak ufak kaçayım. Klinikte Batu'yla Alya beni bekliyor, valla bak hastalar birikti."

Nermin Teyze anında ellerini unlu önlüğüne silip yolumu kesti. "Hiçbir yere gidemezsin Elfida! Aşk olsun, annem de burada, babaannen de yukarıda salonu kuruyor. Hem sen bu mahallenin kızısın, Nermin Teyzenin çayını içmeden, bir tabak hamur işi yemeden seni hayatta bırakmam."

"Teyzecim valla klinikte..."
"Hiç teyzecim falan dinlemem ben!" dedi tatlı-sert bir tavırla koluma girerek. "Alya'yı da ararız gerekirse. Sen oturacaksın o salonda. Bak Nermin Teyzen seni ne kadar özledi, azıcık yüzünü görelim."

"Nermin Teyze, bak teyzeler gelince beni sorguya çekecekler, biliyorsun..." diye direnmeye çalıştım ama kadının tutuşu Ali Paşa'nın babalık otoritesinden bile sağlamdı.
"Hiçbir şeycik olmaz, ben korurum seni," dedi gülerek.
O sırada üst kattan merdiven ayak sesleri geldi. Nermin Teyze kafasını mutfak kapısından çıkarıp yukarı doğru seslendi: "Karan! Oğlum, aşağı in de şu misafir masasını salona taşıyıver, kadınlar gelmek üzere!"

Karan'ın yukarıdan tok ve mesafeli sesi duyuldu: "Tamam anne, geliyorum."
Ben "Eyvah, adam aşağı iniyor!" paniğiyle hemen arkamı dönüp kendimi tezgahın arkasına attım. Karan'ın mutfaktan geçip salona yürüdüğünü, o sırada Nermin Teyze'ye kısa bir şeyler söylediğini duydum ama yüzüne bile bakmadım. Adam sanki yürüyen bir kış mevsimiydi, geçtiği yeri soğutuyordu zaten.

Çok geçmeden dış kapının zili üst üste çalmaya başladı. Mahallenin teyzeler çetesi, ellerinde sarma tepsileri ve altın keseleriyle içeri dökülmeye başladı. Mutfakta kalıp tabakları hazırlama bahanesiyle vakit kazanmaya çalıştım. Nermin Teyze tabakları salona taşırken, ben de kendimi bahçeye, temiz havaya atmak için mutfak kapısından süzüldüm.

Tam koridordan geçip bahçe kapısına yönelmiştim ki, salondaki gürültünün ortasından bir ses yükseldi:
"Aaa! Kim o geçen? Elfida mı o?! Kız Elfida! Gel buraya bakayım!"
Mahallenin en çok konuşan, her boka burnunu sokan Saadet Teyzesi'nin sesiydi bu. Donup kaldım. Yavaşça salona doğru döndüm, yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip içeri adım attım.

"Merhabalar teyzecim, hoş geldiniz," dedim tatlı görünmeye çalışarak.
Salon hıncahınç doluydu. Annem bir köşede oturmuş bana 'Uslu dur' bakışları atıyor, babaannem ise koltukta kurulmuş çayını yudumluyordu. Saadet Teyze beni görür görmez gözlerini süzüp ellerini birleştirdi. "Maşallah, maşallah! Kız Kübra, senin bu küçük kız ne kadar güzelleşmiş böyle! Kızım sen ne yiyip ne içiyorsun? Büyümüş de kocaman kız olmuş, maşallah güneş gibi parlıyorsun!"

"Teşekkür ederim Saadet Teyze," dedim ayakta dikilerek. "Güneş kremi kullanıyorum, ondandır."

Saadet Teyze yanındaki boş koltuğa vurdu. "Gel otur bakayım şöyle yanıma. Kaç zamandır göremiyoruz seni, kliniktir hayvandır derken mahalleden koptun gittin."
Istemeye istemeye gidip koltuğun ucuna tünedim. Nermin Teyze önüme hemen tepeleme bir börek ve poğaça tabağı bıraktı. Gerginlikten ne yapacağımı bilemeyip tabaktaki peynirli börekten koca bir ısırık aldım.

Saadet Teyze elindeki çay bardağını tabağına koyup bana doğru eğildi. Yüzünde o tehlikeli "evlendirme memuru" ifadesi belirdi. "Eee Elfida kızım... Yaş geldi 25'e. Veteriner de oldun, elin ekmek tutuyor. E hani çeyiz, hani mürvet? Ne zaman yiyeceğiz senin düğün yemeğini?"

Ağzımdaki koca börek dilimi tam da o an boğazıma tıkandı.
"Öhö! Öhöö! Öhö!"
Öksürük krizine girdim. Yüzüm anında kıpkırmızı olurken annem kenardan gözlerini devirdi, Nermin Teyze ise hemen sehpaya uzanıp bir bardak su uzattı. Suyu bir dikişte içip nefesimi düzeltmeye çalıştım.

"Aman kızım, yavaş ye! Ne oldu, koca lafını duyunca heyecanlandın mı?" dedi Saadet Teyze kıkırdayarak.
Öksürüğümü bastırıp sırtımı dikleştirdim. "Yok Saadet Teyze," dedim sesimi olabildiğince net tutmaya çalışarak. "Heyecandan değil, börek biraz kuruymuş da ondan. Ayrıca ben hiç evlenmeyi düşünmüyorum. İşim gücüm var, gayet mutluyum böyle."

Saadet Teyze elini havada sallayarak "Ayyy, hişt hişt! Ağzını hayra aç!" diye çıkıştı. "Ne demek evlenmeyeceğim? Kız kısmı evlenmez mi hiç? Bak benim kız kardeşimin bir yeğeni var, tam sana göre! Çocuk pratisyen hekim, efendi mi efendi, pırlanta gibi! Hem bak senin gibi doktor, anlaşır gidersiniz. Çocuk da senin gibi sapsarı, ikiniz bir birleşseniz doğacak çocuklar sarı sarı, güneş gibi parlar maşallah!"

"Güneş mi?" dedim kaşlarımı kaldırarak. Salondaki teyzeler kıkırdamaya başlamıştı. Annem masanın altından işaret parmağını bana doğru sallıyordu ama içimdeki o patlamaya hazır gen durmuyordu. "Evet kızım! Güneş gibi, sapsarı çocuklarınız olur!"

Gülümsedim. Ama bu gülümseme hiç de hayra alamet değildi. "Saadet Teyzecim," dedim tabağımı kucağımda dengeleyerek. "Çok teşekkür ederim genetik mühendisliği tadındaki bu kurgun için ama benim müstakbel çocuklarımın sarımtırak bir ayçiçeği tarlasına benzemek gibi bir hayali yok. Ayrıca ben veterinerim, o pratisyen hekim. Adam insan muayene ediyor, ben kedi köpek. Evde muhabbet etmeye kalksak ben adama 'Bugün bir köpeğin parazit aşısını yaptım' derim, o bana 'Bugün birinin tansiyonunu ölçtüm' der. İki güne birbirimizi bıçaklarız."

Salonda bir anlık derin bir sessizlik oldu. Annem derin bir iç çekerken, babaannem kıkırdadı.
Saadet Teyze bozulmuş bir edayla doğruldu. "Aaa! Ne kadar da laf hazır sen de! Biz senin iyiliğini düşünüyoruz şurada!"

"Saadet Teyze," dedim ayağa kalkarak. "Siz benim iyiliğimi düşünmek yerine o pırlanta gibi yeğeninizi Güneş Sistemi'ne fırlatın, bence orada daha çok parlar. Bana müsaade, benim kurtarılacak gerçek hastalarım var."
Tabağı masaya bırakıp salondan fırtına gibi çıktım. Annemin arkamdan "Elfida!" diye seslenişini duydum ama arkama bile bakmadım.

Koridora çıktığımda derin bir nefes aldım. Ama tam bahçe kapısına doğru adım atacaktım ki, merdivenlerin dibindeki gölgeyi fark ettim.
Karan Yüzbaşı, kollarını göğsünde birleştirmiş, sırtını duvara yaslamış vaziyette duruyordu. Siyah tişörtünün içinde her zamanki gibi bir heykel gibi kıpırtısızdı. Gözlerinde ise fırının önünde de, ağacın altında da görmediğim bir ifade vardı: Hafif, alaycı ve son derece eğlenen bir pırıltı.
Bütün o konuşmaları, teyzelerle olan kavgamı başından sonuna kadar dinlemişti.

"Sarımtırak ayçiçeği tarlası mı?" dedi Karan, buz gibi ses tonunun arasına gizlenmiş o hafif tebessümle. "Genetik analiziniz oldukça başarılıydı, doktor."
Yanaklarımın sinirden yeniden ısındığını hissettim. Çenemi yukarı kaldırdım, üzerine doğru bir adım attım.
"Siz dinleme cihazı mısınız Yüzbaşı'm?" dedim dik bir sesle. "Her duvarın arkasından bitiyorsunuz!"

Karan duruşunu bozmadan bana baktı. "Evin ortasında şov yaparken sesiniz üst kata kadar geliyordu. Dinlemek için özel bir çaba sarf etmeme gerek kalmadı."

"Şov yapmıyordum ben," dedim parmağımı adama doğru sallayarak. "Kendi hayatımı savunuyordum!"

Karan hafifçe kafasını eğdi. "Görünen o ki, cephe savunmasında oldukça hırçınsınız. Ama Saadet Teyze haklıydı... Börek gerçekten biraz kuruydu." Adam benimle resmen dalga geçiyordu! Hem de o buz gibi, tek bir mimik bile oynatmayan çehresiyle!
"Gidin o zaman yaş kayısı yiyin Yüzbaşı!" dedim hırsla yanından geçip giderken.

Bahçe kapısını neredeyse menteşelerinden sökecek bir hırsla arkamdan kapattım. Yanaklarım alev alev yanıyor, soluğum tıkandıkça hırsımdan kendi kendime söyleniyordum.
"Kasıntı şey ne olacak!" diye mırıldandım sokağın tozlu kaldırımında adımlarımı sertçe yere vurarak. "'Börek gerçekten biraz kuruydu'ymuş! Neymiş, 'genetik analizim başarılı'ymış! Duvar zihniyetli adam! Sana ne benim Saadet Teyze'ye verdiğim cevaptan!"

Sinirden ellerimi yumruk yapmış, fırından kaptığım ama hâlâ poşetinde duran boyozu sıktığımı fark edince duraksadım. "Boyozuma da yazık oldu senin yüzünden Yüzbaşı hazretleri," diye hırsla homurdandım.

Tam sokağın köşesini dönüp kliniğe doğru fırtına gibi estirecektim ki, sivil bir kara aracının bahçe kapısının hemen ilerisinde, kaldırım kenarında yavaşlayıp durduğunu gördüm. Siyah, omuzları yüksek, heybetli araç durur durmaz sürücü kapısı açıldı.
İçinden çıkan kişi, üniformasız olsa bile duruşundaki o otuz yıllık askeri heybetten şaşmayacağınız tek adamdı: Babam, Tuğgeneral Ali Soykan.
Üzerinde sivil bir gömlek ve kumaş pantolon vardı ama omuzlarının dikliği, bakışlarının keskinliği ve her an kışla denetleyecekmiş gibi duran disiplinli havası milim eksilmemişti. Arabanın kapısını kapatıp bana doğru bir adım attı. Yüzündeki o çatık ama bana bakınca anında yumuşayan ifadeden, sinir katsayımın tavan yaptığını hemen anladığını fark ettim.

"Elfida?" dedi babam, çatık kaşlarının altından beni baştan aşağı süzerek. "Ne bu hal kızım? Yüzün beş karış, gözlerinden alev fışkırıyor. Yine ne oldu? Babaannen çayına tuz mu kattı, yoksa annen yine altın günü saçmalığıyla üzerine mi geldi?"

"Hiç sorma babam," dedim yanına adımlayıp kollarımı göğsümüzde birleştirerek. Sesimdeki o çocuksu hırsı gizleyemiyordum. "Annemle babaannem az bile kaldı! Salonda Saadet Teyze bana genetik mühendisliği eşliğinde koca kataloğu açtı. Yok yeğeni doktormuş da, yok evlenseymişiz çocuklarımız güneş gibi sapsarı doğarmış da! Çıldıracağım ya, rızam dışında genetik haritama el konuldu az önce!"

Ali Paşa'nın bıyıklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Kızının bu hırçın, lafını sakınmayan hallerine alışkındı. "Eee," dedi gülüşünü bastırmaya çalışarak. "Sen ne dedin Saadet teyze'ne? Sen boş durmazsın, füzeyi fırlatmışsındır yine."

"Dedim tabii!" diye dikleştim. "Dedim ki Saadet Teyze senin o pırlanta yeğenini Güneş Sistemi'ne fırlatalım, orada daha çok parlasın! Biz evlensek ben adama parazit aşısı anlatırım, o bana tansiyon ölçümü anlatır, iki güne birbirimizi boğazlarız dedim!"
Babam bu lafımın üzerine dayanamayıp gür bir kahkaha attı. "Aferin benim kızıma. Soykan ailesinin kızı öyle kolay teslim olmaz işte." Tam elini omzuma koyup beni teselli edecek, "Yürü kliniğe bırakayım seni," diyecekti ki...

Bahçe kapısının demiri gıcırdadı. İçeriden, kollarını sıvayrak bir şekilde dışarı çıkan kişi Karan Göktürk'ten başkası değildi. Siyah tişörtü, geniş omuzları ve o heykel gibi kımıldamayan çehresiyle bahçe kapısından dışarı adım attı. Bakışları önce bana, ardından babama kaydı.
Karan'ın gözleri babamı gördüğü an, o az önceki alaycı, eğlenen ifadesinden eser kalmadı. Adam saliseler içinde adeta çelik bir yaya dönüştü. Sırtı dikleşti, omuzları gerildi ve gözlerindeki o laubali pırıltı yerini sonsuz bir askeri saygı ve disipline bıraktı.

Karan, doğrudan Tuggeneral Ali
Soykan'ın karşısında hazır ola geçti. "Komutanım!" dedi Karan, sesi sokakta yankılanacak kadar tok, net ve resmiydi.
O an neye uğradığımı şaşırdım. Yüzümdeki hırçın ifade donakaldı. Karan Göktürk... Babamın karşısında resmen hazır olda duruyordu! Bakışları bir milim bile kaymıyor, sanki Karargah'ın ortasındaymış gibi dimdik duruyordu.

Babamın yüzündeki o babacan ifade bir anda silindi; yerini kendi tümenindeki özel timi sevk ve idare eden o efsanevi Tuğgeneral havası aldı. Ali Paşa, Karan'a doğru bir adım attı. Bakışlarında büyük bir gurur, güven ve derin bir komutan sevgisi belirdi. "Rahat, Yüzbaşı," dedi babam, sesi babacan ama bir o kadar da otoriterdi. "Kışlada değiliz, mahalledeyiz. İzinlisin."

Karan duruşunu hafifçe esnetti ama saygısından bir gram bile ödün vermedi. "Sağ olun komutanım. Hoş geldiniz."

"Hoş bulduk Karan," dedi babam, elini Karan'ın omzuna vura vura. "Nermin Abla söyledi geldiğinizi. Çocuklar nasıl? Bora, Yavuz, Berkan? Bir arıza yok değil mi?"

"Çok şükür komutanım," dedi Karan düz bir sesle. "Görevi kazasız belasız teslim ettik. Tim iyi, herkes memleketinde kafa dinliyor. Berkan biraz fırın turlarında zayiat veriyor ama hallediyoruz."
Berkan ve fırın lafını duyunca gözlerimi devirmeden edemedim. Bak sen şuna! Fırındaki boyoz kavgasına gönderme yapıyordu çaktırmadan!

Babam Karan'ın omzunu sıktı. "Aferin. Son operasyondaki serinkanlılığın ve timi oradan burnu bile kanamadan çıkarışın için tekrar tebrik ederim seni Yüzbaşı. Seninle çalışmak benim için her zaman gurur."

"Sağ olun komutanım. Sizin emrinizde olmak bizim için onurdur," dedi Karan, gözünü bile kırpmadan.
Ben orada resmen üçüncü şahıs gibi kalakalmış, bir babama bir de bu kütük Yüzbaşı'ya bakıyordum. Demek benim 'kasıntı' dediğim adam, babamın en güvendiği, canını emanet ettiği timin komutanı Karan Yüzbaşı'ydı! Vatanı koruyan o çelik adam bu heykel kılıklı tip miydi yani?!

Babam birden bana döndü. Benim şaşkın şaşkın ikisine baktığımı görünce gülümsedi.
"Eee Karan," dedi babam, hafif imalı bir sesle. "Bizim bu hırçın kızla tanıştınız mı bakayım? Benim küçük numaradır kendisi. Veteriner Elfida."

Karan'ın bakışları yavaşça babamdan bana kaydı. O askeri ciddiyetin arkasına gizlenmiş, sadece benim görebileceğim o minik, sinir bozucu eğlence kırıntısı tekrar gözlerinde belirdi. Karan bana baktı, sonra babama döndü. "Tanıştık komutanım," dedi Karan, sesindeki o buz gibi sakinliği bozmadan. "Kendisiyle sabah fırının önünde bir stratejik boyoz mücadelesinde, ardından da bahçedeki erik ağacından yaptığı serbest paraşütsüz atlayış sırasında oldukça 'yakın' bir temasımız oldu."

Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu! Adam resmen beni babama şikayet ediyordu! Hem de ne teknik terimlerle!

Babam kaşlarını çatıp bana baktı. "Yakın temas derken? Ne ağacı? Ne atlayışı Elfida?"

"Hiçbir şey babacım!" diye atıldım hemen, Karan'a arkadan öldürücü bakışlar atarak. "Kedi kurtarıyordum ben! Adaya... yani ağaca tırmandım, dal kırıldı. Yüzbaşı hazretleri de çok büyük bir kahramanlık örneği gösterip beni tutmak zorunda kaldı! Abartılacak bir şey yok yani!"

Babam durumun ne olduğunu anladığı an kıkırdamamak için dudaklarını birbirine bastırdı. "Demek ağaçtan düştün... Ve Karan seni tuttu."

"Tutmak zorunda kaldım diyelim komutanım," dedi Karan, bana bakarak pis pis sırıtmayı kıl payı reddeden bir ifadeyle. "Görevimiz halkı ve komutanımızın kızını yüksekten düşme tehlikelerine karşı korumaktır."

"Siz beni korumayın Yüzbaşı!" dedim çenemi yukarı kaldırarak. Babamın arkasında durduğum için Karan'a doğru gizlice yumruğumu sıktım. "Ben kendi başımın çaresine bakarım. Ayrıca boyozumu da vermedim size, farkındaysanız!"
Karan bakışlarını benden çekip babama döndü, beni tamamen yok sayan o sinir bozucu asker disiplinine geri döndü. "Komutanım, Nermin Annem içeride sizi bekliyor. Akşam yemeğe de davetlisiniz, bilginiz olsun."

"Tamamdır Karan," dedi babam gülerek. "Akşama Göktürkler'deyiz o zaman. Kızım, yürü biz de eve geçelim, sen önce şu üstündeki yaprakları temizle."
Babam arabaya doğru adımlarken ben Karan'a doğru bir adım yaklaştım. Babamın duyamayacağı ama onun net duyabileceği fısıltılı bir sesle konuştum:"Babamın komutanın olması sana prim vermez Yüzbaşı! Akşam o yemekte görüşeceğiz seninle. O boyozun hesabını soracağım sana!"

Karan duruşunu bozmadan, bana yukarıdan aşağıya buz gibi baktı. Eğilip kulağıma doğru sadece benim duyabileceğim o boğuk ve derin sesiyle fısıldadı:
"Bekliyorum doktor. Ama dikkat et... Akşam yemekte masadan da aşağı düşme."

Adam arkasını dönüp bahçe kapısından içeri adımlarken ben sinirden ayağımı yere vurdum. Babam arabadan korna çalmasaydı arkasından o boyoz poşetini fırlatmam an meselesiydi. "Görürsün sen Yüzbaşı..." diye mırıldandım arabaya binerken. "Bu akşam o yemeği sana zehir etmezsem bana da Elfida Soykan demesinler!"

&&&

Eve adımımı attığım an kapıyı öyle bir çarptım ki, koridordaki zeytin dalı motifli seramik ayna hafifçe sallandı. Ayakkabılarımı ayağımdan fırlatıp doğruca mutfağa adımladım. Yanaklarım hâlâ alev alev yanıyordu. Sokağın başında Karan Yüzbaşı'nın o fısıltılı sesi, o buz gibi ama sinir bozucu derecede kendinden emin tavrı zihnimde yankılanıp duruyordu.
"Bekliyorum doktor. Ama dikkat et... Akşam yemekte masadan da aşağı düşme."

"Kasıntı," diye mırıldandım hırsla, tezgaha doğru yürürken. "Duvar suratlı, sivil kıyafetli kütük! Sanki kışlanın ortasındayız da bana talimat veriyor. Babam Tuğgeneral diye havalara bak... Sen dur, ben o akşam yemeğinde senin o buzlarını eritip buhar etmezsem bana da Elfida demesinler."
Tezgahın üzerindeki kağıt poşete gözüm kaydı. Sabahın köründe Hüseyin Amca'nın fırınından, Berkan'la adeta meydan muharebesi vererek kaptığım boyoz... Poşeti açtım.

Boyozdan dev bir ısırık aldım. Hamurun çıtırtısı mutfakta yankılanırken gözlerimi kapatıp lezzetin tadını çıkarmaya çalıştım. Bir nebze olsun sinirim yatışır gibi olmuştu ki...

Mutfak kapısının eşiğinde iki tane devasa gölge belirdi.
Aras, sırtını kapı pervazına yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmiş pişkince sırıtıyordu. Yanında duran Ege ise gözünün altındaki hafif morluğu kapatmak için kaşını oynatıp duruyor, bakışlarını direkt elimdeki boyoza dikiyordu. İkizlerim, üçüz kardeşlerim, hayatımın en büyük iki imtihanı...

"Ooo," dedi Aras, sesindeki o piçoz tavırla. "Ağaçtan dikey iniş yapan sahaların efsanevi veterineri Elfida Soykan hanımları mutfağı şereflendirebilmiş."

"Bakıyorum da moralimiz bozuk ama iştahımız yerinde," diye ekledi Ege, bir adım öne atlayarak. "Sokaktaki kargaşanın kokusu buraya kadar geldi yalnız. Babamın emrindeki Yüzbaşı Karan Göktürk'e çattın değil mi yine?"

Gözlerimi devirip boyozumdan bir ısırık daha aldım. "Size ne oluyor acaba? Mutfak denetimine mi geldiniz? İşiniz gücünüz yok mu sizin?"

"İşimiz gücümüz sensin kardeş," dedi Aras, tezgaha doğru yanaşıp elini direkt boyoz poşetine uzatarak. "Ayrıca o elimdeki boyozun kokusu tüm koridoru sardı. Fırındaki son sıcak boyoz olduğunu da duyduk. Ver bakayım şuradan bir parça, rüşvetimizi alalım."

Elimi hızla çekip poşeti göğsüme bastırdım. "Hop! Orada duracaksın işte! Bu boyoz için fırında kan döküldü, haberiniz var mı sizin? Askeriyeyle çatışmaya girdim ben bunu alabilmek için! Size bir kırıntı bile yok!"

Ege pis pis sırıttı. "Öyle mi Elfida Hanım? Demek bir kırıntı bile yok... Peki biz şimdi içeri salona geçip, babaannemle annemin yanında babama desek ki: 'Babacım, senin emrindeki Yüzbaşı Karan var ya... Hani şu gözün gibi sakındığın adam. Senin bu küçük kızın sabahın köründe erik ağacına tırmanıp, Nermin Teyzelerin bahçesinde o Yüzbaşı'nın kucağına serbest düşüş yaptı'... Acaba Ali Paşa ne der?"

"Hatta daha detaylı anlatalım," diye araya girdi Aras, gözlerini kısarak. "Diyelim ki, 'Babacım, senin Yüzbaşı senin kızını kucağında un çuvalı gibi tuttu, sonra da kızın adama kasıntı diye bağırdı.' Nasıl fikir ama?"

"Siz var ya..." dedim parmağımı ikisine birden sallayarak. "Siz tam birer sülüksünüz! Şantajcı yaratıklar! Babamın karşısında Yüzbaşı'ya yeterince rezil oldum zaten, bir de sizin o geveze dilinize düşemem! Ayrıca babam her şeyi biliyor zaten."

Ege, tezgahın kenarına oturarak. "Ver bari şu boyozdan yarısını, ağzımızı mühürleyelim. Yoksa akşamki yemekte otururken laf arasında 'Ağaçtaki kedi nasıl oldu Elfida?' diye sorasım gelir, bak karışmam."

"Tamam! Alın, belanızı alın!" diye bağırdım, boyozun yarısını hırsla bölüp Aras'ın eline tutuşturarak. Diğer yarısını da Ege kapıştı. İkisi de aynı anda devasa birer ısırık alıp zafer kazanmış gibi çiğnemeye başladılar.

"Mmm," dedi Aras ağzı doluyken. "Sıcak olsaymış daha iyiymiş ama zaferin tadı bir başka tabii."

"Sizi doğuran anaya acıyorum ben," dedim tezgahı silerken. "İki tane şantajcı büyütmüş evde." Tam o sırada koridordan terlik şıpırtıları ve yüksek sesli bir söylenme dalgası yükseldi.

Annem ve babaannem mutfağa giriş yaptı. Babaannem elindeki bastonu yere vura vura içeri adımlarken, annem de elindeki tülbenti kafasına bağlamış, temizlik ve yemek telaşının ortasında kalmış bir ordu komutanı gibi çıldırtıcı bir enerjiyle doluydu. "Siz hâlâ burada boğaz derdinde misiniz?!" diye bağırdı annem, elindeki merdaneyi tezgaha vurarak. "Ege! O gözünün morluğu ne öyle, hâlâ buz koymamışsın! Aras, sen niye üstünü değiştirmedin? Baban salonda gazete okuyor, akşam Göktürkler'e gideceğiz diyorum, kimsede tık yok!"

Babaannem bastonunu Ege'nin bacağına hafifçe dürttü. "Çekil bakayım oradan sıpa! Ağzına da tıkıştırmış hamuru... Ulan sizin yüzünüzden bu evde bir gün huzur olmadı! Elfida! Sen ne dikiliyorsun orada çalı süpürgesi gibi? Git üstünü başını değiştir, yaprak kaynamış saçlarının arası!"

"Babaanne!" diye feryat ettim. "Ben kedi kurtarıyordum diyorum, ne yaprağı ya!"

"Bırak şimdi kediyi mediyi!" dedi annem, elini beline koyarak. "Nermin'in evindeki o rezilliğin neydi? Kızım sen ne biçim bir kız oldun böyle? Adam babanın en güvendiği Yüzbaşı, babanın tim komutanı! Sen git adama 'kasıntı' de, yetmesin kucağına düş! Saadet teyze salonda senin için ne senaryolar yazdı haberin var mı?"

"Anne, Saadet Teyze benim çocuklarımın sarımtırak ayçiçeği tarlasında yetişmesini önerdi az önce!" dedim hırsla. "Ben de cevabını verdim çıktım!"

"Sus kız!" dedi babaannem, sandalyeye çökerken. "Çok konuşma! Adam gibi bir kısmet buldun mu da laf yetiştiriyorsun? Karan gibi çocuk bu mahalleye bir daha gelir mi be? Boy var, pos var, babanın sağ kolu, karizma var... Sen git adama laf sok! Ah benim akılsız kafam, ben seni böyle mi yetiştirdim?"

Aras ile Ege arkada kıkır kıkırdarken, Aras araya girdi: "Babaanne bak ben de diyorum, adam babamın gözdesi ama Elfida adamı daha ilk günden düşman belledi."

"Siz bir susun bakayım!" diye bağırdım kardeşlerime dönerek. "Çok meraklıysanız gidin Karan Yüzbaşı'yla siz evlenin! Boyu posu var ya, tam size göre!"
O sırada mutfak kapısının eşiğinde babam belirdi. Tuğgeneral Ali Soykan. Elindeki çay bardağıyla, kapıya yaslanıp mutfaktaki bu kaotik manzarayı izlemeye başladı. Babamın gelişiyle mutfaktaki desibel bir anda yarı yarıya düşüverdi.

Annem elindeki merdaneyi indirdi, üçüzlerim toparlandı, ben de tezgahın arkasında dikleştim.
"Ne oluyor burada?" dedi babam, o tok ve babacan sesiyle. "Bütün mahalle sizin bu mutfaktaki bağrışmanızı dinliyor. Kübra, hatun ne bu telaş?"

"Ne olacak Ali," dedi annem iç çekerek. "Akşam Nerminlere gideceğiz ya, senin bu haylaz üçüzlerin bir türlü hizaya gelmiyor. Elfida desen zaten senin Yüzbaşı Karan'a taktı kafayı, ötekiler desen boğaz derdinde."

Babam bakışlarını bana çevirdi. Bıyıklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi ama hemen kendini toparladı. "Karan'a taktı demek... Elfida kızım, Karan benim öz evladım gibidir. Dağda, taşta canımı, timimi gözüm kapalı emanet ettiğim adamdır. Sen adama ne dedin?"

"Babacım!" dedim sitemle. "Ağaçtan düşerken beni tuttu diye 'paraşüt tak' diye dalga geçti benimle! Babanın Yüzbaşı'sı diye kendini ne sanıyor bu adam?"

"O Yüzbaşı dediğin adam senin hayatını kurtardı az önce," dedi babaannem kenardan lafı yapıştırarak. "Düşüp omurganı kırsaydın görürdüm ben seni!"
Babam hafifçe gülümsedi, çayından bir yudum aldı. "Karan kuralcıdır, disiplinlidir. Benden eğitim aldı kızım, asker adamdır; öyle sizin gibi mahalle dedikodularına, laf kalabalığına gelmez. Ama özünde pırlanta gibi çocuktur."

Babam salona doğru yürürken, ben sinirden kollarımı göğsümüzde birleştirdim. Annem hemen yanıma yaklaştı, elimden tutup beni koridora doğru sürüklemeye başladı.
"Yürü bakayım odana!" dedi annem. "Sana akşam için güzel bir şeyler seçeceğiz. Öyle kliniğe gider gibi spor kıyafetlerle gidilmez!"

"Anne ya! Düğüne mi gidiyoruz, yemeğe mi?!" diye bağırdım.
Odaya girdiğimizde annem gardırobumu açıp kıyafetlerimi talan etmeye başladı. Ben ise yatağın üzerine oturup tavanı izlemeye başladım. Zihnimde hâlâ Karan'ın o kulağıma eğilip söylediği laf dönüp duruyordu.
"Akşam yemekte masadan da aşağı düşme."

"Görürsün sen Yüzbaşı," diye mırıldandım hırsla. "O masada kimin aşağı düşeceğini akşam hepsi görecek."

Sokağın üzerindeki turuncu akşam güneşi, İzmir'in o tatlı imbat rüzgarıyla birleşirken Göktürk ailesinin iki katlı bahçeli evinden yükselen ızgara kokuları tüm mahalleyi sarmıştı. Annem süslenip püslenmiş, babaannem en şık tülbentini bağlamış, Aras ile Ege ise babamın arkasında hizaya girmişti. Ben mi? Ben annemin zoruyla giydiğim düz, yeşil yazlık elbisem ve saçlarıma alelacele yaptığım dalgayla en arka sırada, adeta bir ceza infaz kurumuna yürür gibi adımlıyordum.

Göktürkler'in bahçe kapısından içeri girdiğimizde uzun mahalle sofrası kurulmuştu. Masanın başında Nermin Teyze ile Recep Amca duruyordu. Karan Yüzbaşı ise bahçenin köşesinde, düz siyah bir tişört ve kumaş pantolonla, kollarını göğsünde birleştirmiş vaziyette duruyordu. Babamı gördüğü an Karan'ın duruşu anında çelikleşti. Adeta karargahtaymış gibi sırtı dikleşti, öne bir adım atıp başıyla selam verdi. "Hoş geldiniz komutanım."

"Hoş bulduk Karan," dedi babam. Sesi babacandı ama o komutan mesafesi bir milim bile eksilmemişti. "Recep, Nermin Abla... Kolay gelsin."
Nermin Teyze hemen anneme sarıldı. Saadet Teyze de masanın kenarına kurulmuş, gözlerini üzerimize dikmişti. Saadet Teyze tam ağzını açıp "Ayy Kübra, senin bu kız da pek süslenmiş, Karan'a da pek..." diye söze girecekti ki, babam tek bir bakışıyla lafı kadının boğazına tıkadı.

Babam'ın o keskin, komutan gözleri Saadet Teyze'nin üzerinde durakladığında salona ağır bir askeri disiplin çöktü sanki. Babam, kızının mahalle dedikodularına malzeme edilmesine de, emrindeki subayla aynı cümlede "kısmet" diye geçirilmesine de asla müsaade etmezdi.
"Masaya geçelim Nermin Abla," dedi babam, sesi tartışmaya kapalı bir netlikteydi. "Lafı uzatmayalım, acıktık."

Nermin Teyze'nin saçma sapan oturma düzeni çabasına babam bizzat müdahale etti. Sandalyeyi çekip "Elfida, geç yanıma otur kızım," dedi. Beni direkt sağ yanına, kendi korumasına aldı. Karan ise babamın tam çaprazına, Recep Amca'nın yanına oturdu.
Karan ile göz göze geldik. Yüzünde sabahki o alaycı ifadeden eser kalmamıştı. Bakışları soğuk, mesafeli ve tamamen ciddiyet doluydu. Adam resmen resmi geçit törenindeydi.

"Eee Karan," dedi babam, tabağına köfte alırken. "Sınır hattındaki son durumdan sonra timin toparlanması nasıl gidiyor? Bora'nın omzundaki dikişler söküldü mü?"

"Söküldü komutanım," dedi Karan, dik bir duruşla. "Bora iyi. Berkan ile Yavuz da iyiler. İzin dönüşü göreve hazırız."

"Güzel," dedi babam, çayından bir yudum alıp Karan'a doğru baktı. Sesindeki o babacan ton yerini bir amirin uyarısına bıraktı. "İzmir'desin diye salma kendini. Mahalle başka, kışla başka. Komşuluk hakkı ayrı ama benim ailemin, çocuklarımın bir huzursuzluk yaşamasına müsaade etmem. Sabahki fırın kargaşası gibi çocukça işleri bir daha duymayayım."

Karan başını hafifçe eğdi.
"Emredersiniz komutanım. Bir daha tekrarlanmaz."

Adamın o "Emredersiniz" derkenki buz gibi kabullenişi içimi bir tuhaf yaptı. Bana bakmıyordu bile. Sanki ben sabah onun kucağına düşen kız değildim de, komutanının yanında duran sıradan bir sivil figürdüm. Bu profesyonel mesafe beni rahatlatması gerekirken, Nedense içimdeki o hırçın damarı kaşıyordu.

Yemeğin ortasında Nermin Teyze dayanamayıp "Ayy Ali abl, çocuklar sabah biraz atışmış ama komşu çocukları olur öyle..." diye yumuşatmaya çalıştı.
Babam tabağındaki çatalı yavaşça bıraktı. "Nermin Abla, komşuluk başka. Elfida benim tek kızımdır, veterinerdir, işinde gücündedir. Karan da benim canımı emanet ettiğim Yüzbaşı. Aralarındaki tek münasebet benim üzerimden kurulan mesafedir. Başka bir muhabbet, başka bir laf söz bu masada geçmesin."
Salonda bir anlık derin bir sessizlik oldu. Annem başını öne eğdi, Saadet Teyze çay bardağına sığındı. Aras ile Ege bile sesini kesti. Babam sınırları çelik bir halatla çizmişti: Benim kızıma kimse görücü usulü iması yapamaz, benim Yüzbaşımla da kızım arasında laubalilik olamaz.

Karan'ın bakışları bir anlığına bana kaydı. Gözlerinde sadece komutanının emirlerini tahlil eden bir askerin dinginliği vardı. "Haklısınız komutanım," dedi Karan, tok ve mesafeli bir sesle. "Aksi bir durum zaten söz konusu olamaz."

Çayımı yudumlarken masanın altından kendi dizlerimi sıktım.
Yemek boyunca babam askerlikten, vatan savunmasından ve kışladaki disiplinden bahsetti. Karan sadece sorulan sorulara kısa ve net cevaplar verdi.

Saat henüz dokuz olmadan babam ayağa kalktı. "Bize müsaade Nermin Abla. Yarın erken kalkılacak, Elfida'nın klinikte hastaları var, çocukların işi var."

"Ayy hemen gitmeseydiniz Ali abi..." dedi Nermin Teyze ama babamın kararından dönmeyeceğini bildiğinden üstelemedi. Bahçe kapısına doğru yürürken Karan en arkada, kapının yanında durdu. Babamla el sıkıştı. "İyi geceler komutanım."

"İyi geceler Yüzbaşı. Kışlaya dönmeden önce karargaha uğra, evrakları halledelim."

"Emredersiniz komutanım."
Ben geçerken Karan sadece başıyla hafif bir selam verdi. Yüzünde milim mimik oynamadı. "İyi akşamlar Elfida Hanım."

"İyi akşamlar Yüzbaşı," dedim, sesimi olabildiğince soğuk ve resmi tutarak. Eve doğru yürürken Aras yanıma sokulup fısıldadı: "Babam raconu kesti yalnız. Adam seni Yüzbaşı'ya yaklaştırmamak için kışla duvarı ördü araya."

"Çok da umurumdaydı," dedim hırsla önüme bakarak. "Adam zaten yürüyen buzdolabı. Yüzüme bakmaması işime gelir."

Eve girip odama kapandığımda üzerimdeki elbiseyi çıkarıp rahat bir tişört giydim. Balkona çıkıp mahallenin sessizliğine baktım. Karan Yüzbaşı beni tamamen komutanının kızı olarak kodlamış, araya aşılmaz sınırlar koymuştu.
Gülümsedim ama bu seferki gülüşüm hırstan değildi. "İyi yaptın Ali Paşa," diye mırıldandım geceye doğru. "En azından o kasıntı adamdan tamamen kurtulmuş oldum."
Ama içimden bir ses, bu İzmir sıcağında o mesafelerin öyle kolay kolay korunmayacağını fısıldıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.