7. bölüm / 9
Kalp HattıÇATLAK DUVAR
Bölümler 9Şu an: ÇATLAK DUVAR
- 1 EMREDERSİNİZ KOMUTANIM7.905 kelime
- 2 KARAKOL IŞIKLARI7.695 kelime
- 3 DİSİPLİN SINIRI12.036 kelime
- 4 KIRMIZI CANAVAR14.735 kelime
- 5 KIRMIZI REÇETE14.433 kelime
- 6 BASKIN17.461 kelime
- 7 ÇATLAK DUVAR19.227 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 ALSANCAK11.825 kelime
- 9 DAMAT ADAYI12.697 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nermin Teyze bize kendi öz çocukları gibi bakıyordu ama sonuçta burası bizim evimiz değildi. Karan Göktürk'ün adımlarıyla sarsılan, onun o kışla disipliniyle yönettiği bir çatının altında yaşamak her saniye diken üstünde olmak demekti.
Hızla yataktan doğrulup oturdum. Saçlarımı tepemde alelacele ev topuzu yaparken gözlerimi ovuşturdum. Dün yan binadaki -yani yeni müstakil evimizdeki- salonu boyamaktan kollarımda ve sırtımda derman kalmamıştı. Ama bugün son gündü! Alt kattaki depoda bekleyen eşyalarımızı yan binaya taşıyacak, yerleştirecek ve şu sığıntı hayatına nokta koyacaktık. Hâlâ bu gece Karan'larda yatacak olsak da eşyaların karşıya geçmesi demek, özgürlüğe ramak kalması demekti.
Üzerime gri bir tayt ve bol bir tişört geçirip odadan çıktım. Ahşap merdivenleri gürültü çıkarmamaya çalışarak inerken, bizim üçüzlerin kaldığı odanın kapısının aralık olduğunu gördüm. İçeri göz attığımda Aras ile Ege'yi gördüm. Benimle aynı gün, aynı saatte dünyaya gelen bu iki adam, bilgisayar ekranlarının başında çift monitörün karşısına geçmişlerdi bile. Sabahın köründe e-ticaret sitelerinin panelindeki sipariş grafiklerini inceliyor, bir yandan da klavyede tıkır tıkır bir şeyler yazıyorlardı. "Siz yine başladınız mı mesaiye?" dedim kapıya yaslanarak.
Aras başını ekrandan kaldırmadan, kahvesinden bir yudum aldı. "Çin'den gelen kargo bildirimleri düşmüş. Yurt dışı satışları tavan yaptı, mağazanın stoklarını güncellememiz lazım. Taşınmaya geçmeden şu siparişleri sisteme girelim dedik."
Ege de kulaklığını boynuna indirip bana döndü. "Ayrıca kargo şirketini aradım, yan evin adresini sisteme tanımlattım. Yarından itibaren tüm iadeler ve yeni ürün girişleri bizim yeni adrese gelecek. Sen merak etme, koli taşıma işinde biz de varız, şu iki paneli halledelim iniyoruz."
"Tamam," dedim gülümsüyerek. "Çok uzatmayın, babam aşağıda nöbetçi amiri gibi bekliyor zaten."
Merdivenleri inip alt kattaki depoya doğru yürüdüm. Depo, iki binanın arasındaki ortak bahçeye açılan geniş, serin bir alandı. Yangından kurtarabildiğimiz birkaç parça masif mobilya ve haftalardır aldığımız yeni eşya kolileri orada birikmişti.
Deponun kapısına yaklaştığımda içeriden gelen ahşap sürtünme sesini duydum.
İçeri adım attığım an gördüğüm manzarayla olduğum yerde çakıldım. Karan oradaydı.
Üzerine giydiği siyah askeri atlet, geniş omuzlarını ve sırtındaki o iri kas hatlarını tamamen ortaya çıkarıyordu. Ağır, masif ahşap yemek masasını tek başına kavramış, kaldırıp kapıya doğru çekiyordu. Ama benim gözlerim anında adamın sağ eline kilitlendi.
Sargı yoktu!
O günlerdir elinde sarılı duran beyaz, kalın bandaj sökülüp atılmıştı. Beyaz cildinin üzerinde sadece hafif bir kızarıklık kalmıştı. "Sen ne yapıyorsun ya?!" diye çığlığı bastım, depoya hırsla adım atarak.
Karan hareketini kesti. Yavaşça bana doğru döndü. Sargısız sağ elini esnetip parmaklarını kapatıp açtı. O kahverengi gözleri her zamanki gibi soğuk, mesafeli ve adamı çileden çıkaracak kadar sakindi.
"Eşyaları çıkarıyorum," dedi düz bir sesle.
"Sargın nerede senin?!" dedim, yanına kadar gidip tam karşısında dikilerek. "Daha dün sarılı değil miydi? Kendi kendine pansumanı, bandajı söküp atmak ne demek Karan?!"
Karan eline bakma gereği bile duymadı. "Gerek kalmadı Elfida. Ağrısı geçti."
"Ağrısı geçti ne demek Yüzbaşı?!" dedim sesimi kısarak ama hırsla. "Doku henüz hassas! Bordo Bereli olman senin anatomik yapını değiştirmiyor herhalde! Bırak, Aras'la Ege gelsin, bilgisayar başından iniyorlar zaten. Birlikte taşırsınız!" Karan'ın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. O sinir bozucu, kışkırtıcı tebessüm yine belirdi yüzünde. Tek bir adım atıp üzerime doğru eğildi.
"Aras'la Ege'nin işi başından aşkın," dedi, sesi pürüzlü ve derin çıkıyordu. "Sabahın köründen beri e-ticaret panelleriyle uğraşıyor, kargoları yönetiyorlar. Ben boştayım. Benim elim sağlam, kendi işine bak."
"Göz göre göre sakatlamana izin vermeyeceğim!" diyerek hırsla sağ elini kavradım. Yarasının, bilek dokusunun olduğu yere parmaklarımla hafifçe bastırdım. Cildinin sıcaklığı, o sert kas dokusu anında ellerime yayıldı. Karan, elini tutmamla birlikte duraksadı. Bakışları, onun sert, iri elini sıkıca kavrayan küçücük ellerime kaydı. Ela gözlerindeki o soğuk perde bir anlığına aralandı, yerini yakıcı bir derinliğe bıraktı. "Eğer muayenen bittiyse hekim hanım..." dedi, sesi aniden kısılarak. "Masayı dışarı çıkaracağım. İzin verir misin?"
Hızla elini bıraktım. Sanki kor bir kömür tutmuşum gibi ellerimi geri çektim. Yüzümün alev alev yandığını hissederek bir adım geriledim.
"Ne halin varsa gör!" dedim hırsla. "Gidip yine acıtırsan sakın bana gelip 'bileğim ağrıyor' deme!"
Karan masayı tek hamlede kaldırıp deponun kapısına doğru adımlarken arkasını dönmeden konuştu: "Sana gelip sızlanmam Elfida. Merak etme."
"İnatçı katır!" diye mırıldandım arkasından.
Saat sekize doğru bahçe tam bir ana baba gününe dönmüştü.
Babam, deponun önüne bir sandalye çekmiş, elinde bir kağıt kalemle gelen giden kolileri denetliyordu. "Aras! O kırılacak cam eşya kolisini mutfağa götürün! Ege, sen de bilgisayar bileşenlerinin olduğu kolileri kendi odanıza çıkartın, nem almasın!" Aras elindeki koliyi kucaklamış yan evin kapısına doğru ilerlerken, Ege de arkasından monitör kutularıyla geliyordu. İkisi de iş güç sahibi, kendi şirketlerini evden yöneten yetişkin adamlardı; babamın 'komutan' edasıyla verdiği emirlere alışkın oldukları için sadece "Tamam baba, hallediyoruz" deyip geçiyorlardı.
Ben elimdeki havlu ve nevresim kolisini kucaklayıp iki binanın arasındaki o küçük bahçe yolundan yan eve doğru yürümeye başladım.
Tam o sırada Karan depodan çıkıyordu. Üzerindeki siyah atlet terden sırtına yapışmıştı. Sargısız sağ eliyle masif ahşap gardırop kapağını tek başına kavramış, geniş omuzlarına yüklemişti. Kaslarının her hamlede nasıl gerildiğini, boynundaki damarların nasıl belirginleştiğini görmemek için kör olmak gerekiyordu.
İç sesim bana bas bas bağırıyordu: Elfida bakma şu adama! Adam Bordo Bereli, acı eşiği yok bunun! Sen kendi koline odaklan!
Ama bakışlarımı çekemiyordum. Adam resmen tek başına nakliye kamyonu gibi çalışıyordu. Ve işin en çıldırtıcı yanı, sargıyı çıkardığı elini hiçbir şey olmamış gibi kullanıyordu.
Yan evin açık kapısından içeri girdim. Dün Fildişi Beyazı'na boyadığımız geniş salon, sabah güneşinin vurmasıyla pırıl pırıl parlıyordu. Taze boya kokusu ve ahşap kokusu birbirine karışmıştı.
Mutfak bölümüne geçip elimdeki koliyi tezgaha bıraktım. Arkamdan Aras girdi. Taşıdığı koli bantlı kutuyu tezgaha bırakıp derin bir nefes aldı.
"Elfida," dedi Aras, alnındaki teri silerek. "Karan sağ elindeki sargıyı mı sökmüş bana mı öyle geldi?"
"Sökmüş," dedim, kolinin kapağını açarak. "Akıl karı değil. O kadar ağır şeyi tek başına taşıyor."
Aras gülümsedi. "Adam Yüzbaşı, kışlada bundan daha ağır mühimmat sandıkları taşıyorlardır. Ama helal olsun, tek başına koca masayı çıkardı depodan. Ege ile biz kargoların stok sayımını yaparken adam dışarıyı yarıladı bile."
"Olsun," dedim kıyafetleri dolaba dizerken. "Söz dinlemiyor ki."
O sırada mutfak kapısında Alya belirdi. Üzerinde rahat bir eşofman, elinde kocaman bir termosla içeri girdi.
"Günaydın komşular!" dedi Alya neşeyle. Termosu tezgaha bırakıp etrafa baktı. "Ooo, fildişi beyazı harika oturmuş duvara! Kızım ev mis gibi kokuyor."
"Hoş geldin Alya," dedim. "Mutfak kolilerini açıyoruz işte. Bugün eşyalar geçsin de rahatlayalım."
Alya yanıma yaklaşıp koluma dokundu. "Kızım dışarıda Karan'ı gördüm. Atletle dolap kapağı taşıyor adam! Sargıyı da sökmüş atmış. Sen bu adama bir şey demedin mi?"
"Söyledim tabii!" dedim hırsla. "Dinliyor mu sanıyorsun? 'İyiyim ben' deyip kestirip atıyor. Bordo Bereli inadı işte."
Alya sırıtarak kulağıma eğildi. "İnat minat ama adamın kasları fildişi beyazı duvardan daha çok dikkat çekiyor haberin olsun. Dışarı çıkarken bakışları doğrudan bu pencereye kayıyordu."
"Alya başlama yine," dedim, bardakları dolaba dizerken. "İşimiz başımızdan aşkın."
Öğlene doğru taşıma işinin en zorlu kısmı bitmişti. Eşyaların büyük çoğunluğu yan binadaki odalara yerleştirilmişti. Bizim üçüzlerin çalışma odasına iki devasa masa kurulmuş, bilgisayarlar ve sunucular çoktan prize takılmıştı. Aras ile Ege odalarında yeni siparişlerin kargo etiketlerini yazdırırken, ben alt kattaki mutfakta son koli kutularını boşaltıyordum.
Mutfak kapısında bir gölge belirdi.
Gelen Karan'dı.
Üzerindeki sırılsıklam olmuş atleti değiştirmiş, temiz siyah bir tişört giymişti. Saçları nemliydi, muhtemelen bahçedeki çeşmede yüzünü yıkamıştı. Elinde boş bir cam sürahi vardı. Gözleri doğrudan beni buldu. "Mutfakta arıtma çalışıyor mu?" diye sordu. Sesi düz ve mesafeliydi.
"Çalışıyor," dedim, musluğun yanını göstererek. "Doldurabilirsin. Karan içeriye doğru adımladı. Küçük mutfağımıza o devasa cüssesiyle girince bir anda odadaki hava değişti. Sanırsın oksijen azaldı, alan daraldı. Alya durumdaki o garip gerilimi anında sezmiş gibi "Ben üst kata, Aras'ların yanına bakayım!" diyerek mutfaktan ışık hızıyla tüyüverdi.
Hain Alya! Beni yine tek bıraktın!
Mutfakta sadece ikimiz kaldık. Arıtmadan akan suyun ince sesi ve ikimizin nefes alışverişleri dışında çıt çıkmıyordu.
Karan sürahiyi doldururken bakışlarımı tutamayıp yine onun sağ eline kaydırdım. Sürahiyi tutan parmak boğumlarında çok hafif bir titreme vardı. Normal bir insan fark etmezdi ama bir veteriner olarak kas zorlanmasını şıp diye anlardım.
"Titriyor," dedim aniden, kendimi tutamayarak.
Karan musluğu kapattı. Sürahiyi tezgaha bıraktı. Yavaşça bana doğru döndü. "Ne titriyor?"
"Bileğin," dedim, ona doğru bir adım atarak. "O masayı da dolap kapaklarını da tek başına taşımayacaktın Karan. Neden laf dinlemiyorsun sen?"
Karan gözlerini hafifçe kıstı. Aramızdaki mesafeyi kapatarak tam karşımda durdu. Boy farkımız yüzünden başımı geriye kaldırmak zorunda kaldım. "İşin bitmesi gerekiyordu Elfida," dedi, sesi derinden ve pürüzlü geliyordu. "Günlerdir bizim evde kalıyorsunuz. Bir an önce kendi evinize eşyaları taşıyıp düzeninizi kurmanız lazım."
Sözleri göğsüme bir ağırlık gibi oturdu.
"Biz sizin evinizde yük mü oluyorduk?" dedim, sesimdeki kırgınlığı gizleyemeyerek.
Karan'ın kaşları aniden çatıldı. "Yük olmakla ne alakası var?" dedi, sesi sertleşerek. "O ev sizin eviniz sayılır zaten. Ama senin o evde rahat etmediğini biliyorum. Kendi evinde, kendi odanda olmak istiyorsun. Ben sadece süreci hızlandırdım."
Söylediği şeyle kalbim tekleme yaptı.
"Karan..." dedim fısıltıyla. "Yine de bileğini sakatlamana gerek yoktu. Ben beklerdim."
Karan'ın sağ eli yavaşça kalktı. İtiraz etmeme fırsat vermeden, sıcak parmak uçları yanağıma dokundu. Sargısız, sert parmak boğumu cildimde kısa bir an süzüldü. "Ben kolay sakatlanmam hekim hanım," dedi fısıltıyla. Kahverengi gözleri tam gözlerimin içindeydi. "Sen sadece kendi evine geçmenin tadını çıkar."
Elini yavaşça geriye çekti. Tezgaktaki su sürahisini alıp tek bir kelime daha etmeden mutfaktan çıktı.
Mutfakta arkasından bakakaldım. Yanağımda bıraktığı o sıcak temas halı gibi serilmişti zihnime. Kalbim yine o kontrolsüz, saçma sapan ritmiyle güm güm vuruyordu.
Elfida, dedim kendi iç sesime. Bu adam seni mahvedecek. Kendine gel!
Akşamüstü güneş devrilip mahalle turuncu bir renge büründüğünde taşınma işi tamamlanmıştı. Eşyaların tamamı yan binaya geçirilmiş, mobilyalar yerleştirilmiş, koliler açılmıştı. Ev resmi olarak oturulabilir hale gelmişti ama detaylı temizlik ve yatakların serilmesi yarın yapılacaktı.
Babam Ali Komutan salondaki berjer koltuğa oturmuş, yorgunlukla arkasına yaslanmıştı. Bizim üçüzler -Aras, Ege ve ben- yerde, yeni serilmiş halının üzerine oturmuş çay içiyorduk. Karan ise salonun kapı eşiğine yaslanmış, kolları göğsünde bizi izliyordu.
"Elinize sağlık çocuklar," dedi babam gururla. "Çok iyi iş çıkardık. Karan oğlum, sağ olasın. Sen olmasan o masif masayı buraya iki günde getiremezdik."
Karan başını hafifçe eğdi. "Lafı bile olmaz komutanım."
"Şimdi..." dedi babam cebinden çıkardığı ev anahtarlarını masaya bırakarak. "Bugün eşyaları taşıdık ama temizlik ve yatak işleri yarın bitecek. O yüzden bu gece son kez Karan'larda kalıyoruz. Yarın sabah tamamen kendi evimize geçiyoruz." Babamın bu sözüyle duraksadım. Doğru ya... Bugün eşyalar taşınmıştı ama evde henüz yatılacak durum yoktu. Yani bu gece hâlâ Karan'ların evinde, onun çatısı altında son bir gece geçirecektik.
Karan'ın bakışları anında bana kaydı. Gözlerinde beliren o karanlık, gizemli ifadeyi fark ettim. Dudaklarının kenarında hafif, neredeyse belirsiz bir kavis oluştu.
"Nermin Hanım da yemeği hazırlamıştır," dedi babam ayağa kalkarak. "Hadi geçelim yan eve, karnımızı doyuralım."
Herkes tek tek evden çıkarken ben salonda kalan koli bantlarını ve fırçaları toplamak için geride kaldım.
Karan kapı eşiğinde durmuş, gitmemişti. "Gitmeyi çok istiyordun," dedi Karan, sesi boş salonda yankılanarak. "Ama bir gece daha bizimlesin hekim hanım."
Arkamı dönüp ona baktım. "Sadece bir gece Karan. Yarın sabah tamamen kendi evimizdeyiz." Karan ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Aramızda bir adım kala durdu. O iri gövdesiyle üzerimde yine o tanıdık, ezici baskıyı oluşturdu.
"Bir gece ya da bir ömür," dedi Karan, sesi bir fısıltı kadar alçak ama son derece net çıkmıştı. "Pencerelerimiz karşı karşıya Elfida. Yan binaya geçsen de benden uzaklaşmış olmuyorsun."
"Senden uzaklaşmaya çalıştığımı kim söyledi Yüzbaşı?" dedim, gözlerinin tam içine bakarak.
Karan'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Görecğiz Elfida. Bu gece üst kattaki koridorda karşılaştığımızda göreceğiz."
Arkasını dönüp dışarı çıktı. Ben ise elimdeki malzemelerle, içimde patlayan o karmaşık duygularla yeni evimizin Fildişi Beyazı duvarları arasında tek başıma kaldım.
Elimdeki yarısı bitmiş koli bandını ve ucuna fildişi beyazı bulaşmış kestirme fırçasını boş boya tenekesinin içine bıraktığımda, kollarımın dermanı çoktan çekilmişti. Belimi esnetmek için geriye doğru hafifçe büküldüğümde omuzlarımdan çıkan o tok çıtırtı, bomboş salonun çıplak duvarlarında yankılandı. Yeni ev kokuyordu burası. Henüz yaşanmışlıkların sinmediği, taze kireç, hafif ahşap tozu ve İzmir'in akşam ayazıyla içeri sızan o tuzlu meltem kokusu...
İçerisi yavaş yavaş kararıyordu. Sokak lambalarından süzülen
ilk cılız sarı ışıklar, tam karşıdaki geniş pencereden içeri vurup cilalanmış parkelerin üzerinde uzun, kesik çizgiler oluşturuyordu. Karan Göktürk'ün az önce kapı eşiğinde durup üzerime diktiği o koyu kahverengi, dipsiz gözleri ve boğazından dökülen o tekinsiz fısıltısı sanki hâlâ bu boş duvarların arasında asılı duruyordu. "Bir gece ya da bir ömür... Pencerelerimiz karşı karşıya Elfida. Yan binaya geçsen de benden uzaklaşmış olmuyorsun."
"Kasıntı herif," diye mırıldandım kendi kendime, yerdeki son gazete kağıtlarını ayağımın ucuyla toplarken. "Gören de sınır karakoluna nöbetçi amiri dikildi sanacak. Sanki sana çok meraklıydım. Yan binaymış... Çekerim perdeleri, görürsün pencerelerin karşı karşıyalığını!" Kendi iç sesimle kavga etmek benim bu hayattaki en büyük hayatta kalma mekanizmamdı zaten. Yoksa bu adamın her kelimesinde göğüs kafesimin altında trampet çalan o aptal kalbe başka türlü laf anlatamazdım.
Son çöp torbasının ağzını hırsla bağlayıp köşeye fırlattım. Üzerimdeki boya lekeli gri tişörtün eteklerini çekiştirip derin bir nefes aldım. Karnımın açlıktan sırtıma yapıştığını, ancak evin içindeki hareket kesilip tek başıma kalınca fark edebilmiştim. Nermin Teyze'nin yan tarafta kurduğu o bereketli akşam sofrası, fırından yeni çıkmış tepsi börekleri ve sıcak tarhana çorbası beni çağırıyordu. Üstelik bu gece... Bu gece o çatı altındaki son geceydi. Yarın tamamen bu kapıdan içeri kendi anahtarımla girecek, kendi yatağımda uyanacaktım.
Yeni evin ağır çelik kapısını arkamdan çekip kilitledim. Anahtarı eşofmanımın cebine atarken metalin parmaklarıma batan soğukluğu bana tuhaf bir zafer hissi verdi. Dışarı adım attığımda akşamın nemli, çiğ kokulu serinliği yüzüme çarptı. İki binanın arasındaki o dar, çakıl taşlarıyla döşeli küçük avluya indim. Göktürklerin iki katlı, sarmaşıklarla kaplı müstakil eviyle bizim yeni evimizin arasında sadece üç metrelik bir mesafe ve alçak, üzeri begonvillerle örtülü beyaz bir taş duvar vardı. Pencereler gerçekten de neredeyse birbirine değecek kadar yakındı. Başımı kaldırıp yukarı baktığımda, Karan'ın çalışma odasının penceresiyle benim yarın yerleşeceğim yatak odasının penceresinin adeta karşılıklı mevzilenmiş iki gözetleme kulesi gibi durduğunu gördüm.
"Bela," diye homurdandım, çakıl taşlarını eze eze bahçe kapısına doğru yürürken. "Yemin ederim ayaklı bela."
Tam iki evin arasındaki büyük mandalina ağacının gölgesine adım atmıştım ki, bahçenin kuytusundan, taş duvarın dibinden gelen boğuk, otoriter bir sesle adımlarım anında kilitlendi. "...hayır Yavuz, intikal saatini sabaha karşı dörde çekmişler. Tabur komutanıyla bizzat görüştüm. Araçları kademeye sokun, mühimmat sandıklarını ikinci bir emre kadar depoda tutun."
Karan.
Sırtı bana dönüktü. Üzerindeki o siyah, vücuduna kusursuz oturan dar tişörtün kumaşı gerilmiş, geniş omuzlarının ve sırt kaslarının hatları loş sokak lambasının altında kaskatı bir zırh gibi belirginleşmişti. Telefonu sol kulağına dayamıştı; sargısını sabah kendi kafasına göre söküp attığı o yaralı sağ eli ise eşofmanının cebindeydi. Duruşu o kadar dik, o kadar askeriydi ki bir evin bahçesinde değil de sınır hattında bir ileri karakolda içtima alıyormuş gibiydi. "Bora'ya söyle, o motorize timin listesini bana eksiksiz getirecek," dedi Karan, sesi çakıl taşlarının hışırtısını bile bastıracak kadar derinden, emir kipine doymuş bir tonda çıkıyordu. "Kışladaki devriye kayıtlarında tek bir açık istemiyorum. Sivil alandayız diye kimse kendini salmayacak. Aynen öyle... Sabah 06.00'da karargahtayım."
Nefesimi tutmuş, ağacın gölgesinde bir suçlu gibi kalakalmıştım. Askeri bir konuşmanın ortasına düşmek istemezdim ama o ses tonundaki ağırlık, o tartışmasız lider aurası ister istemez insanın kanını donduracak bir ciddiyet barındırıyordu. Adamın mesleği sadece bir unvan değildi; kemiklerine, nefes alışına, duruşuna kadar işlemiş bir kimlikti.
Tam arkamı dönüp diğer patikadan verandaya doğru sessizce süzülecektim ki, botumun altındaki kuru bir çınar dalı çıt diye kırıldı.
O ufacık ses, fırtınanın ortasında patlayan bir el bombası etkisi yarattı.
Karan'ın sırtı salisesinde kaskatı kesildi. Başını bile tam çevirmeden, sadece bir Bordo Berelinin sahip olabileceği o ölümcül, akıl almaz refleksle telefonu kulağından bir santim uzaklaştırdı. "Kapatıyorum Yavuz. Sonra ara," dedi buz gibi bir sesle. Karşı tarafın cevabını bile beklemeden ekrana dokunup aramayı sonlandırdı.
Telefonu cebine sokarken ağır ağır, neredeyse tehditkar bir yavaşlıkla arkasını döndü. Mandalinanın gölgesinde saklanmaya çalışan beni gördüğü an, o kaşlarının arasındaki derin, sert çizgi hafifçe gevşedi ama gözlerindeki o karanlık, avcı bakış zerre kadar dağılmadı. Dudaklarının sağ kenarı milimetrik bir açıyla yukarı kıvrıldı; insanın sinir uçlarına basmak için özel olarak tasarlanmış o kibirli tebessüm yine yüzündeki yerini aldı.
"Casusluk faaliyetlerine de mi başladınız Elfida Hanım?" dedi, sesi gecenin ayazına karışıp tenimi yalarken. Adımlarını bana doğru attı. Her adımında çakıllar eziliyor, aramızdaki o birkaç metrelik mesafe tehlikeli bir hızla eriyordu. "Askeri telsiz ve telefon konuşmalarını gizlice dinlemenin kanundaki karşılığını bilmek istemezsin."
İçimdeki o keçi inadı saniyesinde şaha kalktı. Göğsümü dikleştirip ağacın gölgesinden çıktım, tam karşısında, başımı yukarı kaldırarak durdum. Boy farkı yine sinirimi bozacak kadar aleyhimdeydi ama duruşumdan tek bir taviz bile vermedim.
"Meraklısı değilim senin sıkıcı askeri konuşmalarının Yüzbaşı!" dedim, sesime en alaycı tonumu yükleyerek. "Bahçeden geçiyordum alt tarafı. Burası iki evin ortak yolu farkındaysan. Evimizin yolundan da mı geçmeyelim? Ne o, nizamiyeye dönüştürdün de haberimiz mi yok bahçeyi?" Karan durdu. Aramızda bir karıştan fazla mesafe yoktu. Üzerinden yayılan o taze sabun, hafif deri ve buram buram odunsu erkek parfümü kokusu bir anda etrafımı sardı. Bakışları yüzümdeki yorgunluk izlerinde, şakağıma yapışmış birkaç sarı saç telinde ve üzerimdeki bol, boya lekeli gri tişörtte gezindi. Gözlerindeki o alaycı parıltı, yerini yavaş yavaş insanın içini gıdıklayan, yakıcı bir dikkat dalgasına bıraktı.
"Kendi evinin yolu olabilir," dedi Karan, ses tonunu bilinçli bir şekilde yarım oktav düşürerek. O kadar derinden konuşuyordu ki, sesi göğüs kafesimde titreşiyordu sanki. "Ama bu saatte, bu karanlıkta arkamda bir gölge gibi dolanıyorsan... Niyetini sorgulamak benim güvenlik protokolüm gereğidir."
Gözlerimi devirip alaycı bir kahkaha attım. "Güvenlik protokolüymüş! Yahu sen kendini hâlâ kışlada sanıyorsun galiba? Şuraya bak, dağın başındaki terörist sanki benim! Paranoyaklaşmışsın sen iyice."
Karan geri adım atmadı. Aksine, sol elini eşofmanının cebine sokarken bana doğru yarım adım daha attı. Şimdi neredeyse göğsü göğsüme değecekti. Başımı biraz daha geriye atmak zorunda kaldım; boynumun arkasındaki kaslar gerildi. O dik, meydan okuyan bakışlarını gözlerimin en derinine mıhladı.
"Paranoya insanı hayatta tutar Elfida," dedi, dudakları o kadar yakındı ki nefesinin sıcaklığı doğrudan çeneme çarpıyordu. "Ama senin gibi dikkatsiz, nerede duracağını bilmeyen siviller hayatta kalmak için hep birilerinin arkasına saklanmak zorunda kalır. Gündüz mutfakta dediklerimi ne çabuk unuttun?"
"Hiçbir şeyi unutmadım ben!" dedim dişlerimin arasından, aramızdaki bu tehlikeli çekimin beni içine çekmesine izin vermemek için tırnaklarımı avuçlarıma batırarak. "Ben kimsenin arkasına saklanmam. Hele senin o kibir kulesi gölgenin arkasına hiç!"
"Öyle mi?" dedi Karan, bakışları bir anlığına dudaklarıma inip tekrar gözlerime tırmanırken. Sesindeki o tekinsiz, boğuk tını kalbimin ritmini altüst etti. "O yüzden mi odadan kaçar gibi çıktın? O yüzden mi gözlerini kaçırıyorsun benden?"
"Gözlerimi falan kaçırdığım yok benim!" diye fısıldadım, sesim öfkeyle titrese de sokağa taşmaması için kendimi tutarak. Üzerine doğru bir adım attım, aramızdaki o son santimleri de yok ettim. Ayakkabılarımızın burunları birbirine çarptı. "Sen fazla havalara girmişsin Yüzbaşı. Sana boyun eğecek, senin o donuk bakışlarından korkup köşesine sinecek kadın bu mahallede doğmadı daha."
Karan'ın gözlerinde çakan o tehlikeli, vahşi kıvılcımı gördüm. O an kışla kuralları, rütbeler, babamın uyarıları... Her şey buharlaştı sanki. Sağ elini cebinden çıkardı. Parmak boğumlarındaki o taze kabuk bağlamış yaralar gözümün önündeydi ama o bunu zerre kadar umursamadan elini kaldırdı. Parmaklarının tersi, çenemin hemen altındaki boyun çizgime tüy kadar hafif ama yakıcı bir temasla değdi.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Bütün bedenimden elektrik geçmiş gibi titredim. "Korkmadığını biliyorum," dedi Karan, fısıltısı gecenin ayazını eritecek kadar sıcaktı. Parmak uçları yavaşça çeneme doğru kaydı. "Sorun da bu zaten. Korkmuyorsun. Geri adım atmıyorsun. Ve beni..."
Cümlesini tamamlayamadı.
Çünkü tam o anda, gecenin o bıçak gibi gerilmiş sessizliğini, bahçe kapısının hemen dışından gelen tok, neşeli ve fazlasıyla aşina bir erkek sesi yardı geçti.
"İyi akşamlar!" Karan'ın çenemdeki eli anında kaskatı kesildi. Sanki birisi aramızdaki havayı vakumla çekip almış gibi, ikimiz de aynı salisede o tarafa döndük. Karan elini çenemden çekerken parmaklarının hareketi o kadar ani ve gergindi ki, tırnağının ucu tenimi hafifçe sıyırdı. Gözleri kapıya çevrildiği an, o az önceki derin, tehlikeli sıcaklık saliseler içinde yerini saf bir cinayet mahalline bıraktı. Çene kemikleri öyle bir kilitlendi ki, derisinin altındaki damarların seğirdiğini yan profilden bile net bir şekilde görebiliyordum.
Bahçe kapısının alçak demir parmaklıklarının önünde duran kişi, Polat'dan başkası değildi.
Üzerinde koyu kahverengi, şık bir deri ceket, altında siyah bir kot vardı. Saçları rüzgarda hafifçe dağılmıştı ve yüzünde... Yüzünde tam anlamıyla 'dünya umrumda değil' rahatlığında, insanın sinirini bozacak kadar özgüvenli bir tebessüm oturuyordu. Ama asıl bomba bu değildi.
Polat'ın kollarının arasında, kalın zımparalanmış, ceviz ağacından yapıldığı her halinden belli olan, üzeri harika oymalarla süslenmiş devasa bir ahşap posta kutusu ve anahtarlık rafı kombini duruyordu. Ön yüzeyine ince bir işçilikle, zarif bir hatla kazınmış o yazı sokak lambasının sarı ışığında parıl parıl parlıyordu:
'Soykan Ailesi' Beynimden vurulmuşa döndüm.
Ulan Polat... Zamanlama konusunda üzerine tez yazılır yemin ederim! Adam resmen kriz anlarını koklayarak buluyordu!
Karan'ın nefes alışı bir anda değişti. Yanımda bir anda devasa bir fırtına koptu sanki; adamın bedeninden yayılan o yay gibi gerilmiş Bordo Bereli aurası sokağı donduracak bir raddeye ulaştı. Sol elini hırsla cebinden çıkardı, yumruklarını öyle bir sıktı ki parmak boğumlarındaki o henüz iyileşmekte olan taze kabukların beyazlaştığını gördüm. Koyu kahverengi gözleri önce Polat'ın yüzüne, ardından kollarının arasındaki ahşap hediyeye, en son da Polat'ın yüzündeki o pişkince tebessüme kilitlendi.
"Hayırdır birader?" dedi Karan. Sesi o kadar alçak, o kadar derinden ve tehditkar çıktı ki, bahçedeki mandalina ağacının yaprakları bile titredi sanki. "Yolunu mu kaybettin?"
Polat hiç istifini bozmadı. Demir kapıyı tek eliyle hafifçe itip bahçeye doğru bir adım attı. Gözlerini Karan'ın o alev saçan bakışlarından zerre kadar kaçırmadan, doğrudan bana çevirdi. Yüzündeki o sıcacık, flörtöz tebessümü daha da genişleterek konuştu "Yolumu kaybetmedim Yüzbaşı," dedi Polat, ses tonundaki o iğneleyici sakinlikle. Sonra bakışlarını tamamen üzerime kilitledi. O siyah, derin gözlerinde öyle açık, öyle net bir beğeni vardı ki, bir an için afalladım. "Elfida'yı görmeye geldim. Yeni eve taşındığınızı duydum atölyede. Komşuyuz artık ne de olsa... Elim boş gelmek istemedim."
İşte tam o an, beynimin içindeki o şeytani mekanizma tıkır tıkır işlemeye başladı.
Karan'ın hemen sol tarafımda nasıl bir volkan gibi kaynadığını hissedebiliyordum. Adam resmen patlamak üzereydi. Dün gece bana 'Sen umrumda bile değilsin' diyen, beni kışla disipliniyle ezmeye kalkan, her fırsatta kibir kulesi kesilen o kuralcı Yüzbaşı... Madem ben senin umrunda değildim Göktürk, madem sadece 'Ali Komutan'ın emaneti'ydim... O zaman şu an burada, bu bahçede sergilediğin bu boğucu kıskançlık da neyin nesiydi?
Gardımı anında değiştirdim. O yorgun, savunmadaki Elfida gitti; yerine cilveli, dişli ve intikam almaya yemin etmiş o Soykan kızı geldi.
Yüzüme hayatımın en tatlı, en ışıltılı tebessümünü yerleştirdim. Karan'ın yanından bilerek, omzum onun sert koluna hafifçe sürtecek şekilde sıyrılıp öne doğru iki neşeli adım attım. "Aaa, Polat!" dedim, sesimi öyle tatlı, öyle şakıyan bir tona çekmiştim ki ben bile kendi sesime şaşırdım. İki elimi hafifçe birbirine vurdum. "İnanamıyorum! Sen nereden duydun taşındığımızı?"
Karan'ın hemen arkamdan derin, kesik ve dişlerinin arasından aldığı o öfkeli soluğu duydum. Boğazından boğuk, hırıltılı bir öksürük koptu. "Öhöm!" diye sertçe boğazını temizledi. Öyle bir öksürük ki, resmen 'Ben buradayım lan, kendinize gelin!' diye bağırıyordu.
Hiç oralı olmadım. Arkama dönüp bakmadım bile.
Polat elindeki ahşap hediyeyle bana doğru yaklaştı. Aramızda bir adım mesafe kala durdu. Boyu Karan kadar uzundu ama duruşundaki o sivil rahatlık, Karan'ın kaskatı kışla disiplinine taban tabana zıttı. Ahşap hediyeyi bana doğru hafifçe uzattı. "Mahallede haberler hızlı yayılır bilirsin," dedi Polat, gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmadan. Sesi kadife gibi pürüzsüzdü. "Öğlen babanı nalburun orada gördüm, boya rulosu alıyordu. Taşınma telaşınızı duyunca atölyeye geçtim hemen. Kendi ellerimle yaptım. Ceviz ağacıdır, sağlamdır. Yeni kapınıza çok yakışır diye düşündüm. Beğendin mi?" Ahşap oymaya doğru hafifçe eğildim. Ellerimi tahtanın pürüzsüz, cilalı yüzeyinde gezdirdim. Gerçekten muazzam bir işçilik vardı; ceviz ağacının o ağır, asil kokusu burnuma doldu. "Beğenmek ne kelime!" dedim, başımı kaldırıp Polat'a alttan, kirpiklerimin arasından parıltılı bir bakış fırlatarak. "Harika olmuş Polat! İnanılmaz bir incelik bu... O kadar yorgunluğun, koli taşımanın üstüne bana o kadar iyi geldin ki anlatamam. Emeğine sağlık, gerçekten çok ama çok teşekkür ederim."
Arkamdaki çakıl taşları çıtırdadı. Karan bir adım daha attı. Bize o kadar yaklaştı ki, sırtımda onun bedeninden yayılan o kavurucu öfke dalgasını net bir şekilde hissedebiliyordum. Yanımda bitti resmen. Heybetli gölgesi ikimizin üzerine de düştü.
"Eşyaları depodan taşırken bu kadar hevesli değildin Elfida," dedi Karan. Sesi adeta bir kuyu dibinden geliyor gibi karanlık, iğneleyici ve buz gibiydi. Gözlerini Polat'ın getirdiği ahşap panoya dikti, dudaklarını aşağılayıcı bir tavırla büktü. "Altı üstü bir parça tahta. Fazla abartmadın mı sence de?"
Gözlerimi kısıp başımı hafifçe Karan'a doğru çevirdim. Yüzündeki o mimikleri kontrol etme çabası görülmeye değerdi; çenesi kaskatı kesilmişti, burun kanatları öfkeden hafifçe açılıp kapanıyordu ve sargısız sağ elinin parmaklarını avucunun içine öyle bir gömmüştü ki tırnakları etini deliyordu neredeyse. "Tahta değil o Karan," dedim, sesime yapmacık bir masumiyet katarak. "El emeği, zarafet, düşünce... Hani senin pek bilmediğin, askeri literatürde yer almayan kavramlar vardır ya? İşte onlardan. İnsanlar birbirine kibarlık yapabiliyor yani sivil hayatta, şaşırma bu kadar."
Polat bıyık altından güldü. O gülüş, Karan'ın beynindeki bütün sigortaları attırmaya yetti. "Zarafet demek..." dedi Karan, Polat'a doğru bir adım atarak. Araya bir duvar gibi girdi, omuzlarıyla beni hafifçe arkasında bırakacak şekilde pozisyon aldı. Boy farkı ve omuz genişliğiyle Polat'ın tam karşısına dikildi. "Madem komşuluk vazifeni ifa ettin Polat, hediyeni de verdin... Gecenin bu saatinde bir kadının bahçesinde fazla oyalanma istersen. Görev tamamlandı, dağılabilirsin."
Polat hiç geri adım atmadı. Gözlerini Karan'ın gözlerine kilitledi. Yüzündeki o rahat, meydan okuyan tavır tek bir milim bile sarsılmadı.
"Ben görev yapmıyorum Yüzbaşı," dedi Polat, sesindeki o iğneleyici tonu daha da belirginleştirerek. "İçimden geldiği için buradayım. Ayrıca... Nerede ne kadar duracağıma karar verecek kişi sen değilsin sanırım. Elfida beni kovmadığı sürece buradayım."
Karan'ın yüzündeki o sert Bordo Bereli maskesi bir anlığına öyle tehlikeli bir hal aldı ki, elini belindeki hayali silaha götürecek sandım. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. "Bu bahçe benim ailemin bahçesi," dedi Karan, her kelimenin üzerine basa basa, fısıltıyla ama yeri göğü inletecek bir ağırlıkla. "Ve bu kapıdan içeri kimin girip kimin giremeyeceğine ben karar veririm. Haddini aşma."
Hemen araya girdim. Bu ataerkil, maço kışla kabadayılığına prim vermeye hiç niyetim yoktu; hele ki beni mülkiyet sınırları içine dahil etmeye çalışan bu kasıntı Yüzbaşıya asla! "Hop! Bir dakika orada dur bakalım Yüzbaşı Göktürk!" diyerek Karan'ın kolunun altından öne fırladım. Tam iki adamın ortasına dikildim. Bir elimi Polat'ın koluna -evet, bilerek ve isteyerek, Karan'ın gözünün içine baka baka Polat'ın deri ceketli koluna- hafifçe koydum. "Burası iki evin ortak bahçesi Karan! Yarısından fazlası bizim yeni evimizin sınırı. Polat da benim misafirim! Kimi nerede ağırlayacağıma da, kiminle ne kadar konuşacağıma da sadece ve sadece ben karar veririm. Anladın mı?"
Karan'ın bakışları, Polat'ın kolunda duran elime kaydı.
O an... O salise, Karan'ın gözlerinde öyle bir şey kırıldı ki, içimden bir an 'Acaba fazla mı ileri gittim?' düşüncesi geçti. Göz bebekleri titredi, çene kasları öyle bir gerildi ki derisi beyazlaştı. Dudakları aralandı, derin, boğuk bir nefes aldı ve kendini tutamayarak bir kez daha sertçe öksürdü. "Öhö!" Bu kez öksürük tamamen kontrolsüzdü; adam resmen boğuluyordu kıskançlıktan!
Polat kolundaki elime baktı, ardından dudaklarında zafer kazanmış bir komutan edasıyla bana döndü. Gözlerimin içine öyle yumuşak, öyle flörtöz bir pırıltıyla baktı ki, Karan'ın arkada yumruklarını çıtırdatan sesini duydum. "Aslında Elfida..." dedi Polat, sesini daha da alçaltıp sadece benim duyabileceğim o samimi tona çekerek. "Bu ahşap panoyu yerine asmak için bir iki özel vida ve matkap lazım. Yarın sabah uygun olursan, atölyeden aletleri alıp geleyim. Beraber kapının girişine monte ederiz, ne dersin? Hem yeni evin ilk çivisini de beraber çakmış oluruz."
Yeni evin ilk çivisi mi? Beraber mi? Ulan Polat, sen bu işi biliyorsun be! Resmen Karan'ın tabutuna son çiviyi çakma teklifinde bulunuyordu şu an!
Karan'ın arkadan gelen sesi adeta bir aslan kükremesi gibiydi ama fısıltıyla çıkıyordu: "Çivi mivi çakamazsın lan sen buraya!" Karan'ı tamamen yok saydım. Polat'a bakıp gözlerimi hafifçe süzdüm, dudaklarımı kıvırarak en büyüleyici gülümsememi sundum.
"Harika bir fikir Polat!" dedim neşeyle. "Çok sevinirim valla! Yarın sabah zaten temizlik ve yerleşme işleri var, ben de tam bir el arıyordum montaj işleri için. Sabah onda bekliyorum seni, kahveler de benden!"
"Sabah onda oradayım küçük hanım," dedi Polat, göz kırparak. Sonra başını hafifçe eğip Karan'a manidar bir bakış fırlattı. "İyi akşamlar Komutan. Dikkat et, gece ayazı çarpar buralarda."
Polat arkasını dönüp bahçe kapısından dışarı doğru ağır, kendinden emin adımlarla yürümeye başladı. Islak asfaltta yankılanan ayak sesleri sokağın köşesinde kaybolana kadar bahçede tek bir çıt bile çıkmadı.
Elimde Polat'ın verdiği o ağır ahşap pano, üzerimde sokak lambasının sarı ışığı ve hemen ardımda... Hemen ardımda patlamaya hazır bir saatli bomba gibi bekleyen Karan Göktürk. Polat'ın silueti tamamen kaybolduğu an, arkamdaki o devasa gölge üzerime doğru devrildi.
Karan, beni kolumdan öyle bir hızla ama canımı yakmaktan korkarcasına tuhaf bir dikkatle kavradı ki, kendi etrafımda dönüp doğrudan onun göğsünün hizasına geldim. Boy farkından dolayı üzerime bir çığ gibi eğildi. Gözleri kapkara olmuştu; o ela hareler tamamen öfkenin, kıskançlığın ve bastırılmış arzunun alevleriyle yanıyordu.
"Sen..." dedi Karan, sesi titriyordu. İlk defa... Hayatımda ilk defa Karan Göktürk'ün sesinin kontrolsüzce titrediğine şahit oluyordum. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun Elfida?!"
Gözlerimi bir milim bile kaçırmadım. Elimdeki ahşap panoyu ikimizin göğsü arasına bir kalkan gibi sıkıştırdım. "Ne dalga geçmesi Yüzbaşı? Ne saçmalıyorsun yine?"
"Sabah onda kahveler sendenmiş!" diye tısladı Karan, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki öfkeli solukları dudaklarımı yakıp geçiyordu. Dişlerini sıktı, sol elini kaldırıp başımın hemen arkasındaki mandalina ağacının gövdesine sertçe dayadı. Beni ağaçla kendi bedeni arasına hapsetti. "İlk çiviyi beraber çakacakmışsınız! Adamın koluna dokunmalar, cilveli gülüşler, teşekkür etmeler... Sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun lan?!"
"Sana ne Karan?!" diye bağırdım ben de fısıltıyla, gözlerimi gözlerine dikip meydan okuyarak. Kalbim göğüs kafesimi delecek gibi atıyordu ama geri adım atmayacaktım. "Sana ne oluyor söylesene?! Sen kimsin ki bana hesap soruyorsun?! Hani umrunda değildim ben?! Hani dün gece 'Kendi hayatımı sevme derdindeyim, sen umrumda bile değilsin' diyen sendin?! Ne oldu Yüzbaşı?! Hangi kuralın bozuldu da böyle çıldırıyorsun?!" Karan bir an duraksadı.
Gözlerindeki o alev dalgası, sorduğum sorunun yakıcılığıyla bir anlığına afalladı. Ama sadece bir anlığına...
Ağaçtaki elini indirdi. O sargısız, yaralı sağ elini hızla kaldırıp omzumun hemen yanındaki dala öyle sert vurdu ki, mandalina yaprakları başımıza döküldü. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, aramızdaki o ahşap pano bile nefes alacak alan bırakmıyordu. Gözlerindeki o alev dalgası, sorduğum sorunun yakıcılığıyla bir anlığına afalladı; ama hemen ardından o lanet olası askeri kalkanını, o sarsılmaz buzdan zırhını yeniden yüzüne geçirdi.
Geri adım atmadı ama o Bordo Bereli inadı kelimelerine zehir gibi döküldü. "Hâlâ aynı fikirdeyim Soykan," dedi Karan, sesi yer altından gelen dondurucu bir hırıltı gibi çıktı. Çene kasları kilitlenmişti, gözlerini gözlerimden bir milim bile ayırmıyordu. "Sen benim zerre umrumda değilsin. Ama unuttuğun bir şey var... Sen Tuğgeneral Ali Soykan'ın kızısın! Komutanımın bana emanet ettiği ailesisin! Benim gözümün önünde, benim nizamiyem sayılan bu bahçede mahallenin marangozuyla cilveleşmene, o herifin sana dokunmasına izin vermem! Komutanımın şerefine de, kızıma sahip çıkamadım dedirtmeye de niyetim yok benim!"
"Bana sahip çıkamazsın sen!" diye tısladım yüzüne doğru, içimdeki o ani kırgınlığı öfkemin arkasına gizlemeye çalışarak. "Komutanının kızıymışım... Emanetmişim... Ağzından başka laf çıkmaz mı senin be kışla robotu?! Beni koruma ayağına kendi kıskançlığını örtbas edemezsin!"
"Kıskançlık değil bu, emniyet tedbiri!" dedi Karan, gözlerini kısıp üzerime biraz daha eğilerek. Nefesi dudaklarımı yakıp geçiyordu. "O herif yarın sabah o kapıdan içeri girmeyecek Elfida. O çiviyi o çakmayacak! Komutanımın evine elin adamı usta kılığında sokulamaz, anladın mı beni?! Gerekirse o tahtayı ben monte ederim ama o adamı burada görmeyeceğim!"
"Sen çakamazsın o çiviyi Göktürk!" dedim meydan okuyarak, göğsüm hırsla inip kalkarken. "Ben kime istersem ona çaktırırım!" Karan'ın gözleri dudaklarıma indi. Çenesi seğirdi, aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde sıfırlanmak üzereydi ki...
Evin verandasında dış kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve gecenin sessizliğini Nermin Teyze'nin o neşeli, şen şakrak sesi böldü: "Karan! Elfida! Neredesiniz kuzum, çorbalar buz gibi oldu, sofra bekliyor!"
Karan anında donakaldı.
Gözlerimin içine son bir kez, sanki o inatçı kafamı yerinden sökmek ister gibi baktı. Ağaçtaki elini yavaşça indirdi, bir adım geriye çekildi. Derin, kesik bir nefes alıp üzerindeki tişörtün yakasını düzeltti.
Nermin Teyze'nin sesi bahçede yankılanıp verandadaki kapı tekrar örtüldüğü an, Karan bir adım bile atmadı. Tam tersine, karanlığın içinde bana doğru öyle bir hamle yaptı ki ne olduğunu anlamama fırsat bile kalmadı. Sol elini yıldırım hızıyla uzatıp göğsüme bastırdığım ahşap panonun kenarını kavradı. "Ne yapıyorsun be?!" diye bağırdım, panoya iki elimle daha sıkı asılarak. "Bıraksana!"
Bırakmadı. Tek bir bilek hareketiyle, o devasa kuvvetiyle panoyu kucağımdan söküp aldı. İki binanın arasındaki o dar bahçe duvarının dibine, tadilattan kalan kırık kiremitlerin ve eski odun yığınının yanına kadar iki sert adım attı. Ahşap panoyu oradaki molozların üstüne pat diye bıraktı. Üzerine toz toprak sıçramıştı bile.
"Karan!" diye feryat ettim, arkasından koşup panoyu almak için eğilerek. "Sen delirdin mi?! Çıldırdın mı sen?! Adamın el emeği o, nasıl atarsın oraya?!"
Tam panoya uzanmıştım ki Karan arkamdan belime dolanan tek bir koluyla beni havaya kaldırır gibi çekip aldı. Sırtımı iki evin arasındaki taş duvara öyle sert, öyle nefes kesici bir kararlılıkla yasladı ki ciğerlerimdeki hava boşaldı. İki kolunu başımın iki yanından duvara dayayarak beni tamamen kendi bedeniyle taş arasına hapsetti.
"Burada duracak," dedi Karan. Sesi fısıltıdan halliceydi ama içindeki o zehirli öfke yüzüme tokat gibi çarptı. "O herifin adını da, getirdiği kütüğü de bu sınırdan içeri sokmayacaksın dedim sana. Anlamıyor musun laftan?!"
"Sen kimsin de bana sınır çiziyorsun?!" diye tısladım yüzüne doğru. Göğsüm göğsüne çarpıyordu. Gözlerimden resmen kıvılcımlar saçılıyordu ama o da bir milim bile geri adım atmıyordu. "Korumaymış, emniyetmiş... Kendi kibrini kural diye dayatamazsın bana! O pano benim!"
"O pano o herifin!" dedi Karan, başını biraz daha eğip nefesini dudaklarıma üflerken. Koyu kahverengi gözleri karanlıkta zift gibi parlıyordu. "Ve o herif bu bahçeye adım atmayacak. Bunu o dik kafana soksan iyi edersin Soykan."
Bedenlerimizin bu kadar birbirine yapışmış olması, nefeslerimizin birbirine karışması ve adamın hâlâ beni duvara mıhlamış halde durması beynimdeki son şalteri de attırdı. Korkmadım. Gözlerimi bir an bile kaçırmadım. Tam tersine, iki elimi kaldırıp onun o sert, kaslı göğsüne bastırdım. İtemeyeceğimi biliyordum ama bütün öfkemi parmak uçlarıma verdim. "Tamam," dedim, sesimi öyle buz gibi, öyle bıçak kadar keskin bir tona çektim ki Karan'ın gözlerindeki o fırtına bir an duraksadı. Çenemi dikleştirdim, gözlerinin en dibine baktım. "O pano bu gece burada kalacak Yüzbaşı. O adamla da arama sınır koyacaksın, öyle mi?"
Karan tek bir kelime etmedi; sadece çenesini sıktı, kaşlarını çattı.
"O zaman kurala kural Göktürk," dedim, ellerimi göğsünden hırsla çekip kendimi kollarının arasından kurtaracak bir boşluk yaratarak. "Madem komutanının kızıyım, madem aramızda sadece askeri bir emanet bağı var... Sen de haddini bileceksin. Sen de bana bir daha asla dokunmayacaksın! Ne çenemi tutacaksın, ne beni duvara yaslayacaksın, ne de bana böyle yaklaşacaksın! Temas yok Yüzbaşı. Tek bir parmağın bile bana değmeyecek!" Karan'ın yüzündeki o taş gibi ifade ilk defa çatladı. Boğazından boğuk bir nefes kaçtı, dudakları aralanır gibi oldu ama tek bir savunma bile bulamadı.
Ona konuşma fırsatı vermedim. Yanından bir fırtına gibi sıyrıldım. Yerdeki ahşap panoya son bir hırçın bakış atıp verandaya doğru gittim. Dış kapıyı ardına kadar açtım ve içeri girmeden önce arkama dönüp karanlıkta taş gibi dikilen o adama son darbeyi vurdum:
"Çorban soğumasın Yüzbaşı, kışla düzenin bozulur sonra!"
Kapıyı arkamdan büyük bir gürültüyle çarparak kapattım.
"Kızım, kapıyı menteşesinden sökeceksin bir gün, tövbe estağfurullah!"
Annemin mutfak koridorundan gelen telaşlı sesiyle irkildim. Elindeki bezle acele acele yemek odasına doğru yürürken beni baştan aşağı süzdü. Kaşları anında çatıldı; bir annenin dedektiflik radarları salisesinde devreye girmişti. "Ne bu halin Elfida? Saçın başın dağılmış, tişörtünün kenarı toz içinde... Bahçede mandalina ağacıyla mı güreştin yine? Babanlar sofrada seni bekliyor, haydi çabuk yıka şu ellerini."
"Güreştim anne," dedim dişlerimin arasından, ayakkabılarımı vestiyerin altına tekmeleyerek iterken. "Mandalina ağacı kılığında gezen iki ayaklı bir kütükle güreştim tam olarak."
Annem lafımın arkasını sorgulamaya fırsat bulamadan salona doğru koşturdu; çünkü içeriden gelen tabak çanak sesleri ve uğultu, evin içindeki kalabalığın açlık krizine girdiğini haber veriyordu. Koridordaki aynada kendime baktım. Yanaklarım sinirden kıpkırmızıydı, şakaklarımdan süzülen birkaç sarı saç teli terden alnıma yapışmıştı. Parmaklarımı hırsla saçlarımın arasından geçirip topuzumu düzelttim. Elimdeki tozu üzerime silkeledim.
O pano orada, o pis molozların üstünde kalmayacaktı. Ve o kasıntı Yüzbaşı, babamın kalkanı arkasına saklanarak bir kadının hakkını gasp etmenin bedelini tam da o masada ödeyecekti.
Yemek odasının kapısını açıp içeri adım attığımda, Göktürk ailesinin o geniş, dikdörtgen ahşap masasının etrafındaki curcuna beni karşıladı. Masada adeta küçük bir mahalle meclisi kurulmuştu. Masanın başköşesinde babam Tuğgeneral Ali Soykan oturuyordu; gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş, elindeki peçeteyle çatalını silerken hemen sağındaki Recep Amca'yla yeni evin elektrik aboneliği hakkında hararetli bir şeyler konuşuyordu. Babamın tam karşısında, masanın diğer ucunda Nermin Teyze devasa çorba tenceresini kepçeyle karıştırıyor, buram buram tüten tereyağlı tarhana kokusunu odaya yayıyordu.
Benim üçüz belalarım,Aras ve Ege masanın sol cenahını tamamen işgal etmişti. Aras bir elinde ekmek sepeti, diğer elinde telefon, hâlâ e-ticaret panelindeki kargo bildirimlerini takip ediyor; Ege ise masanın üzerindeki tulum peynirine çatalını daldırırken Aras'ın ayağına alttan tekme savuruyordu. "Oğlum Çin saatiyle gece yarısı oldu, müşteri hizmetlerine bakma artık, babam fırlatacak o telefonu şimdi çorbaya!" diye fısıldıyordu Ege.
"Sana ne lan, beş yüzüncü siparişi geçtik bugün, cironun hatrına babam bile ses çıkarmaz," diye homurdandı Aras. Masanın en sevimli köşesinde ise beş yaşındaki Umay oturuyordu. Üzerinde sarı ayıcıklı hırkası, önünde küçük porselen kasesiyle kaşığını masaya vurup ritim tutuyordu. "Elfida ablam gelmedeeen çorba içmem kiii!" Beni kapıda ilk fark eden Umay oldu. Kocaman kapkara gözleri parıldadı, elindeki kaşığı bırakıp sandalyede doğruldu. "Elfida ablaaa! Bak yanına oturağa yer ayırdım!"
"Güzelim benim," dedim, yüzüme hemen tatlı bir tebessüm kondurarak masaya doğru ilerlerken. Umay'ın yanındaki boş sandalyeye doğru adımladım ama masadaki asıl yerleşim planı tam bir felaketti. Umay'ın hemen solundaki sandalye boştu; onun da tam karşısı... Evet, Karan'ın yeriydi.
Babam başını kaldırdı. Otoriter ama bana bakınca anında yumuşayan o bakışlarıyla beni süzdü. "Geldin mi kızım? Nerede kaldın, boya işi bitti mi tamamen?" Tam ağzımı açıp bombanın fitilini ateşleyecektim ki, arkamdaki antre kapısının ağır metalik sesi bir kez daha duyuldu. Adımlar... O tanıdık, yere her basışında beton zemini titreten, ölçülü ve sert postalların sesi salona doğru yaklaştı.
Karan içeri girdi.
Yüzündeki ifade tam bir buz kalıbıydı; çenesindeki kaslar gergin, o koyu kahverengi gözleri ise içeri girdiği ilk saniyede doğrudan beni hedef almıştı. Ama o gözlerde, bahçede bıraktığım o sarsıntının, benim o "Temas yok!" restimin yarattığı tuhaf, kontrolsüz bir gerilim dalgası hâlâ asılı duruyordu.
Recep Amca başını kaldırıp oğluna baktı. "Hah, geldi bizim amele başı da. Geç otur oğlum, Ali Komutanın açlıktan tansiyonu düşecek şimdi, seni bekliyoruz." Karan hiçbir şey söylemedi. Askeri bir disiplinle başını babama doğru hafifçe eğdi. "Af buyrun komutanım, bahçede bir iki güvenlik kontrolü yapıyordum, geciktim."
Güvenlik kontrolüymüş! İçimden öyle bir kahkaha atmak geldi ki, kendimi zor tuttum. Güvenlik kontrolü dediği şey, komşunun getirdiği ahşap hediyeyi çöp gibi molozların üstüne fırlatmaktı!
Karan, masanın etrafından dolanıp tam karşımdaki sandalyeyi çekti. Otururken gözlerini bir milim bile yüzümden ayırmadı. Aramızdaki o masa, sanki iki metre genişliğinde bir mayın tarlasına dönmüştü. Tam otururken sol dizi masanın altındaki ahşap çıtaya çarptı; bakışlarındaki o tehditkar, meydan okuyan pırıltı adeta "Hâlâ buradayım, ne yapacaksın?" diye bağırıyordu.
Nermin Teyze çorba kaselerini doldurmaya başladı. "Hadi bakalım, bismillah deyin. Ali abi, al sana sıcak sıcak. Kübra, sen de uzat tabağını."
Babam kaşığını çorbaya daldırmadan önce durdu. Gözleri birden benim üzerimdeki tozlara, tişörtümün yakasındaki hafif kırışıklığa ve masanın üzerindeki gergin duruşuma takıldı. Tuğgeneral radarları asla yanılmazdı.
"Elfida," dedi babam, kaşığını kasenin kenarına bırakarak. Sesi masadaki tüm uğultuyu bir anda bıçak gibi kesti. "Senin üstün başın niye öyle toz toprak içinde kızım? İçeriyi temizleyip çıktık sanıyordum ben. Bir şey mi oldu bahçede?"
İşte o an geldi.
Masanın altından tırnaklarımı avuçlarıma bastırdım. Tam karşımdaki Karan'a baktım. Karan tam o sırada elindeki su bardağına uzanıyordu. Babamın sorusunu duyduğu an parmakları bardağın camında donakaldı. O koyu kahverengi gözleri anında kısıldı; göz bebeklerinde beliren o hafif alarm durumu, bir Bordo Berelinin pusuya düştüğünü anladığı o ilk saliseye benziyordu. Bana öyle bir baktı ki, "Sakın tek bir kelime etme" der gibiydi.
Ama ben Elfida Soykan'dım. Bana parmak sallayan adama pabuç bırakmazdım.
Yüzüme son derece masum, son derece kırgın ve içi parçalanmış bir genç kız ifadesi yerleştirdim. Dudaklarımı hafifçe büzüp derin bir iç çektim. "Hiç sorma babacım..." dedim, sesimi hafifçe titreterek. "Yeni evimizin kapısına kadar gelmiş çok zarif, çok düşünceli bir hediyeyi kurtarmaya çalışıyordum ama yetişemedim maalesef."Masadaki bütün hareket durdu. Aras telefonunu masaya bıraktı, Ege elindeki çatalı havada unuttu. Annem çorba tabağını havada tutarken bana döndü. "Ne hediyesi kızım? Kim ne getirmiş?" Karan bardağı masaya öyle sert bir hamleyle bıraktı ki, suyun bir kısmı ahşap tablaya sıçradı. Boğazından kaba, kesik bir öksürük koptu. "Öhöm!"
"Yavaş oğlum, ne oldu boğazına mı kaçtı su?" dedi Nermin Teyze telaşla. Karan annesine cevap vermedi. Gözlerini benden ayırmadan, dişlerinin arasından fısıldar gibi konuştu. "Bir şey yok anne... Su kaçtı sadece."
"Anlat kızım," dedi babam, Karan'ın öksürüğünü umursamadan doğrudan bana odaklanarak. "Neymiş o hediye? Kim getirmiş, kime yetişemedin?" Gözlerimi kırpıştırarak babama baktım, sonra çok hafif bir açıyla Karan'a doğru ölümcül bir yan bakış attım. "Bizim mahallenin yeni marangozu Polat var ya babacım..." dedim, Polat'ın adının her harfine basarak. Karan'ın oturduğu sandalyenin ahşap kolluğunu tutan sağ elinin parmakları anında beyazlaştı; tırnaklarını cilalı ahşaba öyle bir gömdü ki neredeyse gıcırtısı duyulacaktı. "Hani şu yangında beni odadan çıkaran, bir de kırmızı reçeteli ilacı bulup getiren Polat... Hah, işte o çocuk. Yeni evimize taşındığımızı duymuş. Gitmiş kendi atölyesinde, ceviz ağacından özel bir posta kutusu ve anahtarlık rafı oymuş. Üzerine de bizim soyadımızı kazımış: 'Soykan Ailesi' diye. Kapımıza kadar getirmiş nezaket gösterip."
"Aaa!" dedi Nermin Teyze iki elini göğsünde birleştirerek. "Bak sen şu çocuğun efendiliğine! Ne kadar ince düşünmüş maşallah, el emeği göz nuru!"
"Vay be," dedi Aras kafasını sallayarak. "Bizim bile aklımıza gelmedi eve tabela yaptırmak. Helal olsun çocuğa."
"Ben de gördüm o Polat abiyi!" diye araya girdi Umay, elindeki kaşığı sallayarak. "Elfida ablama çiçekli tahta getirdi, çok güzeldi!" Karan'ın boynundaki şah damarının nasıl attığını masanın karşı tarafından bile görebiliyordum. Derin derin nefes alıyor, göğsü kazağının altında bir körük gibi kabarıp iniyordu. Babam hafifçe gülümsedi. "Sağ olsun, düşündüğü için teşekkür ederiz. Ee kızım, nerede o pano şimdi? Niye içeri getirmedin?"
İşte öldürücü darbe anı gelmişti.
Gözlerimi doğrudan Karan'ın o alev alev yanan, beni gözleriyle oracıkta boğmak isteyen gözlerine kilitledim. Dudaklarımdan kelimeler damla damla, zehir gibi döküldü:
"İçeri getiremedim babacım... Çünkü Yüzbaşı hazretleri hediyeyi sivil güvenlik tehdidi ilan etti! Ben daha teşekkürümü edemeden elimden panoyu zorla çekip aldı ve iki evin arasındaki o kırık kiremitlerin, çamurlu molozların üstüne fırlattı! Bir de bana 'Bu kütük bu sınırdan içeri giremez' diye kışla emri verdi!"
Salonda bir anlık ölüm sessizliği oldu.
Nermin Teyze'nin elindeki kepçe tencerenin kenarına çarparak "Tıngır" diye bir ses çıkardı. Annem şaşkınlıktan elini ağzına götürdü. Ege ile Aras birbirlerine bakıp "Oooovv" der gibi kaşlarını kaldırdılar; bu ikisi babamın askeri fırtınalarının ne anlama geldiğini çok iyi bilirdi.
Recep Amca kaşlarını çatarak oğluna döndü. "Karan? Ne diyor oğlum Elfida? Doğru mu bu?"
Babam kaşığını yavaşça tabağın yanına bıraktı. Otoriter, dağları deviren o meşhur Tuğgeneral bakışlarını ağır ağır Karan'a çevirdi. Salondaki hava bir anda sıfırın altına düştü. Masadaki o samimi akşam yemeği, bir anda Askeri Yüksek Disiplin Kurulu duruşmasına dönüvermişti.
"Karan," dedi babam. Sesi bağırmıyordu ama o kadar tok, o kadar ağırdı ki masadaki tabaklar bile titredi sanki. "Neler oluyor evlat? Açıkla bakayım."
Karan oturduğu yerde bir yay gibi dikleşti. Omuzlarını geriye attı, çenesini kaldırdı. Benim zaferle parıldayan gözlerime son bir zehirli bakış fırlattıktan sonra doğrudan babamın gözlerinin içine baktı.
"Komutanım," dedi Karan, sesini olabildiğince nötr, mesafeli ve profesyonel tutmaya çalışarak. "Olay tam olarak öyle olmadı. Bahse konu şahıs gecenin bu saatinde, iki evin sınırına izinsiz ve zamansız bir şekilde intikal etti. Şahsın geçmişini, niyetini ve mahalleye geliş amacını henüz tam olarak teyit etmiş değiliz. Yangın anındaki şüpheli varlığı ve ilaç meselesindeki belirsizlikler göz önüne alındığında, ailemizin ve sizin ikametgahınızın girişine şahsın kendi eliyle yaptığı bir cismin monte edilmesini istihbari ve fiziki güvenlik açısından uygun görmedim. Tedbir amaçlı dışarıda bıraktım."
İçimden bir "Yok artık!" çığlığı koptu. Adama bak! Bildiğin ahşap posta kutusunu istihbarat tehdidi, Polat'ı da yabancı ajan ilan etmişti masanın ortasında!
"İstihbari güvenlik mi?!" diye araya girdim, kendimi tutamayarak. Babama döndüm. "Babacım sen bu adamı dinleme Allah aşkına! Ne istihbaratı, ne şüphelisi ya? Çocuk marangoz! Marangoz! Adam kendi elleriyle hediye yapmış getirmiş, 'Yarın sabah matkabı alıp geleyim beraber asalım' dedi. Beyefendi resmen sokakta terör estirdi, bana emirler yağdırdı, yetmedi hediyeyi çamura fırlattı!"
"Elfida," dedi Karan, başını bana doğru çevirip gözlerini kısarak. Sesi kısıktı ama her kelimesi tehdit doluydu. "Konuşmana dikkat et. Askeri bir değerlendirmeden bahsediyorum burada."
"Bana emir verme Yüzbaşı!" dedim, sesimi daha da yükselterek. Masanın üzerinden ona doğru hafifçe eğildim. "Kışlanda kime emir veriyorsan ver! Haddini bil artık!"
"Yeter!" Babamın gür sesi salonun tavanında öyle bir patladı ki, Umay korkudan elindeki kaşığı düşürdü, annem masanın kenarına tutundu. Masadaki herkes anında mum gibi dikildi. Aras telefonunu tamamen cebine soktu, Ege ellerini kucağında birleştirdi.
Babam bir süre hiçbir şey söylemedi. Gözlerini Karan'dan ayırmadan derin bir nefes aldı. Yüzündeki o çizgiler daha da derinleşmişti. Babam kızının laf altında kalmayacağını bilirdi ama emrindeki subayın bu kontrolsüz çıkışlarının altında yatan asıl sebebi sezemeyecek kadar da kör değildi. O kışla kurallarını iyi bilirdi ama insan psikolojisini ondan daha iyi bilirdi. "Yüzbaşı Göktürk," dedi babam, her kelimenin üzerine basa basa.
"Emredin komutanım," dedi Karan, gözünü bile kırpmadan.
"Ben sana kışlada veya operasyon bölgesinde birlik emniyeti görevini verdiğim zaman, gözüm arkada kalmaz. Taktik dehanı da, reflekslerini de bilirim," dedi babam. Sonra bakışlarını biraz daha sertleştirdi. "Ama burası kışla değil Karan. Burası bizim mahallemiz. Ben sana kapıya nöbetçi kulübesi kur emri vermedim. Sana kızıma gelen komşu hediyelerini teftiş et yetkisi de vermedim." Karan'ın çene kemikleri birbirine öyle bir sürtündü ki, sesini duyar gibi oldum. Yutkundu. "Komutanım, niyetim sadece-"
"Niyetini anlıyorum ben senin," dedi babam, ses tonuna garip, imalı ve oldukça ağır bir tını katarak. Masanın altından Karan'ı süzerken bakışlarında bir komutanın değil, bir babanın o derin şüphesi vardı. "Ama usulün yanlış asker. O çocuk kızımın hayatını kurtaran ilacı getirdi. Yangında alevlerin içine girdi. Bir teşekkür borcumuz varken, çocuğun getirdiği hediyeyi bahçedeki molozların arasına atmak ne Soykan ailesinin töresine sığar, ne de bir Türk askerin ağırlığına yakışır."
Karan başını hafifçe öne eğdi. "Haklısınız komutanım. Hata ettim."
Hata ettim demişti! Karan Göktürk, hayatında ilk defa, üstelik benim gözlerimin önünde geri adım atmış, mağlubiyeti kabul etmişti! İçimdeki o şeytani zafer duygusu bir anda bayram yerine döndü. Dudaklarımın kenarındaki o alaycı gülümsemeyi saklama gereği bile duymadım.
Nermin Teyze hemen araya girip ortamı yumuşatmaya çalıştı. "Aman Ali abi, sen bakma Karan'a. Bizim oğlan dağdan yeni indi ya, sivil hayatı unuttu iyice. Her gördüğünü düşman belliyor garibim. Ben yarın sabah o hediyeyi alır, güzelce siler paklarım, kapımızın önüne asarız hep beraber."
"Hayır Nermin Teyze," dedim hemen tatlı bir sesle. "Sen hiç yorulma. Polat yarın sabah saat onda alet çantasını alıp gelecek zaten. Beraber monte edeceğiz kapıya. Kahve de yapacağım ona." Karan'ın başı öyle bir hızla kalktı ki, boyun omurları çıtladı sanki. Koyu kahverengi gözleri doğrudan benim gözlerime saplandı. Masanın üzerindeki ekmek bıçağına doğru elini atacakmış gibi bir enerji yayıldı adamdan. Gözlerindeki o yangın, o boğucu kıskançlık bu kez tamamen çaresizlikle harmanlanmıştı; çünkü babamın karşısında tek bir kelime bile edemiyordu. Babam çorbasından bir kaşık aldı, sonra gayet sakin bir şekilde konuştu: "İyi madem. Yarın sabah çocuk gelsin, ben de bahçede olurum zaten. Bir bakarız montajına, hem bir kahve içer, teşekkürümüzü ederiz."
İşte bu! Babam bizzat daveti onaylamıştı!
Karan'ın yüzündeki o yıkım, o çaresiz Bordo Bereli çöküşü ömrüm boyunca gördüğüm en güzel manzaraydı. Dudaklarımı birbirine bastırıp çorbama uzandım. Masanın altından dizlerimi sallarken zaferimin tadını çıkarıyordum. Yemek devam etti ama masadaki hava hiçbir zaman tam olarak normale dönmedi. Aras ile Ege yeni evin odalarını nasıl paylaşacaklarını tartışmaya başladılar. "Balkonlu oda benim," dedi Aras. "Müşteri görüşmelerini orada yapacağım, ışığı iyi alıyor."
"Hadi oradan be!" dedi Ege. "Sunucu kasalarını oraya koyacağız dedik ya, kabloları çektim ben oraya. Sen geç arka odaya yat."
"İkiniz de kesin sesinizi," dedi annem. "Kocaman adamlar oldunuz hâlâ oda kavgası yapıyorsunuz. Elfida'nın odası belli zaten, üst kattaki ön cephe. Mis gibi geniş oda."
"Evet," dedim bilerek sesimi yükselterek. "Pencerem de doğrudan bahçeye bakıyor. Sabahları temiz hava alır, bahçedeki çiçekleri izlerim."
Karan başını tabağından kaldırmadı ama kaşığını tutan elinin ne kadar gergin olduğunu görüyordum. Benim penceremin doğrudan onun çalışma odasının penceresine baktığını ikimiz de çok iyi biliyorduk.
Yemeğin sonuna doğru Umay masada uyuklamaya başladı. Başını masaya koymuş, gözlerini zorla açık tutuyordu. "Annecim... uykum geldi..."
Nermin Teyze kızını kucağına aldı. "Hadi bakalım prenses, doğru yatağa. Ali abi, Kübra, siz de çayları salonda için, ben Umay'ı yatırıp geliyorum."
Masadakiler yavaş yavaş kalkmaya başladı. Babam ile Recep Amca salona geçerken, Aras ile Ege de yeni evin anahtarlarını alıp "Biz gidip sunucuları son bir kez kontrol edelim" diyerek dışarı çıktılar. Annem mutfağa tabakları taşımaya başladı. Yemek odasında sadece ben ve Karan kaldık. Ben sandalyemde oturmuş, bardağımdaki son yudum suyu içerken Karan yavaşça ayağa kalktı. Masanın etrafından dolandı. Benim sandalyemin hemen arkasında durdu.
O an odadaki hava yine o tanıdık, elektrik yüklü basınca teslim oldu. Arkamda duran devasa gölgesini, üzerinden yayılan o sıcaklığı ve öfkeyi iliklerime kadar hissettim. Ama dönüp bakmadım. İstifimi bile bozmadım.
Karan eğildi. Başını omzumun hemen hizasına kadar indirdi. Dudakları kulağıma o kadar yakındı ki, fısıldadığı her kelimede nefesinin sıcaklığı tenimi kavurdu. Ama bana dokunmadı. Verdiğim o "Temas yok!" kuralını bir Bordo Bereli inadıyla çiğnemiyordu; sadece sınırda yürüyordu.
"Zafer kazandığını sanıyorsun, değil mi Elfida?" dedi Karan. Sesi adeta ruhuma kazınan, dondurucu ve karanlık bir fısıltıydı. "Babanın arkasına sığınıp o herifi bu kapıya davet ettirdin diye kazandın sanıyorsun." Gülümsememi bozmadan başımı hafifçe yana eğdim. Ona dokunmadan, sadece göz ucuyla baktım. "Kazandım tabii Yüzbaşı. Skor bir-sıfır. Yarın sabah onda kahveler benden, montaj Polat'tan. Sen de pencereden izlersin artık."
Karan'ın derin bir nefes aldığını, o nefesin boynumdaki saç tellerini havalandırdığını hissettim. Elleri yanlarında yumruk olmuştu ama tek bir parmağını bile bana değdirmedi.
"Yarın sabah o kapının önünde olacağım Elfida," dedi Karan, her kelimesi bir yemin gibi ağırdı. "Babanın yanında duracağım. O herifin gözünün içine bakacağım. Ve o herif o çiviyi o duvara çakarken, senin aklının kimde olduğunu ikimiz de çok iyi bileceğiz."
"Benim aklım sadece kendi hayatımda," dedim fısıltıyla, gözlerimi gözlerine dikerek. "Sen de o aklın ucundan bile geçmiyorsun."
Karan hafifçe, acı bir tebessümle geriye çekildi. "Yalan söylemekte hiç usta değilsin Hekim Hanım. Sabah onda görüşürüz." Arkasını dönüp sert adımlarla salona doğru yürüdü.
Ben ise boş yemek odasında, sandalyemde tek başıma kaldım. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine atıyordu; bacaklarım hafifçe titriyordu. Bahçedeki o ahşap pano, yarın sabahki o montaj randevusu ve Karan Göktürk'ün o dinmeyen yangını...
KARAN GÖKTÜRK
Zihnimin içindeki o kurşun gibi ağır karanlık, komodinin üzerindeki dijital saatin keskin, mekanik alarm sesiyle bir anda paramparça oldu.
Gözlerimi açtığım ilk salisede bedenim zaten uyanıktı. Bir Bordo Bereli için uyku, bilincin tamamen kapandığı bir dinlenme hali değil; sadece nöbet sırasını bekleyen bir refleks aralığıydı. Dağda, taşta, eksi yirmi derecede bir kayanın kovuğuna sığınıp yarım gözle uyumaya alışmış bir adam için yatak dediğin şey yabancı bir lükstü zaten. Hele ki bu gece... Hele ki beynimin her bir kıvrımına o sarı saçlı, dili zehir zemberek kızın kokusu, sesi ve o meydan okuyan fısıltısı kazınmışken uyumak ne mümkündü.
Sağ elimi uzatıp telefonun ekranına dokundum. Alarm sustu.
Saat tam 06:00.
Odanın içi İzmir'in o nemli, alacakaranlık eylül sabahının griliğine gömülüydü. Tavana diktiğim bakışlarımı yavaşça çektim, sırtımı yataktan ayırıp oturdum. Derin bir nefes aldığımda ciğerlerime dolan hava bile bana dün geceyi hatırlatıyordu. Dün gece o yemek masasında sergilediği o zafer sarhoşluğunu, Polat denen o marangoz kılıklının adını her ağzına alışında gözlerinde parlayan o şeytani ışıltıyı, en çok da bahçede, mandalina ağacının altında göğsüme vururken dudaklarından dökülen o resti...
"Sen de bana bir daha asla dokunmayacaksın! Ne çenemi tutacaksın, ne beni duvara yaslayacaksın... Temas yok Yüzbaşı!"
Dişlerimi öyle bir sıktım ki, çene kemiklerimden gelen o tok çıtırtı sessiz odada yankılandı. Sol elimle yüzümü sıvazladım.
Dokunmayacakmışım. Temas yokmuş. "Görürüz Hekim Hanım," diye mırıldandım kendi kendime, yataktan kalkıp çıplak ayaklarımı soğuk parkeye basarken. "O temasın hesabını nasıl vereceksin, görürüz."
Vakit yoktu. Duygularla, gece kafamda dönüp duran o cehennemle vakit kaybedecek bir mesleğim yoktu benim. Saat 07:00'de kışlada içtima vardı; komutan yeni intikal listelerini bizzat benden bekliyordu.
Hızla banyoya geçtim. Aynadaki yansımama baktım; uykusuzluktan hafifçe kızarmış koyu kahverengi gözler, çeneme yayılmış üç günlük kirli sakal ve kaskatı kesilmiş bir yüz hattı. Musluğu sonuna kadar açıp buz gibi suyu avuçlarıma doldurdum, yüzüme çarptım. Bir daha, bir daha... Su tenimi dondururken zihnimdeki o sarı saçlı fırtınayı geriye, profesyonel bir askerin beynindeki o kilitli sandığa tıkmaya çalıştım. Ama nafileydi; su damlaları çenemden süzülürken bile aklımda sadece onun o meydan okuyan kirpikleri vardı.
Kurulanıp odaya döndüm. Gardırobun kapağını açtım. Asılı duran kamuflaj pantolonumu, dikişleri jilet gibi olan o haki yeşili askeri gömleğimi aldım. Üzerime önce siyah askeri atleti, ardından kamuflaj pantolonu geçirdim. Kemeri belime takıp kilitledim; tokasından çıkan o tanıdık metalik ses beni anında sivil dünyadan söküp kışla nizamiyesine fırlattı. Gömleğimi giydim, düğmelerini teker teker, milimetrik bir nizamla ilikledim. Kollarımı dirseklerime kadar titizlikle kıvırdım. Rütbelerim omuzlarımda ışıldarken boynumdaki künyelerin çıkardığı o hafif şıngırtı kulaklarıma doldu: Yüzbaşı Karan Göktürk.
Hazırdım. Askerdim. Bordo Bereliydim. Dünyanın en tehlikeli dağlarında, kurşunların vızıldadığı vadilerde gözünü kırpmadan timini sevk ve idare eden o adamdım.
Ama işte... Bu evin içindeki o üç basamaklı koridor, bana Kandil Dağı'ndan daha tehlikeli, daha mayınlı geliyordu.
Cüzdanımı, beylik tabancamı ve araba anahtarlarımı komodinin üzerinden aldım. Tabancamı kemerimin arkasındaki kılıfa yerleştirirken derin, ağır bir soluk verdim. Odadan çıktım. Ahşap koridorda sessizce adımlarken ev hâlâ uykunun o huzurlu, derin sessizliğine gömülüydü. Koridorun sağındaki ilk kapıya yöneldim. Kapıyı hafifçe, gıcırtı çıkarmamaya özen göstererek araladım.
Umay'ın odası.
İçeriye süzülen sabah griliğinde, pembe tüllü yatağında büzülmüş yatan o minik bedeni gördüm. Sarı ayıcıklı battaniyesine sarılmış, bir kolunu yastığın altına sokmuş, melekler gibi uyuyordu. Beş yaşındaki kardeşim... Bu hayatta vatanımdan sonra korumak için canımı vereceğim tek masumiyetimdi o benim.
Adımlarımı yavaşlatıp yatağın kenarına kadar parmak uçlarımda yürüdüm. Dizlerimin üzerine çöktüm. Üniformamın sert kumaşı dizlerimde gerildi. Sol elimi uzattım; o dağlarda silah tutan, dün gece bir sokak serserisinin boğazını sıkan o sert, nasırlı parmaklarımı kardeşimin yumuşacık saçlarının arasına daldırdım. Saçlarını büyük bir şefkatle, incitmekten korkarak geriye doğru taradım. Eğildim, o mis kokulu, bebek pudrası kokan şakağına tüy kadar hafif, sıcak bir öpücük kondurdum. "Allah'a emanet ol fıstığım," diye fısıldadım sadece dudaklarımı kıpırdatarak.
Umay uykusunda hafifçe gülümsedi, burnunu yastığa sürttü ama uyanmadı. Yavaşça doğruldum, sırtımı dikleştirip geri geri adımlarla odadan çıktım ve kapıyı ardımdan neredeyse hiç ses çıkarmadan kapattım. Koridora geri döndüğümde, bakışlarım istemsizce hemen karşıdaki kapıya kaydı. Bizim evin en uçtaki misafir odası. Dün geceden beri, yangından çıktığından beri benim zihnimi işgal eden o kadının kaldığı oda.
Kapı... Kapı tam kapanmamıştı. Yaklaşık iki parmak kadar aralık duruyordu.
İçimden bir ses dön arkanı Karan. Merdivenlerden in, botlarını giy ve kışlana git. Görevin var senin. Temas yok dedi sana. Dön arkanı ve yürü.
Ama ayaklarım... Lanet olası ayaklarım beynimin emir-komuta zincirini tamamen hiçe saydı.
Gözlerim kapının o iki parmaklık aralığına kilitlendiğinde, bedenim benden bağımsız bir şekilde o tarafa doğru sürüklendi. Adımlarım bir hayaletin adımları kadar sessizdi. Koridorun parkelerini ezmeden, tek bir ahşap gıcırtısına bile izin vermeden kapının eşiğine kadar geldim.
Aralıktan içeriye doğru baktım.
Odanın içi serindi; pencerenin üst kanadı hafifçe aralık bırakıldığı için İzmir'in o çiğ kokulu sabah rüzgarı tül perdeleri hafif hafif dalgalandırıyordu. Ve yatakta... Yatağın ortasında Elfida yatıyordu.
Nefesim göğsümün ortasında kilitlendi.
Bir insan uyurken bile bu kadar hırçın, bu kadar başına buyruk görünebilir miydi? Üzerindeki o bol gri tişört yukarı doğru sıyrılmış, incecik belinin kıvrımı gün ışığında bembeyaz parıldıyordu. O gün boyu sımsıkı topladığı, inatla başını geriye atarken savurduğu sapsarı saçları yastığın üzerine, yüzünün kenarlarına adeta bir sel gibi dağılmıştı. Birkaç sarı tutamı dudaklarının kenarına yapışmıştı. Kaşları uykusunda bile hafifçe çatıktı; sanki rüyasında bile benimle kavga ediyor, sanki rüyasında bile bana o sivri diliyle laf yetiştiriyordu.
Ve üzerindeki yorgan... Gece boyunca yatakta nasıl döndüyse, yorgan tamamen bacaklarının arasına sıkışmış, ayakucuna doğru kayıp gitmişti. Üzeri tamamen açıktı. İncecik kolları soğuk sabah havasında çıplak kalmış, omuzları hafif hafif titriyordu. Rüzgar her estiğinde tenindeki tüylerin ürperdiğini buradan, kapı eşiğinden bile görebiliyordum. "Akılsız kız," diye fısıldadım içimden, göğsümdeki o acı verici sızıyla karışık bir öfkeyle. "Pencereyi açık bırakmış, üstünü açmış... Sonra da 'ben hekimim, kendime bakarım' diye söylenirdi millete. Hasta olacaksın be kadın."
Gitmem gerekiyordu. Kapıyı çekip çıkmam gerekiyordu. Dün gece bahçede söyledikleri kulaklarımda çınlıyordu: "Tek bir parmağın bile bana değmeyecek!"
Ama lanet olsun ki, o titreyen omuzlarını, o savunmasız halini orada öylece bırakıp gitmek benim fıtratımda yoktu. Bordo Bereli yemini etmiştim ben; ama şu an o yeminden öte, göğsümün kafesinde çırpınan o vahşi, korumacı erkek tarafım bütün kuralları bir kibrit çöpü gibi yakıp attı. Elimi yavaşça uzattım. Kapının ahşap kanadını milim milim, tek bir ses bile çıkarmadan içeriye doğru ittim. Aralık genişledi. Odaya adımımı attım. İçerisi buram buram o tanıdık, hafif çiçeksi ama içinde hafif antiseptik ve güneş barındıran o baş belası kokusuyla doluydu. Kendi çalışma odamdı burası; masam, kitaplarım, haritalarım buradaydı ama onun varlığı iki günde bu odanın bütün maskülen havasını silip süpürmüş, kendi rengine boyamıştı.
Yatağa doğru ağır ağır, bir pusudaymışçasına sessiz adımlarla yaklaştım. Her adımımda nefesimi tutuyordum. Başucuna kadar geldim. Tepesinde bir dağ gibi dikildim.
Uyurken ne kadar küçüktü... O gündüzleri herkese kafa tutan, babasının rütbesini bile hiçe sayıp sokakta kel adama saldıran, savcının odasını basan o kaplan gitmiş; yerine dokunsan kırılacak, masum bir kız çocuğu gelmişti. Dudakları hafifçe aralıktı. O her lafında beni delip geçen, bana 'buzdolabı' diyen o dudaklar şimdi savunmasızca kıpırdıyordu. Gözlerim istemsizce boynuna, oradan dün gece parmaklarımın değdiği o çene hattına kaydı. İçimdeki o yangın, sabahın bu saatinde, bu sessiz odada beni diri diri yakmaya yetti.
Derin bir nefes alıp kendimi toparladım. Yatağın ayakucuna doğru eğildim. Yere doğru kaymış olan o kalın yorganın kenarını sol elimle kavradım. İncitmeden, kumaşın hışırtısını minimumda tutarak yorganı yukarı doğru çektim. Adım adım, santim santim... Yorganı önce çıplak bacaklarının üzerine, ardından o incecik beline doğru örttüm.
Tam omuzlarının hizasına kadar çekip göğsünü örtecektim ki... Parmaklarımın tersi, yorganı düzeltirken hafifçe onun açıkta kalan boynuna teğet geçti.
Teninin sıcaklığı... O kadife gibi, fırından yeni çıkmış ekmek gibi taze ve sıcak dokusu elime değdiği an içimden bir şimşek geçti sanki.
Elfida aniden kıpırdandı.
O an zaman durdu. Bütün kaslarım kilitlendi, nefesim boğazımda dondu kaldı.
Elfida uykusunun arasında hafifçe iç çekti. Yüzünü diğer tarafa çevirirken başı yastıkta kaydı, kaşları çatıldı. Dudaklarının arasından anlaşılmaz, boğuk bir mırıltı döküldü: "Karan... yapma..."
Adımı sayıklamıştı. Rüyasında bile benimleydi. O an kalbimin öyle bir hızla çarptığını hissettim ki, göğüs kafesimi kırıp dışarı fırlayacak sandım. O bana dokunma derken, o bana sınır çizerken, bilinçaltının derinliklerinde bile benim adımı sayıklıyordu.
Refleks olarak elimi hemen geriye çektim. Sanki alev almış bir kora dokunmuş gibi parmaklarımı yumruk yapıp yanıma yapıştırdım. Eğer gözlerini açsaydı, eğer beni sabahın altısında, başucunda bu halde görseydi... O gururlu kadın bunu asla unutmaz, bunu bana karşı bir ömür silah olarak kullanırdı. Elfida yorganın sıcaklığına sığındı. Çenesini yorganın kenarına gömdü, yüzündeki o huzursuz gerginlik bir anda dağıldı. Derin, ritmik nefesler alarak uykusuna geri döndü. Onu son bir kez süzdüm. Yorganı boğazına kadar çekilmişti; artık üşümüyordu.
Geriye doğru iki sessiz adım attım. Bakışlarımı zorlukla üzerinden koparıp arkamı döndüm. Kapıya yürüdüm, dışarı çıktım ve ahşap kapıyı ardımdan milim milim, klik sesini bile duyurmayacak bir hassasiyetle kapattım.
Koridorda dikilip derin bir nefes verdim. Şakaklarım zonkluyordu. Üniformamın yakasını hafifçe çekiştirdim. "Kendine gel lan," diye fısıldadım kendi kendime, sesimdeki o öfkeli otoriteyi geri kazanmaya çalışarak. "Kendine gel. Asker adamsın sen."
Merdivenleri ikişer ikişer, bu kez adımlarımı hiç sakınmadan indim. Girişteki botlarımı ayağıma geçirdim. Bağcıklarını hızla, askeri bir çeviklikle bağlayıp kilitledim. Dış kapının kolunu indirdim ve kendimi sabahın o buz gibi, çiğ kokulu İzmir ayazına fırlattım.
Hava yeni yeni aydınlanıyordu. Gökyüzü griden soluk bir maviye dönüyordu. Bahçedeki çakıl taşlarının üzerinden sert adımlarla yürümeye başladım. Botlarımın altındaki taşlar çıtırdadıkça içimdeki o öfke yeniden kabarmaya başladı.
Tam iki evin arasındaki o dar patikadan geçip arabama doğru yönelecektim ki...
Gözüm taş duvarın dibine kaydı.
Ve olduğum yerde çakıldım.
Tadilattan kalan o kırık kiremitlerin, çamurlu moloz yığınının tam üzerinde... Dün gece hırsla fırlatıp attığım o şey duruyordu. Polat'ın getirdiği o ceviz ağacı ahşap pano. Sabahın o cılız ışığında, üzerindeki o ince işçilikle kazınmış yazı adeta gözüme batıyordu: 'Soykan Ailesi'. Üzerine biraz toz konmuştu ama ceviz ağacı o kadar sağlam, o kadar cilalıydı ki, çamurun ortasında bile parıldıyordu.
Kanımın beynime doğru fışkırdığını hissettim. Yumruklarım kazağımın kollarının altında öyle bir sıkıldı ki, dün gece iyileşmeye yüz tutan o parmak boğumlarım yeniden zonklamaya başladı.
"Ulan herif..." diye tısladım dişlerimin arasından, panoya doğru bir adım atıp durarak. "Ulan marangoz kılıklı çakal..."
Aklıma dün gece geldi. Elfida'nın masadaki o alaycı, zafer dolu bakışları... "Polat yarın sabah saat onda alet çantasını alıp gelecek zaten. Beraber monte edeceğiz kapıya. Kahveler de benden!" deyişi... Komutanın masada o herife prim vermesi, annemin 'ne ince çocuk' diye övgüler yağdırması...
Ve en kötüsü de neydi biliyor musun? Dört saat sonra... Saat tam onda, ben kışlada taburun başında içtima alırken, o herif elinde matkabıyla bu bahçeye elini kolunu sallayarak girecekti. Elfida ona kapıyı açacaktı. Belki saçlarını savuracaktı, belki o kahveyi yaparken mutfakta o herife gülümseyecekti. O herif o çiviyi o duvara çakarken, Elfida yanında durup 'eline sağlık Polat' diyecekti. "Sikerler öyle işi!" diye küfrettim sokağın sessizliğine doğru, sesimi zapt edemeyerek.
İçimden bir ses, o vahşi ve öfkeli ses bas bas bağırıyordu: Git o panoyu al. Botunun altına al, ikiye kır, parçala, odun niyetine yak! Çaksın bakalım çiviyi nereye çakacaksa!
Ayağımı panoya doğru uzattım. Botumun ucu ceviz ağacının kenarına değdi. Tek bir tekme... Tek bir sert vuruşla o el emeği dediği tahta parçası tuzla buz olurdu. Ama durdum.
Ali Komutan'ın dün gece masada gözlerimin içine bakarak söylediği o laf beynimde kurşun gibi yankılandı: "Ben sana kapıya nöbetçi kulübesi kur emri vermedim asker! Bir teşekkür borcumuz varken, çocuğun getirdiği hediyeyi molozların arasına atmak ne Soykan ailesinin töresine sığar, ne de bir Türk askeri ağırlığına yakışır!" Botumu yavaşça geri çektim. Eğer o tahtayı kırarsam... Eğer o herifin oyununa gelip o panoyu parçalarsam, sadece komutanımın gözünde küçük düşmekle kalmazdım; Elfida bunu görürse, bana ömrü boyunca 'kıskançlıktan gözü döndü' muamelesi yapardı. O haklı çıkardı. O kazanırdı.
"Kırma Karan," dedim kendi kendime, derin bir nefes alıp başımı gökyüzüne dikerek. "Kırma. O herif o çiviyi çakmaya gelsin bakalım. Gelsin de bu mahallede kime toslayacağını kendi gözleriyle görsün."
Panoya son bir nefret dolu bakış fırlattım. Üzerindeki tozu bile silmedim; bırak o herif geldiğinde kendi elleriyle temizlesindi molozun içinden.
Arkamı döndüm. Geniş adımlarla bahçe kapısından çıktım.
Sokağın köşesinde park halinde duran siyah, sivil aracıma doğru yürüdüm. Cebimden anahtarı çıkardım. Arabanın sarı farları sabahın karanlığında iki kez yanıp söndü. Kapıyı hırsla açtım. Sürücü koltuğuna kendimi adeta bir zırhlı aracın taretine biner gibi sertçe bıraktım. Kapıyı öyle bir çarptım ki, arabanın camları zangırdadı. Anahtarı kontağa soktum, motoru ateşledim. Dizel motorun o güçlü, hırıltılı sesi boş sokakta bir canavar gibi kükredi. Dikiz aynasını düzelttim. Aynadaki yansımamda, iki evin arasındaki o bahçe kapısı ve hemen üst kattaki o açık pencere görünüyordu. Elfida'nın uyuduğu o pencere...
"Saat ona kadar vaktin var Hekim Hanım," dedim aynadaki o pencereye bakarak, vitesi sertçe bire takarken. "Uyu bakalım. Bakalım o kahveleri kime içireceksin." Gaza bastım. Lastikler ıslak asfaltta hafifçe kayarak yolu kavradı. Araba fırlayıp sokağın köşesini dönerken, arkamda sadece sabahın sisini, o molozların arasındaki ceviz panoyu ve aklımı başımdan alan o sarı saçlı baş belasını bıraktım.
İstikamet kışlaydı. Ama benim asıl savaşım, o kışlanın sınırlarında değil; saat tam onda bu mahallenin bahçe kapısında başlayacaktı.
&&&
Nizamiye girişindeki bariyerlere yaklaşırken hızımı kestim. Nöbetçi kulübesindeki uzman çavuş, yaklaşan siyah aracı ve ön camdaki komutanlık tanıtım kartını gördüğü an çelik gibi dikildi. Kulübenin sürgülü camı şak diye açıldı, dışarı fırlayan nöbetçi er topuklarını birbirine öyle bir vurdu ki ses nizamiyenin beton duvarlarında yankılandı.
Tüfeğini göğsüne yaslayıp şahin gibi bir selam çaktı.
"Yüzbaşı Karan Göktürk! İntikal serbest komutanım!"
Camı iki parmak indirdim. Başımı hafifçe eğip yüzümdeki o taşlaşmış, hiçbir duygu kırıntısı barındırmayan ifadeyle nöbetçiyi süzdüm. "Sağ ol asker. Kolay gelsin."
"Sağ olun komutanım!"
Kırmızı-beyaz boyalı bariyer hızla yukarı kalktı. Gaza hafifçe dokunup kışlanın geniş, nizami taş yollarına girdim. İki tarafı asırlık çam ağaçlarıyla çevrili bu yolda her sabah yüzlerce Mehmetçiğin postal sesleri yankılanırdı. Sol tarafta engelli parkur, sağ tarafta içtima meydanı ve tam karşıda, heybetiyle tüm kışlayı selamlayan Karargah Binası... Göndere çekilmiş devasa al bayrak, sabahın sert ayazıyla dalgalandıkça göğsüme basan o anlamsız ağırlık yerini tanıdık bir intizama bırakıyordu.
Arabayı tabur binasının önündeki komutanlık park alanına çektim. Kontağı kapattım. Sessizlik...
Dikiz aynasına baktım. Gözlerimin altındaki o karanlık gölgeleri, çeneme oturan kaskatı çizgiyi inceledim. Kamuflajımın yakasını sertçe çekiştirip düzelttim. Kapıyı açıp dışarı adımımı attığımda, postallarımın altındaki çakılların sesiyle birlikte üzerimdeki sivil rehavetin son zerresi de buharlaşıp gitti. Artık komşunun oğlu, Nermin Hanım'ın evladı ya da Elfida'nın baş belası değildim. Tim Komutanı Yüzbaşı Karan Göktürk'tüm.
Tabur binasının ağır demir kapısından içeri girdiğimde koridordaki nöbetçi onbaşı anında hazırola geçti. "Yüzbaşım! Günaydın komutanım!"
Baş selamı verip adımlarımı hiç yavaşlatmadan idari koridora doğru yürüdüm. Bizim timin harekat hazırlık odasının önüne geldiğimde içeriden gelen tanıdık sesler koridora taşıyordu bile. Kapıyı çalmadan, kolu sertçe indirip içeri daldım.
Oda buram buram taze demlenmiş asker çayı, tüfek bakım yağı ve nemli postal derisi kokuyordu. Masanın üzerinde serili duran Ege ve Akdeniz haritalarının kenarında üç devasa gölge vardı.
Üsteğmen Berkan, elindeki harbiyle beylik tabancasının namlusunu temizliyor, bir yandan da masadaki askeri bisküvileri ağzına tıkıştırıyordu. Üsteğmen Bora, pencerenin pervazına yaslanmış, elindeki telefonun ekranına bakıp sinsi sinsi sırıtıyor; Üsteğmen Yavuz ise masanın en köşesinde, sırtını duvara vermiş, elindeki boş çay bardağını parmaklarının arasında çevirerek kara kara düşünüyordu.
Ben içeri girdiğim an, odadaki o gevşek hava salisesinde dondu.
Üçü birden yay gibi fırladı. Topukların birbirine çarpma sesi odada patladı.
"Komutanım!"
"Rahat beyler," dedim, kapıyı arkamdan kapatıp ağır adımlarla masanın başına geçerken. Sesimdeki o emir-komuta ağırlığı odanın havasını bir anda değiştirdi. Masanın üzerindeki harekat haritasına kısa bir bakış attım, ardından gözlerimi tek tek timimin üzerinde gezdirdim.
"İçtima saatine yirmi dakika var. Durum nedir Berkan?"
Berkan elindeki harbiyi hemen masanın kenarındaki bezin üzerine bıraktı. Göğsünü kabartıp dikleşti. "Birlik tam kadro ayakta komutanım. Araçların periyodik bakımları dün gece kademede tamamlandı. Mühimmat sayımı bitti; depocu astsubayla bizzat imzaladık tutanakları. Tek bir fişek bile eksik değil. Tim emrinizde."
"Güzel," dedim, sesimi düz tutarak. "Bora?" Pencerenin önündeki Bora telefonunu ışık hızıyla kamuflaj pantolonunun yan cebine sokuşturdu. Yüzündeki o her zamanki fırlama, laubali sırıtışı askeri bir disiplinle bastırmaya çalışsa da gözlerindeki o muzip ışık sönmüyordu. "Telsiz ve muhabere hatları kontrol edildi komutanım. Kriptolu frekanslar güncellendi. Tabur komutanlığından gelecek emir bekleniyor. Ben de... Şey yapıyordum işte, lojistik hattını kontrol ediyordum."
Kaşlarımı çattım. "Lojistik hattı dediğin elindeki telefonun ekranı mı Bora? Sabahtan beri kime sırıtıyorsun sen?"
Bora yutkundu, hemen hazır ola geçti. "İstihbarat komutanım!... Malum, sivil unsurların takibi önemli." Gözlerimi kısıp ona öyle bir baktım ki, ne demek istediğimi anında anladı ve boğazını temizleyip gözlerini haritaya dikti. Ulan bu çocuk uslanmazdı, yemin ederim uslanmazdı. Kışlanın ortasında bile aklı fikri dışarıdaydı.
Tam o sırada gözüm masanın köşesindeki Yavuz'a takıldı.
Yavuz, timin keskin nişancısıydı. Dağda üç gün tek bir taşın arkasında kıpırdamadan, nefes bile almadan hedef bekleyen o çelik iradeli adam, şu an masanın başında adeta enkaz gibi duruyordu. Başını hafifçe öne eğmişti; gözlerinin altı morarmış, yüzündeki o asil ve sert ifade yerini derin bir kasavete bırakmıştı. Önündeki boş çay bardağına öyle bir bakıyordu ki sanki bardağın dibinde kendi idam fermanı yazıyordu.
Gözlerimi Yavuz'dan ayırmadan masaya doğru bir adım attım. Yumruğumu haritanın boş bir köşesine tok bir sesle vurdum.
"Ne oldu lan Yavuz?" dedim, sesimdeki o komutan tonunu biraz kırıp bir devre arkadaşı, bir abi sıcaklığına çekerek. "Pek bir suratsızsın sen bugün? Karadeniz'de gemilerin mi battı?"
Yavuz irkildi. Başını ağır ağır kaldırdı, gözlerimin içine baktı ama bakışlarındaki o yorgunluk içimi cız ettirdi. Zoraki bir şekilde toparlanıp dikleşmeye çalıştı. "Yok bir şey komutanım. İyiyim."
"Yalan söyleme lan," dedim kaşlarımı çatarak. "Senin o tetiği çeken parmağının titremesini ben yüz metreden anlarım. Ne oldu diyorum?"
Yavuz tam ağzını açıp yine geçiştirecekti ki, pencerenin kenarında duran Bora dayanamayıp bombayı patlattı.
"Komutanım," dedi Bora, bıyık altından sinsi sinsi gülerek. "Yenge bunu dün gece kapı dışarı etmiş."
"Ne?!" Odadaki sesim öyle bir gürledi ki, masanın üzerindeki boş çay bardağı hafifçe titredi. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Berkan bile elindeki tabanca şarjörünü masaya düşürüyordu az kalsın. Başımı hırsla Yavuz'a çevirdim.
"Ne demek kapı dışarı etmiş lan?! Ne yaptın oğlum sen kadına yine?!"
Yavuz derin, ciğerlerini parçalarcasına ağır bir nefes verdi. Sol elini kaldırıp şakaklarını sıktı; yüzü utançtan ve çaresizlikten kızarmıştı.
"Bir şey yapmadım Karan Sorun da bu zaten. Bir şey yapmadım," konu ciddiydi. Normalde iş yerinde bana ismimle hitap etmezler ama şimdi öyle değildi. Sesi öyle çaresiz, öyle bitik çıktı ki bir an için karşımda o dağları titreten Bordo Bereliyi değil, eli kolu bağlanmış bir garibanı gördüm. "Her zamanki kavga işte. 'Yine göreve gideceksin, yine ne zaman döneceğin belli değil, evde hayalet gibi yaşıyorsun' dedi. Ben de 'Görev bu Merve, vatan bu, keyfimden mi gidiyorum?' dedim. 'Bıktım senin vatanından da kışlandan da, bir kere de beni seç' diye bağırdı. Ee, ben de sesimi yükseltince... Bavulu kapının önüne koydu. 'Dönüşünde bu eve girmeyeceksin' dedi."
Yavuz sustu. Boğazında bir yumru oluştuğu her halinden belliydi; gözlerini kaçırıp masadaki haritaya kilitledi.
"Neyse ne..." dedi Yavuz, sesini aniden toparlayıp kaskatı bir zırhın arkasına saklayarak. Başını kaldırdı, omuzlarını dikleştirdi. "Boş verin beni. Önümüzde kışla var, eğitim var, intikal var. Asker adamın şahsi meselesi olmaz."
O an odadaki havanın ağırlığı iki katına çıktı. Hepimiz sustuk. Çünkü Yavuz'un yaşadığı bu trajedi, aslında bu üniformayı sırtına geçiren her askerin ortak ve gizli yarasıydı. Biz bu vatanın sınırlarını beklerken, arkamızda bıraktığımız hayatların kapıları birer birer yüzümüze kapanırdı. Biz dağda bayrak dalgalansın diye can verirken, evdeki kadınlar soğuk yataklarda yalnızlığa alışmak zorunda kalırdı.
Ve ben... Ben bu sabah saat altıda, bir kadının üzerine yorgan örterken içimde kopan o fırtınanın tam olarak ne anlama geldiğini o an bir kez daha anladım. Bir kadını sevmek, bir askerin bu dünyada girişebileceği en tehlikeli, en mayınlı operasyondu.
Berkan, ortamdaki bu kasvetli havayı dağıtmak için hemen araya girdi. İri cüssesiyle masaya doğru eğildi, ellerini birbirine vurdu. "Aman be kardeşim!" dedi Berkan, Yavuz'un omzuna dağ gibi bir el indirip sıkarak. "Merve Yenge seni sever, iki güne burnu sürter, arar yine 'Yavuz'um neredesin' diye. Sen canını sıkma. Bak ne diyeceğim beyler... Bu akşam nöbet devrinden sonra dışarı çıkalım. Şöyle kordon boyunda, güzel bir masada oturalım. Akşam içelim mi, ne dersiniz? Hem Yavuz'un kafası dağılır hem de dünkü taşınma yorgunluğunu atarız üzerimizden."
Yavuz hafifçe omuz silkti. "Bana uyar."
Berkan bana döndü. "Karan? Sana da uyar mı?" Kafamın içindeki o sabah saat 10:00 randevusu, Polat'ın o ceviz ağacı kütüğü ve Elfida'nın bana çektireceği o cehennem azabı düşündükçe kordon boyunda iki kadeh bir şey içmek bana ilaç gibi gelecekti. "Uyar," dedim düz bir sesle. "Bana da uyar."
Tam o sırada Bora elini havaya kaldırdı. Yüzünde dünyanın en masum ama en tilki sırıtışıyla başını iki yana salladı.
"Ben gelemem," dedi Bora.
Kaşlarım anında çatıldı. Başımı ağır ağır Bora'ya çevirdim. "Niyeymiş o Bora Üsteğmen? Timin toplanmasına ne zamandan beri mazeret bildiriyorsun sen?"
Bora bana doğru tek gözünü kırptı. Yüzündeki o sinsi, çapkın gülümsemeyi saklama gereği bile duymadan göğsünü kabarttı. "Randevum var. Boş adam değiliz biz de yani... Bizim de bir piyasamız var." O an beynimde şimşekler çaktı. Bora'nın bu tavırlarını, bu imalı sırıtışını dün geceden beri çok iyi biliyordum. İçimdeki o Bordo Bereli radarları tehlike sinyali vermeye başladı.
"Bir günde boş dur oğlum ya!" diye isyan ettim bir anda, sesimi kontrol edemeyerek. Elimdeki kalemi masaya fırlattım. "Bir günde şu fermuarını da, aklını da kışlada tut be adam! Yine hangi kızla randevulaştın sen sabahın köründe?!"
Bora hiç istifini bozmadı. Dudaklarını büzüp gayet rahat bir tavırla bombayı kucağıma bıraktı: "Alya."
Olduğum yerde kilitlendim.
"Hangi Alya lan?!" dedim, sesimdeki o şüphe dolu sertlik bir anda odanın tavanını delip geçerken. Bora'nın sırıtışı kulaklarına vardı. Göğsünü biraz daha kabartıp gözlerimin içine baka baka konuştu: "Hangi Alya olacak komutanım... Veteriner olan Alya. Elfida Hanım'ın ortağı olan. Akşama sözleştik. Kordon'da kahve içeceğiz."
"Ulan..." dedim dişlerimin arasından, yumruğumu masaya öyle bir vurdum ki harita havalandı. "Ulan Bora! Sen benim sabrımı mı sınıyorsun lan?! Kızın ortağına kadar mı uzandı senin o laubali kolların?!" Berkan kahkahayı basacak gibi oldu ama araya girip durumu daha da beter bir noktaya taşıdı. İri gözlerini açıp Bora'ya baktı, sonra bana döndü.
"Ooo!" dedi Berkan, gözlerini parlatarak. "Alya Hanım mı? E o zaman o da gelsin masaya! Hatta ne var oğlum, toplu takılırız! Alya tek gelmesin, yanına Elfida'yı da çağırırız! Karan Bey merak etmeyin, sizin de yalnızlığınız son bulur böylece!"
Berkan bana doğru göz kırpıp pis pis sırıtırken, odadaki herkes bir anda sustu ve dehşetle bana baktı.
Ben ise... Ben o an Berkan'ı o masaya yatırıp harbiyle boğmamak için içimden Ayet-el Kürsi okuyordum. Gözlerim alev saçıyordu.
"Berkan..." dedim, sesim ölüm vadisinden gelen bir fısıltı gibi çıktı. "Sen kaşınıyorsun koçum. Sen bugün elli kilometre tam teçhizat koşmak için can atıyorsun..."
Tam o anda, odadaki o laubali ve patlamaya hazır hava, koridordan gelen sert, ritmik ve yeri göğü inleten postal sesleriyle bıçak gibi kesildi.
O adımların sesini kışladaki her er, her subay ezbere bilirdi. O adımlar, kararın ve emrin ta kendisiydi. Kapı çalınmadı bile.
Ahşap kapı ardına kadar açıldı ve içeriye o girdi. Tuğgeneral Ali Soykan. Üzerindeki jilet gibi ütülenmiş general kamuflajı, göğsündeki madalyaları, omuzlarındaki çelenkli yıldızları ve yüzündeki o dağları deviren, kaskatı askeri otoritesiyle Ali Paşa odanın ortasına bir fırtına gibi daldı. Arkasında emir subayı yüzbaşı, elinde kırmızı kapaklı, üzerinde siyah harflerle "GİZLİ / ÇOK İVEDİ" yazan kalın bir harekat dosyası tutuyordu.
Salisede... Yemin ederim salisenin binde birinde odadaki bütün gevşeklik buharlaştı.
Dördümüz aynı anda, tek bir vücut gibi topuklarımızı birbirine vurduk. Odadaki camlar zangırdadı. "KOMUTANIM!"
Sesimiz koridorlarda yankılandı. Dördümüz de hazırolda, gözlerimiz tam karşıdaki duvara kilitli, nefes bile almadan heykel gibi dikildik.
Ali Paşa odanın ortasında durdu. O şahin gibi keskin, hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan bakışlarını önce benim üzerimde, sonra Berkan, Bora ve Yavuz'un üzerinde gezdirdi. Yüzünde tek bir mimik bile oynamıyordu. Ama o gözlerdeki ciddiyet... O gözlerdeki o derin, karanlık fırtına bize tek bir şeyi haykırıyordu: Oyun bitmişti "Rahat asker," dedi Ali Paşa. Sesi kışlanın beton duvarlarını ezecek kadar ağır ve toktu.
"Sağ ol!" diyerek duruşumuzu hafifçe esnettik ama gözlerimiz bir milim bile komutanımızdan ayrılmadı.
Ali Paşa arkasındaki emir subayına tek bir baş işareti yaptı. Subay hızla öne çıktı, elindeki kırmızı kapaklı kalın harekat dosyasını masanın tam ortasına, haritaların üzerine bıraktı ve selam verip odadan çıktı. Kapı arkasından sertçe kapandı. Ali Paşa masaya yaklaştı. İki elini masanın kenarına dayayıp üzerimize doğru eğildi. O an odadaki oksijen çekildi sanki.
"Beyler," dedi Ali Paşa. Sesi fısıltıdan halliceydi ama her kelimesi kurşun gibi ağırdı. "Genelkurmay Başkanlığı ve Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndan az önce acil kodlu emir ulaştı. Ankara ile kriptolu görüşmeyi henüz tamamladım."
Bakışlarımı dosyanın üzerindeki gizlilik damgasına diktim. Kalbim göğüs kafesimde başka bir ritimle, o safi askeri refleksle atmaya başladı.
"Suriye sınır hattında, Fırat'ın doğusunda durumlar karıştı," dedi Ali Paşa, parmağını kırmızı dosyanın üzerine sertçe vurarak. "MİT ve İHA'ların sahadan geçtiği anlık istihbarata göre, terör örgütünün üst düzey yönetim kadrosu ve sınırımıza sızma hazırlığında olan kalabalık bir grup, Resulayn güneyindeki kırsal alanda tespit edildi. Bölgede konuşlu olan sivil ve askeri unsurlarımıza yönelik kapsamlı bir intihar saldırısı ve üs bölgesi baskını planlıyorlar."
Yavuz'un, Berkan'ın ve Bora'nın nefeslerini tuttuklarını duyabiliyordum. O az önceki yaralı, gülen adamlar gitmiş; yerlerine ölüm makineleri gelmişti. "Görev bizim mi komutanım?" dedim, sesimdeki o soğukkanlı, çelik tonu zerre kadar bozmadan.
Ali Paşa gözlerini doğrudan benim gözlerime dikti. O kahverengi gözlerindeki baba şefkati tamamen silinmiş, yerini bir tümeni ölüme gönderen ordu komutanının o sarsılmaz iradesine bırakmıştı.
"Görev sizin Yüzbaşı Göktürk," dedi Ali Paşa, her kelimenin altını çizerek. "Özel Kuvvetler Komutanlığı doğrudan sizin intikalinizi emretti. Sahaya siz ineceksiniz. Nokta operasyon icra edilecek. Koordinatları verilen sığınak ve komuta merkezi yerle bir edilecek, sözde lider kadro canlı ya da ölü ele geçirilecek. Bölge temizlenene kadar sınır ötesinde kalacaksınız."
"Süre nedir komutanım?" diye sordu Berkan, sesi bir makinenin dişlisi gibi netti.
Ali Paşa derin bir nefes aldı. "Asgari bir ay. Sahadaki temizlik, temas ve intikal durumuna göre süre uzayabilir. Ama en az bir ay boyunca sınırın sıfır noktasında ve ötesinde, zifiri karanlıkta olacaksınız."
Bir ay...
Elfida... O an beynimin içinde bir bomba patladı sanki. Bir ay. Dağın başında, kurşunların, havan mermilerinin ve barutun ortasında olacaktım. O ise burada, penceremin hemen karşısındaki o evde, sivil hayatın o güvenli kollarında kalacaktı.
İçimden bir parçanın koptuğunu, göğsümün ortasında devasa bir uçurumun açıldığını hissettim. Ama yüzümdeki tek bir kası bile oynatmadım. Askerdim ben. Komutanımın karşısında aşk acısı çekecek, tereddüt edecek tek bir saniyem bile olamazdı. "İntikal saati nedir komutanım?" dedim, sesimdeki kaskatı ciddiyetle.
"Yarın sabah 05.00," dedi Ali Paşa. "Çiğli Askeri Havaalanı'ndan kalkacak C-130 uçağıyla doğrudan Şanlıurfa GAP Havalimanı'na, oradan da helikopterlerle sınır ötesi ileri harekat üssüne sevk edileceksiniz. Bugün kışladaki tüm lojistik, mühimmat ve teçhizat hazırlıklarınızı eksiksiz tamamlayacaksınız. Akşam 18.00 itibarıyla tim üs bölgesinde tecrit altına alınacak. Dışarıyla, ailelerle tüm iletişim kesilecek."
Ali Paşa dikleşti. Omuzlarındaki yıldızlar sabah ışığında parıldadı. Dördümüze son bir kez gururla ve derin bir güvenle baktı.
"Bu vatan sizden zafer bekler evlatlarım. Gazanız mübarek, kılıcınız keskin olsun." Dördümüz birden yeniden topuklarımızı vurduk. "SAĞ OL!"
Ali Paşa harekat dosyasını masada bırakıp arkasını döndü ve aynı heybetli adımlarla odadan çıktı. Kapı kapandığında odada sadece derin, kurşun gibi ağır bir nefes alışverişi kaldı.
Kimseden çıt çıkmıyordu.
Az önce kordon boyunda içmekten, akşama kızlarla kahve içmekten bahseden o adamlar gitmişti. Masanın üzerindeki kırmızı kapaklı dosya, hepimizin hayatının üzerine kara bir mühür gibi basılmıştı.
Yavuz başını kaldırdı. Az önceki o mutsuz, çökmüş halinden eser kalmamıştı. Keskin nişancı gözleri birer hançer gibi parlıyordu. Karısının dün gece kapının önüne koyduğu o bavul artık bir yük değil, belki de bu dünyada kalan son bağıydı; ama o bağı bile arkasında bırakacak bir görev bilinciyle doğruldu.
Berkan sessizce masadaki tabancasını topladı, şarjörü yerine otururken çıkan o madeni sesi odadaki sessizliği bozdu. Bora ise cebindeki telefonunu çıkardı. Ekrana baktı. Alya ile olan o neşeli mesajlaşmalarını, akşama kurduğu o kordon planlarını düşündü muhtemelen. Ekrana dokundu, telefonu tamamen kapattı ve masanın kenarına bıraktı. "Akşamki kordon planı iptal beyler," dedi Bora, sesindeki o hafif kırık ama askeri vakarla dolu tonla. "Bizim mekan yine değişti. Çamur, toz, barut..."
"Öyle," dedi Berkan, göğsünü gererek. "Bizim asıl mekanımız orası zaten." Ben ise masanın üzerindeki haritaya bakıyordum. Fırat'ın doğusu... Koordinatlar... Operasyon alanları... Ama zihnimin bir köşesi, lanet olası bir saatin tik-taklarıyla yarışıyordu.
Saatime baktım.
08:40.
Bir saat yirmi dakika sonra... Saat tam onda, o Polat denen marangoz bizim bahçe kapısından içeri girecekti. Elinde matkabıyla, o ceviz ağacı panoyla Elfida'nın kapısına dayanacaktı. Elfida ona kahve yapacaktı. Ve ben... Ben yarın sabah ölüme uçacak bir subay olarak, burada, bu masanın başında harekat planı okuyor olacaktım. "Toparlanın," dedim, sesimdeki otoriteyi en üst seviyeye çıkararak. "Dosyayı açıyoruz. İki saat içinde timin mühimmat ve özel teçhizat listesini çıkaracağız. Mühimmat deposuna bizzat ineceğiz. Berkan, ağır silahların ve tanksavar mühimmatının sayımını al. Bora, gece görüş dürbünleri, termal kameralar ve telsiz bataryaları sende; tek bir aksaklık istemiyorum. Yavuz, keskin nişancı tüfeğinin sıfırlamasını polgonda kendin yapacaksın, mühimmatını özel kasadan seç."
"Emredersiniz komutanım!"
Dördümüz masanın üzerine eğildik. Kırmızı dosyayı açtım. Uydu fotoğrafları, terör kamplarının yerleşim planları, sığınak koordinatları önümüze serildi. Yaklaşık iki saat boyunca dünya ile bağımızı tamamen kopardık. Askeri terimler, kodlar, sızma rotaları, tahliye noktaları havada uçuştu.
Ama saat tam 10:00'ı vurduğunda... Saatin o dijital ekranındaki '10:00' ibaresi gözüme bir mermi gibi çarptığında içimdeki fırtınanın beni nasıl boğduğunu sadece ben biliyordum. Şu an o bahçedeydiler. Şu an o çiviyi o duvara çakıyorlardı. Ve benim, bir Yüzbaşı olarak şu an tek yapabildiğim önümdeki haritada bir sığınağın koordinatlarını işaretlemekti.
Saat 11:30'a doğru odadaki yoğun brifing ve planlama tamamlandı. Mühimmat listeleri imzalandı, depoya gönderildi. Beyinlerimiz barut kokusundan, harita çizgilerinden ve o ağır sorumluluktan zonkluyordu.
"Bir mola verelim," dedim, kalemi dosyanın arasına koyup kapağını kapatırken. "On beş dakika hava alın. Sonra depoya iniyoruz."
Bora derin bir nefes alıp gerindi. "Valla komutanım, beynim yandı. Aşağıdaki çardağa inelim mi? Sıcak bir çay içeriz."
"İnelim," dedi Berkan. "Kışla havası ciğerlerimize dolsun biraz." Dördümüz birlikte idari binadan çıktık. Öğlen güneşi bulutların arasından sıyrılmış, kışlanın devasa bahçesini hafifçe ısıtmaya başlamıştı. Eğitim alanından gelen koşu ve tüfek sesleri, marşlar kışlanın rutininin devam ettiğini gösteriyordu.
Bahçenin sağ tarafında, ulu çam ağaçlarının gölgesinde kalan ahşap çardağa doğru yürüdük. Çardak boştu; masanın üzerindeki eski küllük ve kurumuş çam iğneleri rüzgarla savruluyordu.
Dördümüz masanın etrafına geçtik. Ben masanın başındaki ahşap banka oturdum. Sırtımı kütüğe yasladım, kollarımı masanın üzerine koydum. Yanımda Yavuz, karşımda ise Berkan ve Bora vardı.
Tabur kantininden bir nöbetçi er koşarak yanımıza geldi, topuklarını vurup selam verdi. "Komutanlarım, emredersiniz?"
"Bize dört taze çay getir koçum," dedi Berkan. "Açık olsun, demliği yeni tazeledilerse getir."
"Emredersiniz komutanım!" Er hızla uzaklaştı. Çardaktaki sessizlik yine o ağır, kurşuni havaya teslim oldu. Çam ağaçlarının hışırtısı dışında çıt çıkmıyordu. Dördümüz de biliyorduk; bu çardakta, bu masanın etrafında belki de son kez böyle bir arada, sağ salim oturuyorduk. Bir ay sonra kimin dönüp kimin dönemeyeceği, kimin tabutunun ay yıldızlı bayrağa sarılacağı sadece Allah'ın bildiği bir sırdı.
Bir er koşarak taze çayları getirdi, bardakları masaya bıraktı. Sessizliği sadece rüzgarın çam iğnelerini hışırdatması bozuyordu. Sırtımı ahşap kütüğe dayayıp çayımdan bir yudum aldım. Zihnim hâlâ o bahçede, saat tam onda o kapıya vurulacak o çivideydi.
Tam o sırada, karşımda oturan Bora birden oturduğu yerde dikleşti. Gözleri kışlanın nizamiyeden karargah binasına uzanan ana asfalt yoluna kilitlendi. Yüzündeki o askeri ciddiyet bir salisede dağıldı, yerini afallamış devasa bir şaşkınlığa bıraktı. Bora elindeki çay bardağını masaya pat diye bırakıp parmağını yola doğru uzattı: "Aha... Geldiler!"
"Kim geldi lan?" diyerek başımı Bora'nın işaret ettiği yöne çevirdim. Berkan ve Yavuz da aynı anda o tarafa döndü.
Ve olduğum yerde nefesim kesildi. Kışlanın nizamiye kapısından içeriye doğru, karargah binasına paralel uzanan o geniş taş yolda iki sivil kadın yürüyordu.
Önde Alya vardı; üzerinde toz pembe şık bir kaban, topuklu çizmeleriyle askeri nizamiyenin ortasında bir podyumda yürüyormuş gibi adımlıyordu. Ama benim gözlerim... Benim gözlerim Alya'nın bir adım gerisinde yürüyen o sarı saçlı kadına kilitlendiği an göğsümün ortasında devasa bir bomba patladı.
Elfida. Üzerinde açık renk bir kot pantolon, üzerine geçirdiği siyah deri ceketi ve boynuna doladığı bordo fularıyla sabah güneşinin altında parıldıyordu. Saçlarını tepeden dağınık ama kusursuz bir topuz yapmıştı; yüzünde o her zamanki gururlu, laf dinlemez ve inatçı ifade asılı duruyordu. Kolunda kliniğin resmi tıbbi evrak çantası vardı.
Etraftaki askerlerin şaşkın bakışları arasında, kışlanın o kaskatı askeri düzenini tek bir adımıyla darmadağın ederek tam da bizim olduğumuz çardağın hizasına doğru yürüyorlardı. Elimdeki çay bardağını masaya nasıl bıraktığımı, oturduğum ahşap banktan nasıl fırladığımı hatırlamıyordum bile.
Gözlerim Elfida'nın üzerindeyken dişlerimin arasından sadece tek bir kelime döküldü: "Ne işi var bunların burada?!"
Dişlerimin arasından tısladığım bu cümlenin ardından masadaki üç adamın da nefesi kesildi. Bora oturduğu yerde yay gibi dikleşti, eli gayriihtiyari kamuflajının yakasına gitti; yüzündeki o serseri sırıtış yerini panikle karışık bir heyecana bırakmıştı. Berkan bıyık altından sırıtırken, Yavuz gözlerini kısıp yaklaşan ikiliye baktı. "Komutanım," dedi Bora, sesindeki o çocuksu hevesi gizleyemeyerek. "Ben çağırmadım valla... Yani Alya'ya 'kışladayım' demiştim ama buraya geleceklerinden haberim yoktu."
"Kes sesini Bora," dedim, sesim ölüm vadisinden gelen bir rüzgar gibi buz kesti. "Oturduğun yerden bir milim kıpırdarsan o çardağın direğine bağlarım seni." Ayağa fırlamıştım. Yumruklarım kazağımın kollarının altında öyle bir sıkılmıştı ki, sabah bandajını söküp attığım sağ elimin dikiş yerleri sızım sızım sızlıyordu. Ama o sızı, beynimin içinde çakan o yangının yanında bir hiçti.
O herif... O marangoz kılıklı çakal, saat onda bu kızın kapısına dayanacaktı. Beraber o ceviz ağacı kütüğünü duvara çakacaklardı. Kahveler içilecekti, cilveler yapılacaktı. Şimdi bu kızın, o randevudan çıkıp elini kolunu sallayarak, üstelik yüzünde o mağrur, zafer kazanmış tebessümle benim kışlama, benim burnumun dibine gelmesi ne demekti?!
Çardağın basamaklarına ilk adımı Alya attı. Yüzünde o kendine has, aşko-kuşko ama bir askeri nizamiyeyi bile hafifletecek kadar neşeli bir ifade vardı.
"Ay selamlar, kolay gelsin kahramanlar!" dedi Alya, içeri adım atıp elini hafifçe sallayarak. "Kusura bakmayın böyle pat diye daldık ama Ali Paşam bizzat talimat verdi. Ajan'ın epikriz raporları ve kışla köpeklerinin yıllık aşı protokolü karargaha teslim edilecekmiş. Biz de dedik gelmişken bir çayınızı içeriz, fena mı?"
Bora hemen ayağa fırlayıp topuklarını vurdu. "Ne fenası Alya Hanım! Şeref verdiniz, başımızın üstünde yeriniz var!"
"Bora, otur lan yerine!" diye gürlediğimde sesim çardağın ahşap çatısını titretti. Bora yutkunarak hemen geri oturdu.
Ama benim gözlerim Alya'da değildi. Benim gözlerim, Alya'nın hemen arkasından çardağa adım atan, o bordo atkısını omzundan geriye doğru savuran kadındaydı. Elfida, çardağın ahşap zeminine bastığı an duraksadı. Koyu kahverengi gözleri doğrudan benim gözlerime saplandı. Yüzünde tek bir geri adım, tek bir mahcubiyet emaresi yoktu."Kolay gelsin Yüzbaşı Göktürk," dedi Elfida. Sesi öyle duru, öyle pervasız ve öyle meydan okuyan bir tondaydı ki, sanki dün gece odasında üstünü örten, kokusunu ciğerlerine çeken adam ben değilmişim gibi davranıyordu. "Babamın emriyle geldik. Ajan'ın son tıbbi değerlendirmesini ve karargahtaki köpeklerin ilaç teslim tutanaklarını getirdim. Karargahtaki nöbetçi subay 'Yüzbaşım çardakta, dosyayı bizzat teslim edin' dedi. Yanlış bir yere gelmedik herhalde?"
İçimden bir canavar uyandı.
Kolumdaki kaslar kaskatı kesildi. Üzerine doğru bir adım attım. Aramızda sadece iki adımlık bir mesafe vardı ama o mesafe bile bana fazla geliyordu. Sabahın altısında, başucunda nefesimi tutarak izlediğim o yüz şimdi karşımdaydı; yanakları dışarıdaki soğuktan hafifçe al al olmuştu, dudakları nemliydi ve gözlerinde o lanet olası bağımsızlık ateşi yanıyordu.
"Burası askeri bölge Hekim Hanım," dedim, sesimi öyle derinden, öyle kaskatı bir tona çektim ki çardaktaki Berkan ve Yavuz bile gözlerini masaya dikti. "Babanın kızı olman ya da veteriner hekim olman sana kafana göre bu bahçede gezinme hakkı vermez. Teslimat nizamiyeden yapılırdı."
Elfida kaşlarını hafifçe havalandırdı. O meydan okuyan tebessümü dudaklarının kenarına öyle bir ustalıkla yerleştirdi ki, çıldırmamak için tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim. "Nizamiyeden yapılabilirdi belki Yüzbaşı," dedi, bir adım daha atıp çardağın masasına doğru yanaşırken. Deri çantasını masanın üzerindeki boş bir köşeye pat diye bıraktı. "Ama Ali Komutan bizzat 'Karan'a verin, o dosyayı karargaha kendisi çıkarsın, siz de gidip bir sıcak çay için' dedi. Komutanının emrine de karşı çıkmazsın herhalde?" Lafı gediğine oturtmuştu. Yine babasını, yine o kışla hiyerarşisini bana kalkan yapmıştı.
Berkan hemen araya girdi, ortamdaki bu buz dağını eritmek istercesine sandalyeleri çekti. "Aman komutanım ya, kızlar kalkmış gelmiş ta mahalleden! Geçin Elfida Hanım, geç Alya Hanım, şöyle oturun. Biz de tam çayları tazelemiştik, şansınıza taze çıktı." Alya hiç ikiletmeden Bora'nın tam karşısındaki boş sandalyeye süzüldü. Bora'nın gözleri parıldıyordu; çocuk bir anda kışlada olduğunu unutup sivil hayatın o pembe bulutlarına girmişti bile. Elfida ise masadaki tek boş yere benim az önce kalktığım ahşap bankın hemen ucuna, Yavuz'un karşısına doğru adımladı.
Otururken deri ceketinin etekleri havalandı; üzerindeki o çiçeksi, hafif mandalina ve sabun karışımı koku çardağın içindeki o ağır barut ve tütün kokusunu bir anda silip süpürdü. Bordo fularını hafifçe gevşetti, beyaz boynu ortaya çıktı.
Ve ben... Ben o bankın başında, ayakta dikilmiş, tepeden bir kartal gibi onu izliyordum.
İçimde öyle bir kıskançlık, öyle bir hırs düğümlenmişti ki, nefes alamıyordum. Çünkü aklımda sadece tek bir soru vardı:
O herif ne yaptı?
Saat onda o kapıya geldi mi? O çiviyi çaktı mı? Kahveler içildi mi? Bu kız o evden çıkıp buraya gelene kadar o bahçede ne yaşandı?!
"Çay getirin," dedim sertçe, kantin nöbetçisine doğru bakarak. Sesimdeki gerilim masadaki herkesi germişti.
Nöbetçi er hızla koşup Elfida ve Alya'nın önüne iki taze bardak bıraktı. Elfida ince belli bardağı iki eliyle kavradı, soğuktan üşümüş parmaklarını bardağın sıcaklığıyla ısıtırken göz ucuyla bana baktı. Gözlerinde 'Hâlâ ayakta mısın?' der gibi alaycı bir pırıltı vardı.
Masada garip, yapay bir sohbet başladı. Bora hemen Alya'ya eğildi.
"Alya Hanım," dedi Bora, o fırlama üsteğmen sırıtışıyla. "Ayağınıza taş değmesin valla. Akşamki randevumuz için sabırsızlanıyordum ama sürpriziniz beni benden aldı. Kordon'daki planımız geçerli değil mi hâlâ?"
Alya çayından kibar bir yudum aldı, saçlarını omzunun arkasına atıp Bora'ya dik dik baktı. "Çok heveslenme Üsteğmenim. Biz buraya resmi görev için geldik. Akşamki kahve meselesini de duruma göre değerlendireceğim, kliniğin işleri yoğun."
"Değerlendirin tabii," dedi Bora göz kırparak. "Biz beklemeye alışkınız. Yeter ki hedef sağlam olsun."
Berkan arkadan güldü. "Hedef sağlam diyor ya! Ulan Bora, dağda hedef tarif ederken bu kadar romantik değilsin oğlum sen!" Yavuz ise başını hafifçe kaldırıp Elfida'ya baktı. Masadaki en aklı başında adam oydu. "Elfida Hanım, Ajan'ın durumu nasıl? Bacağı toparladı mı biraz?"
Elfida bardağını tabağına bıraktı. Bakışları yumuşadı. "İyi çok şükür Yavuz Üsteğmenim. Fırtınada biraz huysuzlandı, ağrı kesici takviyesi yaptık ama sabah gayet stabildi. Antibiyotiklerini aksatmadığımız sürece on güne kalmaz ayağa kalkar. Raporları dosyaya koydum."
Dayanamıyordum. Bu masada, bu adamların ortasında, sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki aramızda hiçbir hesap yokmuş gibi oturmasına daha fazla tahammül edemiyordum. Üstelik yarın sabah... Yarın sabah saat beşte bu topraklardan gidecektim ben. Bir ay boyunca ölüme, baruta, kanın ortasına gidecektim. Ve bu kadın karşıma geçmiş, çay yudumlayarak beni delirtiyordu.
Masanın kenarına doğru bir adım attım. Boyumun gölgesi doğrudan Elfida'nın üzerine düştü. "Elfida," dedim.
Sadece adını söyledim. Ama sesimdeki o derin, boğuk ve tartışmaya kapalı otorite masadaki bütün gülüşmeleri, Bora'nın flörtleşmesini, Berkan'ın sırıtışını bıçak gibi kesti.
Elfida başını yavaşça kaldırdı. O koyu kahverengi gözleri gözlerime kilitlendi.
"Ajan'ın dosyasındaki bir protokol maddesini netleştirmemiz gerek," dedim, sesimi olabildiğince resmi tutmaya çalışarak ama altındaki o yakıcı tehdidi sadece onun duyabileceği bir tonda vererek. "Gel benimle."
Elfida kaşlarını çattı. Masadaki bardağını bırakmadı. "Dosyada her şey açık ve net Yüzbaşı. Neyi netleştireceğiz?"
"Hekim Hanım," dedim, üzerindeki baskıyı bir kat daha artırarak, masaya doğru hafifçe eğildim. Aramızdaki mesafe bir karışa indi. Gözlerimin içindeki o karanlık fırtınayı görmesini istedim. "Emir tekrarı yaptırma bana. Kalk." Elfida'nın çenesi kasıldı. O keçi inadı bir an direnecek gibi oldu ama etraftaki askerlerin, Berkan'ın ve Yavuz'un bakışlarını fark edince olay çıkarmak istemedi. Ya da belki de... Belki de o da benim gibi baş başa kalacağımız o anı bekliyordu.
"Pekala," dedi Elfida, sesini buz gibi tutarak. Çantasını masada bıraktı, sadece bardağını kenara itti ve ayağa kalktı.
Deri ceketinin yakasını düzeltti. Boyu omuzlarımın hizasına geliyordu.
Ona dokunmadım. Dün gece bahçede bana çektiği o "Temas yok!" kuralını bir Bordo Bereli disipliniyle bozmuyordum; tek bir parmağımı bile tenine değdirmedim. Ama bedenimle, adımlarımla onu yönlendirdim. Çardaktan çıktık.
Çam ağaçlarının arkasına, karargah binasının kör noktasında kalan, eski mühimmat sığınağının taş duvarına doğru yürüdük. Kışlanın bu köşesinde kimse olmazdı; sadece çam iğnelerinin kokusu ve rüzgarın uğultusu vardı.
Taş duvarın önüne geldiğimizde durdum. Arkamı döndüm.
Elfida da durdu. Kollarını göğsünde kavuşturdu. Sırtını hafifçe o eski taş duvara verdi. Başını dikleştirdi, o meydan okuyan bakışlarını gözlerimin içine dikti. "Evet Yüzbaşı Göktürk?" dedi, sesindeki o iğneleyici tonu hiç saklamadan. "Çardaktaki adamlarının önünde yapamadığın hangi kışla sorgusunu yapacaksın burada? Neymiş o netleşmeyen protokol?" Aramızdaki mesafeyi tek bir adımla kapattım.
Ona dokunmadım. Ellerimi üniformamın cebine sokmadım bile; iki yanımda kaskatı yumruk yaptım. Ama öyle bir yaklaştım ki, aramızda yarım nefeslik bir mesafe bile kalmadı. Boy farkımdan dolayı üzerine bir gölge gibi çöktüm. Gözlerindeki o sarı saç tellerinin titreyişini, göz bebeklerinin bu yakınlık karşısında nasıl irileştiğini adım gibi gördüm.
"O herif geldi mi?" dedim.
Sesim bir fısıltıydı. Ama dağları devirecek, kışlayı havaya uçuracak kadar tehlikeli bir fısıltıydı.
Elfida bir an afalladı. Böyle doğrudan, böyle filtresiz bir soru beklemiyordu. Ama o lanet olası gururu saniyesinde toparlandı. Çenesini biraz daha yukarı kaldırdı; dudaklarının kenarında o sabahki, beni çıldırtan tebessüm yeniden belirdi. "Hangi herif?" dedi masumca. "Ha... Polat'ı mı soruyorsun?"
"Elfida, benimle oyun oynama!" diye tısladım dişlerimin arasından, başımı biraz daha eğerek. Yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki, nefesimin sıcaklığı doğrudan onun o pembeleşmiş dudaklarına çarpıyordu. "Saat onda o bahçeye girdi mi o adam?! O panoyu o duvara çaktı mı?!"
Elfida gözlerini kırpmadan, o koyu kahverengi gözlerinin en derin noktasıyla bana baktı. Gözlerinde öyle bir zafer, öyle bir intikam parıltısı vardı ki, içimdeki bütün barut fıçıları aynı anda ateşlendi.
"Geldi tabii ki," dedi Elfida, kelimeleri tane tane, üzerime basarak söyleyerek. "Tam saat onda kapıdaydı. Elinde alet çantasıyla... Çok da dakik bir adam. Senin o molozların üstüne fırlattığın panoyu aldı, kendi elleriyle temizledi, sildi."
"Çaktı mı o çiviyi?!" dedim, sesim boğuk bir kükremeye dönüştü. "Duvara dokundu mu o herif?!"
Elfida dudaklarını büktü, hafifçe gülümsedi. "Çaktı Yüzbaşı. Hem de öyle güzel çaktı ki... Kapının tam girişine, fildişi beyazı duvarın üstüne asıverdi ceviz ağacı panomuzu. Sonra da oturduk verandada... Söz verdiğim gibi sıcacık, bol köpüklü kahvesini yaptım ellerimle. Karşılıklı içtik, sohbet ettik. Çok da tatlı, çok da ince bir adam."
O an... O salise beynimin içinde bir tel koptu. Kendimi tutamadım. Dün geceden beri kendime verdiğim o yeminleri unuttum. Sağ elimi şimşek gibi kaldırdım; ama ona dokunmadım. Elimi onun başının hemen yanındaki taş duvara öyle bir şiddetle vurdum ki, "GÜM!" diye bir ses çıktı, duvardan dökülen sıvalar ve çam iğneleri Elfida'nın omzuna döküldü.
Elfida irkildi ama gözlerini benden kaçırmadı.
Onu duvarda, kendi gövdemin altında hapsettim. Yüzüm yüzüne milim mesafedeydi. Soluğum onun nefesine karışıyordu. "Yalan söylüyorsun," dedim, sesim titreyerek, yer altından gelen bir hırıltı gibi. "Bana inat olsun diye yalan söylüyorsun. O kahveyi ona yapmadın sen. O herifin sana öyle bakmasına izin vermedin!"
"Neden yalan söyleyeyim Karan?!" diye bağırdı Elfida bu kez fısıltıyla, gözlerinden alevler saçarak. İki elini kaldırıp göğsüme bastırdı ama beni itemedi; bir milim bile kıpırdatamadı. "Sen kimsin ki sana yalan söyleyeyim ben?! Ne hakla gelip burada bana hesap soruyorsun sen?!"
"Sorarım!" diye gürledim, yüzüne doğru biraz daha eğilerek. "Sorarım ulan! Çünkü sen o kapıda o herife gülerken, ben bu kışlada aklımı yitiriyordum!" Elfida donakaldı.
Göğsümdeki elleri öylece kaldı. O hırçın, o laf dinlemez kadının gözlerinde ilk defa devasa bir sarsıntı, bir afallama gördüm. Dudakları aralandı, nefesi kesildi. Göğsüm hızla inip kalkarken, onun kalbinin de tıpkı benimki gibi delicesine çarptığını hissedebiliyordum.
Aramızdaki o öfke, bir anda yerini boğucu, yakıcı ve durdurulamaz bir çekime bıraktı. O an her şeyi unuttum. Dokunmama kuralını, mesafeyi, kışlayı... Eğilip o meydan okuyan dudakları kendi dudaklarımın arasına almak, o zehirli dili susturmak ve ona kimin olduğunu tek bir nefeste öğretmek istedim. Dudaklarım dudaklarına değecek kadar yaklaştı. Ama yapmadım.
Yapamadım.
Çünkü tam o anda, beynimin içinde Ali Paşa'nın az önce harekat odasında söylediği o buz gibi cümle yankılandı:
"Yarın sabah 05.00... Fırat'ın doğusu... En az bir ay sınır ötesindesiniz. Zifiri karanlıkta olacaksınız."
O cümle, üzerime dökülen bir kova buzlu su gibi bütün alevimi dondurdu. Gözlerimi kapattım. Derin, titrek, ciğerlerimi parçalayan bir nefes aldım.
Ben yarın sabah ölüme gidiyordum. Ben yarın sabah bu topraklardan çıkıyordum ve bir ay boyunca geri dönüp dönemeyeceğim bile belli değildi. Şimdi bu kadını öpseydim, şimdi bu kadına olan o yangınımı tamamen teslim etseydim... Onu arkamda bir askerin gidişinin o kahredici bekleyişiyle, o korkuyla baş başa bırakırdım. Yavuz'un karısının o kapıyı yüzüne kapatması gibi, bu kızı da bir tabutun başında ağlatma ihtimalim vardı.
Duvardaki elimi yavaşça indirdim.
Geriye doğru yarım adım attım. Aramızdaki o yakıcı sıcaklık anında yerini sabahın o dondurucu ayazına bıraktı.
Gözlerimi açtım. Elfida hâlâ sırtını duvara dayamış, şaşkınlık ve göğsündeki o derin solukla bana bakıyordu. Yüzümdeki o vahşi öfke tamamen silinmişti; yerini kaskatı, aşılmaz ve hüzünlü bir askeri zırha bırakmıştı. "Gidiyorum Elfida," dedim. Sesim öyle düz, öyle sessiz ve öyle boş çıktı ki, kendi sesime kendim bile yabancılaştım.
Elfida kaşlarını çattı. Az önceki o elektriğin ardından gelen bu ani kopuş onu allak bullak etmişti. "Ne?" dedi, sesi fısıltı gibi çıktı. "Nereye gidiyorsun?"
"Gidiyorum," dedim, gözlerimi onun o sarı saçlarından, o şaşkın gözlerinden ayırmadan. "Yarın sabah intikal var. Fırat'ın doğusuna, Suriye sınırına gidiyoruz timle birlikte."
Elfida'nın yüzündeki o zafer dolu, o alaycı ifadenin son kırıntısı da o saniyede silindi. Rengi bir anda attı. O canlı, pembemsi yanakları kağıt gibi bembeyaz oldu. Göğsümdeki elleri yavaşça yanlarına düştü.
"Suriye mi?" dedi, sesi öyle bir titredi ki, içimden bir parçanın koptuğunu hissettim. "Nasıl yani... Ne görevi bu Karan? Ne kadar sürecek?"
"Nokta operasyon," dedim, sesimi çelik gibi tutmaya çalışarak. "En az bir ay. Belki daha fazla. Bölge temizlenene kadar telsiz sessizliği var. İletişim yok. Haber yok."
Elfida öylece kaldı.
Gözlerindeki o hırçın kaplan gitmişti. Yerine, dudakları titreyen, gözlerinin pınarlarına bir anda yaşlar hücum eden o çaresiz kız gelmişti. Yutkundu; boğazındaki o düğümün nasıl acıttığını görebiliyordum.
"Bir ay mı?" diye fısıldadı. Sesi neredeyse rüzgarda kaybolacaktı. "Haber bile alamayacak mıyız?"
"Alamayacaksınız," dedim, arkamı dönmeye hazırlanarak. Kalbim göğüs kafesimi yırtıyordu ama ona bunu gösteremezdim. Ona bu zaafı veremezdim. "O yüzden... O marangozuna söyle, o çiviyi iyi çaksın o duvara. Sağlam olsun. Yokluğumda o kapıyı korumak ona düşer artık."
Bu söz, son darbemdi. Kendi canımı yakmak pahasına onun da canını yakmıştım.
Arkamı döndüm.
Elfida'nın taş duvara yaslı, donakalmış siluetini arkamda bırakıp çardağa doğru adımlamaya başladım. Göğsümün ortasında devasa bir ağırlık oturuyordu; attığım her adımda postallarımın altındaki çakıllar eziliyor ama içimdeki o kopan fırtınanın gürültüsünü bastırmaya yetmiyordu. Yine de bir Bordo Bereli gibi dik tuttum omuzlarımı. Yüzümdeki o kaskatı, duygusuz maskeyi yeniden takındım.
Çardağa vardığımda masadaki hava hâlâ kışla ciddiyeti ile Alya'nın getirdiği o sivil neşe arasında sıkışıp kalmıştı. Bora, Alya'nın karşısında oturuyor ama yüzündeki o alışıldık çapkın sırıtışın yerinde donuk bir sessizlik duruyordu. Çünkü Ali Paşa'nın emri kesindi: Akşam 18:00 itibarıyla dış dünyayla tüm bağ kopacak, tecrit başlayacaktı. Bora, akşama sözleştiği o Kordon buluşmasının artık imkansız olduğunu biliyor ama bunu Alya'ya nasıl söyleyeceğini bilemeyip çay bardağıyla oynuyordu. İçeri girdim. Hiçbir şey söylemeden, az önce kalktığım o ahşap banka, Yavuz'un hemen yanındaki yerime tekrar oturdum.
Masanın üzerindeki soğumaya yüz tutmuş çayımdan derin bir yudum aldım; buruk, acı tadı boğazımı yaktı ama umursamadım. Kollarımı masaya yasladım, bakışlarımı ahşap damarlara diktim.
Alya beni görünce hafifçe toparlanıp masaya doğru eğildi. "Protokol görüşmeniz bitti sanırım komutanım? Biz de Bora Üsteğmenimle akşamki kahve saatini netleştirelim diyorduk ama kendisinde bir sessizlik var, kışla havası çarptı herhalde."
Bora başını kaldırıp bana kaçamak bir bakış attı, ardından yutkunarak Alya'ya döndü. Sesi ilk defa bu kadar kırık ve askeri bir ağırlıkla çıktı: "Alya Hanım... Aslında ben de tam onu diyecektim. Akşamki buluşmayı iptal etmek zorundayız. Bizim... Acil bir görev durumu çıktı."
Alya şaşkınlıkla kaşlarını çattı. "Nasıl yani? Ne görevi birdenbire?"
Tam o sırada çardağın basamaklarında hafif, çekingen adım sesleri duyuldu.
Masadaki herkes başını o tarafa çevirdi. Gelen Elfida'ydı.
Az önce o taş duvarın arkasında dikilen o hırçın, lafını esirgemeyen, bana kafa tutan kadın gitmişti. Adımları yavaştı. Yanaklarındaki o canlı pembelik tamamen çekilmiş, yerini kireç gibi bir solgunluğa bırakmıştı. Bordo şalını elleriyle sımsıkı kavramıştı; parmaklarının boğumları bembeyaz kesilmişti. Koyu kahverengi gözleri doğrudan masaya, tam karşısında oturan bana kilitlendi.
O gözlerde öyle bir yıkım, öyle bir afallama ve öyle derin bir sızı vardı ki... Ciğerimin orta yerine bir kurşun saplansa bu kadar canım yanmazdı. Dudakları hafifçe titriyordu ama kendini dik tutmak, o masadakilere açık vermemek için inanılmaz bir savaş veriyordu. Alya arkadaşının yüzündeki bu ani değişimi salisesinde fark etti. Bora'nın iptal ettiği randevuyu bir anda unutup oturduğu sandalyede dikleşti. "Elfida? Kuzum ne oldu, iyi misin? Rengin atmış birden."
Elfida gözlerini benden zorlukla koparıp Alya'ya çevirdi. Yutkundu; boğazındaki o koca düğümü aşağı itmeye çalışırken boynundaki damarların gerildiğini gördüm.
"İ... İyiyim," dedi, sesi pürüzlü ve kısıktı. Masadaki boş sandalyesine doğru ağır adımlarla yürüdü. "Hava serin biraz, üşüdüm sanırım."
Geldi, az önceki yerine, tam benim karşıma oturdu.
Ellerini kucağında birleştirdi, başını hafifçe öne eğdi. Masanın üzerindeki soğumuş çay bardağına bile dokunmadı. Bakışları ara sıra gayriihtiyari bana kayıyor, yarın sabah saat 05.00'te Fırat'ın doğusuna, cehennemin göbeğine gideceğim ve en az bir ay boyunca tek bir haber bile alamayacağı gerçeğini zihninde hazmetmeye çalışıyordu. O inatçı kaplan gitmiş, yerini sessiz bir vedanın ağırlığına gömmüş bir kadın kalmıştı karşımda.
Masanın altından yumruklarımı sıktım.
Karşımdaydı. Aramızda sadece yarım metrelik bir ahşap masa vardı. Ama ikimiz de çok iyi biliyorduk ki, yarın sabahtan itibaren aramızda yüzlerce kilometre, aşılmaz dağlar, mayınlar ve kurşunlar olacaktı. Ve o sessiz çardakta, Bora ile Alya'nın Kordon buluşmasının iptali üzerine dönen gergin fısıldaşmalar sürerken, Alya'nın gözleri masanın köşesinde adeta bir enkaz gibi duran Yavuz'a takıldı.
"Yavuz Komutan?" dedi Alya, sesindeki o her zamanki neşeli havayı silip gerçek bir endişeyle araya girerek. "Yüzünüzden düşen bin parça... Ne oldu? Bir terslik mi var?"
Yavuz başını önündeki boş çay tabağından zorlukla kaldırdı. Timin en keskin gözü, dağda nefes almadan hedef bekleyen o çelik adam, şu an o masada sanki bütün cephanesini kaybetmiş bir asker gibi duruyordu. "Hiç," dedi Yavuz, sesi boğuk ve bitik bir tonda. "Hiçbir şey yok Alya Hanım. Yorgunluk sadece."
Yalan söylüyordu. Bir askerin yorgunluğuyla bir erkeğin kalbindeki kırıkların ağırlığını ayırt etmek zor değildi.
Tam o sırada Elfida araya girdi. Masadaki soğuk çay bardağını kenara itip bedenini biraz Yavuz'a doğru çevirdi. O ses tonunu duyduğum an sırtımdaki bütün kaslar gerildi; çünkü o ses, bir hekimin şefkatiyle doluydu ve o şefkat benim dışımda birine yöneldiğinde bile içimdeki o vahşi, korumacı taraf kuduruyordu.
"Emin misin Yavuz?" dedi Elfida, sesi öyle duru, öyle yumuşak çıktı ki dişlerimi sıktım. "Canını sıkan bir şey var, belli. Gözlerin bile konuşmaktan kaçıyor."
Masanın altından sol elimi yumruk yaptım. Bakışlarımı Elfida'nın yüzünden ayırmadım; çenemi kilitledim. Yavuz'a gösterdiği bu ilgiyi, bu ince yaklaşımı izlerken göğsümün körük gibi inip kalktığını biliyordum.
Yavuz derin bir nefes aldı. İçindeki o zehri daha fazla tutamadı. "Eşimle aram sıkıntılı Elfida." dedi Yavuz, sesi öyle bir kırıldı ki çardaktaki çam ağaçlarının uğultusu bile sustu sanki. "Dün gece... Kapının önüne koydu beni. Bavulumu attı arkamdan." Alya küçük bir şokla elini ağzına götürdü. Berkan gözlerini masaya dikti, Bora başını önüne eğdi. Ben ise tek bir milim bile kıpırdamadım. Çünkü Yavuz'un yaşadığı bu cehennem, bu üniformayı sırtına geçiren her askerin kaçınılmaz kaderiydi. Biz sınırda can verirken, arkamızda bıraktığımız hayatların kapıları birer birer yüzümüze çarpardı.
"Çok üzüldüm Yavuz..." dedi Elfida, sesindeki o sahici kırgınlıkla. "Eğer... Eğer anlatmak istersen dinlerim. İnan bana, bazen sadece konuşmak bile insanın göğsündeki o taşı hafifletir. Rahatlarsın belki." Yavuz ellerine baktı; o silah tutmaktan nasır tutmuş parmaklarına. Boğazını temizleyip içindeki yangını masaya döktü:
"Çabalıyorum..." dedi Yavuz, sesi titreyerek. "Yemin ederim çabalıyorum. Dağdan iniyorum, koşa koşa eve gidiyorum. Çiçek alıyorum, gönlünü etmeye çalışıyorum. Ama yetmiyor. 'Yine gideceksin' diyor. 'Yine bir ay yoksun, telefonun çekmeyecek, öldün mü kaldın mı bilmeyeceğim' diyor. Haklı... Ne diyeyim ben şimdi Merve'ye? Ama ben de buyum işte. Vatan bu, üniforma bu... Çabalıyorum ama yok. Olmuyor. Bir yere kadar dayanabilirim ben de... Ben de insanım. Demir değilim ki ben, etten kemikten bir adamım."
Yavuz sustuğunda çardakta ölümcül bir sessizlik oldu.
Ama asıl fırtına benim zihnimde koptu. Çünkü Yavuz'un o "Ben de buyum işte" çaresizliği, tam olarak benim aylardır bu kadına karşı ördüğüm o kışla duvarlarının ta kendisiydi.
Elfida başını ağır ağır kaldırdı.
Gözlerimiz masanın üzerinde çarpıştı. O koyu kahverengi gözlerindeki o hırçın ateş öyle bir parladı ki, nefesim boğazımda düğümlendi. O an anladım; söyleyeceği hiçbir şey sadece Yavuz'a ait değildi. O kelimelerin her biri bana, benim o aşılmaz komutan zırhıma, dün gece bahçede ona savurduğum o yalanlara sıkılacak birer mermiydi. Elfida derin bir nefes aldı. Sesini öyle berrak, öyle tane tane çıkardı ki kışlanın beton duvarları bile o sesin ağırlığıyla ezildi sanki.
"Çabalamak nedir, biliyor musun Yavuz?" dedi Elfida.
Oturduğum bankta milimetrik bir hareketle dikleştim. Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadım. "Bir ilişki, iki kişinin birlikte kurduğu bir yuva gibidir," dedi, sesi göğüs kafesimi delip geçerken. "Mesela birine birkaç tuğla verip, 'Ben buyum, kabul edersen et' diyerek kenara çekilmek değildir sevmek. Bir gelecek kurmak istiyorsanız, yalnızca güzel günlerin yükünü değil, zor zamanların ağırlığını da birlikte taşımanız gerek."
Damarlarım derimin altından fırlayacak gibi şişti. Bana bakıyordu. O sözleri söylerken doğrudan benim ruhuma kazıyordu her harfi. "Bazen yanlış bir tuğla koyarsınız," diye devam etti Elfida, sesindeki o hüzünlü derinlik ciğerlerimi yaktı. "Bazen duvar çatlar, bazen kurduğunuz şey yıkılacakmış gibi gelir. Tıpkı ilişkilerde yapılan hatalar gibi... Ama mesele hiç hata yapmamak değil Yavuz. Mesele, o çatlağı görüp sırtınızı dönmek yerine, el ele verip onu onarmaktır. Çünkü gerçek çaba, her şey yolundayken yan yana durmak değil; işler zorlaştığında da 'biz' diyebilmek." Yutkundum. Şah damarımın boynumda delicesine attığını hissettim. Masanın altından botlarımın ucunu yere öyle bir bastırdım ki kaslarım titredi. Bana dün geceyi hatırlatıyordu. Bana o bahçede attığım geri adımları, onu koruma ayağına kendi duygularımı bastırışımı, korkaklığımı yüzüme vuruyordu.
Ve sonra... Bakışlarını Yavuz'dan tamamen kopardı.
Doğrudan benim gözlerimin içine kilitledi. O an dünya durdu. Çardaktaki askerler, Alya, rüzgar, kışla... Her şey silindi. Sadece o ve ben kaldık.
"Çünkü yuva..." dedi Elfida, sesi bir fısıltıya dönüştü ama bir dağ gibi üzerime devrildi. "Çünkü yuva, kusursuz duvarlarla değil; yıkılmaya yüz tuttuğunda bile birbirinin elini bırakmayan iki insanla ayakta kalır."
Kelimeler bittiğinde nefes alamadım. Göğsüm öyle bir sıkıştı ki, dağda göğsüme şarapnel çarpsa bu kadar canım yanmazdı. Karşımda duran bu kadın, o sivri diliyle, o keçi inadıyla benim yıllardır arkasına saklandığım bütün askeri tabuları tek bir nefeste yerle bir etmişti. Bana 'sen korkaksın' diyordu. Bana 'sen o çatlağı görüp kaçtın' diyordu.
Yavuz masada derin bir nefes alıp toparlandı. Elfida'nın sözleri onda öyle bir etki yaratmıştı ki, cebinden telefonunu çıkarıp ayağa kalktı. "Haklısın... Çatlağı onarmak lazım. Ben bir Merve'yi arayayım," diyerek çardaktan uzaklaştı.
Berkan ve Bora masada bir şeyler geveledi, Alya kalkmaları gerektiğini söyledi. Ama hiçbirini duymuyordum. Kulaklarımda sadece o kadının o son cümlesi çınlıyordu: "Yıkılmaya yüz tuttuğunda bile birbirinin elini bırakmayan iki insanla ayakta kalır."
Elfida evrak dosyasını Bora'nın önüne bıraktı. Gitmek için arkasını döndü.
Alya ile birlikte çardağın ahşap basamaklarına doğru bir adım attı. İki adım attı...
O an beynimdeki bütün emir-komuta zinciri koptu. Bordo Bereli disiplini, kışla kuralları, masadaki askerlerin varlığı... Hiçbiri umurumda değildi. Bu kadının arkasını dönüp gitmesine, beni bu cehennemin ortasında bu sözlerle tek başıma bırakmasına izin veremezdim.
Ayağa fırladım. Bank geriye doğru kaydı. "Elfida."
Sesim çardağın ahşap direklerini titretti. İçinde öyle bir hesaplaşma, öyle karanlık bir sahiplenme vardı ki, Berkan ve Bora masada kaskatı kesildi.
Elfida durdu. Basamağın tam kenarında kilitlendi. Yavaşça omzunun üzerinden bana döndü. O koyu kahverengi gözlerindeki o yaralı, meydan okuyan bakış beni delip geçti.
Masanın etrafından dolandım. Ağır, sert adımlarla basamaklara doğru yürüdüm. Her adımımda postallarım tahtayı eziyordu. Tam önünde, aramızda sadece tek bir basamak fark varken durdum. Boy farkımdan dolayı üzerime bir gölge gibi çöktüm.
Ona dokunmadım. Dün gece koyduğu o "Temas yok!" kuralını çiğnemeyecektim; tek bir parmağımı bile tenine sürmedim. Ama öyle bir yaklaştım ki, nefesim doğrudan onun o beyaz boynuna, şakağındaki sarı saç tellerine çarptı.
Başımı hafifçe eğdim. Gözlerinin en dibine, o saklamaya çalıştığı yangına baktım. "Tuğlaları saymayı iyi biliyorsun." dedim.
Sesi sadece onun duyabileceği bir fısıltıya çektim ama her kelimesi kurşun kadar ağırdı. Çene kemiklerim birbirine kenetlendi. "Ama unuttuğun bir şey var..." dedim, dudaklarım kulağının hemen hizasına kadar yaklaşırken. "O duvarın çatlağını kapatmak için bazen insanın kendi canını harç yapması gerekir. Bazen sırtını dönüp gitmek, karşındakini o enkazın altında bırakmamak içindir. Sen yıkılmaktan korkuyorsun... Bense seni yıkmaktan."
Elfida'nın nefesi kesildi. Göz bebeklerinin nasıl irileştiğini, göğsünün bu yakınlık karşısında nasıl hızla inip kalktığını milim milim gördüm. Dudakları aralandı ama tek bir kelime bile edemedi. Çünkü ona bir askerin neden kaçtığını, arkasında bırakacağı bir kadını dul, yetim ya da mezar başında bırakmama korkusunun ne demek olduğunu ilk defa bu kadar çıplak anlatmıştım. Bir adım geriye çekildim. O askeri zırhımı bir saniyede yeniden yüzüme geçirdim. "Yolunuz açık olsun," dedim kaskatı, buz gibi bir sesle. "Güle güle gidin."
Arkamı döndüm. Masaya doğru tek bir tereddüt bile etmeden yürüdüm. Masadaki telsizime ve beylik tabancama uzandım; parmaklarımın titremesini bastırmak için tetiğin soğuk demirini sıktım.
Elfida'nın basamaklardan inen adım seslerini, Alya'nın onun koluna girip fısıldayışını duydum. Ama dönüp bakmadım. Baksaydım, o kadını o nizamiyeden dışarı bırakmaz, kışlayı da operasyonu da yakardım.
&&&
Mühimmat deposunun bodrum katına indiğimizde, havaya sinmiş olan o soğuk çelik, gres yağı ve barut kokusu genzimi doldurdu. Burası duyguların, kırgınlıkların ya da bir kadının çardak basamağında bıraktığı o yakıcı bakışların barınamayacağı tek yerdi. Sarı florasan lambalarının cılız ışığı altında, yeşil mühimmat sandıkları sırayla dizilmişti.
"Berkan, kompartıman kontrollerini bitir," dedim, sesimi en kaskatı tona sabitleyerek. "Yedek şarjörler, gece görüş bataryaları ve sis bombaları zimmet defterine göre üç kez sayılacak. Eksik tek bir pim dahi istemiyorum."
"Emredersiniz komutanım," dedi Berkan. Az önce çardakta gülen o adam gitmiş, yerine her mekanizmayı gözü kapalı söken profesyonel bir makine gelmişti.
Yavuz köşede kendi keskin nişancı tüfeğinin dürbün ayarlarını son kez kontrol ediyordu. Merve ile telefonda ne konuştuğunu sormadım; sormazdım da. Ama gözlerindeki o çökmüş kederin yerini soğuk, donuk bir odaklanmaya bıraktığını görüyordum. Bora ise telsiz kripto cihazlarının frekanslarını ayarlarken kafasını bile kaldırmıyordu. Hepimiz biliyorduk: Birkaç saat sonra kapılar üzerimize kapanacak, yarın şafak sökmeden Suriye sınırının sıfır noktasına, Fırat'ın doğusundaki o cehennem çukuruna fırlatılacaktık.
Saatime baktım: 16:20. Tecrit saatine iki saatten az bir zaman kalmıştı.
Deponun ağır demir kapısı gıcırdayarak açıldığında çıkan sesle birlikte dördümüzün de bakışları o yöne çevrildi. Merdivenlerden inen postalların ritmik ve kendinden emin sesi yankılandı.
Tuğgeneral Ali Soykan.
Üzerindeki kamuflajın dikişleri jilet gibiydi; göğsündeki bröveler loş ışıkta parıldıyordu. Hepimiz salisesinde esas duruşa geçtik. "Komutanım!"
Ali Komutan tek bir el hareketiyle "Rahat asker," dedi. Adımlarını masanın etrafında gezdirdi. Tek tek mühimmat sandıklarına, kontrol listelerine ve gözlerimizin içine baktı. Bir ordu komutanıydı ama şu an karşımızda duran adam, evlatlarını ateşe süren bir babanın o ağır, bastırılmış hüznünü taşıyordu. "Hazırlıklar tamam mı Yüzbaşı?" diye sordu doğrudan bana dönerek.
"Tamamdır komutanım. Tim tam teçhizat intikale hazır. Saat 18:00 tecridi için son protokolleri bekliyoruz."
Ali Komutan derin bir nefes aldı. Omuzlarını hafifçe dikleştirdi. "Güzel. Şimdi beni iyi dinleyin. Karargahla görüştüm; tecrit saatini 18:30'a esnettim. Berkan, Bora, Yavuz... Araç sizi nizamiyeden alıp garnizon lojmanlarına bırakacak. Bir saatiniz var. Ailelerinizle, eşlerinizle vedalaşın. Helallik alın. Saat tam 18:30'da tabur içtima alanında tam teçhizat hazır olacaksınız."
Üçü bir ağızdan "Sağ ol!" diye gürlediğinde, Ali Komutan bakışlarını bana çevirdi.
"Karan," dedi, sesindeki o komutan tonunun altına sızan babacan tınıyla. "Sen benimle geliyorsun. Beraber gidip vedalaşalım."
Kaşlarım istemsizce havalandı. Şaşkınlığımı gizleyemedim. "Komutanım? Siz... Siz de mi geleceksiniz?"
Ali Komutan hafifçe gülümsedi ama bu tebessüm yüzündeki derin çizgileri daha da belirginleştirdi. Elini omzuma koydu; o dağ gibi eliyle omzumu hafifçe sıktı. "Evlatlarımı, timimi sınır ötesine, ateş hattına tek başına gönderecek halim yok Karan. Harekâtı bizzat sınır tümeninden, ileri komuta merkezinden sevk ve idare edeceğim. Ben de sizinle geliyorum. Uçakta yerim ayrıldı. O yüzden evdekilerle son kez helalleşelim."
Göğsümün ortasına bir taş daha oturdu. Ali Komutan da bizimle geliyordu. Bu, operasyonun ne kadar kritik, ne kadar bıçak sırtı olduğunun en net kanıtıydı. Başımı öne eğdim. "Emredersiniz komutanım."
Yirmi dakika sonra kışlanın nizamiyesinden çıkan askeri arazi aracının direksiyonundaydım. Yan koltukta Ali Paşa oturuyordu. İki binanın arasındaki o mahalleye doğru ilerlerken yol boyunca çıt çıkmadı. Şehrin akşam trafiği, evlerine ekmek götüren insanlar, dükkanlarını kapatan esnaf... Yanından geçip gittiğimiz o sivil hayat bana öylesine uzak, öylesine yabancı geliyordu ki. Ben birazdan o sivil dünyanın tam ortasına, o sarı saçlı kadının durduğu o bahçeye girecektim.
Arabayı iki evin arasındaki o dar sokağa kırdığımda, güneş mahallenin çatıları ardından batmak üzereydi. Gökyüzü kızılla karışık kurşuni bir renge bürünmüştü. Aracı park ettiğim an bahçedeki kalabalığı gördüm.
Herkes oradaydı. İki ailenin bütün fertleri, sanki kapıya bir tabut dayanmış gibi o küçük avluya toplanmıştı.
Mandalina ağacının altında Annem duruyordu; elinde yeşil kaplı küçük Kuran-ı Kerim'i, dudakları durmaksızın kıpırdıyor, dualar okuyordu. Umay ise annemin eteğini tutmuş, masum gözlerle etraftaki bu ölümcül ciddiyeti anlamaya çalışıyordu. Biraz ileride Kübra teyze, gözlerindeki yaşları ellerinin ucuyla silerek verandaya yaslanmıştı. Aras ve Ege... Her daim gırgır şamata yapan, bilgisayar başından kalkmayan o üçüzler bile omuz omuza vermiş, kollarını göğüslerinde bağlamış, başları önde dikiliyorlardı.
Ve Elfida. Taş duvarın dibinde, sabah Polat'ın o çiviyi çaktığı o ceviz ağacı panonun hemen altında duruyordu. Üzerindeki siyah deri ceketi çıkarmış, bol gri bir hırkaya sarınmıştı. Sabah kışlaya gelirken boynuna doladığı o bordo fular boynunda yoktu. Gözleri kızarmıştı; kirpikleri ıslaktı.
Arabadan indik. Postallarımın çakıl taşlarına bastığı an çıkan ses, bahçedeki o uğursuz sessizliği bir bıçak gibi kesti.
Ali Komutan araçtan indiği an Elfida'nın gözlerinden süzülen iki damla yaş yanaklarına doğru aktı. Dudaklarını birbirine bastırdı ama kendini tutamadı; koşarak babasına doğru fırladı.
"Baba..."
Elfida'nın o boğuk, paramparça hıçkırığı avluda yankılandı. Kendini babasının göğsüne öyle bir attı ki, Ali Komutan'ın o devasa general gövdesi bile bu sarılışla hafifçe sarsıldı. Ali Paşa kollarını kızına doladı; o şahin bakışlı komutan gitmiş, kızının saçlarını öpen, gözleri dolan bir baba kalmıştı. "Ağlama güzel kızım," dedi Ali Komutan, sesi titreyerek. "Ağlama prensesim. Vatan görevi bu. Gidip geleceğiz, sağ salim döneceğiz inşallah."
"Baba gitme..." dedi Elfida, yüzünü babasının kamuflajına gömerek. O kışlada dimdik duran, bana laf yetiştiren o hırçın kadın tamamen dağılmıştı. "Ne olur gitme içimde kötü bir his var..." O an nefesim kesildi. Gözlerimi onlardan kaçırmak istedim ama yapamadım. Göğsümün kafesinde çırpınan o acı, kurşun yaralarından daha beter yaktı canımı. O kız babası için ağlıyordu; ama o yaşların her damlası benim de sırtıma bir yük gibi biniyordu.
Ali Komutan kızını yavaşça geri çekti, yanaklarındaki yaşları sildi. Sonra Aras ve Ege babalarına sarıldı. İki genç adam, babalarının elini öpüp başlarına koydular; Ege gözlerini silerken Aras dudaklarını ısırıyordu. Kübra teyze yaklaştı, kocasının boynuna sarılıp sessizce dualar mırıldandı. Ben ise birkaç adım geride, Annemin yanına geçmiştim.
Annem beni gördüğü an elindeki Kuran'ı göğsüne bastırıp boynuma atıldı. Hıçkırıkları omzumu ıslatırken sırtımı sıvazladı. "Karan'ım... Yiğidim... Allah seni ve arkadaşlarını korusun kuzum. Ayağınıza taş, gözünüze yaş değmesin. Dualarım seninle oğlum."
Eğilip annemin ellerini öptüm. "Hakkını helal et anne. Sakın ağlama, dik dur." Umay bacağıma sarıldı. Eğilip kardeşimi kucağıma aldım. Minik kollarını boynuma doladı. "Abi, yine dağa mı gidiyorsun?"
"Gidiyorum fıstığım," dedim, yanağına derin bir öpücük kondurarak. "Ama sana söz, dönünce sana en büyük ayıcığı alacağım." Umay'ı yere indirdiğimde, bakışlarım istemsizce kalabalığın arasından Elfida'yı aradı. Babasıyla vedalaşmayı bitirmişti. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Tam o sırada başını kaldırdı ve gözlerimiz havada çarpıştı.
O an... O bahçedeki zaman yine durdu.
Ne annemin duaları duyuluyordu, ne Ali Komutan'ın tembihleri. Aramızda sadece birkaç metre vardı. Ama ikimiz de tek bir adım bile atmadık. Bana doğru gelmedi. Ben de ona doğru yürümedim. Gözlerimin içine baktı; o koyu kahve harelerinde öyle bir fırtına, öyle bir hesaplaşma ve öyle tarifsiz bir veda vardı ki, ciğerim söküldü sandım. Bir şey söylemek istedi, dudakları aralandı... Ama söylemedi. Yutkundu. Gözlerini benden kaçırdı. "Ben... İçeriden su getireyim, boğazım kurudu," dedi Elfida, sesi çatallı ve kırık dökük çıkarak. Kimsenin yüzüne bakmadan arkasını döndü ve hızlı adımlarla bizim evin açık duran kapısından içeri girdi.
Arkasından bakakaldım.
Tam o sırada Nermin Annem kolumu tuttu. "Karan oğlum, senin operasyon çantaların ve eşyaların yukarıda, odanın kapısının önünde. Al onları, vakit geçmesin yavrum."
"Tamam anne," dedim düz bir sesle. "Alıp çıkıyorum hemen."
Bahçedeki o hüzünlü kalabalığı arkamda bırakıp evin ahşap verandasına çıktım. İçeri adım attığımda evin içindeki sessizlik yüzüme çarptı. Koridor loştu.
Gözüm gayriihtiyari mutfak kapısına kaydı. Kapı yarı aralıktı. İçeriden gelen ince su sesi koridorda yankılanıyordu. Adımlarımı yavaşlatıp kapının eşiğine doğru bir anlığına baktım. Elfida oradaydı.
Sırtı bana dönüktü. Tezgaha iki eliyle birden tutunmuştu. Başını öne eğmiş, açık duran musluktan sürahiye akan suya bakıyordu. Omuzları hafif hafif, kesik kesik sarsılıyordu; ağlıyordu ama sesini çıkarmamak için dudaklarını ısırıyordu. O kadar kırılgan, o kadar tek başına görünüyordu ki, içeri girip o incecik beline sarılmamak, onu o tezgaha yaslayıp "Ağlama, döneceğiz" diye haykırmamak için içimdeki bütün irademi zorladım.
Yumruklarımı sıktım. Tırnaklarım avucuma battı.
Ona dokunamazdım. Ona bunu yapamazdım. Bir askerin ardında bırakacağı en büyük kötülük, veda ederken sarılmaktı.
Gözlerimi mutfaktan zorlukla koparıp merdivenlere yöneldim. Ahşap basamakları ikişer ikişer tırmandım. Üst kata çıktığımda, kendi odamın kapısının önünde duran siyah askeri kamuflaj çantamı gördüm. Eğilip çantayı tek omzuma astım. Ağırlığı tanıdıktı; kurşun geçirmez yeleğim, yedek şarjörlerim, askeri teçhizatım içindeydi.
Tam merdivenlere geri dönecektim ki... Bakışlarım hemen karşıdaki aralık kapıya kaydı. Elfida'nın günlerdir kaldığı o çalışma odası.
Ayaklarım benden bağımsız bir şekilde o odaya doğru sürüklendi. Kapıyı hafifçe itip içeri adım attım.
Oda bomboştu. Yatak toplanmış, üzerindeki nevresimler katlanıp kenara konmuştu. Masanın üzerindeki kitaplar, kremler, kliniğin evrakları... Hiçbiri yoktu. Bütün eşyaları koli bantlarıyla sarılmış, yan binadaki yeni eve taşınmıştı. Oda, o ilk yangından kurtulup bize sığındığı günkü gibi yabancı, çıplak ve soğuktu. İki günde bu odaya sinen o mandalina ve çiçek kokusu bile açık pencereden giren rüzgarla uçup gitmişti. Tamamen gitmişti. Artık yan binadaydı. Kendi evindeydi. Ve ben o evde hiç olmayacaktım.
İçimde bir şeylerin koptuğunu, yerle bir olduğunu hissettim. Derin, sarsıcı bir nefes alıp arkamı döndüm. Çıkmak için kapıya doğru bir adım attım.
Ama tam eşikten geçecekken...
Yerde, ahşap parkenin köşesinde, kapı pervazının hemen dibinde bir karaltı gözüme çarptı.
Duraksadım. Dizlerimin üzerine çöktüm. Sol elimi uzatıp yerdeki o kumaş parçasını parmaklarımın arasına aldım.
Bu... Bordo renkli ipek fularıydı.
Bugün kışlaya gelirken boynuna doladığı, çardakta bana meydan okurken o beyaz tenini saran o fular... Eşyaları taşınırken ya da alelacele toparlanırken burada, kapı eşiğinde yere düşmüş olmalıydı. Kumaşı avucumun içine çektim. Burnuma doğru yaklaştırdım.
O koku...
Teninin o kadife sıcaklığı, şampuanının o taze çiçeksi kokusu ve rüzgarın içine kattığı o baş belası Elfida kokusu kumaşın her bir lifine öyle bir sinmişti ki, gözlerimi kapattığım an göğsümün ortasında bir alev topu patladı. Bir ay boyunca göremeyeceğim, sesini duyamayacağım, gözlerinin içine bakamayacağım kadının tek bir izi elimde duruyordu.
Yavaşça doğruldum. Kamuflajımın fermuarını hafifçe indirdim. Bordo fuları katladım; özenle, incitmekten korkarcasına avucumda toparlayıp sol göğsümün üzerindeki fermuarlı cebe, tam kalbimin üzerine soktum. Fermuarı çektim. Kumaşın sıcaklığı göğüs kafesime bastırdı. Bu benim muskamdı. Bu benim o cehennemden sağ çıkmak için göğsüme kilitlediğim tek mühimmatımdı.
Omuzumdaki ağır teçhizat çantasını düzelttim. Odadan çıktım.
Merdivenleri sert, kararlı adımlarla inmeye başladım. Her basamakta postallarımın çıkardığı tok ses evin sessizliğini yardı. Tam alt kata, antrenin girişine adımımı attığım anda...
Mutfak kapısı açıldı.
Elfida dışarı çıktı. Elinde tuttuğu gümüş tepsinin üzerinde bir sürahi ve üç cam bardak vardı. Başını kaldırdı. Ve tam o dar koridorun ortasında, yüz yüze geldik. Aramızda bir metreden az bir mesafe vardı.
Zaman bir kez daha, bu evin içinde bizim için acımasızca durdu.
Elfida'nın gözleri önce omuzumdaki o devasa kamuflaj çantasına, ardından göğsümdeki rütbelere kaydı. Gözlerinin kenarları hâlâ kıpkırmızıydı ama ağlamayı kesmişti; o bildik gururlu, dik duruşunu zorla da olsa takınmıştı. Çenesindeki o hafif seğirme, boğazındaki o yutkunma içindeki yangını ele veriyordu. Ona baktım.
Bakışlarımla ona dokundum. Dokunmama kuralını çiğnemeden, onu bakışlarımla sardım, ezdim, bağrıma bastım.
Elfida tek bir kelime bile etmedi.
Dudakları aralanmadı. Bana "Güle güle" demedi. "Sağ salim dön" demedi. Sadece gözlerimin içine son bir kez, sanki ruhumu aklına kazımak istercesine baktı. Ardından başını hafifçe, milimetrik bir açıyla yana eğdi.
Tepsiyi sıkıca kavrayarak yanımdan geçti.
Bedenlerimiz birbirine teğet geçti. O geçerken hırkasının kumaşı koluma hafifçe sürttü ama ikimiz de durmadık. O bahçeye, babasının ve ailelerin yanına doğru adımladı; ben ise açık duran sokak kapısına doğru yürüdüm. Verandaya çıktım. Bahçedeki herkes arabaya doğru yönelmişti. Ali Komutan aracın arka kapısında bekliyordu. Nermin Annem arkamızdan bir tas su dökmek için elinde bakır kaseyle bekliyordu. Aras ve Ege babalarına son kez sarılıyordu.
Elfida verandada durdu. Elindeki tepsiyi ahşap masaya bıraktı. Kollarını göğsünde kavuşturdu. Aracın bagajını açıp çantamı içeri fırlattım. Kapağı sertçe kapattım.Sürücü koltuğuna geçmeden önce, arabanın kapısını tutarak son kez başımı geriye çevirdim.
Taş duvarın dibindeki o ceviz ağacı panonun hemen yanında duruyordu. Akşamın alacakaranlığı üzerine çökmüştü. Rüzgar sarı saçlarını yüzüne savuruyordu ama o gözlerini bir an bile benden ayırmıyordu.
Arabaya bindim. Kapıyı çarptım.
Motoru çalıştırdım. Ali Komutan yan koltuğa oturdu, dikiz aynasını düzeltti. "Bas gaza Karan," dedi komutanım, sesi boğuk çıkarak. "Vakit daraldı."
Vitesi bire taktım. Gaza yüklendim. Araba bahçeden çıkıp yola koyulurken, dikiz aynasına son kez baktım.
Nermin Annemin arkamızdan döktüğü su parıldayarak yola yayıldı.
Ve Elfida... O Fildişi Beyazı evin önünde, bir heykel gibi dikilmiş, arabanın arkasından baka kalmıştı. Sol elimi göğsüme götürdüm. Fermuarın altındaki o bordo kumaşı parmaklarımla sıktım. "Bekle beni Hekim Hanım," dedim içimden, yolun karanlığına doğru gazı köklerken. "O duvardaki çatlağı da, o fuların sahibini de kimseye bırakmam. Bekle beni."
Bölüm etkileşimi
