3. bölüm / 9
Kalp HattıDİSİPLİN SINIRI
Bölümler 9Şu an: DİSİPLİN SINIRI
- 1 EMREDERSİNİZ KOMUTANIM7.905 kelime
- 2 KARAKOL IŞIKLARI7.695 kelime
- 3 DİSİPLİN SINIRI12.036 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 KIRMIZI CANAVAR14.735 kelime
- 5 KIRMIZI REÇETE14.433 kelime
- 6 BASKIN17.461 kelime
- 7 ÇATLAK DUVAR19.227 kelime
- 8 ALSANCAK11.825 kelime
- 9 DAMAT ADAYI12.697 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabahın ilk ışıkları Soykan evinin panjurlarından içeri süzülürken, içimdeki o huzursuz kıpırtı yüzünden gözümü bile kırpmamıştım. Yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durmuş, kafamın içindeki o sarı floresan ışıklı karakol görüntüsünü bir türlü silememiştim.
Karan Yüzbaşı'nın sağ elinin boğumlarındaki o taze kan lekeleri... Beyaz tişörtünün yırtılmış yakası... Ve en çok da babam karşısında dimdik durup bütün suçu, bütün sorumluluğu kendi üzerine alırken gözlerinde beliren o çelik gibi ama bir o kadar da karmaşık ifade.
Omuzlarıma attığı ve gece boyunca odamdaki sandalyenin üzerinde asılı duran o koyu renk ceket, vicdanımın üzerine ağır bir taş gibi çökmüştü. Adam sırf bizi o beladan çekip almak için rütbesini, mesleki sicilini ve babamın gözündeki o kusursuz komutan imajını riske atmıştı.
Yataktan ağır adımlarla kalktım. Üzerimdeki pijamalarla sandalyeye yaklaştım. Ceket hâlâ oradaydı. Elimi kumaşın üzerinde gezdirdim. Hafif nemli dokusu kurumuştu ama üzerindeki o buram buram odunsu, sert erkek parfümü kokusu ve hafif antiseptik karışımı koku hiç sinmemişti. Ceketin sağ kol yeninde, deponun tozundan ve kavgadaki arbededen kalma hafif bir çamur lekesi vardı. "Vicdan borcu," dedim kendi kendime fısıldayarak. "Başka hiçbir şey değil. Sadece vicdan borcu."
Ceketi özenle katlayıp bir askıya astım. Bugün ilk işim bunu mahalleye yeni açılan o titiz Kuru Temizlemeci Ragıp Amca'ya götürmek olacaktı. O ceket pırıl pırıl, jilet gibi olmadan ve sahibine eksiksiz teslim edilmeden bana rahat uyku yoktu.
Salona indiğimde evde adeta bir kışla içtiması havası esiyordu. Annem mutfakta sessiz sedasız çay demliyor, normalde kahvaltı sofrasında birbirinin zeytinini çalan Aras ile Ege ise masada hazırolda oturuyordu. Babam elinde sabah gazetesi, yüzünde tek bir mimik bile oynamadan çayından bir yudum alıyordu.
"Günaydın," dedim kısık bir sesle, sandalyeme geçerken.
Babam gazetenin üstünden bana baktı. Bakışlarındaki o korumacı sertlik bir anlığına yumuşadı. "Günaydın kızım. Nasıl oldun? Uuyuyabildin mi?"
"İyiyim babacım, uyudum," dedim yalan söyleyerek. Bakışlarım masanın ucunda süklüm püklüm oturan abilerime kaydı. Aras'ın sol gözü morarmış, Ege'nin ise dudağı patladığı için kantaron yağı sürülmüştü.
Babam çay bardağını tabağına tık diye bıraktı. O ses masadaki herkesin omurgasını dikleştirmeye yetti.
"Siz ikiniz," dedi babam, Aras ile Ege'ye bakarak. "Kahvaltıdan sonra doğru kışlaya. Nizamiyedeki uzman çavuşa haber verdim. Akşama kadar içizleme ve depo düzenleme yapacaksınız. O elleriniz klavyeden başka şey tutmayı öğrenecek. Bir daha benim bilgim dışında mahallede kabadayılığa soyunursanız, o bilgisayarları balkondan aşağı atarım."
"Emredersiniz komutanım," dedi Aras, sesi neredeyse bir fısıltı gibi çıkmıştı. Ege de sadece başını sallamakla yetindi. Sekiz saniyelik büyük abilik karizması tamamen yerle bir olmuştu.
Ben çayımdan bir yudum alırken cesaretimi toplayıp babama doğru eğildim. "Babacım..."
"Söyle kızım."
"Karan Yüzbaşı... Yani, dün geceki olaydan sonra karargahta durum ne? İdari soruşturma dedin ya..."
Babamın kaşları anında çatıldı. Masadaki hava birden ağırlaştı. "Karan yetkilerini aştı Elfida. Sivil alanda, istihbaratı üstlerine bildirmeden tek başına operasyona girmek bir subayın yapacağı iş değildir. Görevini yaptı, sizi korudu, eyvallah. Ama askeri disiplin taviz kabul etmez."
"Peki ne ceza alacak?" diye sordum, engel olamadığım bir merak ve suçlulukla.
"Soruşturma tamamlanana kadar kışla dışı operasyonel görevleri askıya alındı. Şimdilik karargahta evrak ve devriye kontrolü yapacak. Yani sivil alana çıkması, mahallede gezinmesi yasak." Babam bana bakıp bakışlarını sabitledi.
"Senin de bu konuyla daha fazla ilgilenmeni istemiyorum Elfida. Konu kapandı."
Yutkundum. "Anladım babacım."
Ama konu benim için kapanmamıştı. Tam aksine, içimdeki o huzursuzluk katlanarak artmıştı. Adam benim ve abilerimin yüzünden kışlaya hapsedilmişti.
Saat dokuza doğru askıdaki ceketi özenle bir elbise kılıfına koyup evden çıktım. İzmir'in sabah sıcağı yine bastırmaya başlamıştı ama rüzgar tatlı tatlı esiyordu. Sokağın köşesindeki Kuru Temizlemeci Ragıp Amca'ya uğradım.
"Hayırlı sabahlar Ragıp Amca," dedim kılıfı tezgaha bırakarak.
"Ooo, Elfida kızım, hayırlı sabahlar. Nedir bu?"
"Ragıp Amca, bu ceketin üzerinde hafif bir çamur ve leke var. Kumaşı çok kaliteli, askeri kumaş gibi. Akşama kadar jilet gibi, lekesiz, mis gibi yapabilir misin? Çok acil ve önemli."
Ragıp Amca kılıfı açıp cekete baktı, parmaklarıyla kumaşı inceledi. "Merak etme kızım, akşama lekesiz, jilet gibi teslim ederim sana. Saat beşte gel al."
"Teşekkür ederim," deyip kliniğe doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım.
&&&
Kliniğin kapısındaki rüzgar çanı şıngırdadığında Alya çoktan gelmiş, ön bürodaki bilgisayarı açmış stokları kontrol ediyordu. Beni görünce elindeki kalemi bırakıp anında yanıma koştu. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
"Elfida! Kızım siz dün gece ne yaşadınız öyle?!" diye bağırdı fısıltıyla. "Saadet Teyze sabahın altısında bizim annemi aramış! 'Soykanlar gece yarısı karakoldan toplanmış, Yüzbaşı'nın yüzü gözü kan içindeymiş' diyor! Doğru mu bu? İnanamadım!"
Çantamı masaya bırakıp derin bir nefes verdim. "Saadet Teyze yine abartmış ama... Evet, doğru Alya. Gece karakoldaydık."
"İnanmıyorum!" Alya elimden tutup beni sandalyeye oturttu. "Anlat çabuk! Ne oldu? Karan Yüzbaşı sana bir şey yaptı mı? Abilerin niye dayak yedi?"
Olan biteni, dondurma yerken Karan'ın peşinden gidişimizi, terk edilmiş depodaki o kaçakçı kavgasını, Aras ile Ege'nin kavgaya dalışını ve en sonunda o iti vuracak olan adamın bana bıçak çekişini tek tek anlattım.
Alya dinlerken eliyle ağzını kapattı, gözleri doldu.
"Kızım sen ölümden dönmüşsün!" dedi dehşetle.
"Peki Karan? Adam ne yaptı?"
"Karan..." dedim, duraksadım. O anı hatırlamak bile tüylerimi ürpetiyordu. "Alya, adam bir anda canavara dönüştü. Beni arkasına bir alışı vardı... Eli belimi öyle bir sıktı ki, sanki dünyada bana hiçbir şey dokunamazmış gibi. Adamın bileğini tek hamlede kırdı. Ama askeri bir refleks, bir gurur meseleydi onun için."
"Adam sen zarar görme diye gözünü karartmış. Peki karakolda ne oldu?"
"Babam geldi," dedim başımı öne eğerek. "Karan'a çok kızdı. İdari soruşturma açtı. Karan şuan kışlada hapis gibi bir şey. Görevleri askıya alındı. Ceketi bende kaldı, kuru temizlemeye verdim."
Alya derin bir iç çekti. "Vay be... Buzdolabı dedik, adam resmen senin için rütbesini yakmış."
Tam o sırada kliniğin kapısındaki rüzgar çanı neşeyle çalındı. İçeriye giren kişiyi görünce Alya'nın yüzündeki o ciddi ifade bir anda buharlaştı, yerini hafif bir kızarmaya ve toparlanma çabasına bıraktı.
Gelen Üsteğmen Bora'ydı.
Üzerinde bu kez günlük askeri kamuflajı vardı, kollarını kıvırmıştı. Yüzünde yine o samimi, hınzır gülümseme vardı ama gözlerinde hafif bir yorgunluk okunuyordu.
"Hayırlı işler klinik ekibi," dedi Bora, kapının yanında durarak.
"Bora Komutanım?" dedim ayağa kalkarak. "Hoş geldiniz."
Bora bakışlarını bana çevirdi, ardından arkamda duran Alya'ya baktı. "Hoş bulduk Elfida Hanım. Alya Hanım, size de günaydın. Bakıyorum bugün de nöbettesiniz?"
"Günaydın Üsteğmenim. Biz buradayız da, sizin kışlada sular durulmuyor galiba? Sabahın bu saatinde yolunuz buraya düştüğüne göre..."
Bora hafifçe kıkırdayıp öne doğru bir adım attı. "Sular durulur mu hiç? Dün geceden sonra karargah fırtına öncesi sessizlik gibi. Ali Paşam sabah rüzgar gibi esti kışlada. Karan Yüzbaşı'yı odasına çağırdı, kapalı kapılar arkasında bir saat konuştular."
Kalbim ritmini değiştirdi. "Bora Bey... Karan Yüzbaşı nasıl? Ceza aldı mı?" diye sordum doğrudan.
Bora'nın yüzündeki o muzip ifade bir anlığına yerini ciddi bir mesleki dostluğa bıraktı. Yanımızdaki sandalyeye yaslandı. "Elfida Hanım, Karan benim devre arkadaşım, öz kardeşim gibidir. Dün gece olanları bana sabah anlattı. Şöyle söyleyeyim; Ali komutan çok öfkeli ama bir yandan da Karan'ın seni koruduğunu bildiği için idari soruşturmayı en alt sınırdan tutmaya çalışıyor. Ama kural kuraldır. Karan şu an kışla dışına çıkamıyor. Devriye yetkileri elinden alındı. Odasında evrak evrak üstüne yığılmış durumda."
"Peki eli?" diye araya girdi Alya, farkında olmadan öne doğru bir adım atarak. "Elfida dedi ki, elleri kan içindeymiş?"
Bora Alya'ya baktı, gözlerinde tatlı bir memnuniyet belirdi. "Elini kışlanın revirinde pansuman ettik Alya Hanım. Dikişlik bir durum yok ama boğumları oldukça kötü durumda. Demir çubuğa ve duvara sert vurmuş. Yine de Yüzbaşı durmaz biliyorsunuz, o acıyla bile görev başında."
Derin bir nefes verdim. Vicdan azabım daha da katlanmıştı.
"Bora Bey, siz kışlaya dönecek misiniz bugün?"
"Evet," dedi Bora. "Paşam bana kışladaki nöbetçi listelerini kontrol etme görevi verdi, birazdan dönüyorum."
"Sizden bir şey rica edebilir miyim?" dedim kararlı bir sesle. "Akşamüstü saat beşte kuru temizlemenden bir ceket alacağım. Karan Yüzbaşı'nın ceketi. Onu kışlaya... Karan Yüzbaşı'ya götürmem lazım. Ama babamın görmemesi gerek. Bana yardım edebilir misiniz?"
Bora kaşlarını kaldırdı. Bir bana baktı, sonra Alya'ya baktı. Yüzünde sinsi bir tebessüm belirdi. "Ali Paşa'dan gizli kışlaya adam sokmak mı? Bu askeri suça girer Elfida Hanım..." Sonra Alya'ya dönüp göz kırptı. "Ama Alya Hanım'ın hatırı ve senin vicdanın için bir güzellik yapabilirim belki."
Alya gözlerini devirdi ama yanaklarının kızarmasına engel olamadı. "Benim hatırıma ne alaka Üsteğmenim? Kız vicdan azabı çekiyor şurada, adama borçlu kalmak istemiyor."
"Tamam tamam," dedi Bora gülerek. "Akşam beş buçuk gibi kışlanın yan tarafındaki nizamiye girişine gel Elfida Hanım. Oradaki nöbetçi uzman benim adamım. Seni içeri alırım, Karan'ın çalışma odasına götürürüm. Ceketini teslim eder, iki dakika konuşur çıkarsın. Ama Ali Paşa duymayacak, anlaştık mı?"
"Anlaştık," dedim rahat bir nefes alarak. "Çok teşekkür ederim Bora Bey."
"Rica ederim. Alya Hanım, size de iyi çalışmalar. Dikkat edin kendinize," deyip kapıya yöneldi Bora.
Bora çıktıktan sonra Alya bana döndü. "Kızım sen delirdin mi? Kışlaya, adamın ayağına mı gideceksin? Ali Paşa duyarsa mahveder seni!"
"Duymayacak Alya," dedim önlüğümü giyerken. "Ben o adama borçlu kalamam. Ne aşık olmak var işin içinde ne de bir romantizm. Sadece bir teşekkür, bir ceket teslimi ve vicdanımı rahatlatmak. O kadar."
&&&
Saat tam 17.00'de Ragıp Amca'nın dükkanına vardım.
"Al bakalım Elfida kızım," dedi Ragıp Amca, siyah şık bir elbise kılıfını uzatarak. "Lekeden eser kalmadı, jilet gibi ütülendi. Mis gibi kokuyor."
"Çok sağ ol Ragıp Amca," diyerek ücretini ödedim ve poşeti alıp kışlanın yolunu tuttum.
İzmir'de havanın kararmaya başladığı, turuncu ve mor renklerin gökyüzüne yayıldığı o saatlerdi. Kışlanın yüksek beton duvarlarının ve üzerindeki jiletli tellerin yanından yürürken kalbim küt küt atıyordu. Hayatımda ilk defa babamdan gizli askeri bir alana giriyordum. Ama içimdeki o gururlu ve dik duruş geri adım atmama izin vermiyordu. Ben borçlu kalmazdım. Özellikle de o kasıntı Yüzbaşı'ya asla.
Yan nizamiyeye geldiğimde nöbetçi asker beni durdurdu. "Durun, giriş yasak bayan."
Tam o sırada kulübeden Bora Üsteğmen çıktı. "Tamam asker, benim misafirim."
Asker hemen selam durdu. Bora bana yaklaşıp alçak sesle konuştu: "Hoş geldin Elfida. Baban şu an ana binadaki toplantıda, yaklaşık yarım saat çıkmaz. Karan ise idari binadaki odasında, evrak nöbetinde. Seni hızlıca oraya götüreceğim."
"Çok teşekkür ederim Bora," dedim titreyen sesimi gizlemeye çalışarak.
Kışlanın geniş, nizami taş yollarından yürüdük. Etrafta koşturan, selam veren askerler vardı. İdari binaya girdiğimizde antiseptik, eski kağıt ve zemin cilası kokusu burnuma doldu. Uzun koridorun sonundaki ahşap kapının önüne geldik. Kapının üzerinde pirinç bir levhada yazıyordu: Yüzbaşı Karan GÖKTÜRK.
Bora kapıyı iki kez çaldı.
İçeriden o çok iyi bildiğim, tok, derin ve buz gibi ses yükseldi: "Gir!"
Bora kapıyı hafifçe araladı, içeri başını uzattı. "Yüzbaşım, ziyaretçiniz var."
"Bora sana kaç defa söyleyeceğim, evrak teslimi dışında kimseyi-"
Bora kapıyı tamamen açıp beni öne doğru hafifçe itti ve "Ben dışarıdayım," diyerek kapıyı üzerimize kapattı.
Odanın içinde bir anlık devasa bir sessizlik patladı.
Oda geniş, sade ve son derece nizami düzenlenmişti. Arka duvarda büyük bir Türk bayrağı, masanın üzerinde yığılı onlarca dosya, bir bilgisayar vardı.
Karan, masasının arkasındaki deri koltukta oturuyordu. Üzerinde sadece siyah bir askeri atlet ve altımda kamuflaj pantolonu vardı. Üst gömleğini çıkarmıştı. Ve sağ eli... Sağ eli bileğine kadar beyaz sargı bezleriyle sarılıydı. Sargının altından hafif bir tentürdiyot lekesi görünüyordu.
Beni gördüğü an, elindeki kalemi tutan parmakları donakaldı. O çelik gibi bakışları, buz rengi gözleri sonuna kadar açıldı. Yüzündeki o resmi, ulaşılmaz ifade bir anlığına tamamen dağıldı.
Ayağa fırladı. O kadar hızlı kalktı ki arkasındaki sandalye geriye doğru kaydı.
"Elfida?" dedi. Sesi ilk defa bu kadar şaşkın, ilk defa bu kadar kontrolsüz çıkmıştı. Bana ilk defa "Hanım" eki koymadan doğrudan adımla hitap etmişti.
Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim. Elimizdeki siyah poşeti iki elimle sıkıca tuttum. Masasına doğru ağır adımlarla yaklaştım. Aramızda sadece o ahşap masa kalana kadar yürüdüm ve durdum. "Kolay Gelsin Yüzbaşı," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek.
Karan çatık kaşlarıyla bana bakıyordu. Bakışları yüzümden poşete , sonra tekrar gözlerime kaydı. Gözlerindeki o şaşkınlık yerini hızla o bildiğim sert, korumacı ve resmi duvara bıraktı.
"Senin... Senin ne işin var burada?" dedi sesi kısılarak, adeta kükrer gibi ama fısıltıyla. "Kışlaya nasıl girdin? Babanın haberi var mı?"
"Babamın haberi yok," dedim net bir sesle. "Bora Üsteğmen yardımcı oldu."
Karan dişlerini sıktı. Çene kaslarının kasıldığını gördüm. "Bora'nın canına okuyacağım," diye mıldandı kendi kendine. Sonra bana doğru bir adım attı, masanın kenarına tutundu. Sargılı eli gözüme çarptı. "Elfida, sen çıldırdın mı? Ali Paşa seni burada görse ne olur farkında mısın? Benim cezam iki katına çıkar, senin de başın belaya girer! Derhal çık buradan."
"Bana emir vermeyi kes Yüzbaşı!" dedim, sesimi hafifçe yükselterek. O hırçın halim tekrar su yüzüne çıkmıştı. "Ben senin emrindeki bir er değilim. Komutanının kızı da değilim şu an. Sadece sana borçlu kalmak istemeyen biriyim."
Karan duraksadı. "Ne borcu?"
Elindeki poşeti masanın üzerine, dosyaların yanına bıraktım. İçinden jilet gibi ütülenmiş, lekesiz, mis gibi kokan koyu renk ceketini çıkarıp masanın üzerine serdim.
"Ceketin," dedim gözlerinin içine bakarak. "Dün gece omuzlarıma attığın ceket. Lekelenmişti, çamur olmuştu. Kuru temizlemeye verdim. Pırıl pırıl oldu. Sana geri getirdim."
Karan masanın üzerindeki cekete baktı. Sonra yavaşça başını kaldırıp bana baktı.
"Bunun için mi geldin?" dedi sesi alçalarak. "Sırf bir ceket için kışlaya, babandan gizli içeri mi sızdın?"
"Sadece ceket için değil," dedim bir adım daha yaklaşarak. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Boyum onun heybetli göğsünün hizasına geliyordu. Başımı hafifçe kaldırıp gözlerine baktım. "Sana teşekkür etmek için geldim. Ve... Özür dilemek için."
Karan'ın kaşları havalandı. "Özür mü?"
"Evet," dedim duruşumu bozmadan. "Dün gece o depoya girmemiz benim üçüzlerimin saçmalığıydı. Sen işini yapıyordun. Ve o adam... O adam bana bıçak çektiğinde, beni korudun. Benim yüzümden elin bu hale geldi." Sargılı elini işaret ettim. "Benim yüzümden görevden uzaklaştırıldın, buraya hapsedildin. Vicdan borcu hissediyorum Yüzbaşı. Ben kimseye borçlu kalmam. Hele sana hiç."
Karan bir an öylece durdu. Sol elini kaldırıp şakaklarını ovdu. Sonra derin, yorgun bir nefes verdi. O kasıntı, aşılmaz Yüzbaşı imajının altında ilk defa insanı, yorgun bir adam gördüm.
"Elfida..." dedi. Sesi bu kez o kadar yumuşak, o kadar sakindi ki şaşırmaktan kendimi alamadım. "Bana hiçbir borcun yok. Ben bir askerim. O adam sana değil, mahalledeki herhangi bir kadına, bir çocuğa da bıçak çekseydi ben aynı şeyi yapardım. Bu benim görevim. Kalbini, vicdanını bununla yorma."
"Ama ben sadece 'herhangi biri' değildim," dedim pat diye.
Karan'ın gözleri çakmak çakmak oldu. "Değildin," dedi dürüstçe. "Sen Ali Paşa'nın kızısın. Benim komutanımın bana emanet ettiği mahalleden bir cansın. Seni orada o halde görmek... Benim için bir başarısızlıktı. Seni korumak bir tercih değil, benim zorunluluğumdu."
Sözleri kılıç gibi keskindi.
"Yine de," dedim sesimi bir tık düşürerek. "Ceketin bende kalmasını istemedim. Ve elin... İltihap kapmamasına dikkat et. Ben veterinerim biliyorsun, dikiş ve yara bakımından anlarım. O sargı çok sıkı sarılmış, dolaşımı engeller."
Karan sargılı eline baktı, sonra hafifçe gülümsedi. Yüzünde ilk defa, ama ilk defa gerçek, küçücük bir tebessüm belirdi. O buz kalıbı suratında bir güneş açtı sanki.
"Veteriner hekimimiz asker sargısını beğenmedi demek?" dedi, hafif bir takılma tonuyla.
"Beğenmedim tabii," dedim burnumu dikleştirerek. "Çok sıkmışlar. Yarın Alya'yla haber gönderirim, doğru düzgün bir antiseptik solüsyon kullanın."
Karan'ın yüzündeki o tebessüm yavaşça kayboldu ama yerini o eski soğukluğa değil, derin bir saygıya bıraktı. Masanın üzerindeki ceketi eline aldı. Kumaşı kokladı mı bilmiyorum ama parmaklarıyla hafifçe dokundu.
"Teşekkür ederim Elfida," dedi. Sesi ilk defa buz gibi değildi. Tok, adam gibi bir teşekkürdü. "Ceket için. Ve geldiğin için."
"Rica ederim Yüzbaşı," dedim geriye doğru bir adım atarak. "Şimdi gidiyorum. Babam toplantıdan çıkmadan gitsem iyi olur."
"Bora seni dışarı çıkarsın," dedi Karan. Masasının kenarından çekilip kapıya doğru hamle yaptı ama duraksadı. Bana baktı. "Bir daha... Böyle tehlikeli işlere kalkışma. Abilerine de söyle, benimle derdi olan varsa kışlaya gelsin, depolarda gizli gizli gezmesinler."
"Söylerim," dedim kapının kulpunu tutarak. Tam kapıyı açacakken durdum ve arkama döndüm. "Karan Yüzbaşı?"
"Efendim?"
"Buzdolabı değilsin galiba.
Sadece biraz fazla donmuşsun."
Karan'ın gözlerinde o tehlikeli, muzip kıvılcım tekrar çaktı. Tek bir kelime etmedi ama başını hafifçe öne eğerek bana selama benzer bir jest yaptı.
Odanın kapısını kapatıp dışarı çıktığımda Bora koridorda ıslık çalarak bekliyordu.
"Neler oldu içeride?" dedi Bora merakla. "Sağ çıktığına göre Ali Paşa'ya yakalanmadık."
"Hiçbir şey olmadı Üsteğmenim," dedim yürümeye başlayarak. "Ceketini teslim ettim. Vicdan borcumu ödedim. Hepsi bu."
Kışlanın nizamiyesinden çıkıp akşamın serin İzmir sokağına adım attığımda göğsümün üzerindeki o ağır yükün tamamen kalktığını hissettim.
KARAN GÖKTÜRK
Nöbetçi subayın kapıyı vurup içeri girmesiyle önümdeki idari soruşturma dosyalarından başımı kaldırdım. Zaten kafamın içi kışlanın beton duvarlarından daha ağır, zihnim dün geceden beri tek bir anın etrafında dönüp duruyordu.
Elfida'nın odaya girişi... Elindeki poşeti masama bırakırken ki o dik, tek bir santim bile geri adım atmayan duruşu... Uzattığı ceketten yayılan o hafif çiçeksi ama gururlu koku. Ali Paşa'nın kızı olmanın ötesinde kendi karakteri olan hırçın bir kadındı.
"Yüzbaşım!" dedi nöbetçi uzman çavuş, selam durarak. Sesi gergindi. "Kışla köpeğimiz Ajan... Kulübesinde fenalaştı komutanım. Ağzından köpükler geliyor, solunumu çok düzensiz. Nöbetçi askeri hekim kışlada değil, garnizon hastanesine sevk var. Ne yapalım?"
Ajan... Kışlanın gözbebeği, devriye ve arama kurtarma köpeğimiz. Mayın taramada kaç kere hayatımızı kurtarmıştı.
Düşünmeden ayağa kalktım. Sargılı sağ elimi bile hissetmiyordum o an. Kışlanın mevcut imkanlarıyla müdahale edemezdik, askeri hekimin gelmesi en az iki saat sürerdi. Ve Ajan'ın iki saati yoktu.
Gözüm masadaki dahili telefona kaydı. Ali Paşa kışladan yeni çıkmıştı, muhtemelen evdeydi. Protokolü ve cezalı durumumu çiğneyemezdim ama Ajan'ı da göz göre göre ölüme terk edemezdim. Ahizeyi kaldırıp doğrudan Paşa'nın özel hattını bağlattım.
"Yüzbaşı Karan GÖKTÜRK, emredin komutanım."
"Söyle Karan," dedi Ali Paşa'nın o tok, otoriter sesi. "Bir sorun mu var kışlada?"
"Komutanım, kışla köpeğimiz Ajan fenalaştı. Durumu çok kritik, zehirlenme veya akut organ yetmezliği şüphesi var. Askeri hekim garnizonda, yetişmesi imkansız. Müsaadeniz olursa..." Duraksadım. Zihnimde tek bir isim belirdi. "Müsaadeniz olursa mahalleye geçip Veteriner Hekim Elfida'yı alıp kışlaya getirmek istiyorum komutanım. Ajan'a ancak o müdahale edebilir."
Hattın diğer ucunda birkaç saniyelik ağır bir sessizlik oldu. Ali Paşa'nın zihninde kurallarla evladının uzmanlığı arasındaki o terazinin tartıldığını hissedebiliyordum. "Ajan'ın durumu o kadar vahim mi Karan?"
"Vahim komutanım. Zamana karşı yarışıyoruz."
Ali Paşa derin bir nefes verdi. "Tamam Yüzbaşı. Cezanı kışla dışı bir hayat kurtarma görevi için geçici olarak askıya alıyorum. Mahalleye git, Elfida'yı al ve derhal kışlaya getirin. İhtiyacı olan ne gereç varsa kliniğinden almasına izin ver. Sorumluluk bende."
"Emredersiniz komutanım!"
Ahizeyi kapattığım gibi üzerime kamuflaj gömleğimi geçirdim. Sargılı elime aldırış etmeden arabanın anahtarını kaptım. İçimdeki motor sanki kışlanın kasvetinden sıyrılıp bambaşka bir ivmeyle çalışmaya başlamıştı.
Kışla nizamiyesinden çıkıp arabayı mahalleye sürerken kafamın içindeki sesler susmuyordu. Onu yine bir felaket anında, yine bir krizin ortasında bulacaktım. Ama bu kez arkama aldığım bir mağdur olarak değil; bir köpeğin, bir canın hayatını kurtaracak olan tek yetkili hekim olarak karşımda duracaktı. Benim ajan'a, Ajan'ın da onun o soğukkanlı ellerine ihtiyacı vardı.
Aracı kliniğin önüne sert bir frenle çektiğimde saat gece yarısına geliyordu. İndim, kapıya doğru iri adımlarla yürüdüm. Camdan içeri baktığımda ışıkların açık olduğunu, Elfida'nın masanın başında evraklarla ilgilendiğini gördüm.
Kapıyı vurmadan içeri daldım. Rüzgar çanı şiddetle sallandı.
Elfida irkilerek başını kaldırdı. Gözleri beni bulduğunda ilk önce şaşırdı, sonra o tanıdık çatık kaşlarını kuşanıp ayağa kalktı. "Karan Yüzbaşı? Sen... Senin kışladan çıkman yasak değil miydi? Yine mi babamdan gizli-"
"Ali Paşa'nın emriyle buradayım Elfida," dedim, sesimdeki o askeri aciliyeti hiç bozmadan. Aramızdaki o ceket meselesini, dün akşamki yumuşamayı bir kenara bıraktım. Şu an sadece bir komutan ve bir hekimdik. "Kışla köpeğimiz Ajan fenalaştı. Durumu çok ağır, askeri hekim yetişemiyor. Ali Komutan 'Git Elfida'yı al getir' dedi."
Elfida'nın yüzündeki o hırçın ifade bir salisede silindi. Gözlerinde sadece bir hekimin o profesyonel, keskin odağı belirdi. "Ne kadar süremiz var?" diye sordu doğrudan. Hiç ikiletmedi, 'Ben gelemem', 'Babam niye beni çağırdı' demedi.
"Çok az," dedim. "Ağzından köpük geliyor, solunum düzensiz." Elfida anında hareketlendi. Tezgahın altındaki acil müdahale çantasını kapıp içine atropin, serumlar, enjektörler ve mide yıkayıcı tüpleri hızla doldurmaya başladı. O hareket ederken saçları omuzlarından kayıyor, parmakları inanılmaz bir pratiklikle çalışıyordu.
"Gidiyoruz," dedi çantasının fermuarını çekerken. Bana baktı. "Arabayı hızlı sür Yüzbaşı. Bir can kaybedecek vaktimiz yok."
"Emredersiniz hekim hanım," dedim. Ve birlikte gecenin karanlığına, zamana karşı yarıştığımız o kışla yoluna doğru adım attık.
ELFİDA SOYKAN
Araba daha tam durmadan kapıyı açıp acil müdahale çantamı kucağıma aldım. Kalbim göğüs kafesime sığmıyordu ama bu bir panik değildi; yılların verdiği hekimlik refleksinin, adrenalinle birleştiği o keskin odaklanma haliydi. Aramızda aşk meşk, duygusal süzülmeler yoktu; şu an karşımda duran adam sadece bir canı bana emanet eden bir komutandı, ben ise o canı ölümün pençesinden söke söke alacak tek yetkili hekimdim.
Ağzından köpükler saçılan, solunumu hırıltılı ve yüzeysel hale gelmiş olan o devasa Alman kurdu sedyenin üzerinde çırpınıyordu. Kasları kasılıyor, nörolojik bir kriz geçirdiği her halinden belli oluyordu.
"Ajan!" Karan'ın sesi ilk defa bu kadar çaresiz, ilk defa bir adamın evladı için korktuğu anki gibi titreyerek çıktı. Dev cüssesiyle eğilip köpeğin başını tutmaya çalıştı. "Dayan oğlum, geldik."
"Dokunma başını öyle tutma!" dedim Karan'ın eline vurarak. "Nöbet geçiriyor, çenesi kilitlenebilir. Doğrudan göğüs kafesini serbest bırakacak şekilde yan yatır! Bora Üsteğmen nerede? Revirin ışıklarını, sterilizasyon ünitesini açtırdı mı?"
"Açtı, içeride bekliyor," dedi Karan. Sargılı elinin sızısını tamamen unutmuş gibi Ajan'ı tek hamlede kucağına aldı. En az kırk beş kiloluk köpeği, sanki bir kuş hafifliğindeymiş gibi kucaklayıp revir binasının çelik kapısına doğru koşmaya başladı.
Ben de arkasından koştum. Revirin çelik kapısı gürültüyle açıldığında Bora Üsteğmen bizi karşıladı. Yüzündeki o her zamanki muzip ifadeden eser yoktu; gözleri endişeyle açılmış, askeri önlüğünü giymişti.
"Elfida! Ameliyathane masasını hazırladım, antiseptikler, oksijen tüpü hazır!" dedi Bora hızlıca.
"Harika. Bora, kapıda kal, içeri kimseyi alma. Ali Paşa gelse bile müdahale bitene kadar bu kapı açılmayacak!" dedim çantamı paslanmaz çelik tezgaha fırlatırken.
Karan, Ajan'ı paslanmaz çelik ameliyat masasının üzerine yavaşça bıraktı. Köpeğin solunumu iyice yavaşlamıştı; diş etleri morarmaya başlamıştı. Siyanoz başlangıcıydı bu. Oksijensiz kalıyordu. "Karan, gömleğini çıkar ya da kollarını sıva! Bana yardım edeceksin," dedim hızlıca enjektörleri çıkarırken.
Karan bir an duraksadı. Yüzbaşı rütbesiyle bir sivil kadından emir almak belki de hayatında yaşamadığı bir şeydi ama durumu anında kavradı. Üzerindeki askeri kamuflaj gömleğini tek hamlede söküp attı. Siyah atletiyle, kaslı ve iri cüssesiyle masanın diğer tarafına geçti. Sargılı sağ eli bileğine kadar beyaz beze sarılıydı ama gözlerindeki o sadık, sert bakış 'Ne gerekiyorsa emret' diyordu.
"Bana bir hekim gibi değil, bir ameliyat hemşiresi gibi yardım edeceksin," dedim gözlerinin içine bakarak. "Dediklerimi milisaniyesinde yapacaksın. İtiraz yok, soru sormak yok."
"Emret hekim hanım," dedi Karan, sesi çelik gibi tok ve gergindi.
"Önce hava yolunu açıyoruz. Atropin ve Diazepam enjekte edeceğim," dedim. Çantamdan çıkardığım ampulü kırıp enjektöre çektim. "Karan, köpeğin başını sabit tut. Sargılı elinle çenesini alt taraftan kavra, ama dişlerine dikkat et. Sol elinle de ön bacağını sıkıştır, damar yolunu açacağım."
Karan eğildi. O devasa omuzları masanın üzerine çöktü. Sargılı elinin üzerine yük bindiğinde şakaklarındaki damarların fırladığını, acıdan dişlerini birbirine bastırdığını gördüm. Acıyordu, o el kırık veya ağır ezikti ama tek bir inilti bile çıkarmadı. Ajan'ın başını bir mermer blok gibi sabitledi.
Bistüriyi ve kateteri aldım. Ajan'ın ön bacağındaki tüyleri hızlıca tıraş etmeden, antiseptik pamukla sildim. İğneyi damara soktuğum an koyu kırmızı kan kateterin arkasına doldu.
"Damar yolundayım. Serum fizyolojik ve Atropin veriyorum!" Enjektörü bastırdım. "Karan, oksijen maskesini al! Şuradaki yeşil tüpün vanasını iki derece çevir, maskeyi Ajan'ın burnuna kapat!"
Karan sol eliyle hızlıca uzandı. Yeşil tüpün vanasını çevirdi, plastik maskeyi Ajan'ın ağız ve burun kısmına yapıştırdı. O an göz göze geldik. Masanın bir tarafında ben, diğer tarafında o askeriyle, ben tıp ilmimle.
Atropin etkisini göstermeye başladı. Ajan'ın kasılmaları hafifledi ama durum hâlâ kritikti. Midesindeki zehrin kana karışmasını engellememiz gerekiyordu. "Zehirlenme akut," dedim eldivenlerimi sıkılaştırarak. "Organofosfat veya fare zehiri. Midesini yıkamamız ve ardından aktif kömür solüsyonu göndermemiz lazım. Mide tüpü kullanacağım."
"Ne yapmam gerekiyor?" diye sordu Karan. Göğsü hızlı hızlı kalkıp iniyordu. Ter damlaları alnından süzülüp şakaklarına akıyordu. "Ajan'ı tamamen sırtüstü çevireceğiz. Sargılı elini riske atacaksın Karan. Köpeğin arka bacaklarını ve kalçasını bastırmak zorundasın. Tüpü boğazından aşağı iterken öğürme refleksi gösterip çırpınacak. Eğer kayarsa tüp akciğerine kaçar ve köpeği orada öldürürüz. Anladın mı?"
Karan gözlerimin içine baktı. Gözlerinde bana, uzmanlığıma olan sarsılmaz bir güven vardı. Ali Paşa'nın kızı olduğum için değil; işimi kusursuz yaptığımı o gün klinikteki ameliyatta gördüğü için. "Kaysın da göreyim," dedi Karan dişlerinin arasından. "Tutmuyorum, masaya mıhlalıyorum. Sen tüpü sok."
"Tamam. Üç dediğimde!"
"Bir... İki... Üç!"
Ajan'ı sırtüstü çevirdik. Karan sol kolunu köpeğin göğsünün üzerine yatırdı, sargılı sağ eliyle de arka bacaklarını masaya kilitledi. Sargı bezinden hafifçe kan süzülmeye başladı, yara açılmıştı ama Karan'ın yüzünde tek bir mimik bile oynamadı. O an içimden 'Adam gerçekten demirden yapılmış' diye geçirdim. Buzdolabı falan değildi bu; bu adam safi iradeydi.
Sondayı Ajan'ın ağzından içeri, özofagustan aşağıya doğru yavaşça itmeye başladım. Köpeğin vücudu aniden şiddetle sarsıldı. Ağzından hırıltılı bir ses çıktı. "Bastır Karan! Kımıldamasına izin verme!" diye bağırdım.
Sargılı eliyle köpeğin bacaklarını masaya öyle bir bastırıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.
Tüp mideye ulaştı. Hızla mide yıkama pompasını bağladım. Serum fizyolojiği içeri pompalayıp, ardından bulanık, zehirli mide içeriğini dışarıdaki kovaya tahliye etmeye başladım. Kova içeriden gelen siyahımsı, ağır kokulu sıvıyla dolarken Ajan'ın solunumu yavaş yavaş derinleşmeye, ritmik hale gelmeye başladı.
Moraran diş etlerine baktım. Pembeleşiyordu. Oksijen doygunluğu yükseliyordu.
"Hipotermi riski var," dedim, alnımdaki teri kolumun arka kısmıyla silerek. "Mide yıkama vücut ısısını düşürür. Seruma ısıtıcı ampul ekleyeceğim ve ısıtıcı battaniyeyi açacağız."
Çantamdan çıkardığım termal battaniyeyi Ajan'ın üzerine örttüm. Hızlıca ikinci bir serum hazırlayıp damar yoluna bağladım. Kalp atışlarını stetoskopla dinledim.
Ritim düzene girmişti. Nabız kuvvetliydi. Stetoskopu kulaklarımdan çıkarıp masanın kenarına bıraktım. Ameliyathanedeki o ağır, ölümcül hava bir anda dağıldı. Yerini derin, tükenmiş bir rahatlamaya bıraktı.
"Kritik eşiği atlattık," dedim, sesim ilk defa alçalarak. "Zehir kana tamamen karışmadan mideyi boşalttık. Aktif kömür ve atropin organ felcini engelledi. Yaşayacak."
Karan masanın kenarına tutundu. Göğsünden devasa bir nefes boşaldı. Başını öne eğdi, bir süre öylece Ajan'ın ritmik şekilde kalkıp inen göğsüne baktı. Sonra yavaşça sol elini uzattı, köpeğin başını, kulaklarının arkasını şefkatle okşadı. O sert, gözünden ateş çıkan Yüzbaşı gitmiş; yerine kulübesindeki can dostunu kaybetme korkusuyla kavrulmuş bir adam gelmişti.
"Sağ ol," dedi Karan. Sesi pürüzlü, yorgun ama derin bir minnetle doluydu. Başını kaldırıp bana baktı. Bakışları yüzümdeki ter damlalarında, dağılan saçlarımda ve kanlı eldivenlerimde gezindi. "Sağ ol Elfida."
"İşimi yaptım Yüzbaşı," dedim eldivenlerimi çıkarıp tıbbi atık kutusuna atarken.
"Yine de..." dedi Karan, masanın etrafından dolanıp yanıma doğru adım atarak. Aramızda bir metre mesafe kala durdu. "Bu saatte, babanın emriyle bile olsa buraya gelip o köpeği ölümün elinden aldın. Mesleğine olan saygın, soğukkanlılığın... Takdire şayan."
Yüzümde hafif, gururlu bir tebessüm belirdi. "Ayrıca sen de fena bir hemşire değilmişsin. Sargılı elle o köpeği masaya kilitlemek her adamın harcı değil."
Karan sağ eline baktı. Beyaz sargı bezi müdahale sırasındaki baskıdan dolayı hafifçe kanamış, kirlenmişti. "Ver şu elini," dedim çenemi yukarı kaldırarak.
"Gerek yok, revirdeki asker halleder-"
"Sana 'ver şu elini' dedim Karan," diye kestim sözünü. O hırçın, laf dinlemez halim yine geri gelmişti. "Ben hekimim, burada lafım geçer. Geç şuraya otur."
Karan bir an bana baktı, sonra karşı gelemenin manasız olduğunu anlamış gibi masanın yanındaki paslanmaz çelik tabureye oturdu. Hızla antiseptik solüsyonu, temiz sargı bezlerini ve batikonu hazırladım. Yanına bir tabure çektim ve oturdum. Sargılı elini tuttum. Sol elimle bileğini sabitlerken, sağ elimle kanlı ve kirlenmiş sargı bezini yavaşça açmaya başladım.
Sargı açıldıkça Karan'ın boğumlarındaki derin yaralar, morluklar ve kavgada demire vurmaktan oluşan çatlaklar ortaya çıktı. İçim cız etti ama bunu yüzüme yansıtmadım. Pamuğu antiseptiğe batırıp yaraların üzerine hafifçe bastırdım.
Karan hafifçe irkildi, çene kasları kasıldı ama ses çıkarmadı. "Canın yanıyor mu?" diye sordum, gözlerimi elinden ayırmadan.
"Askerin canı acımaz," dedi düz bir sesle.
Hafifçe kıkırdadım. "Bırak bu asker muhabbetlerini Yüzbaşı. İnsansın sen de. Etin, kemiğin var. Bak, şuradaki yara mikrop kapmak üzereymiş. Eline hiç bakmamışsın."
"Zamanım olmadı," dedi Karan. Sesi başımın üstünden, çok yakınımdan geliyordu.
Başımı kaldırıp ona baktım. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, nefesinin sıcaklığını alnımda hissedebiliyordum.
"Dikiş atmama gerek yok ama iyi bir pomad süreceğim," dedim bakışlarımı tekrar eline çevirerek. Pomadı dikkatle sürdüm, yeni ve temiz sargı beziyle elini profesyonelce sardım. Uçlarını düzgünce sabitledim. "Al bakalım. Bu sargıyı iki gün çıkarma. Islatma da."
Karan sarılmış eline baktı. Parmaklarını hafifçe oynattı. "Elin çok hafifmiş Hekim Hanım."
"Öyledir," dedim tabureden kalkarak. "Hastayı acıtmamak bizim ilk kuralımızdır."
Tam o sırada ameliyathane kapısı yavaşça açıldı. İçeriye Bora Üsteğmen girdi. Elinde üç tane karton bardak çay vardı. Yüzünde rahatlamış bir gülümseme vardı. "Ajan'ın sesi dışarıya kadar gelmiyor artık," dedi Bora, bardakları masaya bırakırken. "Olay çözüldü galiba?"
"Çözüldü Bora," dedi Karan ayağa kalkarak. "Ajan kurtuldu. Elfida mucize yarattı."
"Mucize değil, tıp," dedim çay bardaklarından birini alarak. Sıcak bardağı iki elimle kavradım. İçimi bir yorgunluk kaplamıştı. Bora bana bakıp gülümsedi. "Ali Paşam dışarıda," dedi bir an.
Kalbim bir anlık sekteye uğradı. "Babam mı? Geldi mi?"
"Beş dakika önce kışlaya giriş yaptı," dedi Bora. "Ajan'ın durumunu sormak için doğrudan buraya geliyor. Nöbetçi asker haber verdi."
Karan hemen üzerindeki atleti örtmek için kamuflaj gömleğini sırtına geçirdi ama düğmelerini iliklemedi. Kendine çeki düzen verdi. Ben de önlüğümün üzerindeki lekeleri kontrol ettim.
Ameliyathanenin ağır çelik kapısı tamamen açıldı. İçeriye Ali Paşa girdi. Üzerinde resmi üniforması, başında kasketi vardı. Yüzündeki o sert, disiplinli askeri ifade odaya girer girmez havayı buz kestirdi.
"Komutanım!" Karan ve Bora anında hazırola geçti. Sargılı eline rağmen Karan'ın duruşu ok gibi dikti.
Babam ilk önce masanın üzerinde sakin bir şekilde uyuyan Ajan'a baktı. Sonra yerdeki kanlı pamuklara, serum şişelerine ve en sonunda bana baktı. Bakışlarındaki o sertlik bir anlığına kırıldı, yerini gururlu bir babanın ve bir komutanın takdirine bıraktı.
"Durumu nasıl kızım?" diye sordu babam doğrudan bana.
"Stabil babacım," dedim, sesimi dik tutarak. "Akut zehirlenmeydi. Midesini yıkadık, atropin ve aktif kömür tedavisi uyguladık. İki gün kışla revirinde gözlem altında kalacak, sonra eski sağlığına kavuşur."
Ali Paşa başını yavaşça salladı. Ajan'ın yanına gidip elini köpeğin üzerine koydu. "İyi iş çıkardın Elfida. Benim kızım olduğunu bir kez daha kanıtladın."
Sonra arkasını dönüp Karan'a baktı. Masadaki gerilim tekrar yükseldi. "Yüzbaşı GÖKTÜRK," dedi babam.
"Emredin komutanım!"
"Geçici görev emrin tamamlanmıştır. Ajan'ın hayatını kurtarmak için gösterdiğin inisiyatif ve Elfida'yı buraya getirerek doğru kararı verdiğin için teşekkür ederim. Ancak..." Babam duraksadı, bakışları Karan'ın sargılı eline ve iliklenmemiş gömleğine kaydı. "Kışla dışı operasyonel cezan devam ediyor. Yarın idari soruşturma kurulunun karşısına çıkacaksın."
"Emredersiniz komutanım," dedi Karan tek bir mimik bile oynatmadan. "Adaletinize güvenim tamdır."
Babam bana döndü. "Hadi kızım. Seni eve ben götüreceğim. Arabada bekliyorum."
"Tamam babacım, malzemelerimi toplayıp geliyorum," dedim. Babam revirden çıktığında odadaki hava tekrar normale döndü. Bora çayından bir yudum alıp, "Ben Paşamın arkasından gideyim, nöbetçi listelerini vereyim," diyerek dışarı çıktı.
Çantamı topladım, fermuarını çektim. Omuzuma astım. Karan masanın kenarında durmuş, beni izliyordu. "Gidiyorum Yüzbaşı," dedim kapıya doğru yürüyerek.
"Elfida," dedi arkamdan.
Durup arkama döndüm. "Efendim?"
Karan bana doğru iki adım attı. Yüzündeki o sert askeri maske gitmiş, yerini derin bir samimiyete bırakmıştı. Sargılı sağ elini hafifçe kaldırdı.
"Bu gece için... Hem Ajan adına, hem kendi adıma teşekkür ederim. Sen olmasaydın o can ölmüştü."
"Sen de o köpeği o halde kucağında taşımasaydın, o eliyle masaya kilitlemeseydin ben tek başıma bir şey yapamazdım," dedim net bir sesle. "Biz bir ekiptik bu gece Yüzbaşı. Başka bir şey değil."
Karan'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Bir ekiptik," diye tekrarladı. "İyi bir ekiptik."
"İyi nöbetler Yüzbaşı. Soruşturmada bol şans."
"Sağ ol Hekim Hanım. Yolun açık olsun." Revirin ağır kapısını kapatıp dışarı çıktığımda şafak vakti İzmir'i tatlı bir serinlikle kaplıyordu. Gökyüzü mordan turuncunun en açık tonlarına dönüyor, kışlanın devasa bahçesindeki direkte Türk bayrağı rüzgarla hafifçe dalgalanıyordu.
Makam aracının yanında duran babamın yanına doğru adımlarımı hızlandırdım. Elindeki çanta ve telsizle sürücü koltuğunun yanındaki uzman çavuşa bir şeyler talimat veriyordu. Beni görünce konuşmasını bitirip bana döndü. Yüzünde yorgun ama kızının bu geceki başarısından ötürü gururlu bir ifade vardı.
"Toparladın mı malzemelerini kızım?" diye sordu Ali Paşa.
"Toparladım babacım," dedim, omzumdaki acil müdahale çantasının askısını düzelterek. "Ajan da iyi, serumu bitince nöbetçi asker üzerini örtecek."
Babam derin bir nefes verdi, ardından kolundaki saate baktı. Kaşları hafifçe çatıldı. Tam o sırada binadan çıkan bir üsteğmen koşarak yanımıza geldi ve babama bir dosya uzatarak selam durdu.
"Komutanım, kışlanın güney sınırındaki devriye raporlarında bir uyumsuzluk var. Garnizon komutanlığı acil onayınızı bekliyor," dedi üsteğmen.
Babam dosyayı alıp hızlıca göz gezdirdi. Yüzü anında o karargah ciddiyetine büründü. Sonra tekrar bana döndü.
"Kızım, benim en az iki saatlik bir kriz toplantım ve evrak işim çıktı," dedi aksatmadığı o otoriter sesiyle. "Hiç seni burada bekletmeyeyim. İstersen nöbetçi uzman çavuşa talimat vereyim, sivil araçla seni eve bıraksınlar. Sen de dinlenirsin."
"Yok babacım," dedim hiç duraksamadan. "Hiç gerek yok askerleri benim için yormaya. Hem sabaha kadar buradaydım, iki saat daha beklerim. Sen işini hallet, ben kışlanın çardak tarafında durur, temiz hava alırım. Sonra beraber geçeriz eve."
Babam gözlerimin içine bakıp duruşumdaki kararlılığı sezdi. "Emin misin kızım? Yorgunsun."
"Eminim babacım. Ajan'ın durumunu da bir saat sonra son kez kontrol etmiş olurum hem. Aklım kalmaz."
"Peki madem," dedi babam, omuzuma hafifçe dokunarak. "Bora Üsteğmen'e söyleyeyim, sana sıcak bir çay getirsin. Binanın arkasındaki çardakta bekle, karargah tarafına çok yaklaşma."
"Tamamdır babacım," deyip selam gibi hafifçe başımı salladım.
Babam adımlarını sertçe atarak idari binaya doğru yürürken ben de binanın yan tarafındaki ağaçlıklı yola saptım. Çantayı çardağın ahşap masasının üzerine bıraktım. Sabah rüzgarı yüzüme vurdukça gözlerimdeki o uykusuzluk sızısı biraz olsun hafifliyordu.
Derin bir nefes alıp ahşap banka oturdum. Ellerim hâlâ hafifçe titriyordu; ameliyattaki o yüksek adrenalinin vücudumdan çekilme anıydı bu. Ajan'ın kurtulmuş olması içimdeki tek rahatlama sebebiydi.
Arkamdaki çakıllı yolda adım sesleri duyuldu. Asker botlarının taşlara vururken çıkardığı o ritmik, ağır ses... Bakışlarımı o tarafa çevirmeden kimin geldiğini biliyordum.
Karan Yüzbaşı, kollarını sıvadığı kamuflaj gömleği ve sargılı eliyle çardağa doğru yürüyordu.
Çardağın hizasına geldiğinde durdu. Bakışları bendeydi.
"Baban seni eve götürecekti?" dedi düz bir sesle.
"İşi çıktı," dedim, başımı arkaya yaslayıp gökyüzüne bakarak. "İki saat buradayım."
Karan bir an durdu, sonra çardağın gölgesine adım atıp masanın diğer ucundaki banka oturdu. Aramızda koca bir ahşap masa, bir çanta ve şafak vakti kadar net bir mesafe vardı.
Aramızdaki o birkaç dakikalık durulma halinin ne kadar sahte olduğunu anlamam çok sürmedi. Köpeği kurtarmıştık, ameliyat bitmişti ve o kriz anının getirdiği mecburi iş birliği buharlaşıp gitmişti. Şimdi geriye sadece kışlanın soğuk çardağında baş başa kalmış iki insan ve Karan Yüzbaşı'nın o çekilmeyen, sinir bozucu kasıntı tavrı kalmıştı.
Ahşap masanın üzerinde duran çay bardağımı iki elimle kavramış, dışarıya doğru üflüyordum. Karan ise masanın diğer ucunda, o sargılı sağ eline hiç acımıyormuş gibi kamuflaj gömleğinin manşetlerini kıvırmakla meşguldü. Yüzündeki o mermer blok gibi ifade yine yerine oturmuştu. Hani bir saat önce ameliyathane masasında Ajan'ın başını okşayan, bana "Teşekkür ederim" diyen adam gitmiş, yerine Ali Paşa'nın prototipten hallice askeri robotu gelmişti.
"Neye bakıyorsun öyle Hekim Hanım?" dedi Karan, sesindeki o düz, üstenci tonla. Başını bile kaldırmadan gömleğinin düğmesini ilikliyordu.
"Hiiç," dedim çayımdan bir yudum alıp bardağı masaya pat diye bırakarak. "İnsan şekline girdiğin o beş dakikalık aranın tadını çıkarıyordum. Çabuk bitti de."
Karan'ın elleri bir an duraksadı. Gözlerini yavaşça kaldırıp bana baktı. O kaşlarının arasındaki derin çizgi yine belirdi. "İnsan şekli derken?" dedi, sesini hafifçe düşürerek.
"Bildiğin insan işte," dedim bankta geriye yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirerek. "Hani hisseden, teşekkür eden, arada bir yüzü gülen canlı türü. Ama maşallah, kışla havası yaradı yine sana. İki dakika geçmeden yine o donmuş buzdolabı moduna bağladın."
Karan oturduğu yerde dikleşti. Devasa göğsü genişledi, omuzları daha da heybetli bir hal aldı. "Ben kışladayım Elfida. Burası benim görev alanım. Duygularımla değil, disiplinimle hareket ederim. Dün geceden beri sergilediğin o laf dinlemez, kuralsız tavırları kışla sınırları içinde sürdürmezsen sevinirim."
Sinir kat sayım bir anda tavan yaptı. Kuralsız tavır mı? Laf dinlemez mi?
"Pardon?" dedim çenemi dikleştirerek. "Sen bana laf mı sokuyorsun şu an? Dün gece babamın kışla dışı ceza verdiği adam ben miydim Yüzbaşı? Depoda çetecilerle tek başına kavgaya tutuşup elini ufalayan ben miydim?"
"Depodaki olay bir görevdi!" dedi Karan, sesi ilk defa çardağın dışına taşacak bir sertlikle yükseldi. "Ama senin dün akşam kışlaya, bir üsteğmeni kafalayıp gizlice sızman çocukçaydı. Babanın kulağına gitseydi sadece benim değil, senin de Bora'nın da canına okurdu. Hiç mi kafan çalışmıyor senin? Askeri bölgeye ceket getirmek için gizlice girmek ne demek?"
"Kafan çalışmıyor mu dedin sen bana?!" Banktan öyle bir fırladım ki ahşap masa sallandı, çay bardağındaki sıvı dışarı döküldü. Masaya iki elimle bastırıp üstüne doğru eğildim. "Sen kim oluyorsun da benim kafamın çalışıp çalışmadığını sorguluyorsun kasıntı Yüzbaşı?! Ben o ceketi sana acıdığım için getirmedim! Senin gibi bir buzdolabına borçlu kalmamak için getirdim! Vicdanım rahat etsin diye kendimi riske attım ben!"
Karan da ayağa kalktı. Boy farkından dolayı üzerime devasa bir gölge gibi çöktü ama tek bir milim bile geri adım atmadım. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti, çene kasları seğiriyordu. "Bana acıdın öyle mi?!" diye gürledi Karan. Sesi kışlanın boş bahçesinde yankılandı. "Sen kimsin de bana acıyorsun Elfida?! Ben bu kışlanın yüzbaşısıyım! Senin o çocukça gururun yüzünden dün gece Bora ceza alabilirdi, sen ceza alabilirdin! Bir ceket parçası için kışla emniyetini ihlal ettin, bir de karşıma geçmiş caka satıyorsun!"
"Askeri emniyetmiş! Yesinler senin emniyetini!" diye bağırdım, sesim neredeyse kısılacak kadar yüksek çıkıyordu. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu, parmağımı göğsüne doğru salladım. "Sen kendin kural çiğneyip tek başına depoya basmaya giderken çok mu emniyetliydin ha?! Babam sana 'Evlatlarımdan uzak dur' demedi mi?! Sen sırf kendi egon yüzünden, komutanının kızını koruma ayağına şov yaparken kurallar neredeydi?!"
"Şov mu?!" Karan'ın gözleri çakmak çakmak oldu. Sargılı sağ elini hırsla masaya vurdu. Masadan küt diye bir ses yükseldi. "O adam sana bıçak çekerken Seni korumam şov muydu?! Ulan ben seni orada vurmasınlar, o bıçak sana değmesin diye rütbemi riske attım! Hak ettiğim muamele bu mu?!"
"Bana bağırıp durma Yüzbaşı!" diye çığlık attım adeta. Yüzüne doğru adım attım, aramızdaki mesafe sıfırlandı. "Sana bağırma hakkını kim veriyor?! Babam bile bana bu tonda bağıramaz benim! Senden koruma talep eden olmadı! Ben kendi başımın çaresine bakardım! Sen sadece kendi askeri kodların yüzünden, Ali Paşa'nın kızı olduğum için o adama daldın! Bana masal anlatma! Sen duyguları olmayan, sadece emirlere ve kendi kibriyle yaşayan bir kışla robotusun!"
"Ben robot değilim!" Karan'ın sesi kışlayı inletti. "Ben işini yapan bir askerim! Ama sen... Sen babanın rütbesinin arkasına sığınan, hiçbir kuralı takmayan, laf anlamaz, şımarık bir-"
"Lafını topla Karan Yüzbaşı!" diye bağırdım, gözlerimden adeta alevler fışkırıyordu. "Bana şımarık diyemezsin! Sen kimsin ki bana şımarık diyorsun?! Hayatında bir kere bile kendi hislerinle karar verdin mi sen?! Robot gibi yaşamaktan beynin sulanmış senin!"
"Yeter lan!" Çardağın dışından gelen bu gürültülü bağrışmalar üzerine üç kişi birden içeri daldı.
Bora Üsteğmen, Berkan Üsteğmen ve Yavuz Üsteğmen... Üçünün de kamuflajları üzerindeydi ve yüzlerinde dehşetle karışık bir şaşkınlık vardı. Kışlanın ortasında bir sivil kadının, üstelik Ali Paşa'nın kızının, Karan Yüzbaşı ile burun buruna gelip birbirlerine avazları çıktığı kadar bağırması kışla tarihinde bir ilkti.
"Ne oluyor burada?!" diye bağırdı Berkan Üsteğmen, araya girerek. Berkan... fırında nerdeyse onu öldürecek olduğum adam. Eliyle Karan'ın göğsüne bastırıp onu geriye itmeye çalıştı. "Karan niyetin ne oğlum?! Kışlayı ayağa kaldırdınız! Sesiniz idari binadan duyuluyor!"
Yavuz Üsteğmen hızlıca benim önüme geçti, ellerini iki yana açarak Karan'la arama barikat kurdu. "Elfida Hanım, tamam, lütfen sakin olun! Paşam toplantıdan çıkmak üzere, nizamiyedeki nöbetçiler bile ne oluyor diye bakıyor!"
Bora Üsteğmen ise çardağın ortasında kalakalmış, bir Karan'a bir bana bakıyordu. Yüzündeki o her zamanki neşeli havadan eser yoktu. "Oğlum Karan, sen çıldırdın mı?!" dedi Bora, Karan'ın kolunu tutarak. "Kız sabaha kadar senin köpeğinin hayatını kurtardı ameliyathanede! Şimdi çardakta neyi paylaşılamıyorsunuz?!"
"Bora çekil aradan!" dedi Karan, Berkan ve Bora'nın engellemesine rağmen üzerime doğru bir adım daha atmaya çalışarak. Sesi hâlâ gürültüyle çıkıyordu. "Hanımefendi bana kışlanın ortasında kışla robotu diyor! Kuralları çiğneyip ceket getirmesini savunuyor!"
"Çiğnerim ulan!" diye bağırdım ben de Yavuz Üsteğmen'in omuzunun üstünden öne doğru atılarak. "Yine çiğnerim! Sana borçlu kalacağıma kışlayı yakarım daha iyi! Buzdolabı! Kasıntı! Duvar!"
"Elfida Hanım, gözünü seveyim yapma!" dedi Yavuz Üsteğmen sesi neredeyse yalvarır gibi çıkarak. "Paşam duyarsa dördümüzü de ipe dizer! Karan, sen de bir dur kardesim! Yüzbaşısın sen, kendine gel!"
"Bana bak Berkan," dedi Karan, Berkan'ın tuttuğu kolunu hırsla çekerek. "Bırak şu kızı! Babasının kızı diye her yerde terör estirebileceğini sanıyor! Dün gece bıçağın önüne atladığımı unuttu, gelmiş bana burada hava atıyor!"
"Ben senin için mi atladın dedim Yüzbaşı?!" diye cırladım adeta. Berkan ile Bora Karan'ı zorlukla geriye doğru iterken ben de ahşap masaya vurarak bağırmaya devam ettim. "Sen kendi egon için atladın! Komutanının kızına leke gelmesin diye atladın! Bana hava yapma! Senin o çelikten egon yerin dibine batsın!"
Berkan Üsteğmen nihayet Karan'ı çardağın dışına doğru sürüklemeyi başardı. "Karan, yürü idari binaya! Yürümeyen şerefsizdir, yürü dedik sana! Adamı hasta etme, Paşa çıkacak şimdi!"
"Gitmeyin bir yere!" diye bağırdım arkalarından. "Lafını bitirmedi daha o kasıntı arkadaşınız!"
Yavuz Üsteğmen önüne geçip iki elini bükerek rica etti. "Elfida Hanım, kurban olayım sus. Gerçekten Ali Paşa binadan çıkıyor şu an. Karan seninle başa çıkamıyor işte, görmüyor musun? Adamın kimseyle böyle kavga ettiğini görmedik biz on yıldır! Kardeşiz biz onunla, yapmayın Allah aşkına!"
Bora da Karan'ı Berkan'la birlikte iteklerken bana doğru arkasını dönüp fısıltıyla bağırdı:
"Elfida! Vallahi kışlaya savaş açtın! Adamı on senedir kimse böyle çıldırtamadı, tebrik ediyorum seni ama lütfen sus artık!"
Karan, Berkan ve Bora'nın arasında idari binaya doğru sürüklenirken bile başını çevirip bana bakıyordu. Gözleri adeta kıvılcım saçıyordu. Sağ sargılı elini hırsla yumruk yapmaya çalıştı ama acıyla yüzünü buruşturdu. "Bir daha bu kışlaya yalnız adım atarsan..." diye bağırdı uzaklaşırken.
"Atarsam ne olur Yüzbaşı?!" diye yanıtladım çardağın kenarına kadar koşturup. "Nöbetçi mi dikersin başıma?! Çok korktum senin o süs rütbelerinden!"
"Elfida Hanım yeter!" dedi Yavuz Üsteğmen en sonunda çaresizlikle çantasını elime tutuşturarak. "Lütfen... Bak baban merdivenlerden iniyor."
İdari binanın büyük kapısı açıldığında babam Ali Paşa, yanında birkaç subayla birlikte dışarı çıktı. Yüzündeki o ciddi ifadeyle etrafa bakındı. Karan, Berkan ve Bora anında hizaya geçip hazırol duruşuna geçtiler. Karan'ın nefes nefese oluşu ve kamuflajının darmadağınık hali Ali Paşa'nın gözünden kaçmadı.
Babam bana doğru baktı, sonra Karan'a baktı. Ortamda kalan o ağır gerilimi, yükselen seslerin kırıntılarını hissettiği her halinden belliydi.
"Neler oluyor burada Yüzbaşı?" dedi Ali Paşa, sesi bir bıçak gibi kesti bahçedeki havayı.
Karan dimdik durdu. Göğsü hâlâ kavgadan dolayı hızla kalkıp iniyordu. Yüzünde tek bir geri adım emaresi yoktu ama babama karşı askeri saygısını bozmadı. "Bir sorun yok komutanım," dedi Karan, çelik gibi bir sesle. "Hekim Hanım ile Ajan'ın son tıbbi raporunu değerlendiriyorduk."
Gözlerimi devirdim. Değerlendiriyordukmuş... Yalanın batsın senin kasıntı Yüzbaşı.
Babam bana doğru yürüdü. Yanıma geldiğinde çantamı elinde tutan Yavuz Üsteğmen'e kısa bir bakış attı. Yavuz anında selam verip geriye çekildi.
"Gidiyoruz Elfida," dedi babam. Sesi sorgulayıcıydı ama kışlanın ortasında olay çıkarmak istemediği belliydi.
"Gidelim babacım," dedim çantamı Yavuz'un elinden çekip alarak. Geçerken Karan'ın tam gözlerinin içine baktım. O da bana bakıyordu. İkimizin gözlerinden de kıvılcımlar sıçrıyordu. Aramızdaki o mecburi barış anlaşması tamamen çöpmüş, yerini kör bir inatlaşmaya ve düşmanlığa bırakmıştı.
Arabaya doğru yürürken arkama dönüp bakmadım. Ama biliyordum ki, Karan Göktürk hayatında ilk defa bir kadının karşısında susmak zorunda kalmamış, pes etmemiş ama o mermer gibi egosu ilk defa böyle sert bir kayaya çarpmıştı. Ve bu kavga burada bitmeyecekti..
Kışla nizamiye kapısından çıkıp babamın siyah makam aracına bindiğimizde, arka koltuğun soğuk derisine sırtımı yaslayıp derin bir nefes verdim. İzmir sabahının ilk ışıkları arabanın camından süzülürken, zihnim hâlâ o kasıntı Yüzbaşı ile çardakta yaptığımız avaz avaz kavgadaydı. "Kışla robotu" kelimesini söylerken yüzünün aldığı o çıldırmış hali düşündükçe içimin yağları eriyordu ama bir yandan da şakaklarım zonkluyordu. Sabaha kadar köpek ameliyat et, üzerine kışlanın ortasında 1.90'lık askerle gırtlak gırtlağa gel... Yorgunluk kemiklerime kadar işlemişti.
Babam direksiyonda tek kelime etmeden arabayı sürüyordu. Dikiz aynasından bana baktığını görebiliyordum. O otoriter, emredici asker duruşunun arkasında "Bu kız yine ne işler açtı" der gibi bakan bir baba vardı.
"Hiç öyle bakma babacım," dedim gözlerimi kapatarak. "O senin çok güvendiğin, emrinden çıkmaz dediğin Yüzbaşın kaşındı. Ben sadece kaşıdım."
Ali Paşa hafifçe öksürdü, bıyığının altından gülmemek için kendini sıktığı belliydi. "Elfida, koskoca kışlayı ayağa kaldırdınız. Nöbetçi erler bile ne oluyor diye karargaha haber verecekti az daha. Karan zor bir adamdır, damarına basmaya gelmez."
"Onun damarı varsa benim de tırnaklarım var babacım, geçeceksin o işleri," diye mırıldandım.
Eve varıp bahçe kapısından içeri girdiğimizde saat sabahın altı buçuğu olmuştu. Ahşap müstakil evimizin kapısını anahtarla açıp içeri adım attığımız an, evin huzurlu kokusu yerine mutfaktan gelen tıkırtılar ve salondaki o tanıdık kaotik hava karşıladı bizi.
Salona geçtiğimde gördüğüm
manzarayla gözlerimi devirmem bir oldu. Aras ve Ege, üzerlerinde pijama altları, saçları başları dağılmış halde halının ortasında oturmuş, televizyondaki dövüş maçını izliyorlardı. Koltukta ise elinde devasa bir tespih, başında tülbendiyle tonton ama bir o kadar da tehlikeli olan babaannem kurulmuştu. "Ooo, kışla fatihi geldi!" diye bağırdı Ege, koltuktaki yastığı bana doğru fırlatarak. "Kızım sen gece kışlayı yakmaya mı gittin, köpeği kurtarmaya mı? Kışladaki nöbetçi çocuk bizim mahalleden, mesaj attı 'Abi sizin kız bizim Yüzbaşıyı çardakta haşlıyor' diye!"
Yastığı havada yakalayıp Ege'nin kafasına fırlattım. "Kes sesini Ege! Sabaha kadar kan ter içinde ameliyat yaptım ben, senin gibi pijama üstünde yayılmadım!"
"Lafa bak lafa," diye araya girdi babaannem. Elindeki tespihi dizine vurup bana ters ters baktı. "Hanımefendi sabahın köründe kışlalardan dönüyor bir de abisine laf yetiştiriyor. Ulan kızım senin hiç mi uykun gelmez? Hiç mi 'Ben bir genç kızım, gideyim de hanım hanımcık yatağımda uyuyayım' demezsin? Ne işin var senin elin eldivenli, elin kanlı köpeklerinin arasında sabaha kadar?"
"Babaanne!" dedim çantamı tekli koltuğa fırlatarak. "Ben veteriner hekimim farkındaysan! Hobisine köpek sevmiyorum, hayat kurtarıyorum! Ayrıca senin o kışladaki 'hanım evladı' dediğin askerlerin ödü kopuyordu köpeğe bir şey olacak diye!"
Babaannem gözlüklerinin üstünden bana bakıp cık cık ladı. "Aman yesinler senin hekimliğini. Geçen gün mahallenin kasabına da 'eti yanlış kesiyorsun' diye ders veriyordun. Kızım sen deccal misin, milletin işine niye karışıyorsun? Sana koca lazım koca! Ama senin bu hırçınlığınla seni alan adam üç güne kalmaz kışlaya sığınır, Ali Paşa'ya 'Beni bu kızdan kurtarın' diye dilekçe verir!"
Aras koltukta kahkahayı bastı. "Babaanne valla çok doğru dedin! Dün gece o Yüzbaşı bunu depoda koruyacak diye az daha sakat kalıyordu. Adamın elini sarmış bu, kesin sargının içine akrep falan koymuştur bu cadı!"
"Aras!" diye kükredim. Üzerine doğru yürüdüm. "O adam benim sayemde elini kullanabiliyor şu an! Ayrıca seni o depodan kim topladı hatırlatayım mı? Sen daha kendi söküğünü dikemiyorsun, gelmiş bana burada laf yapıyorsun!"
Ege araya girip iki elini teslim olur gibi kaldırdı. "Tamam tamam, şampiyon sakin. Ama harbi soruyorum Elfida, adamla çardakta niye o kadar bağrıştınız? Çocuk bana mesaj yazmış, 'Abi sizin kız Yüzbaşıya buzdolabı dedi, Yüzbaşı da masayı kırdı' diyor. Doğru mu bu?"
"Az bile dedim!" dedim tezgahtan bir bardak su doldururken. "Gelmeliydin de görmeliydin Ege. Adam kışla robotu! Duygu yok, mimik yok, anca 'Emredersiniz komutanım, kurallar emniyet kışla...' ulan insan bir güleryüz gösterir! Gelmiş bana kışla emniyeti dersi veriyor."
"Kızım adam asker!" dedi babaannem, tespihini sallayarak. "Ne yapacaktı sana çardakta göbek mi atacaktı? Asker dediğin sert olur, mermer gibi olur. Senin gibi cırtlak kızlara öyle adam lazım zaten. Yoksa sen adamı parmağında oynatırsın, yazık günah elin evladına."
"Babaanne sen yine kime niyet kime kısmet yapıyorsun gözünü seveyim!" diye çıldırdım. "Adamdan nefret ediyorum nefret! Bir daha o kışlanın kapısından içeri adım atarsam iki olsun! Gitsin o sargılı eliyle kendi başının çaresine baksın!"
Babam salona girip şapkasını askılığa astı. Ortamdaki bu curcunayı görünce derin bir iç çekti. "Yeter yine başladınız sabah sabah. Anne, kışla meselelerini evde konuşmayalım lütfen. Çocuklar siz de üçüzünüzle uğraşmayın. Elfida sabaha kadar çalıştı."
Aras ayağa kalkıp babama selam durur gibi yaptı. "Emredersiniz Paşam! Ama söyleyin kızınıza, adamın gözünden ateş çıkıyormuş dedi bizim çocuk."
"Aras, yemin ederim o bardağı
kafana fırlatırım!" diye bağırdım bardağı havaya kaldırarak.
"Hah! Tam bir hanımefendi!" dedi babaannem ellerini havaya kaldırarak. "Ali, sen bu kızı çok şımarttın. Bak söylüyorum, bu kız evde kalacak. Hangi erkek bunun cırlamasını çeker? Bir tek o Yüzbaşı dayanır buna, o da asker diye sabrı çoktur!"
"Babaanne valla bak!" diye sızlandım. Artık sinirden mi yorgunluktan mı bilinmez, gözlerimden alev çıkıyordu. "Ben gidiyorum uyumaya. Kimse beni uyandırmasın! Ege, Aras, odamın kapısına yaklaşırsanız sizi yeminle keserim."
"Tamam tamam, rüyanda Yüzbaşıyla kavga et!" diye bağırdı Ege arkamdan.
Aras da ekledi: "Karı koca kavgası gibiydi zaten çardaktaki, biz duyduk tüyoları!"
Salondan yükselen kahkahaları ve babaannemin "Ağzınızı hayra açın eşek sıpaları" demesini arkamda bırakıp merdivenleri üçer beşer tırmandım. Odamın kapısını çarpıp kilitledim.
Odama girdiğimde kışlanın ve bahçenin o gergin havası bir anda geride kaldı.
Üzerimdeki kan ve antiseptik kokan önlüğü, kirlenmiş kıyafetleri çıkarıp duşa girdim. Sıcak su başımdan aşağı akarken kaslarımın gevşediğini, şakaklarımdaki zonklamanın azaldığını hissettim. Ama beynim durmuyordu. Karan'ın çardakta üzerime yürüyüşü, o gözlerindeki çıldırmış ifade, "Ben robot değilim!" diye gürleyişi... "Robot değilmiş," diye mırıldandım duşta kendi kendime. "Bayağı buz kalıbısın işte."
Duştan çıkıp üzerime bol bir pijama takımı geçirdim. Saçlarımı havluya sarıp kendimi doğrudan yatağa attım. Yumuşak yorganın altına girdiğim an, vücudumdaki tüm kemiklerin sızladığını fark ettim. Sabaha kadar süren ameliyat, adrenaline doymuş saatler ve üzerine o devasa kavga... Gözlerim kendi kendine kapanmaya başladı.
İzmir'in sabah güneşi stor perdelerin arasından odaya süzülürken, zihnimdeki Karan Yüzbaşı imajıyla derin ve kesintisiz bir uykuya daldım.
Dırrrr! Dırrrr! Dırrrr!
Kulağımın dibinde patlayan o iğrenç, keskin telefon sesiyle adeta yataktan sıçrayarak uyandım. Beynim durmuş gibiydi. Nerede olduğumu, saatin kaç olduğunu anlayamadım bir an. Komodinin üzerindeki telefonu körlemesine uzanıp yakaladım.
Gözlerimi ovuşturarak ekrana baktım. Saat öğlen 12.30'du. Arayan ise babamdı.
Derin bir nefes alıp boğazımı temizledim. Yatakta doğrulup telefonu açtım.
"Efendim babacım?" dedim, sesimdeki o uykulu ve yorgun tonu gizlemeye çalışarak.
"Elfida," dedi babam. Sesi son derece resmi, ciddi ve karargahtaki o "Ali Komutan" modundaydı. Arkadan klavye sesleri ve telsiz konuşmaları geliyordu. "Uyandırdım mı kızım?"
"Yok babacım, uyandım sayılır. Bir şey mi oldu? Ajan'ın durumu mu kötüleşti?" diye sordum panikle. Hekimlik damarım anında kabarmıştı.
"Hayır, köpeğin durumu gayet iyi, revirdeki nöbetçi er kontrol ediyor," dedi babam. Kısa bir duraksama oldu. Hani babam bir şeyi söylemeden önce böyle es verirse, arkasından kesin çetrefilli bir iş çıkardı. "Mesele Ajan değil Elfida."
"Ne oldu peki?"
"Sabahki idari kurul toplantısını bitirdik," dedi. Sesi daha da ağırlaştı. "Karan Yüzbaşı'nın kışla dışındaki o depoda karıştığı olay ve kışla emniyeti ihlaliyle ilgili resmi soruşturma açıldı. Askeri Savcılık ve karargah heyeti olaya el koydu."
Oturduğum yerde dikleştim. Yorganı üzerimden attım. "Eee? Yani Karan ceza mı alıyor?"
"Açığa alınma veya kıdem durdurma riski var," dedi babam. "Ancak olay yerinde bulunan, olayın bizzat içinde olan ve Karan'ın meşru müdafaa yapıp yapmadığına tanıklık edecek tek sivil sensin."
Kaşlarımı çattım. "Ben mi?"
"Evet. Heyet, olay yerindeki durumun netleşmesi ve Karan'ın o gece yetkisini aşıp aşmadığının tespiti için senin de yazılı ve sözlü ifadene başvurulmasına karar verdi. Soruşturma dosyasına sivil tanık ifadesi olarak girecek."
Gözlerim parladı. İçimdeki o şeytani, hırçın taraf anında uyandı. Çardaktaki kavga, bana "şımarık" demesi, "kışla robotu" tavırları zihnimde bir film şeridi gibi geçti. "Yani..." dedim uzatarak, yüzümde kocaman, hain bir gülümseme belirirken. "Benim ifadem Karan Yüzbaşı'nın kaderini mi belirleyecek?"
"Elfida," dedi babam uyarıcı bir tonda. "Kişisel sürtüşmelerinizi bu işe karıştırma. Sadece ne gördüysen, ne yaşandıysa onu anlatacaksın. Karargaha gelmen gerekiyor. Saat ikiye soruşturma odasında randevun yazıldı."
"Merak etme babacım," dedim yataktan çıkıp terliklerimi giyerken. Sesimdeki o neşeli ama tehlikeli tonu babam da sezmişti. "Ben tamamen dürüst olacağım. Ne gördüysem, o kasıntı Yüzbaşın nasıl kuralları çiğnediyse tek tek anlatacağım. Adalet yerini bulsun, değil mi?"
"Elfida, adamı yakma sakın," dedi Ali Paşa, hafifçe iç çekerek. "Saat ikide karargahta ol. Aras seni arabayla bıraksın."
"Tamam babacım, öptüm!"
Telefonu kapattığım an odanın içinde küçük bir zafer dansı yaptım. "Demek öyle Karan Yüzbaşı..." dedim aynadaki yansımama bakarak. "Bana çardakta bağırmak, şımarık demek neymiş şimdi göreceksin. O resmi ifade tutanağını senin burnundan getirmeyeyim de gör!"
Hızla gardıroba yürüdüm. Karargaha gidecektim; hem resmi görünmeliydim hem de o kasıntı Yüzbaşıya kök söktürecek kadar kendimden emin. Siyah, şık bir pantolon, üzerine beyaz bir gömlek çıkardım. Saçlarımı sıkı bir at kuyruğu yaptım.
Aşağı indiğimde Ege ve Aras hâlâ salondaydı. Aras anahtarlarını parmağında çeviriyordu.
"Hadi bakalım kışla fatihi," dedi Aras sırıatarak. "Babam aradı, seni karargaha ben götürecekmişim. Yüzbaşıyı yakmaya mı gidiyoruz?"
"Yakmak ne demek Aras," dedim çantamı omzuma asarak. "Ben sadece adaleti sağlamaya gidiyorum. O kasıntı robotun biraz hizaya gelmesi lazım."
"Vay arkadaş," dedi Ege koltuktan. "Adam kışlanın altını üstüne getirdi, bizim kız şimdi adamın askeri hayatını bitirmeye gidiyor. Yüzbaşıya acımaya başladım valla."
"Acıma Ege, acınacak hale düşersin," dedim kapıya doğru yürürken. "Aras düş önüme, geç kalmayalım. Karargah heyetini bekletmek olmaz!"
Aras'ın arabasıyla karargaha doğru giderken kafamda kuracağım cümleleri, atacağım lafları planlıyordum. Karan Yüzbaşı beni bir sivil, bir şımarık sanıyordu öyle mi? Şimdi o askeri savcıların önünde, kendi silahıyla yani kurallarla nasıl vurulacağını görecekti.
Karargah binasının devasa merdivenlerinden çıkıp soruşturma odasının olduğu koridora girdiğimde, koridorun sonundaki ahşap sandalyede oturan o devasa figürü gördüm.
Karan Yüzbaşı...
Üzerinde resmi geçit üniforması vardı. Sargılı eli kucağında, başı dik, gözleri tam karşıdaki duvara kilitlenmiş halde bekliyordu. Yanında Berkan ve Bora Üsteğmen de vardı ama ortamda çıt çıkmıyordu.
Topuklu ayakkabılarımın koridorda çıkardığı tık-tık-tık sesleriyle birlikte Karan başını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözleri, benim üzerimdeki kendinden emin duruşu görünce hafifçe kısıldı.
Önünde durdum. Aramızda bir metre mesafe vardı.
"İyi günler Yüzbaşı," dedim, yüzümdeki en sevimli ama en sinir bozucu gülümsemeyle. "Duydum ki benim ifademe muhtaç kalmışsınız. Adalet tecelli edecek, hiç merak etmeyin."
Karan oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Üzerime çöken o devasa gölgesiyle gözlerimin içine baktı. Çene kası seğirdi, sesi kışlanın soğuk mermerlerinde yankılandı:
"Hakkımda ne yazdırırsan yaz Hekim Hanım," dedi Karan, tek bir adım geri atmayarak. "Benim alnım açık. Ama o odadan çıktığında, bana borçlu kalmamak için attığın o taklaları izlemek çok keyifli olacak."
"Göreceğiz Yüzbaşı," dedim, tam o sırada soruşturma odasının kapısı açılıp bir üsteğmen "Elfida Soykan, içeri buyrun" diyene kadar gözlerimi onun gözlerinden ayırmayarak.
İçerisi tam bir askeri resmiyet kokuyordu; yüksek tavan, duvarda asılı Türk bayrağı, ortada uzun bir toplantı masası ve masanın arkasında üniformaları jilet gibi, rütbeleri omuzlarında ışıldayan üç kıdemli subay. En ortada Askeri Savcı Albay Faruk Bey oturuyordu. Bakışları sert, önündeki dosya kalındı.
"Elfida Soykan," dedi Albay Faruk Bey, elindeki kalemi masaya bırakarak. "Buyurun oturun."
Gösterdiği ahşap sandalyeye oturdum. Sırtımı dimdik tuttum. Bir Paşa kızı olarak bu odaların havasını iyi bilirdim; burada bacak bacak üstüne atılmaz, laf gevelenmezdi. Ama benim niyetim laf gevelemek değil, koridorda bana o kasıntı tavırlarıyla "Alnım açık" çeken Karan Yüzbaşı'nın o aşırı özgüvenini resmi kayıtlara geçirecek şekilde sarsmaktı.
"Hoş bulduk Albaycım," dedim, sesimi son derece sakin ve kurallara uygun bir tona çekerek.
"Elfida Hanım, bildiğiniz üzere Yüzbaşı Karan Göktürk hakkında kışla dışı yetki aşımı, sivil alanda izinsiz operasyonel müdahale ve kışla emniyetini riske atma iddialarıyla bir idari soruşturma yürütüyoruz," dedi Savcı Albay. "Olayın yaşandığı depoda bulunan tek sivil sizsiniz. Yüzbaşı Göktürk'ün o geceki eylemleri meşru müdafaa ve görev sınırları içinde miydi, yoksa kendi inisiyatifiyle kuralları ihlal mi etti? Sizden dürüst ve net bir ifade bekliyoruz."
İçimdeki o hırçın taraf ellerini ovuşturdu. İşte şimdi başlıyoruz kasıntı Yüzbaşı, diye düşündüm.
"Albayım," diyerek söze başladım. Sesime tam bir mağduriyet ve objektiflik katmıştım. "Ben o akşam veteriner kliniğimden çıkmış, evime dönüyordum. Şüpheli bir hareketlilik sezip o eski depoya sürüklendiğim doğru. Ancak Karan Yüzbaşı'nın oradaki varlığı..." Duraksadım. Yüzümde hafif, düşünceli bir ifade belirmesine izin verdim. "...tam anlamıyla bir 'kurallar silsilesi ihlali' şaheseriydi."
Solumda oturan Yarbay'ın kaşları havalandı. Katip üsteğmen parmaklarını klavyenin üzerinde hazır kıta bekletti. "Nasıl yani?" dedi Savcı Albay.
"Şöyle ki Albaycım," dedim gömleğimin yakasını düzelterek. "Yüzbaşı Göktürk oraya geldiğinde, arkasında ne bir destek kuvvet vardı ne de durumu karargaha bildirmişti. Tam bir 'ben tek siz hepiniz' edasıyla içeri daldı. Bana sorarsanız bir askerin sergilemesi gereken o 'soğukkanlı strateji' yerine, tamamen kendi kişisel egosu ve kontrol tutkusuyla hareket etti. Adamların elinde bıçak vardı, kendisi ise sivil bir alanda, rütbesinin getirdiği o aşırı özgüvenle adamların üzerine yürüdü."
Katip üsteğmen daktilo hızıyla klavyeye basıyordu: 'Yüzbaşı Göktürk'ün kontrol tutkusu ve aşırı özgüvenle hareket ettiği...'
Savcı Albay öne doğru eğildi. "Yani yetkisini aştığını, olayı kişiselleştirdiğini mi düşünüyorsunuz?"
"Kesinlikle," dedim hiç acımadan. "Eğer bir asker kurallara uymakla yükümlüyse, Karan Yüzbaşı o gece kuralları çiğnemekle kalmadı, adeta üzerlerinde tepindi. Bıçağın üzerine atlarken bile bir stratejisi yoktu; tamamen 'Ali Paşa'nın kızına leke gelmesin' kafasıyla, korumacı ama bir o kadar da disiplinsizce davrandı. Elini ufalamasının tek sebebi de bu gereksiz kahramanlık sevdasıdır."
Masanın arkasındaki subaylar birbirine baktı. Katip üsteğmenin tuş sesleri odada yankılanıyordu. Karan'ın o gururlu askeri siciline resmi bir tanık ifadesiyle "Disiplinsiz kahramanlık sevdası" notunu düşürtüyordum. İçimin yağları eriyordu. Ama ben ne kadar kızgın olursam olayım, adaletsizlik yapacak biri değildim. Bir adamın rütbesini veya hayatını tamamen karartacak kadar da vicdansız değildim. O yüzden tam öldürücü darbeyi vurmuşken, direksiyonu hafifçe kırdım.
"Ancak..." dedim sesimi biraz daha ciddileştirerek. "Evet?" dedi Albay.
"...şunu da eklemeliyim ki Albaycım; o depodaki şahıslar gözü dönmüş suçlulardı. Eğer Yüzbaşı Göktürk o 'kasıntı ve kural tanımaz' tavrıyla içeri dalmasaydı, o bıçak bana saplanacaktı. Adam kendi sağ elini ve askeri kariyerini riske atarak benim hayatımı kurtardı. Yani evet; bir asker olarak kuralları yerle bir etti, tam bir kışla robotu gibi mantıksızca tehlikeye atıldı... Ama bir insan olarak meşru müdafaa sınırlarının en dibine kadar hakkını verdi. Kuralları çiğnedi ama vicdanı ve görevi gereği yaptı."
Savcı Albay derin bir nefes aldı. Dosyaya bir şeyler not etti. "Yani ifadesel özetiniz: Usulen hatalı ve disiplinsiz, fakat niyet ve sonuç olarak meşru müdafaa kapsamındadır?"
"Tam olarak öyle," dedim gururla. "Kuralları çiğnediği için idari cezasını çeksin, kasıntı tavırlarına devam edemesin ama mesleğinden de olmasın. Benim ifadem bundan ibarettir."
Savcı Albay yanındaki Binbaşıya döndü. "Tutanakları hazırlayın. Ve Yüzbaşı Göktürk'ü içeri çağırın. Çapraz sorguya geçeceğiz."
Binbaşı kapıya doğru yürüdü. İçimden bir "Eyvah" dedim ama aynı zamanda o devasa kapının açılmasını sabırsızlıkla beklemeye başladım. Koridorda "Alnım açık" diye caka satan adamın yüz ifadesini görmek için sabırsızlanıyordum.
Kapı açıldı. Karan Yüzbaşı, içeriye bir fırtına gibi girdi.
Resmi üniformasının içindeki duruşu o kadar dikti ki, tavan sanki ona alçak geliyordu. Sargılı sağ elini göğsünün hizasında sabit tutmuş, sol elini yanına yapıştırmıştı. İki adımda masanın ortasına geldi, botlarının topuklarını birbirine vurarak sert bir selam çaktı.
"Yüzbaşı Karan GÖKTÜRK! Emredin komutanım!"
Sesi odadaki camları titretti. Bakışları ilk an heyetteydi ama hemen ardından masanın yanındaki sandalyede oturan bana kaydı. Gözlerinde öyle bir kıvılcım çaktı ki, koridordaki o sakin halinden eser kalmadığı belliydi. İfademi az çok tahmin ediyor olmalıydı. "Oturun Yüzbaşı," dedi Savcı Albay.
Karan, benim tam karşımdaki ahşap sandalyeye oturdu. Aramızda sadece iki metrelik bir mesafe ve devasa bir gerilim hattı vardı.
"Yüzbaşı Göktürk," diye söze başladı Albay Faruk Bey. "Hakkınızdaki iddiaları ve Hekim Elfida Soykan'ın az önce verdiği yazılı ifadeyi inceledik. Kendisi sizin olay gecesi meşru müdafaa çerçvesinde hareket ettiğinizi doğrulamakla birlikte... operasyonel açıdan aşırı özgüvenli, kuralları çiğneyen, emniyet tedbirlerini hiçe sayan ve 'disiplinsiz bir kahramanlık sevdasıyla' hareket ettiğinizi belirtti."
Karan'ın çene kasları öyle bir kasıldı ki, kemiklerinin gıcırtısını duyar gibi oldum. Yavaşça başını bana doğru çevirdi. Gözleri adeta bir mermi gibi yüzüme saplandı. "Disiplinsiz kahramanlık sevdası mı?" dedi Karan. Sesi kısık ama bir o kadar tehditkardı. Heyetin önünde olmamıza rağmen sesindeki o hırçın tonu gizleme gereği duymamıştı.
"Evet Yüzbaşı," dedim, bacak bacak üstüne atıp sandalyemde geriye yaslanarak. "Aynen öyle dedim. Destek kuvvet çağırmadan, kışla emniyetine haber vermeden tek başına depoya basmak başka nasıl açıklanabilir? Kural kural diye kışlada millete kök söktürüyorsun ama kendin sivil alanda kovboyculuk oynuyorsun."
"Terbiyenizi takının Hekim Hanım!" dedi Karan, sesi anında yükselerek. Sargılı elini masanın üzerine koydu. "Ben orada kovboyculuk oynamıyordum! Can güvenliğiniz tehlikedeydi! Destek kuvvet bekleyecek tek bir dakikamız bile yoktu!"
"Rehavete kapılan sendin Yüzbaşı!" diye attım lafı, heyetin varlığını tamamen unutarak. "Adamların elindeki bıçağı fark edip stratejik yaklaşmak yerine, üzerlerine ayı gibi daldın! Elini ufalamasaydın da o köpeği sabaha kadar sargılı elle ameliyat etmek zorunda kalmasaydık!"
"Ben olmasaydım o bıçak senin böbreğine saplanmıştı!" diye gürledi Karan. Sandalyesinde öne doğru eğildi. "Ben senin hayatını kurtardım be kadın! Sen gelmiş burada askeri savcının önünde benim disiplinimi sorguluyorsun! Sen kim oluyorsun da benim mesleki yeterliliğimi 'disiplinsiz kahramanlık' diye nitelendiriyorsun?!"
"Yeter! Sessizlik!" Albay Faruk Bey elindeki tahta tokmak benzeri ağırlığı masaya sertçe vurdu. Odadaki hava bir anda dondu. Katip üsteğmen elleri klavyenin üzerinde donakalmış, şaşkınlıkla bir bana bir Karan'a bakıyordu.
Savcı Albay gözlüklerini çıkarıp iki parmağıyla burun kemiğini sıktı. "Siz ne yapıyorsunuz burada? Burası kışla çardağı mı, mahalle pazarı mı?! Karşınızda Askeri Savcılık heyeti var!"
Karan derin bir nefes alıp çenesini kaldırdı. "Özür dilerim komutanım. Ancak şahıs, askeri taktik ve saha gerçeklerinden bihaber olduğu için olayları kendi duygusal süzgecinden geçirerek aktarıyor."
"Duygusal mı?!" diye çığlık attım adeta. "Bana bak kasıntı robot! Sen duygusalın d'sinden anlasan zaten o gece o depoda adam gibi koordinasyon kurardın! Ben hekimim! Adrenalinle kör olmuş bir askeri gördüğümde tanırım! Sen orada görev yapmıyordun, sen orada şov yapıyordun!"
"Şov ha?!" Karan ayağa kalktı. Devasa gölgesi masanın üzerine çöktü. "Bana bak Paşa kızı! Babanın rütbesine sığınıp burada bana ders veremezsin! Ben o gece o eli masaya koyduysam, seni o depodan sağ salim çıkardıysam, hak ettiğim şey senin bu sinir bozucu laf cambazlıkların değil!"
Ben de ayağa kalktım. Ahşap sandalye arkaya doğru kayıp pat diye yere düştü ama umurumda bile olmadı. Masaya iki elimle bastırıp Karan'ın tam burnunun dibine kadar sokuldum. "Bana bir daha Paşa kızı deme!" diye bağırdım, gözlerimden adeta alevler saçarak. "Ben kendi tırnaklarıyla veteriner hekim olmuş bir kadınım! Sen ise babamın emrinden çıkamayan, kışlada kural abidesi kesilip dışarıda kendi bildiğini okuyan bir buzdolabısın! Seni oradan kurtaran benim ifadem oldu farkında mısın?! Meşru müdafaa dedim ulan! Seni hapse girmekten ben kurtardım!"
"Senden merhamet dilenen olmadı Hekim Hanım!" diye bağırdı Karan, sargılı elinin acısını tamamen unutmuş gibi masaya sol yumruğunu vurarak. "Keşke meşru müdafaa demeseydin de cezam neyse çekseydim! Senin bu üstenci, laf anlamaz, hırçın tavırlarına borçlu kalmaktansa hapis yatmayı tercih ederdim!"
"O zaman git yat Yüzbaşı!" diye cırladım. "De ki 'Ben kuralları ihlal ettim, hapse girmek istiyorum!' Tutuculuğundan beynin sulanmış senin!"
"Elfida Hanım! Yüzbaşı Göktürk! DERHAL KESİN SESİNİZİ!"
Albay Faruk Bey'in kükremesiyle ikimiz de bir anlığına duraksadık. Odadaki diğer iki subay ayağa kalkmış, ne olur ne olmaz diye ikimizin arasına girmeye hazırlanıyordu. Savcı Albay'ın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. "Siz çıldırmışsınız!" dedi Albay Faruk Bey, parmağını ikimize doğru sallayarak. "Siz burayı ne sanıyorsunuz?! Yüzbaşı! Karşındaki bir sivil ve komutanının kızı! Bir subaya yakışan üslup bu mudur?!"
Karan dişlerini sıktı. Göğsü körük gibi kalkıp iniyordu.
"Özür dilerim komutanım. Kontrolümü kaybettim."
"Siz de Elfida Hanım!" dedi Albay bana dönerek. "Babanız Ali Komutan'a olan saygımız sonsuzdur ama Askeri Savcılık makamında bir subayla bu şekilde avaz avaz kavga edemezsiniz! Tutanakları sabahtan beri mahalle kavgasına çevirdiniz!"
"Albayım," dedim derin bir nefes alarak saçlarımı geriye atarken. "Ben dürüstçe ifademi verdim. Ama karşımdaki şahıs eleştiriye ve gerçeklere gelemediği için bağırıp çağırmaya başladı. Ben sadece cevap verdim." Karan bana öyle bir baktı ki, eğer gözlerinden kurşun çıksaydı şu an ameliyat masasındaydım. Savcı Albay önündeki dosyayı pat diye kapattı. "Yeter. Tutanaklar yazıldı. Yüzbaşı Göktürk, ifadedeki meşru müdafaa beyanı ve Ajan'ın kurtarılmasındaki başarınız göz önüne alınarak hapis veya kıdem durdurma cezası almayacaksınız."
Karan'ın yüzünde en ufak bir rahatlama ibaresi belirmedi. Çünkü biliyordu ki birazdan arkası gelecekti. "Ancak!" diye devam etti Albay. "Kışla emniyet ihlali, sivil alanda yetki aşımı ve az önce bu odada sergilediğiniz disiplinsiz tavırlar nedeniyle: 15 gün boyunca kışla dışına çıkışınız yasaklanmıştır. Ayrıca bu süre boyunca kışla içi devriye ve revir güvenlik sorumluluğu size verilmiştir."
Karan sertçe başını salladı. "Emredersiniz komutanım!"
"Elfida Hanım," dedi Albay bana dönerek. "İfadeniz için teşekkür ederiz. İşleminiz bitmiştir, çıkabilirsiniz."
"Teşekkür ederim Albaycım," dedim, Karan'a dik dik bakarak.
Yere düşen sandalyemi umursamadan arkamı döndüm, çantamı omzuma taktım. Kapıya doğru yürürken Karan hâlâ hazırol duruşunda bekliyordu. Yanından geçerken hafifçe yavaşladım. Aramızda sadece birkaç santim vardı. "Geçmiş olsun Yüzbaşı," diye fısıldadım, sadece onun duyabileceği bir tonda. "15 gün kışlada hapissin. Buzdolabın buz tutmasın dikkat et."
Karan başını hafifçe bana doğru eğdi. Gözlerindeki o karanlık gerilim, odadaki tüm klimalardan daha soğuktu.
"O 15 gün bittiğinde Hekim Hanım..." dedi dişlerinin arasından, "o ceketinin hesabı da, bu ifadenin hesabı da tek tek sorulacak. Bana borçlu kaldın sanma. Asıl sen şimdi bana yakalandın."
"Göreceğiz Yüzbaşı, göreceğiz," dedim ve topuklu ayakkabılarımın sert sesleriyle soruşturma odasından dışarı çıktım.
Soruşturma odasının kapısını arkamdan sertçe kapatıp koridorda ilerlerken topuklarımın çıkardığı sesler mermer zeminde yankılanıyordu. İçimdeki o hırçın, dur durak bilmeyen öfke henüz yatışmamıştı. "Asıl sen şimdi bana yakalandın"mış... Kasıntı robot! 15 gün boyunca kışlanın tellerinin arkasından dünyayı izlerken görürdüm ben onun alnının açıklığını.
Aras koridorun sonunda sırtını duvara yaslamış, sabırsızlıkla anahtarlığı parmağında çeviriyordu. Yüzümdeki o zaferle karışık hırçın ifadeyi görünce hızla doğruldu.
"Kızım naptınız içeride?" dedi Aras yanıma adımlayıp sesini kısarak. "Bir ara savcı albayın bağırtısı bizim bulunduğumuz bekleme salonuna kadar geldi. Yüzbaşıyla yine mi birbirinize girdiniz siz?"
"Girdiysek girdik Aras," dedim gömleğimin kollarını hırsla bileklerime doğru çekerek. "Adam kaşındı, hak ettiğini aldı. 15 gün kışla dışına çıkış yasağı koydu heyet. Devriye ve güvenlik nöbeti kitlediler başına."
Aras gözlerini devirip ıslık çaldı. "Vay arkadaş... Adam koskoca kışlanın gözde yüzbaşısı, sen geldin adamı 15 gün nizamiyeye çiviledin. Bence biz bu kışladan çıkarken dua edelim de önümüzü kesmesin."
"Kessin de görelim," dedim çantamın askısını omzuma geçirirken. "Kendi çöplüğünde nöbet tutsun dursun kasıntı Yüzbaşı. Düş önüme, uykusuzluktan ölüyorum zaten."
Karargah binasının devasa merdivenlerinden inip Aras'ın siyah binek aracına bindik. Arabanın yolcu koltuğuna oturup emniyet kemerini bağladım. Sırtımı koltuğa yasladığımda şakaklarımdaki zonklama yeniden nüksetti. Sabaha kadar süren ağır ameliyat, üzerine evdeki babaanne dırdırı, ardından soruşturma odasındaki o alevli kapışma... Vücudumdaki tüm adrenalin çekilmeye başladıkça kemiklerim sızlamaya başlamıştı. Yine de içim rahattı. O kasıntı adama hak ettiği dersi vermiştim.
Aras arabayı çalıştırıp kışlanın geniş asfalt yolunda ilerlemeye başladı. Nizamiyeye doğru yaklaştıkça hızını kesti. Ben gözlerimi kapatmış, eve gidip deliksiz bir sekiz saat uyumanın hayalini kuruyordum.
Tam o sırada araba aniden sert bir frenle durdu. Başım öne doğru savruldu.
"Ne oluyor Aras?" dedim gözlerimi hızla açıp kaşlarımı çatarak. "Geldik mi nizamiyeye? Niye durduk?"
Aras direksiyona tutunmuş, ön camdan dışarı bakıyordu. Yüzünde 'Biz bittik' der gibi bir ifade vardı. "Elfida... Bence o duayı etmeye geç kaldık abicim."
"Ne saçmalıyorsun sen?" deyip öne doğru eğildim ve ön camdan dışarı baktım.
Nizamiye kapısının hemen önünde, kırmızı 'DUR' tabelasının yanında devasa bir siluet duruyordu.
Karan Yüzbaşı...
Üzerinde resmi geçit üniforması yoktu; sivil denetim kamuflajını giymiş, belinde tabancası, elinde ise nöbetçi amirlerinin kullandığı o siyah dijital tabletle tam yolun ortasını kapatmıştı. Sargılı sağ elini göğsünün hizasında sabit tutmuş, sol elini ise cebine sokmuştu. Yanında da elleri tüfekli iki nöbetçi er duruyordu.
Gözlerini doğrudan Aras'ın arabasının ön camına, yani tam benim olduğum tarafa dikmişti. Yüzünde en ufak bir mimik, en ufak bir insani kırıntı yoktu. Tam bir "Kışla Komutanı ve Nöbetçi Amiri" modundaydı.
"Yok artık..." diye fısıldadım. Kalbim sinirden güm güm atmaya başladı. "Daha beş dakika önce odadan çıktı bu adam! Ne işi var nizamiyede?!"
"Kızım adama 15 gün devriye ve güvenlik nöbeti verdiler ya!" dedi Aras panikle. "Adam anında göreve başlamış! Ve şu an tam bizim kapıdayız!"
Karan, sol elini cebinden çıkarıp 'yaklaşın' anlamında bir işaret yaptı. Aras arabayı yavaşça nizamiyedeki kontrol çizgisinin üzerine doğru sürdü ve durdurdu.
Karan, ağır ve kendinden emin adımlarla sürücü tarafına değil, doğrudan benim oturduğum yolcu tarafındaki camın hizasına yürüdü. Boyunun uzunluğundan dolayı arabanın tavanını kapatan bir gölge düşmüştü üzerime.
Cama iki kez sertçe vurdu.
Camı sonuna kadar indirdim. Yüzüme çarpan sıcak İzmir rüzgarıyla birlikte Karan'ın o keskin, çelik gibi bakan gözleriyle burun buruna geldim.
"İyi günler," dedi Karan. Sesi son derece resmi, buz gibi ve uyuz bir tonda çıktı. "Askeri Bölge Güvenlik Prosedürleri gereğince kışladan çıkış yapan tüm sivil araçlarda detaylı arama ve kimlik kontrolü yapılmaktadır. Lütfen araçtan inin."
Aras direksiyonda öksürdü. "Karan... yani Yüzbaşım, benim ben, Aras. Paşa'nın oğluyum yani. Kardeşimi eve götürüyorum, tanıdın herhalde?" Karan gözlerini benim yüzümden bir milim bile ayırmadan yanıtladı: "Fark etmez. Kurallar herkes için geçerlidir. Şahısların kimliği veya rütbesi güvenlik protokolünü değiştirmez. Araçtan inin." Gözlerim sinirden yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Emniyet kemerini hırsla çözdüm.
"Sen dalga mı geçiyorsun benimle Yüzbaşı?!" diye bağırdım arabanın içinden. "Beş dakika önce soruşturma odasındaydık! Ne araması, ne kimlik kontrolü?!"
"Araçtan inin Hekim Hanım," dedi Karan, ses tonunu gram değiştirmeden. Sol eliyle tabletin ekranına dokundu. "Aksi takdirde askeri bölge emniyetini ihlalden hakkınızda tutanak tutmak zorunda kalacağım. Nizamiyeyi işgal ediyorsunuz."
"Tutanakmış! Yesinler senin tutanağını!" Kapıyı hırsla açtım. Kapının kenarı az daha Karan'ın dizine çarpıyordu ama adam tek bir santim bile geriye adımlamadı. Arabadan aşağı fırladım. Topuklu ayakkabılarım çakıllı zemine pat pat diye vurdu. Karan'ın tam karşısında, burnunun dibinde durdum. Boy farkından dolayı başımı yukarı kaldırmak zorunda kalmak beni daha da çıldırtıyordu.
"Derdin ne senin ha?!" dedim parmağımı göğsüne doğru sallayarak. "15 gün ceza aldın diye hırsını bizden mi çıkarıyorsun?! Nöbetçi amirliği ayağına bana burada şov mu yapıyorsun kasıntı robot?!"
Karan gözlerini kısmıştı. Sargılı elini arkasına alıp sol elindeki tableti bana doğru uzattı. Yüzünde en ufak bir geri adım işareti yoktu. "Ses tonunuza dikkat edin Hekim Hanım," dedi Karan, alçak ama tehditkar bir sesle. "Şu an askeri bölgenin nizamiye kontrol noktasındasınız. Ben de buranın sorumlu nöbetçi amiriyim. Aracınızda ve üzerinizde şüpheli madde veya izinsiz askeri evrak bulunup bulunmadığını kontrol etmek benim kanuni görevim."
"Şüpheli madde mi?!" diye cırladım adeta. Aras da arabadan inip yanımıza koştu.
"Karan niyetin ne oğlum?" dedi Aras araya girmeye çalışarak. "Elfida sabaha kadar revirdeydi, uyumadı bile! Evrak mevrak ne arar bizde? Aç bagajı bak geçelim işte!"
"Sadece bagaj değil," dedi Karan, bakışlarını Aras'a çevirip tekrar bana sabitleyerek. "Nizamiyedeki dedektör ve bagaj kontrol prosedürü tam uygulanacak. Aracın altı arama aynasıyla taranacak, bagajdaki tüm çantalar tek tek açılıp incelenecek. Ayrıca Hekim Hanım'ın omzundaki tıbbi çanta da kışla dışına çıkarılan tıbbi malzeme statüsünde olduğu için envanter kontrolüne tabi tutulacak."
"O çanta benim kişisel malım!" diye bağırdım, omzumdaki çantayı hırsla kavrayarak. "İçinde kendi enjektörlerim, kendi stetoskopum var! Sana mı soracağım çantamı dışarı çıkarırken?!"
"Kışla sınırları içerisine giren ve çıkan her türlü tıbbi ve kimyasal malzeme nöbetçi amirinin onayından geçmek zorundadır," dedi Karan. Yüzünde ilk defa, sadece benim fark edebileceğim kadar silik, sinir bozucu bir zafer tebessümü belirdi. "Soruşturma odasında 'adalet' diyordunuz Hekim Hanım. Adalet, kuralların eksiksiz uygulanmasıdır. Buyrun, çantayı masaya bırakın."
Sinirden ellerim titremeye başladı. Gözlerimden adeta alevler saçılıyordu. Bu adam tam bir kural kılıfı arkasına saklanmış intikam meleğiydi! Soruşturma odasında verdiğim ifadenin, onu 15 gün kışlaya çivilememin acısını nizamiyede benden çıkarıyordu! "Vermiyorum!" dedim çantamı göğsüme doğru bastırarak. "Vermiyorum ulan! Araç aramasını da yaptırmıyorum! Babamı arayacağım şimdi!"
"Ara," dedi Karan tek bir kelimeyle. Kahverengi gözleri meydan okuyordu. "Ali Paşa'yı ara. Kışla nizamiyesinde nöbetçi amirinin kanuni arama prosedürünü uyguladığını, kızının ise kurallara uymayı reddedip emniyeti aksattığını kendi gözleriyle görsün."
Duraksadım. Babamı arayamazdım. Babam zaten kışladaki kavgalarımızdan bıkmıştı; bir de nizamiyede "Ben arama yaptırmam" diye kriz çıkarsam adam beni kışlanın kapısına bile yaklaştırmazdı. Karan da bunu çok iyi biliyordu. Köşeye sıkışmış gibi görünmek beni deli ediyordu.
"Sen var ya..." dedim dişlerimin arasından, Karan'a doğru bir adım daha atarak. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, ikimizin nefesi birbirine karışıyordu. "Sen hayatımda gördüğüm en küçük hesaplı, en uyuz, en kasıntı adamsın Göktürk!"
"Ve sen de hayatımda gördüğüm en laf anlamaz, en şımarık sivilsin Soykan," diye yanıtladı Karan. Sesi sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya dönüştü ama her kelimesi bir kırbaç gibi sertti. "Şimdi o çantayı masaya koyuyor musun, yoksa aracı nizamiye alanında çektirip seni de karargah bekleme salonuna mı alayım?"
"Karan yapma gözünü seveyim," dedi Aras, ellerini kafasına götürerek. "Oğlum siz çıldırmışsınız! Nizamiyedeki erler bize bakıyor!"
Hakikaten de kulübedeki nöbetçi erler ile kapıdaki iki asker gözleri fal taşı gibi açılmış bizi izliyordu. Bir yanda Ali Paşa'nın kızı, diğer yanda kışlanın en belalı Yüzbaşısı, nizamiyenin ortasında burun buruna gelmiş birbirlerine meydan okuyorlardı.
"Tamam!" diye kükredim en sonunda. Çantayı omzumdan söküp atar gibi nizamiyedeki paslanmaz çelik arama masasının üzerine çarptım.
"Al bak!" dedim bağırak. "Bak bakalım içinde askeri sır mı var, atom bombası mı var! Bak da o bomboş egon tatmin olsun!"
Karan hiç istifini bozmadı. Sol elini kullanarak çantaman fermuarını ağır ağır açtı. İçindeki stetoskopu, enjektör kutularını, antiseptik şişelerini tek tek dışarı çıkardı. Her bir malzemeyi sanki bir olay yeri inceleme uzmanıymış gibi yavaşça, saniye saniye inceledi.
Sargılı sağ eli hafifçe titriyordu, canının yandığı belliydi ama o kuralcı gururundan dolayı tek bir mimik bile vermiyordu.
"Bu antiseptik solüsyon kışla revirine mi ait?" diye sordu Karan, elindeki şişeyi bana doğru kaldırarak.
"Hayır!" dedim avazım çıktığı kadar. "Benim kendi kliniğimden getirdiğim malzeme! Gece senin o zehirlenen köpeğini kurtarırken kullandığım malzeme! Hatırladın mı Yüzbaşı?! Hani şu ölümden aldığım köpek?!"
Karan şişeyi masaya koydu. Yüzündeki ifade bir an için sertleşti ama anında o buz gibi maskesini geri taktı. "Tıbbi malzemelerde sorun yok," dedi düz bir sesle. Sonra Aras'a döndü. "Bagajı açın. Alt arama aynası getirilsin."
"Ulan Karan!" dedi Aras sinirle arabaya yürürken. "Valla billa sen kaşınıyorsun!" Nöbetçi erlerden biri elindeki uzun aynayla arabanın altına eğildi. Diğer er bagajı açtı. Karan, bagajdaki yedek lastiğe, Aras'ın spor çantasına kadar her şeyi tek tek kontrol ettirdi. Tüm bu süreç tam yirmi dakika sürdü. İzmir'in öğlen sıcağı tepemizde kavrulurken ben nizamiyede güneşin altında durmuş, ayaklarımı yere vurarak Karan'ın bu işkenceyi bitirmesini bekliyordum.
Nihayet Karan tablete bir şeyler not edip ekranı kapattı.
"Arama tamamlanmıştır," dedi Karan. Yüzümdeki o çıldırmış hali izlerken gözlerinde garip, karanlık bir tatmin duygusu vardı. "Geçebilirsiniz."
"Çok teşekkür ederiz Yüzbaşı!" dedim çantama malzemeleri hırsla geri tıkarken. Fermuarı öyle bir çektim ki az daha yırtılıyordu. Çantayı omzuma takıp Karan'ın tam karşısına dikildim.
"Bu yaptığını unutmayacağım," dedim parmağımı göğsüne bastırarak. "15 gün boyunca bu kışladasın değil mi? Ajan'ın kontrol muayenesi var iki gün sonra. O dikişleri sökmeye, o köpeğe bakmaya ben geleceğim buraya!"
Karan hafifçe öne eğildi. Yüzlerimiz arasındaki mesafe yine sıfırlandı. "Bekliyorum Elfida Hanım," dedi Karan, sesi çelik kadar soğuk ve iddialı. "Kışla benim alanım. Buraya her adım attığında, o kuralların nasıl işlediğini sana tek tek öğreteceğim."
"Senden öğrenecek tek bir kuralım bile yok benim kasıntı buzdolabı!" diye bağırdım.
Aras kolumdan tutup beni arabaya doğru çekti. "Elfida yeter! Yürü arabaya bin, valla babamın kulağına gidecek şimdi!" Beni zorla yolcu koltuğuna bindirdi. Kapıyı kapattı. Ben camdan başımı çıkarıp arkaya doğru bağırmaya devam ettim: "15 gün sonra o nizamiyeden çıkışını izleyeceğim Yüzbaşı! O zaman göreceğim ben senin o askeri prosedürlerini!"
Karan nizamiye kapısının yanında, elleri arkasında dimdik durmuş arabanın gidişini izliyordu. Tek bir kelime bile etmedi, sadece o buz mavisi gözleriyle arkamızdan baktı.
Aras arabayı gaza basıp kışla yolundan hızla uzaklaşırken ben koltuğa çöküp soluk soluğa kaldım. Sinirden ellerim titriyor, dişlerimi gıcırdatıyordum.
"Kızım sen delirmişsin," dedi Aras direksiyonu kırarken. "Adam resmen seni delirtmek için aradı arabayı! Sen de her oltaya atlıyorsun!"
"Oltaya atlamıyorum Aras!" dedim avazım çıktığı kadar. "Adam güç gösterisi yapıyor bana! 'Ben burada nöbetçiyim, kurallar benden sorulur' ayağına aklınca beni ezmeye çalışıyor! Ama ben Elfida'ysam, o Karan Yüzbaşıya o nizamiyeyi dar etmezsem bana da Soykan demesinler!"
"Valla siz ikiniz birbirinizi yiyeceksiniz," dedi Aras başını sallayarak.
Eve doğru ilerlerken gözlerimi camdan dışarı diktim. Şakaklarımdaki zonklama hâlâ devam ediyordu ama içimdeki o hırçın ateş daha da büyümüştü. Karan Göktürk bana savaş ilan etmişti; nizamiyedeki o aramasıyla, o uyuz tavırlarıyla bana kışlanın patronu olduğunu göstermeye çalışıyordu.
Ama unuttuğu bir şey vardı: Ben Ali Paşa'nın kızıydım. Ve ben asla geri adım atmazdım. İki gün sonra Ajan'ın kontrolü için o kışlaya tekrar girecektim. Ve o gün, o kasıntı Yüzbaşıya kendi çöplüğünde nasıl kök söktürüleceğini bir kez daha gösterecektim.
Bölüm etkileşimi
