Kalp Hattı kitap kapağı

8. bölüm / 9

Kalp Hattı

ALSANCAK

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: ALSANCAK

ELFİDA SOYKAN

Yeni evimiz... Yangının isini, küllerini, aylarca üzerimize yapışan o sığıntı hissini kapının eşiğinde bıraktığımız, duvarları nihayet kendi seçtiğimiz boyayla parlayan o iki katlı müstakil yuvamız.

On beş gün olmuştu.
Tam iki koca hafta.
Takvim yaprakları her gün aynı mekanik kayıtsızlıkla yırtılıp düşerken, göğsümün tam ortasına oturan o taş zerre kadar hafiflememişti. Eşyaları yerleştirmiştik, koliler açılmıştı, kitaplarım raftaki yerini almıştı, klinikteki ameliyatlar rutin akışına dönmüştü ama evin içi de, ruhumun içi de bir türlü dolmuyordu. İki haftadır ne babamdan ne de Karan Göktürk'ten tek bir satır, tek bir işaret, tek bir haber sızmıyordu sınırın öte yanından.

Televizyonun sesini kısmaya korkar olmuştuk. Annem her bültende alt yazılara kilitleniyor, Nermin Teyze yan tarafta her akşam Yasin-i Şerif okuyor, ben ise klinikte enjektörü her tutuşumda içimdeki o kör kuyunun dibine çekiliyordum. Ama hayat, inadına akıp gidiyordu işte. İnsan zihni felaketin kıyısındayken bile tutunacak saçma sapan, sıradan bir dal bulmakta ustaydı. "Kızım, şu kahveyi biraz daha köpürtemedin mi sen? Bak telleri dibe çökecek yine, yüzüme bakacağına fincanı çevir azıcık." Annem kadife koltuğun köşesinden yükselen o sitemkar sesiyle daldığım o dipsiz kuyudan hızla yukarı çekildim. Elimdeki porselen cezveyi mermer sehpanın üzerindeki fincanlara doğru hafifçe eğdim.
"Anneciğim," dedim, gözlerimi devirerek fincanın kenarına taşan köpüğü izlerken. "Kırk yıllık veteriner hekimim ben, milimetrik damar yolu açıyorum, senin şu köpük standardını bir türlü tutturamadım ya! Al işte, gayet de köpüklü, dağ gibi maşallah."

"Aman laf yetiştir hemen sen de baban gibi," diyerek fincanını dantel sehpa örtüsünün kenarına çekti annem. Üzerindeki lila rengi hırkayı omuzlarına topladı, sırtına iki tane yün kırlenti sıkıştırıp derin bir nefes aldı. "Baban demişken... Dün gece rüyamda gördüm Ali'yi. Ak sakallı bir dede geldi, eline yeşil bir elma verdi. Dedim hayırdır inşallah, bir zafer haberi mi gelecek, yoksa bunlar Fırat'ın kenarında bahçeye mi girdi ne yaptıysa... Ama Nermin'e söylemedim, kadın zaten yüreği ağzında geziyor. Karan'ın adını her andığında Umay da oradan 'Abim ne zaman dev ayıcık getirecek' diye ağlaşmaya başlıyor, iyice dağıtmayayım kadını dedim."

Fincanımı alıp tam karşısındaki tekli berjere kuruldum. Bacaklarımı altıma toplayıp sıcak porseleni iki elimin arasına aldım. Kahvenin o buram buram tüten kokusu burnuma dolarken, içimdeki o sızı yeniden hareketlendi.
"İyilerdir anne," dedim, sesimi olabildiğince düz ve güçlü tutmaya çalışarak. "Babam koca bir tümeni yönetiyor orada, harekat merkezinde. Karan da... Yani tim de Özel Kuvvetler sonuçta. Dağda taştan ekmek çıkaran adamlar onlar. Kaçıncı görevleri kim bilir, dönerler yakında."

"Dönerler de nasıl dönerler orasını bir Allah bilir," dedi annem, kahvesinden sesli bir yudum alıp dudaklarını büzerek. Sonra o her zamanki ani duygu geçişlerinden birini yaptı; gözlerini hafifçe kısıp başını bana doğru uzattı. Yüzündeki o kederli anne maskesi bir saniyede sıyrıldı, yerine mahallenin ve sülalenin bütün açıklarını arşivleyen o tecrübeli kadın dedektif ifadesi yerleşti. "Eee... Sen onu bırak da, dün akşam Merve aradı beni."
Kaşlarım anında çatıldı. Fincanı dudaklarımdan uzaklaştırdım. "Hangi Merve anne? Şu Ankara'daki, kocası müteahhit olunca kendini İngiliz Kraliyet Ailesi'nin gelini sanan Merve mi?"

"Hah! Ta kendisi," dedi annem, fincanı tabağına tık diye bırakıp ellerini dizlerine vurarak. "Kızım kadın bir aradı, sanırsın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nden brifing veriyor bana! Neymiş efendim, kızı İpek'i nihayet başgöz ediyorlarmış. Damat adayı da kim çıksa beğenirsin? Çankaya'da bilmem ne holdingin veliahtıymış! Ay bir övüyor damadı, bir övüyor... 'Ablacım çocuğu bir görsen, İsviçre'de okumuş, üç dil biliyormuş, babası holdingin yönetim kurulunu devredecekmiş' falan filan. Dedim Merve, dur bir nefes al kızım, damadı mı pazarlıyorsun bana yoksa hayırlı bir işe mi vesile oluyorsun? Meğer derdi başkaymış!"

Merakım ister istemez kabardı. Arkama yaslanıp bıyık altından güldüm. "Neymiş asıl derdi?"

"Ney olacak!" dedi annem, sesini bir oktav yükseltip gözlerini büyüterek. "Bizim evi soruyor! 'Ablacım duydum ki müstakil eve geçmişsiniz, ay o kadar yangından sonra nasıl toparlandınız, kiranız çok mu yüksek, e Ali Eniştem de görevdeymiş tek başınıza o koca evde nasıl oturuyorsunuz' diye yokluyor beni! Çatladı hasedinden, çatladı! Yangın çıktığında bir geçmiş olsuna gelmedi, laf çarpıyor aklı sıra! Ben de dedim ki: 'Merve'cim valla bahçemiz de geniş, salonumuz da fildişi beyazı, kızım da kliniğinde maşallah para basıyor, eniştenden de Allah razı olsun general maaşı tıkır tıkır yatıyor, sen kendi damadının taksitlerine bak' dedim, şak diye kapattım suratına!"

Kahkahayı bastım. Salondaki o ağır hava bir anda dağılmıştı sanki. "Anne harikasın ya! Kadına general maaşı kartını mı çektin gerçekten?"

"Çekerim tabii!" dedi annem mağrur bir edayla omuz silkerek. "O Merve bilmez mi benim damarıma basılmayacağını? Zamanında rahmetli dedenin miras tarlasını kendi üstüne geçirmek için az entrika çevirmedi onun anası! Bir de bana akıl veriyor... Neymiş efendim, 'Elfida da artık yirmi beşine girdi, veterinerlik iyi güzel de bir holding sahibi bulamadınız mı kıza, elin köpeğiyle kedisiyle uğraşıyor' dedi bana! Bak bak terbiyesize bak sen!"

Duyduğum an fincanı sehpaya sertçe bıraktım. "Ne münasebet be! Holding sahibiymiş... Ben tırnaklarımla kazıyarak hekim oldum, ameliyathane kurdum. Onun o holding züppelerine mi muhtaçmışım ben? Ağzının payını verseydin keşke!"

"Verdim verdim, merak etme sen," dedi annem gözlerini süzerek. "Dedim ki: 'Benim kızımın kısmeti holding kapılarında değil, şanlı Türk ordusunun bağrında!' dedim."

"Anne!" diye bağırdım, yüzüme hücum eden o alev dalgasını durduramayarak. Kalbim göğüs kafesimde tekledi. "Sen ne dedin kadına ne dedin?!" Annem hiç oralı olmadı, fincanın dibindeki telveyi inceler gibi yapıp bıyık altından sırıttı. "Ne var canım? Yalan mı? Şanlı ordu dedim işte, babanın mesleği yani... Sen niye hemen üstüne alınıyorsun bakayım? Yoksa aklına başka bir apolet mi geldi Hekim Hanım?"

"Anne saçmalamayı keser misin lütfen!" dedim, ellerimle yanaklarımı soğutmaya çalışarak. "Ne alakası var başka apoletle? Kadınlara malzeme verme diye söylüyorum."

"Aman yesinler senin o malzemeni," diye homurdandı annem. Sonra bakışlarını salonun penceresinden dışarı, Göktürklerin bahçe duvarına doğru kaydırdı. Sesi bir anda o dedikodu neşesinden sıyrılıp derin, manidar bir tona büründü. "Nermin'le dün börek açarken konuştuk... Karan gitmeden önce kışladan eve uğramıştı ya hani şu çantalarını almaya... Nermin diyor ki, 'Bizim oğlan bir tuhaftı, gözleri alev alevdi ama ağzını bıçak açmıyordu.' Üst kata çıkmış, kendi odasından önce senin boşalttığın o misafir odasına girmiş Karan. Bir süre çıkmamış odadan. Nermin arkasından bakmış, kapı pervazında öylece dikilmiş odaya bakıyormuş çocuk." Boğazım düğümlendi.
Gözlerimi annemden kaçırdım. O an... O akşamüstü antrede karşılaştığımız o birkaç saniye geldi aklıma. Omuzundaki o devasa kamuflaj çantası, yüzündeki o taşlaşmış ifade ve göğsünün üzerindeki o kapalı fermuar... Ben içeri su getirmeye kaçtığımda, o yukarı çıkmıştı. Benim bomboş odama girmişti.
Ve sonra... Yerde unuttuğum o bordo fular.
İki haftadır kliniğin altını üstüne getirmiştim, yeni evin bütün çekmecelerini üçer kez boşaltmıştım ama o fular yoktu. Çıkmamıştı hiçbir yerden. Şimdi annemin bu söyledikleri zihnimdeki o son parçayı da yerine oturttu.
Fuları o almıştı.
Gözlerimin önüne o sahne geldi; o kaskatı Bordo Bereli komutanı, benim boş odamda, yerde unuttuğum bir kumaş parçasını yerden alıp cebine atarken... İçimden öyle sıcak, öyle yakıcı bir dalga geçti ki, parmak uçlarımın uyuştuğunu hissettim.
"Eşyalarımı kontrol etmiştir herhalde," dedim, sesimin titremesini engellemek için tırnaklarımı avuçlarıma batırarak. "Yangından kalan bir şey var mı diye bakmıştır. Karan o... Askeri kontrol işte."

"Hı hı, tabii," dedi annem, inanmadığını bas bas bağıran o imalı bakışıyla beni baştan aşağı süzerek. "Askeri kontrolmüş. Nermin de öyle dedi zaten, 'Bizim Karan odanın zeminini teftiş ediyordu herhalde' dedi. Kızım ben senin ananım anan! Bana askeri kontrol numarası mı yuturacaksın? O çocuğun gözlerindeki o yangını ben görmüyor muyum sanıyorsun? Ama siz ikiniz de öyle bir keçi inadına sahipsiniz ki, o dağdaki kayalar bile çatlar, sizin o gururunuz çatlamaz!"

"Anne lütfen kapatalım şu konuyu," dedim fısıltıyla. "Adam sınırın ötesinde, çatışmanın göbeğinde. Biz burada neyin dedikodusunu yapıyoruz Allah aşkına?"

Annem derin bir iç çekti. "Haklısın... Haklısın kuzum. Allah ayaklarına taş değdirmesin. Baban da o da, oradaki bütün evlatlarımız da sağ salim bir dönsünler de... Ben bilirim o zaman o Merve'ye hangi düğün davetiyesini göndereceğimi."
Gözlerimi tavana dikip sabır diledim. "Anneciğim, hayal dünyandan çıkıp şu sülale dedikodusuna geri mi dönsen acaba? Hani teyzem ne yapmış başka?"

"Hah! Teyzen demişken..." Annem hemen havaya girdi, arkasındaki kırlenti düzeltip sesini yeniden fısıltı moduna aldı. "Küçük teyzen Selma var ya... Ay o daha fena! Dün Merve'den duymuş bizim müstakil evi. Beni aradı, ağlamaklı ağlamaklı konuşuyor. Neymiş? Oğlu Berkcan üniversiteyi kazanamamış yine, üçüncü senesiymiş. 'Ablacım' diyor, 'Berkcan'ı Aras'la Ege'nin yanına versek de şu internetten satış işini öğrense, çocuk evde boş boş yatıyor' diyor. Dedim Selma, benim oğullarım şirket yönetiyor şirket! Çin'le yazışıyorlar, konteyner kaldırıyorlar, senin o hayta oğlunu ne yapsınlar? Bilgisayarın açma kapama düğmesini bilmez o çocuk, anca kafelerde nargile içsin!"

"Ay Selma Teyzem de hiç değişmeyecek," dedim gülerek. "Geçen sene de 'Elfida klinikte köpekleri yıkamaya alsın Berkcan'ı' diyordu. Sanki köpek kuaförü açtık mahalleye."

"Aynen öyle!" dedi annem coşkuyla. "Yüz vermeyeceksin bunlara. Bir yüz verdin mi yarın toplanır hepsi gelirler buraya, 'Ayy ne güzel bahçeniz varmış mangal yapalım' diye çökerler başımıza. Ben bu evi tırnaklarımla kurdum, kimseye huzurumu bozdurmam valla!"
Annemle böyle atışmak, sülalenin o bitmek bilmeyen kıskançlıklarını ve dedikodularını masaya yatırmak iki haftadır üzerime çöken o kurşun gibi kasveti bir nebze olsun dağıtmıştı. Fincanımdaki son yudum soğuk kahveyi kafama diktim.
"Başka kim var teftiş listende Kübra Sultan?" dedim alayla.

"Halamlar ne alemde? Onlar henüz evi duymadı mı?"

"Ayy o fesat halan duymaz olur mu!" Annem tam elini havaya kaldırıp halamın son vukuatını anlatmaya başlayacaktı ki dış kapı öyle bir şiddetle, öyle bir panik ve dehşetle açıldı ki, salonun tavanındaki avizenin kristalleri şıngır şıngır birbirine vurdu! Ahşap kapının arkasındaki duvara çarpma sesi bütün evi inletti.
Annem oturduğu koltukta havaya sıçradı; elindeki boş kahve fincanı sehpanın üzerine yuvarlanıp ters döndü. "Ayyy bismillahirahmanirahim! Ne oluyor?"

Ben de berjereden bir yay gibi fırladım. Kalbim anında boğazımda atmaya başladı. "Ne oluyor be?!" Antredeki ayakkabılık devrilir gibi oldu, ardından içeriye doğru koşan, nefes nefese kalmış, adeta canını kurtarmaya çalışan birinin çılgınca ayak sesleri duyuldu. Salona fırlayan beden, bizim üçüzlerden Aras'tı!
Aras'ın saçları birbirine girmişti. Üzerindeki açık mavi gömleğin yakası bir tarafa kaymış, kravatı andıran ipi kopmuş gibiydi. Yüzü kireç gibi bembeyazdı; alnından şakaklarına doğru terler boşanıyordu ve gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açılmıştı. Salona adımını attığı an kapının pervazına tutundu, iki büklüm olup dizlerini tuttu.
"Öldüm... Yemin ederim bittik... Annem... Elfida..."

Annem elini göğsüne bastırmış, dehşet içinde oğluna bakıyordu. "Oğlum! Yavaş olsana! Aklım çıktı yerinden, ödüm koptu! Ne bu halin, ne oluyor yine?!"
Ben kollarımı göğsümde kavuşturup derin bir nefes aldım. Üçüzlerimin bu panik hallerine çocukluğumdan beri o kadar alışıktım ki, yine internetteki bir kargo krizini ya da gümrük cezasını dünyanın sonu gibi getirdiklerine adım gibi emindim. "Ay ne olacak anne," dedim gözlerimi devirerek, sesime son derece bezgin ve alaycı bir ton vererek. "Bulaşmışlardır yine bir olaya kesin. Ya Çin'den gelen akıllı saatler gümrükte patladı, ya da Ege yanlış adrese bin tane masaj aleti gönderdi, müşteri mahkemeye veriyor bunları. Klasik Aras-Ege kaosu işte, büyütme."

Aras başını hızla kaldırdı. İşaret parmağını bana doğru öyle bir salladı ki parmağı titriyordu. Göğsü körük gibi inip kalkarken sesi ciğerlerinden kopan bir feryat gibi çıktı: "Ne saati Elfida, ne gümrüğü be?! Ege kız kaçırdı!"
O an salonda öyle bir sessizlik oldu ki... Yemin ederim Fırat'ın kıyısındaki o çatışma alanında bile böyle bir sessizlik olamazdı.
Zaman dondu.
Hava dondu.
Annem az önce sehpadan kahve lekesini silmek için uzanan eli havada asılı kaldı. Kadının göz bebekleri bir anda bir madeni para kadar irileşti. Ağzı hafifçe aralandı, alt çenesi yavaşça aşağıya doğru sarktı. Bana baktı, sonra Aras'a baktı, sonra tekrar bana baktı.
Ben ise... Ben olduğum yerde heykel gibi kalakalmıştım. Zihnimdeki nöronlar bu cümleyi idrak etmek için resmen greve gitmişti.
Ege... Kız... Kaçırdı.
Bizim Ege?
"Ne... Ne dedin sen?" diye fısıldadı annem. Sesi öyle tiz, öyle akıl almaz bir frekanstan çıktı ki tül perdeler dalgalandı sanki.

Aras kapı pervazını bırakıp kendini salonun ortasına attı, ellerini saçlarının arasına daldırıp çekiştirmeye başladı. "Kız kaçırdı diyorum anne! Kaçırdı! Aldı kızı arabaya attı, basıp geliyor!"

"NE?!" Annemin ağzından çıkan o çığlık, sanırım sadece bizim mahallede değil, yan ilçede bile yankılandı. Kadın koltuktan öyle bir fırladı ki terlikleri ayağından uçup berjerin altına girdi. İki eliyle birden yanaklarına öyle bir şaplak indirdi ki ses şak diye patladı salonda. "Ayyy anam! Ayyy felç iniyor sol tarafıma! Ayy tansiyonum üç yüz elliye fırladı! Kız kaçırdı ne demek ulan eşek sıpası?! Dağ başı mı burası, aşiret miyiz biz, ne kaçırması?!"
Ben şok dalgasını üzerimden atıp Aras'ın yakasına yapıştım. "Aras! Doğru düzgün anlat şunu! Saçmalama Allah aşkına, Ege sinek bile kaçıramaz, ne kızı?! Kimin kızını kaçırmış, kimi kandırıyorsun sen?!"

"Yalan mı söyleyeceğim kızım sana?!" diye bağırdı Aras, yakasını ellerimden kurtarmaya çalışarak. Yüzü ağlamaklı bir hal almıştı. "Öğlen bir müşteri toplantısı var diye şirketten çıktı bu. Meğer haftalardır o e-ticaret panelindeki toptancı kumaş firmasının sahibinin kızıyla yazışıyormuş bu salak! Kızın ailesi bunu başka biriyle mi ne evlendirecekmiş, zorla nişan takacaklarmış bu akşam! Kız bunu aramış, 'Beni kurtar Ege, basıp gidelim buralardan' demiş. Bizimki de paneldeki sevkiyat minibüsünü kapmış, gitmiş kızın kuaförünün önünden kızı gelinliğiyle arabaya atmış!"

"GELİNLİĞİYLE Mİ?!"
Annem salonun ortasındaki halının üzerine dizlerinin üstüne çöktü resmen. İki elini göğe doğru açtı. "Allah'ım sen bu aileyi generallikle sınadın, yangınla sınadın, şimdi de magandayla mı sınıyorsun yarabbim?! Gelinliğiyle kız kaçırmak ne demek oğlum?! Baban sınırda terörist kovalıyor, oğlu burada kız kaçırıyor! Baban duyarsa hepimizi kurşuna dizer!"

Gülsem mi, ağlasam mı, gidip Aras'ı boğsam mı bilemedim! Kafamın içinde şimşekler çakıyordu. "Aras!" dedim, sesimi kontrol etmeye çalışarak ama panikten ellerim titriyordu. "Kız kimin nesiymiş?! Ailesi kimmiş bunların?!"

"Kızım toptancı diyorum ya!" dedi Aras saçlarını yolarak. "Tekstil devi adamlar! Urfalı mıymış, Antepli miymiş neymiş, aşiret gibi sülaleleri varmış! Kızın abileri şu an minibüsün peşindeymiş! Ege beni aradı, arkadan korna sesleri geliyor, 'Aras anamı hazırla eve geliyoruz' dedi!"
Annem yerden bir yay gibi fırladı. Kapıya doğru bir adım attı, sonra geri döndü, sonra sehpayı tuttu. Kadın resmen ekseni etrafında fırıldak gibi dönüyordu. "Neredeler şimdi?!" diye haykırdı annem, gözleri yuvalarından fırlamış bir halde Aras'ın üstüne yürüyerek. "Neredeler Aras, çabuk söyle bana?! Polise mi gittiler, karakola mı sığındılar, neredeler?!"

Aras korkuyla iki adım geriledi, ellerini siper etti: "Buraya getiriyor anne! Buraya getiriyor!" Annem olduğu yerde kaskatı kesildi. Gözleri bir anlığına devrildi, bayılacak gibi oldu ama kendini son anda konsolun kenarına tutunarak durdurdu. "Buraya mı getiriyor..." diye fısıldadı annem, sesi bu kez korkunç bir fırtına öncesi sessizliğine bürünerek. Başını bana çevirdi. "Kızım... Baban sınırda. Göktürklerin evinde de sadece Nermin'le beş yaşındaki Umay var. Bu çocuk aşiretin kızını alıp bu sokağa getiriyor..."
Ve tam o anda...
Sokağın başından, bizim o sessiz, sakin, nezih çıkmaz sokağımızın başından öyle acı, öyle yeri göğü inleten bir lastik freni sesi duyuldu ki... Ardından gelen o can havliyle basılan uzun korna sesi yeni evimizin pencerelerini zangır zangır titretti.

"Geldiler..." dedi Aras, sesi tamamen kısılarak.
Annemle ben aynı anda pencereye doğru fırladık. Tül perdeyi yırtarcasına kenara çektiğimde gördüğüm manzara, hayatım boyunca tıp fakültesinde, ameliyathanelerde ya da askeri kışlalarda gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu.
Bizim şirketin beyaz, arkasında dev harflerle "SOYKAN E-TİCARET & LOJİSTİK" yazan sevkiyat minibüsü, bahçe kapısının önüne yanlamasına öyle bir park etmişti ki neredeyse bizim begonvilli taş duvara çarpıyordu. Minibüsün sağ sürgülü kapısı güm diye açıldı.
Ve içinden... Üzerinde kabarık, simleri dökülen koca bir tül yığınıyla, duvağı yana kaymış bir gelin ve arkasından elinde gelin çiçeğiyle bizim üçüzümüz Ege fırladı!
"Yürü Zeynep, yürü kurban olayım arkadalar diyorum!" diye feryat etti Ege. Sesi ergenlik yıllarındaki gibi çatallanmıştı. Kızı çekiştirerek bizim bahçe kapısından içeri sokmaya çalışıyordu.

"Ege tarlatan yırtıldı, yürüyemiyorum!" Kız ağlıyordu ama öyle usul usul değil; bildiğin ciğerden kopan bir feryatla, tülleri iki eliyle toplayıp çırpınarak bağırıyordu.

Salonda arkamda duran annem, ellerini yanaklarına yapıştırmış, gözleri yuvalarından fırlamış halde önce pencereye, sonra bana baktı. "Kızım..." dedi annem, sesi fısıltıyla inleme arasında gidip gelerek. "O... O gelin mi? Bizim Ege... Gelin mi getirmiş sahiden?"

"Anne," dedim, şok dalgasını bastırıp acil servis reflekslerime sığınmaya çalışarak. "Derin nefes al. Tansiyon ilacını sabah içtin mi sen?"

"Ne ilacı be! Ne ilacı?!" Annem bir anda kükredi. Az önceki o felç inmiş gibi duran kadın bir salisede kaplana dönüştü. Ayağındaki o meşhur, sert tabanlı anatomik terliği tek bir bilek hareketiyle eline aldı. "Ben o eşeği doğuracağıma taş doğursaydım! Ben o çocuğu internetten parça satsın diye mi büyüttüm, elin aşiretinin düğününden kız kaçırsın diye mi?!" Annem terliği havaya kaldırıp kapıya doğru öyle bir hızla fırladı ki, koridordaki aynalı dresuar rüzgarından titredi. "Anne dur! Saçmalama, terlikle mi karşılayacaksın kızı?!" diyerek arkasından koştum. Aras zaten salondaki koltuğun arkasına saklanmış, ellerini saçlarına daldırmış, "Bittik biz... Yemin ederim çuvallara koyup Menderes Nehri'ne atacaklar bizi..." diye kendi kendine sayıklıyordu.

Dış kapıyı açtığımız an Ege ile o devasa beyaz tül yığını antreye resmen yuvarlandı. Kapının pervazına gelinliğin kuyruğu takıldı, hemen girişte duran ceviz ağacı panonun pirinç kancaları şangır şungur titredi.
Ege nefes nefeseydi; açık mavi gömleğinin yakası yırtılmış, kravatı omzuna kaymıştı. Alnından oluk oluk ter boşanıyordu. Bizi karşısında görünce kızı arkasına almaya çalıştı ama arkasına alacak yer yoktu; kızın gelinliği dar antrenin yarısını kaplamıştı bile. "Anne!" dedi Ege, iki elini birden teslim olur gibi havaya kaldırarak. "Valla dinle bir, vallahi billahi açıklayabilirim!"

Annemin elindeki terlik Ege'nin sol omzunda patladı. "Neyi açıklayacaksın ulan ipsiz sapsız?!" diye haykırdı annem, ikinci vuruş için terliği havaya kaldırırken. "Neyi açıklayacaksın?! Bu ne hal?! Kim bu kız?! Baban sınır ötesinde şehit mi kalacak gazi mi olacak diye biz burada kurdeşen döküyoruz, sen kapıya gelinlikle kız yığıyorsun! Dağ başı mı burası be hayvan?!"

"Teyze vurma ne olur!"Gelinliğin içindeki kız bir anda ellerini yüzüne siper edip ağlamaya başladı. Makyajı akmıştı ama o siyah sürmeli iri gözleri, biçimli burnu ve düzgün yüz hatları o dağınık saçların arasından bile kendini belli ediyordu. Titriyordu; tırnaklarını Ege'nin gömleğinin koluna öyle bir geçirmişti ki kumaş yırtılacaktı neredeyse. "Ege bana 'ailem arkamızda durur' dedi... Ne olur vurmayın ona, benim yüzümden oldu her şey!" Annemin terliği havada dondu kaldı. Kadın şaşkınlıkla kıza, kızın ağlamaktan kızarmış yüzüne baktı. Sonra Ege'ye döndü. "Teyze mi? Bana bak kızım, sen kimsin? Hangi akla hizmet bu delinin arabasına bindin de buralara geldin?"

"Anne bir durun!" diye araya girdim, iki adımda aralarına girip annemin terlik tutan kolunu aşağı indirerek. Kafam zonkluyordu. Karşımda duran kıza baktım; en fazla yirmi üç, yirmi dört yaşlarındaydı. Gözlerindeki o saf korku numara değildi. Gerçekten can havliyle kaçmıştı. "Ege," dedim, sesimi ameliyathanede kriz anında asistanlara emir verir gibi buz gibi tutarak. "Tek bir cümle. Kim bu kız ve peşinizde kim var?"

Ege yutkundu. Boğazındaki düğümü zorlukla aşağı itti. "Zeynep... Bizim toptancının kızı. Hani kumaş alıyoruz ya... Anne valla zorla evlendiriyorlardı kızı! Babasının iş ortağı, elli yaşında herifin tekine vereceklerdi bu akşam! Zeynep beni aradı, 'Kurtar beni' dedi. Ben onu öylece bırakamazdım ki! İnsanım ben, seviyorum kızı!"

"Sevgin batsın senin emi!" diye inledi annem, elini kalbine götürerek. "Elli yaşındaki adam kimmiş, aşiret miymiş bunlar?!"

Zeynep hıçkırdı. "Babam... Babam Güneydoğu'nun en büyük tekstilcilerinden. Borcu vardı o adama, beni kurban seçti. Abim... Abim kuaförün önünde bekliyordu, Ege minibüsle daldı içeri. Beni zorla bindirmedi, ben kendim atladım arabaya!"

"Abin mi?!" diye bağırdı Aras koridorun gerisinden kafasını uzatarak. "Hani şu arkamızdan üç arabayla gelen, selektör yapıp duran siyah ciplerdeki herif abin miydi yani?!"

Zeynep başını hızla salladı. "Abim Miran... Bizi öldürecek, yemin ederim Ege'yi sağ bırakmaz!" Tam o saniyede...
Sokağın başından gelen o boğuk, ağır motor sesleri evin duvarlarını titretti.
Bir değil, iki değil, tam üç tane siyah, iri cüsseli arazi aracı sokağa peş peşe girdi. Lastiklerin çakılları ezme sesi, ardından araçların bahçe kapımızı tamamen kapatacak şekilde yan yana dizilişi... Kapıların aynı anda açılıp kapanma sesleri duyuldu.

Annemin yüzündeki o öfke bir anda buharlaştı, yerini dehşet dolu bir sarılığa bıraktı. "Geldiler..." diye fısıldadı. "Kızım... Geldiler. Vururlar mı bizi?"

"Anne içeri geçin," dedim. Sesimdeki sertlik beni bile şaşırttı. Korkuyor muydum? Evet, içimde bir yerlerde o tanıdık panik dalgası kabarıyordu. Babam yoktu; sınırın ötesinde, Fırat'ın doğusunda telsiz sessizliğindeydi. Yan taraftaki koca konakta Karan yoktu; iki haftadır tek bir haber bile alamadığım, fularımı göğsüne koyup giden o adam yoktu. Bora, Berkan, Yavuz yoktu. Bu evde şu an iki tane ödlek üçüzüm, eli terlikli bir annem ve gelinliğiyle titreyen yabancı bir kız vardı. Ama ben Tuğgeneral Ali Soykan'ın kızıydım. Dağ gibi bir babanın terbiyesiyle büyümüştüm; kriz anında sinip saklanmak benim fıtratımda yoktu. "Ege, kızı yukarı çıkar," dedim, arkamı dönüp dış kapının kolunu tutarken. "Aras, sen de annemi al salona geçin. Kapıyı da içeriden kilitleyin."

"Elfida saçmalama, nereye çıkıyorsun?!" Ege koluma yapıştı. Gözleri dolmuştu, çocuk hakikaten korkuyordu. "Dışarıdakiler tekin adamlar değil, abisi çok fena! Seni ezer geçerler!"

"Beni kimse ezemez Ege!" dedim kolumu sertçe kurtararak. "Sen bu haltı yerken düşünecektin onu! Çık yukarı dedim sana, kapat kapıyı!"

Annem arkamdan "Elfida yapma kuzum, polisi arayalım!" diye feryat ederken kapıyı arkamdan çekip çıktım. Verandaya adım attığım an soğuk rüzgar yüzüme çarptı. Bahçedeki manzara, mahallenin orta yerine pusu kurulmuş gibiydi. Üç siyah arazi aracı bizim bahçe duvarının hemen dışına barikat gibi çekilmişti. Araçlardan inen takım elbiseli, iri yarı beş altı adam sokağın başını ve sonunu tutmuştu. Mahalledeki komşular pencerelere dökülmüştü; perdelerin arkasından korku dolu gözler bizi izliyordu.

Yan bahçenin tahta çitlerinin oradan bir hareketlilik oldu. Nermin Teyze, üzerinde namaz başörtüsüyle bahçeye fırlamıştı; elinde hamur açtığı oklavayı tutuyordu, arkasından da beş yaşındaki Umay ağlayarak çıkmaya çalışıyordu. "Nermin Teyze içeri gir! Umay'ı içeri sok hemen!" diye bağırdım sesimi yükselterek. Nermin Teyze beni duyunca bir an duraksadı, yüzümdeki o tavizsiz ifadeyi görünce Umay'ı kucağına alıp zorla içeri çekti ama verandada beklemeye devam etti. Derin bir nefes aldım. Çenemi dikleştirdim. Üzerimdeki gri hırkanın ceplerine ellerimi soktum, merdivenleri ikişer ikişer inip bahçedeki çakıl taşlarının üzerinde durdum.
Tam o sırada, ortadaki siyah cipin arka kapısı açıldı.
Araçtan bir adam indi.
Öyle elli yaşında, bıyıklı, kabadayı kılıklı bir aşiret reisi bekliyordum. Ama inen adam... En fazla benim yaşlarımdaydı. Belki yirmi yedi, yirmi sekiz.
Üzerinde jilet gibi kesimli, koyu lacivert bir takım elbise vardı; içine giydiği beyaz gömleğin üst iki düğmesi açıktı ama kravatsız olmasına rağmen üzerindeki o kumaş kalitesi ve dik duruşu bağırıyordu. Boyu bir seksen beş civarındaydı; omuzları genişti. Kumral, dalgalı saçlarını geriye doğru taramıştı. Keskin bir çene hattı, düzgün bir burnu ve o çehreye tezat oluşturan, buz mavisiyle gri arasında gidip gelen inanılmaz soğuk, delici gözleri vardı. Kolundaki çelik saat güneşin altında hafifçe parıldıyordu.
Yürüyüşü telaşsızdı. Adamlarının aksine bağırıp çağırmıyordu, silah çekmiyordu; ama yere her basışında öyle bir ağırlık, öyle bir özgüven yayıyordu ki etrafına, insanın içindeki tehlike alarmlarını sonuna kadar çalıştırıyordu.
Bahçe kapısının önünde durdu. Cebinden bir sigara paketi çıkardı, içinden bir dal alıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Metalik bir sesle yanan gümüş çakmağıyla sigarasını yaktı. İlk dumanı gökyüzüne doğru üflerken o buz gibi gözlerini kaldırdı ve doğrudan benim üzerime dikti.
Aramızda demir bahçe kapısı vardı.

"Zeynep nerede?"
Sesi ne bağıran ne de öfkeden kısılan bir sesti. Tok, pürüzsüz ve emir vermeye fazlasıyla alışkın bir adamın o sarsılmaz tonu vardı sesinde.
Gözlerimi bir saniye bile kırpmadım. Ne o lüks cipler, ne etrafı saran adamlar, ne de karşımda dikilen bu adamın yaydığı o tehditkar hava beni bir milim geri adım attırmaya yetmezdi. "Burası özel mülk," dedim, sesimi öyle net, öyle tane tane çıkardım ki adamın arkasındaki korumalardan biri kaşlarını çatıp bana doğru bir adım attı.

Miran denen adam tek bir parmak işaretiyle korumasını durdurdu. Bakışlarını baştan aşağı üzerimde gezdirdi. Yüzümdeki o dik başlı ifadeyi, sarı saçlarımı, boynumu ve duruşumu milim milim süzdü. Dudaklarının kenarında çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar alaycı bir kıvrılma belirdi. "Kimsin sen?" diye sordu, sigarasından bir nefes daha çekerek. "Evdeki akılsız çocuğun ablası mı?"

"Kim olduğum seni zerre kadar ilgilendirmez," dedim, kollarımı göğsümde kavuşturup kapıya doğru bir adım daha atarak. "Ama senin kim olduğunu biliyorum. Kendi kız kardeşini elli yaşındaki bir adama para ve borç karşılığı vermeye kalkan bir ailenin oğlusun. Doğru mu bildim?"
Miran'ın gözlerindeki o alaycı parıltı salisesinde söndü. Yerini kaskatı, tehlikeli bir soğukluğa bıraktı. Sigarasını tutan parmakları hafifçe sıkılaştı.
"Ağzından çıkanı kulağın duysun küçük hanım," dedi Miran. Sesi bir ton daha alçaldı ama içindeki tehdit artık gizlenmiyordu. "Benim ailem hakkında, benim kararlarım hakkında tek bir kelime daha edersen, o arkandaki kapıyı da, o evi de başına yıkarım. Kardeşimi alıp gideceğim. O hırsız kardeşini de elime verirseniz, dua etsin sağ salim bir hastaneye yetiştirilsin."

"Bana bak!" dedim, gözlerimden kıvılcımlar saçarak demir kapıya kadar yürüdüm. Parmaklarımı soğuk demire öyle bir geçirdim ki boğumlarım beyazladı. Aramızda sadece yarım metrelik demir parmaklıklar vardı. Başımı hafifçe kaldırmak zorunda kaldım ama gözlerimi gözlerinden bir an bile ayırmadım. "Sen kimi kimin evinden alıyorsun?! Burası dağ başı değil! O kız senin malın değil, eşyan hiç değil! Kendi rızasıyla geldi buraya. Ağlayarak, titreyerek sığındı bu kapıya! Ve ben o kızı, kendi öz kardeşini zorla evlendiren bir zihniyete teslim etmem!"
Miran bir an duraksadı.
Yüzündeki o buz gibi maskede ilk defa bir şaşkınlık kırıntısı gördüm. Karşısında korkudan ağlayan, yalvaran ya da adamlarını görünce bayılan bir kadın bekliyordu muhtemelen. Ama karşısında, tek başına dikilen, gözlerini bile kırpmadan yüzüne laf çarpan sarı saçlı bir kadın bulmuştu. Gözleri yüzümün hatlarında, öfkeden hızla inip kalkan göğsümde ve gözlerimin en dibindeki o tavizsiz ateşte takılı kaldı.

Sigarasını yere attı. Ayakkabısının burnuyla yavaşça ezdi. "Cesursun," dedi Miran, sesindeki o tehditkar tonun arasına garip, rahatsız edici bir merak sızarak. Demir kapıya bir adım daha yaklaştı. Yüzlerimiz arasındaki mesafe tehlikeli bir yakınlığa indi. "Fazla cesursun. Ama cesaret, kapına dayanan adamları durdurmaz."
Göz ucuyla bahçe kapısının hemen yanındaki duvara, fildişi boyanın üzerinde asılı duran o ceviz ağacı panoya baktı. Panonun hemen yanında duran küçük bronz tabela gözüne çarptı: Veteriner Hekim Elfida Soykan.

Miran'ın bakışları tabeladaki soyadına kilitlendiğinde durdu.
"Soykan..." dedi fısıltıyla.
Gözleri tabeladan kalkıp tekrar benim gözlerime döndü. Bu kez bakışlarındaki o hesapçı zeka kendini tamamen ele verdi. "Ali Soykan'ın kızı."

"Evet," dedim hiç çekinmeden, çenemi daha da kaldırarak. "Ali Soykan'ın kızıyım. Şimdi o arabalarını da, adamlarını da alıp bu sokaktan çekip gidiyor musun, yoksa bu işi başka türlü mü çözelim?" Miran geri adım atmadı. Tam tersine, ellerini kumaş pantolonunun ceplerine sokup o kibirli tebessümünü yeniden dudaklarına yerleştirdi.
"Babanın kim olduğunu bilmek beni korkutmaz Elfida," dedi, adımı ilk defa söylerken sesindeki o pürüzsüz vurgu sinirlerimi zıplattı. "Baban şu an sınırın ötesinde, operasyonda. Bu sokakta ise sadece sen varsın. Ve içeride, benim soyadımı taşıyan, benim himayemde olan kardeşim var."

İçimden bir küfür savurdum. Babamın görevde olduğunu bile biliyordu. Bu adamlar sadece basit bir kumaş toptancısı değildi; bağlantıları olan, gözü kara adamlardı. "Zeynep bu akşam o nikah masasına oturmayacak," dedim dişlerimin arasından. "O kızı o adama vermeyeceksiniz."

"Ona sen karar veremezsin," dedi Miran, sesini yeniden o buz gibi ciddiyetine çekerek. "Zeynep o adamla evlenmeyecek zaten. O iş kapandı."
Olduğum yerde donakaldım. "Ne?" Miran kapının demirine tek elini koydu. Gözlerini gözlerime kilitledi. "O herif bu sabah kardeşimin kuaförünü basıp haddini aştığında biletini kestim ben onun. Zeynep'in o herifle evlenmesine ben de izin vermezdim. Ama bu, kardeşimin senin o serseri kardeşinin arabasına atlayıp kaçabileceği anlamına gelmez. Bizim töremizde, bizim ailemizde bir kız böyle kapıdan çıkamaz. O kız o evden çıkacak, benimle gelecek."

"Yalan söylüyorsun," dedim, sesimdeki şüpheyi gizlemeyerek. "Kızı geri götürüp yine zorlayacaksınız."
Miran'ın yüzündeki kaslar seğirdi. Gözlerindeki o mavi-gri hareler aniden karardı. Demir parmaklığı öyle bir kavradı ki demir gıcırdadı. "Bana bir daha o imayı yaparsan..." dedi, sesi yer altından gelen bir uğultu gibi çıktı. "...senin o hekim unvanını da, o general babanın adını da dinlemem. Ben Miran Bozdağlı'yım. Kardeşimi kimseye zorla vermem. Ama senin o kardeşin... O çocuk kardeşimin adını lekeledi. Bunun bir hesabı olur."

"Ne hesabı lan?!"
Arkamdan gelen sesle irkildim.
Ege, üzerinde yırtık gömleğiyle verandadan aşağı fırlamıştı. Arkasından Aras ve annem de çıkmıştı. Ege gözleri dönmüş bir halde çakıl taşlarının üzerinden koşarak yanıma geldi.
"Elfida çekil aradan!" diye bağırdı Ege, beni geriye çekmeye çalışarak demir kapıya yapıştı. "Bana bak ulan! Zeynep'i seviyorum ben! Zeynep de beni seviyor! Ne töreniz umurumda ne aşiretiniz! Vuracaksan beni vur, kızı sana vermiyorum!"

"Ege kes sesini!" diye bağırdım, kardeşimi kolundan tutup geriye itmeye çalışarak. "İçeri gir dedim sana!"
Miran Bozdağlı, kapının arkasındaki Ege'ye öyle bir baktı ki... Gözlerinde ne bir öfke ne bir telaş vardı; sadece ölümcül bir küçümseme. Arkasındaki adamlardan ikisine hafifçe başıyla işaret etti. "Kapıyı açın," dedi Miran düz bir sesle.
İki iri yarı koruma aynı anda demir kapıya doğru hamle yaptı.
"Dokunmayın o kapıya!" diye haykırdım, Ege'nin önüne geçip iki elimi kapıya siper ederek. Kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi çarpıyordu. Eğer kapıyı kırarlarsa, bu bahçede kan çıkardı. Yanımızda babam yoktu, koskoca mahallede bir başımızaydık.
"Aç kapıyı Elfida," dedi Miran, gözlerini benden ayırmadan. "Zorlaştırma."

"Açmıyorum!" dedim nefes nefese, gözlerimin içine dolan öfkeyi geri iterek. "Girmeyeceksin bu bahçeye!"
Miran tam bir adım daha atıp adamlara kapıyı zorlamalarını söyleyecekti ki, yan bahçenin çitlerinin arkasından Nermin Teyze'nin sesi yırtarcasına yükseldi: "Polisi aradım! Karakol amirini aradım, geliyorlar! Çekin o arabalarınızı bu kapıdan eşkıyalar!"
Miran duraksadı. Başını hafifçe yan bahçeye, elinde telefonla titreyen Nermin Teyze'ye çevirdi. Ardından sokakta toplanan ve telefonlarını çıkaran mahalleliye baktı. Yüzündeki o soğuk, hesapçı ifade bir saniye bile bozulmadı.
Gözlerini tekrar bana çevirdi.
Demir parmaklıklara biraz daha yaklaştı. Yüzündeki o meydan okuyan, tekinsiz tebessüm yeniden belirdi. "Polis bu kapıyı bir saat tutar Elfida," dedi Miran, sesi sadece benim duyabileceğim kadar kısık ama bir yemin kadar ağırdı. "Ama bu sokak burada, bu ev burada. O kız o evden çıkacak. Kardeşin de o yaptığı deliliğin hesabını bana verecek. Şimdi gidiyorum... Ama bu iş burada bitmedi." Arkasını döndü. Tek bir el hareketiyle adamlarına "Binip çekilin" işareti verdi. Korumalar hızla araçlara binerken, Miran ortadaki siyah cipin kapısını açtı. Arabaya binmeden önce son kez omzunun üzerinden bana baktı; o buz mavisi gözlerinde öyle tuhaf, öyle hesaba çekici bir bakış vardı ki sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi.
Kapı güm diye kapandı.
Üç siyah arazi aracı motorlarını gürleterek sokağın köşesinden hızla kaybolurken, bahçede sadece tozu dumanı ve ölümcül bir sessizlik kaldı.

Dizlerimin bağı çözüldü sandım. Demir kapıya tutunup derin bir nefes aldım. Başımı kaldırdığımda komşuların pencerelerden bizi izleyen bakışlarını sırtımda bir kurşun gibi hissediyordum. Nermin Teyze yan bahçenin çitlerinin arkasından endişeyle bir şeyler söylüyordu ama kafamın içindeki uğultudan tek bir kelimesini bile seçemiyordum. Sadece başımı hafifçe sallayıp "İyiyiz Nermin Teyze, içeri gir sen" der gibi elimi havaya kaldırdım.

Arkamı döndüm.
Verandada duran üçüzlerime ve anneme baktım. Ege, yırtık gömleği ve darmadağın saçlarıyla bir suçlu gibi duvara yaslanmıştı; Aras kapı pervazına tutunmuş, annem Kübra Hanım ise anatomik terliğini göğsüne bastırmış, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi bana bakıyordu.
"İçeri," dedim. Sesim öyle boğuk, öyle kuru çıktı ki sanki saatlerdir konuşmamışım gibiydi. "Hemen içeri girin, kapıyı da ardınızdan kilitleyin."
Verandanın basamaklarını tırmandım. İçeri girdiğimiz an Aras dış kapıyı öyle bir hızla kapattı ki ahşap kanat güm diye yerine oturdu; ardından anahtarı üç kez çevirip emniyet mandalını indirdi. Evin içine hapsolmuştuk. Ama bu kez içerideki yabancılık salonun ortasına bir dağ gibi çöken kabarık tül yığınıyla bağırıyordu.

Salona geçtiğimizde Zeynep, annemin az önce üzerinde keyifle kahve içtiği krem rengi chester koltuğun tam ortasına tünemişti. Kızın gelinliği öyle bir hacme sahipti ki, üç kişilik koltuğun neredeyse tamamını tek başına kaplamıştı. Tarlatanın telleri yamulmuş, simli tülleri yer yer yırtılmıştı; duvağı omuzlarından aşağı bir balık ağı gibi sarkıyordu. Ağlamaktan gözlerindeki siyah sürmeler yanaklarına doğru akmış, dudakları mordan kırmızıya dönen bir renkle titriyordu. İki eliyle kucağındaki kabarık tülleri öyle bir sıkıyordu ki parmak uçları kıpkırmızıydı.

Annem salonun ortasında durdu. Kadın elindeki terliği nereye koyacağını bilemeyip orta sehpanın kenarına fırlattı. İki elini beline koydu, önce Zeynep'e, sonra duvar kenarında ayakta dikilen Ege'ye baktı. Yüzü öfkeden mosmor kesilmişti; göğsü körük gibi inip kalkıyordu. "Evet..." dedi annem. Sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar tehlikeliydi. "Şimdi beni iyi dinleyin. Bizim evde, bizim salonumuzda bir adet gelinlikli aşiret kızı oturuyor! Biri bana şimdi, tek bir kelime yalan söylemeden, tane tane anlatsın! Ege! Sen bu haltı nasıl yedin çocuğum?!"
Ege duvardan hafifçe ayrıldı. Çocuk hakikaten perişandı; alnındaki terler kurumuş, yerini kirli bir toza bırakmıştı.
"Anne..." dedi Ege, sesi ağlamaklı çıkarak. "Valla billa isteyerek bu noktaya gelmedi. Zeynep'le biz üç aydır yazışıyoruz. Toptancıya kumaş siparişi verirken panelden tanıştık. Sonra konuştuk, dertleştik... Kız bana ailesini anlattı. Babasının tekstil borçları yüzünden bunu kendi ortağı olan, elli küsur yaşında, evli barklı bir adama ikinci eş gibi zorla vermeye kalktıklarını söyledi! Ben önce inanmadım, abartıyor sandım. Ama bu sabah... Sabah saat onda Zeynep beni aradı. Kuaförden aradı anne! 'Ege beni kurtarmazsan ben bu akşam o düğün salonunda kendimi zehirleyeceğim' dedi! Ben ne yapsaydım?! Göz göre göre kızı ölüme mi terk etseydim?!"

"Zehirleyecekmiş!" diye cırladı annem, iki elini birden havaya açarak. "Kızım sen deli misin, divane misin?! Kuaförden gelinlikle kaçmak ne demek?! Karakol mu yok bu memlekette, savcı mı kalmadı, sığınma evi mi kalmadı da geldin benim bu sümüklü oğlumun minibüsüne bindin?!"

Zeynep başını kaldırdı. O iri, kömür karası gözlerinden iki damla yaş daha süzüldü; tüllerin üzerine 'pıt' diye düştü.
"Teyze..." dedi Zeynep, hıçkırarak. "Siz benim ailemi tanımıyorsunuz. Benim babam Güneydoğu'nun yarısını parmağında oynatan bir adam. Abim Miran... O kapıya gelen abim var ya, onun gözü döndü mü kimseyi tanımaz! Karakola gitsem, babam iki telefonla beni o karakoldan alır, aynı gün o nikah masasına oturturdu. Bir tek Ege'ye güvendim ben... Ege bana 'Benim babam general, bizim eve kimse elini kolunu sallayarak giremez, seni koruruz' dedi. Ben ne bileyim işlerin böyle olacağını... Özür dilerim, yemin ederim başınıza bela açmak istemedim!"

"General mi dedi?!" Annem bir anda başını Ege'ye çevirdi. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "Sen babanın rütbesini kıza sığınak belgesi mi yaptın ulan haysiyetsiz?! Baban duysa... Baban şu an burada olsa, yemin ederim seni o bahçedeki mandalina ağacına ters asar, altına da o minibüsü çeker yakardı!"

"Anne bir dur!" diyerek araya girdim. Sesimi yükseltmek zorunda kalmıştım çünkü annemin tansiyonunun iki yüz elliye fırladığını, boynundaki damarların şişmesinden net bir şekilde görüyordum.
Adımlarımı salonun ortasına, Zeynep'in oturduğu koltuğun önüne doğru attım. Sehpanın kenarına yaslandım, kollarımı göğsümde kavuşturdum.
Kıza baktım. Üzerindeki o kabarık, taşlı, ağır tül yığını o kadar eğreti, o kadar acıklı duruyordu ki... Bu kız gerçekten bir kurbandı; ailesinin borçları, töreleri ve erkeklerin kurduğu o pis ticaret masaları arasında sıkışıp kalmış gencecik bir kız. Ama ne olursa olsun, bu eve, bizim hayatımızın tam ortasına bir el bombası gibi düşmüştü.
"Zeynep," dedim, sesimi olabildiğince sakin ama net bir hekim otoritesine çekerek. "Abin Miran... O az önce kapıda bana 'Kardeşimi o adama vermeyecektim zaten, herifin biletini kestim' dedi. Doğru mu bu?"

Zeynep gözlerini kırpıştırdı. Şaşkınlıkla burnunu çekti. "Miran abim... Öyle mi dedi?"

"Aynen öyle dedi," dedim kaşlarımı çatarak. "Eğer abin o herifi zaten reddettiyse, sen niye kuaförden kaçtın?"

Zeynep acı bir tebessümle başını iki yana salladı. "Elfida Abla... Miran abim o adamı silmiş olabilir. Abim öyledir; gururuna yediremediği şeyi tek kalemde siler. Ama babamı silemez. Babam o nikahın kıyılması için yüz milyon liralık senet imzaladı. Abim o adamı vursa bile, babam beni yarın bir başka ortağına verecekti. Abim beni korumaz abla... Abim ailenin adını korur, soyadını korur, töreyi korur! Beni değil! O kapıdan beni sağ çıkarsaydı, beni alır Mardin'deki konağa kilitlerdi. Bir ömür o dört duvarın arasından çıkamazdım ben!" Salonda yine o kurşun gibi ağır sessizlik çöktü. Aras arkada tırnaklarını kemiriyordu. Ege yere bakıyordu. Annem ise az önceki o hırçın öfkesini biraz olsun indirmiş, bir anne merhametiyle kıza doğru bakakalmıştı. Bizim ailede kimse kimseye zorla bir şey yaptıramazdı; Ali Paşa gibi bir babanın evinde fikirlerimiz her zaman hürdü. O yüzden bu kızın anlattığı o esaret, annemin bile boğazında bir yumru oluşturmuştu.

"Peki şimdi ne olacak?" dedi Aras, titrek bir sesle. "O Miran denen herif... Adam resmen mafya gibiydi oğlum! 'Polis bu kapıyı bir saat tutar, bu iş bitmedi' dedi gitti. Geri gelecekler mi?"

"Gelecekler," dedi Zeynep fısıltıyla. Elleriyle yüzünü kapattı. "Abim bir şeyi kafasına koyduysa vazgeçmez. Hele ki bir kadın... Hele ki Elfida Abla onun yüzüne öyle konuştuktan sonra... Asla bırakmaz peşimizi."

"Bana bak kızım!" dedim hemen, sesimi sertleştirerek. "Beni karıştırma o işe. Ben sadece o kapıyı senin için değil, bu evin huzuru için savundum. Ama şu an acil bir krizimiz var."
Gözlerimi kızın üzerindeki devasa gelinliğe diktim. "Önce şu tül yığınından kurtulman lazım. Bu ne böyle? Salonda yürüyemiyoruz, her yer sim doldu. Ayrıca o kapıdaki adamlar ya da mahalleli pencereden içeri bir baksa, evin ortasında gelin oturuyor! Hemen yukarı çıkıyoruz, üzerini değiştiriyorsun."

"N... Ne giyeceğim?" diye sordu Zeynep çekinerek.

"Benim kıyafetlerimden bir şeyler ayarlarız," dedim, doğrularak. Anneme döndüm. "Anne, sen mutfağa geç. Bir su iç, tansiyon hapını al. Aras, sen de oturma odasının panjurlarını indir, sokaktan kimse evin içini görmesin."

"Tamam kızım," dedi annem, sesi bu kez yorgun ve çökmüş çıkarak. "Ben bir de Nermin'e bakayım, kadıncağız meraktan çatlamıştır yan tarafta."

"Nermin Teyze'ye hiçbir şey anlatma anne!" diye uyardım kapıya yönelirken. "Kadının zaten yüreği ağzında, oğlu görevde diye gözüne uyku girmiyor. Bir de aşiret baskınıyla uğraştırma kadını."

"Aman tamam be, sır küpüyüm sanki," diye homurdandı annem mutfağa doğru sürüklenirken.
Zeynep'e döndüm. "Kalk hadi. Tut şu tüllerini de basamaklara takılma." Zeynep koltuktan güçlükle doğruldu. Tarlatanın kumaşları hışırdayarak havalandı; simler halının üzerine dökülürken kız iki eliyle eteğini toparlayıp arkamdan yürümeye başladı. Ege tam arkamızdan gelmeye yeltenmişti ki arkamı dönüp parmağımı yüzüne salladım. "Sen otur oturduğun yerde Ege! Tek bir adım daha atarsan, o gelinliği sana giydirir o abinin önüne atarım seni! Dua et babam burada değil!"

Ege korkuyla koltuğa geri sindi.
Zeynep'le birlikte üst kata çıktık. Koridorun parkelerinde gelinliğin tüllerinin çıkardığı hışırtı yankılanıyordu. Benim odamın kapısını açtım. İçeri girdik, kapıyı arkamızdan kapattım. Masamın üzerinde veterinerlik fakültesinden kalma birkaç kalın anatomi kitabı ve nöbet listelerim duruyordu. Pencerenin tülü hafifçe aralıktı; dışarıdaki rüzgar odayı serinletiyordu.
"Geç şöyle yatağın kenarına," dedim.

Gardırobumun kapağını açtım. İçinden gri, bol bir eşofman altı, siyah pamuklu bir tişört ve üzerime giymeyi sevdiğim kalın, dökümlü bir hırka çıkardım. Yatağın üzerine fırlattım.
"Şunları giy. Ama önce şu tül felaketini sökmemiz lazım. Dön arkanı." Zeynep arkasını döndü. Gelinliğin arkası boydan boya incecik beyaz saten iplerle, korsaj gibi örülmüştü. Kuafördeki çıraklar muhtemelen kız kaçmasın diye değil ama düğün boyunca açılmasın diye o ipleri öyle bir kördüğüm yapmışlardı ki, tırnaklarımı araya soktukça parmaklarım acıdı.

"Off..." diye homurdandım, ipleri çekiştirerek. "Bunu ameliyat neşteriyle kesmek lazım resmen. Kim bağladı kızım bunu böyle?"

"Kuafördeki kız..." dedi Zeynep, sesi burnundan gelerek. "Düğün akşamına kadar çözülmesin diye üç düğüm attı."

"Belli," dedim. Birkaç dakikalık uğraşın ardından düğümleri tek tek çözdüm. İpler gevşeyince gelinliğin arkası iki yana açıldı. Zeynep kollarını sıyırdı; o devasa, tarlatanlı tül yığını bir anda kızın ayaklarının dibine, halının üzerine yığıldı.
Kız bir anda rahat bir nefes aldı. İçinde sadece beyaz, sade bir astarla kalınca ne kadar zayıf, ne kadar narin olduğu daha da belirginleşti. Omuzları çökmüştü, boynundaki ter damlaları parıldıyordu.
Hemen arkasını dönüp yatağın üzerindeki tişörtü ve eşofmanı kaptı. Hızla üzerine geçirdi. Saçındaki tel tokaları tek tek çıkarmaya başladı; yere dökülen her tokayla birlikte o yapılı, kaskatı topuz dağıldı, dalgalı siyah saçları omuzlarına döküldü. Yüzünü kollarıyla sildi, sürmelerin lekesini biraz olsun dağıttı.

Ben ise yerdeki o gelinlik enkazına bakıyordum. Sanki odanın ortasına beyaz bir çadır kurulmuş gibiydi. "Bunu nereye tıkacağız şimdi?" dedim oflayarak. "Bunu bir gören olsa mahallede dedikodudan kurtulamayız."
Gelinliği iki elimle tutup kucakladım. O kadar ağırdı ki taşırken resmen belim büküldü. Gardırobun en altındaki boş bavul bölmesine doğru itekledim, tülleri zorla içeri tıkıp kapağını hızla kapattım. Kapak hafifçe esnedi ama kapandı. Derin bir nefes alıp arkamı döndüm.
Zeynep yatağın kenarına ilişmiş, ellerini dizlerinin arasına sıkıştırmıştı. Benim bol eşofmanlarımın içinde kaybolmuş gibiydi ama az önceki o kaçak gelin görüntüsünden tamamen sıyrılmış, sıradan, hüzünlü bir genç kıza dönüşmüştü. Başını kaldırdı, çekinerek bana baktı.
"Elfida Abla..." dedi, sesi bu kez çok daha sakin ama içten bir minnetle doluydu. "Sen gerçekten çok cesur bir kadınsın. Abimin karşısında öyle duran, ona öyle laf söyleyen tek bir insan bile görmedim ben bu zamana kadar. Babam bile Miran'la konuşurken iki kere düşünür."

Yatağın karşısındaki çalışma masamın döner koltuğuna oturdum. Dirseklerimi dizlerime dayayıp ona baktım.
"Ben cesur falan değilim Zeynep," dedim açıkça. "Ben sadece bu evin, ailemin sınırlarını koruyorum. Ama senin abin... Miran Bozdağlı... O adam tehlikeli. Bunu gözlerinin içine baktığım ilk saniyede anladım."

Zeynep titredi. "Tehlikelidir... Çok tehlikelidir abla. Ama acımasız değildir aslında. Yani... Nasıl anlatsam? Babam gibi paragöz, vicdansız biri değildir Miran abim. Kendi kuralları vardır, o kuralların dışına çıkanı asla affetmez. Ve bugün... Ege onu bütün Urfa'ya, bütün İzmir tekstil piyasasına rezil etti. Abim bunu gururuna yediremez. Bu akşam ya da yarın... Buraya öyle bir ordu yığar ki, o kapıdaki kilitler onu durdurmaya yetmez."

Zeynep haklıydı. Bu evde şu an sadece iki tane bilgisayarcı üçüzüm, bir annem ve ben vardım. Kapıya Miran gibi gözü kara bir aşiret çocuğu elli kişiyle dayansa... Ne yapacaktık? Polisi aramak bir yere kadar çözüm olurdu; bu adamların kanun tanımayan o yeraltı gücünü adım gibi biliyordum.

Ayağa kalktım. Yüzümdeki o düşünceli, hüzünlü ifadeyi hızla sildim. Zeynep'e doğru bir adım attım. "Korkma," dedim, sesimi çelik gibi tutarak. "Burası öyle sahipsiz bir mahalle değil. Abin Miran Bozdağlı da olsa, bu evin bir kapısı, bu evin bir şerefi var. Şimdi aşağı iniyoruz. Annem mutfakta sakinleştiyse bir şeyler hazırlarız. Akşam olunca da Ege ile oturup bu işin yasal, resmi bir yolunu bulacağız. Gerekirse seni bir kadın sığınma merkezine ya da başka bir şehre güvenli bir şekilde yerleştiririz."

Zeynep'in gözleri parıldadı. Başını hızla salladı. "Sen nasıl dersen abla... Sen ne dersen yaparım." Birlikte odadan çıktık. Merdivenlere doğru yürürken evin içindeki o boğucu sessizlik yine üzerimize çöktü.
Aşağı indiğimizde hava kararmak üzereydi. İzmir'in o tatlı akşam güneşi yerini morumsu, soğuk bir alacakaranlığa bırakıyordu. Salona girdiğimizde Ege koltuğun kenarında büzülmüş oturuyordu; Aras ise pencerenin panjurlarının arasından sokağı dikizliyordu. "Gelen giden var mı Aras?" diye sordum, mutfak kapısına doğru yönelirken.
Aras başını panjurdan ayırmadan fısıldadı: "Şimdilik temiz... Ama sokağın köşesinde, çınar ağacının altında yabancı, camları filmli siyah bir araba duruyor Elfida. Gitmemişler. Nöbet tutuyorlar." Yutkundum.
Mutfak tezgahına doğru ilerlerken kalbimin atışlarını kontrol etmeye çalıştım.

Mutfak kapısının eşiğine adım attığımda, içerideki o ağır, ekşi maya ve yanık zeytinyağı kokusu burnuma çarptı.
Annem tezgahın önünde dikilmiş, iki eliyle birden ahşap kesme tahtasının üzerindeki domatesleri öyle bir hınçla doğruyordu ki, bıçağın tahtaya her inişinde çıkan sesleri mutfakta bir idam mangasının kurşun sesleri gibi yankılanıyordu. Gözleri ağlamaktan, burnunu çekmekten kızarmıştı.

Zeynep, üzerindeki bol gri eşofmanlarımın içinde kaybolmuş bir halde mutfak masasının en ucundaki sandalyeye ilişmişti. İki elini bacaklarının arasına sıkıştırmış, başını önüne eğmiş, sanki aldığı her nefes için özür dilemek istercesine büzülmüştü.
Ege ile Aras ise masanın diğer tarafında, birbirlerine yapışmış iki suçlu gibi oturuyorlardı. Aras sürekli boynunu büküp parmak boğumlarını kütürdetiyor; Ege ise gözlerini annemin elindeki devasa şef bıçağından bir an bile ayıramıyordu. Haklıydı da... Annemin o bıçağı domatese değil de kendi etine saplama ihtimali hiç de az değildi. "Anne," dedim, sesimi olabildiğince düz tutarak tezgahın yanına adımladım. "Bıçağı tahtaya saplamayı bırakacak mısın artık? Çorba mı yapıyoruz yoksa kurban mı kesiyoruz belli değil."

Annem elindeki bıçağı havada dondurdu. Yavaşça, sanki boyun omurları paslanmış gibi başını bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o dehşet, kırgınlık ve tansiyon patlaması tek bir bakışta okunabiliyordu.
"Çorba yapıyorum kızım," dedi annem, sesini bir fısıltıya indirip ardından aniden bir çığlık gibi patlatarak. "Düğün çorbası yapıyorum! Malum, eve gelin geldi ya! Tarlatanıyla, duvağıyla, peşinde üç araba dolusu aşiretiyle kapıya gelin yığdı Ege! Ben bu çorbayı yapmayayım da kim yapsın?!" Bıçağı tahtaya öyle bir hırsla vurdu ki, domatesin çekirdekleri fayanslara sıçradı.
Zeynep oturduğu sandalyede irkildi, omuzlarını biraz daha içine çekti. "Teyze valla ben yapayım... Zahmet etmeyin siz, ben mutfağa alışkınım, yaparım her şeyi..."

"Sen otur oturduğun yerde kızım!" diye kükredi annem, arkasını dönüp tencerenin kapağını şangır şungur tezgaha bırakırken. "Seninle bir derdim yok benim! Sen canını kurtarma derdine düşmüşsün, anladık. Ama şu karşımdaki iki tane sülük var ya... Şu internetten mal satıyorum diye caka satan, babasının general maaşını arkasına alıp dağdaki eşkıyanın düğününden kız çalan sülük... Bak onları ben bu tencereye basıp kaynatmaz mıyım!"
Ege masanın altından bacaklarını topladı, ellerini teslim olur gibi kaldırdı. "Anne kurban olayım yapma... Kızın kuaförünün önüne geldiklerinde elli yaşında herif kapıda bekliyordu diyorum sana. Zeynep ağlayarak cama vurdu diyorum. Ben orada arabayı sürüp gitseydim adam mıydım?!"

"Adam mıydın?!" Annem elindeki tahta kaşığı Ege'nin alnına doğru fırlattı. Kaşık Ege'nin kafasını sıyırıp duvara çarptı, yere düştü. "Ulan beyinsiz! Ulan akılsız! Sen kendini Yeşilçam filminde mi sanıyorsun?! Kadir İnanır mısın sen kuaför basıp minibüsle kız kaçırıyorsun?! Baban sınır ötesinde, iki haftadır tek bir haber alamıyoruz, adam dağda taşta nefes alıyor mu almıyor mu belli değil! O kapıdaki herifler içeri girseydi, o silahları sana doğrultsalardı ne yapacaktın ha?! Hangi bilgisayar oyunu kurtaracaktı seni?!"
Annemin sesi titredi, son kelimelerde boğazı düğümlendi. Elini göğsüne bastırıp fırının kapağına dayandı. İki damla yaş kırışmış yanaklarından süzüldü. "Ben birinizi o dağda beklemekten her gün can veriyorum zaten... Birinizi de bu kapının önünde vurdurtmam ben. Dayanamam ben buna..."
Mutfaktaki hava bir anda buz kesti.
O komedi, o terlikli öfke bir saniyede dağıldı; yerini bu evin iki haftadır göğsünde taşıdığı o kurşun gibi ağır gerçeğe bıraktı. Babam yoktu. Karan yoktu. Ve bu iki adam sınırın ötesinde can pazarı verirken, arkada kalanların omuzlarına binen bu korku hepimizi boğuyordu.
Ege'nin başı tamamen öne düştü. Dudaklarını ısırdı; gözleri doldu ama tek bir kelime bile edemedi. Aras elini kardeşinin omzuna koydu.

Derin bir nefes aldım. Tezgaha yürüdüm, annemin omuzlarına arkadan sarıldım. Yüzümü hırkasının yumuşak yününe yasladım. "Tamam anneciğim," dedim usulca, sesimi kalbimin en yumuşak yerine çekerek. "Tamam... Haklısın. Hepimiz korkuyoruz. Ama buradayız işte, kapı kilitli. Kimse kimseyi vuramaz bu mahallede. Ali Soykan'ın evine öyle elini kolunu sallayarak girmek o kadar kolay değil. Hadi otur sen şöyle, ben hallederim gerisini."
Annemi kolundan tutup masanın başındaki sandalyeye oturttum. Önüne bir bardak soğuk su koydum, cebimden tansiyon hapını çıkarıp eline tutuşturdum. Annem hapı yutup suyu içerken bile gözlerini Ege'den ayırmıyordu ama artık o ilk şokun kör öfkesi yatışmıştı.
Tezgaha geçtim. Tenceredeki tarhana çorbasını karıştırdım. Buzdolabından sabah kahvaltısından kalan tulum peynirini, sabahtan fırından aldığımız sıcak köy ekmeğini ve zeytinleri çıkardım. Hepsini büyük bir ahşap servis tepsisine dizdim. Dolapta Nermin Teyze'nin dün akşam getirdiği kıymalı tepsi böreğinden iki koca dilim vardı; onları da tavaya alıp kısık ateşte ısıttım.
Mutfak masasının ortasını hızla boşalttım. Kaseleri tek tek yerleştirdim.

"Hadi," dedim, sesimdeki hekim otoritesini takınarak. "Herkes bu masaya oturuyor. Aç karnına panik yapılmaz. O çorbalar bitecek." Kimse ikiletmedi. Aras ekmekleri dilimledi, Ege sessizce kaşıkları dağıttı. Zeynep önce çekindi, elini kaseye uzatmak istemedi ama ben kaseyi doğrudan önüne sürdüm.
"Ye Zeynep," dedim, gözlerinin içine şefkatle bakarak. "Sabahtan beri o gelinliğin içinde nefes bile almadın. Kan şekerin düşmüş, ellerin titriyor. Ye hadi."
Zeynep gözlerindeki yaşları kolunun tersiyle sildi, kaşığı eline aldı. Çorbanın sıcak buharı yüzüne çarparken ilk yudumu aldı. Dudaklarından küçücük, titrek bir iç çekiş döküldü. "Çok güzel olmuş... Elinize sağlık."

"Afiyet olsun kızım," dedi annem, sesi bu kez biraz daha yumuşamıştı ama o mesafeli ciddiyetini koruyordu. "Kısmetin bu tenceredeymiş demek ki... Ne diyelim. Allah sonumuzu hayretsin."
Sessizce yemeye başladık. Kaşıkların porselen kaselere çarpma sesi dışında çıt çıkmıyordu. Ama o sessizlik bir huzur sessizliği değil, mayın tarlasında adım atan bir birliğin tekinsiz sessizliğiydi. Herkes kulağını sokağa kabartmıştı. Dışarıdan geçen her araba sesinde, rüzgarın bahçe kapısındaki demirleri her sarsışında Ege'nin eli havada kalıyor, Aras lokmasını yutamaz hale geliyordu.

"Ege," dedim, kaşığımı kaseye bırakıp doğrudan kardeşimin gözlerinin içine bakarak. "Şimdi mantıklı konuşacağız. Bu iş böyle saklambaç oynayarak çözülmez. O Miran denen adam... Akıllı bir adam. Öyle sokak kabadayısı gibi kapı kırıp içeri dalmayacağını o da biliyor. Ama peşini de bırakmayacak. Ne yapacaksınız? Planın ne?"
Ege ekmeğin kenarını tabağının kenarında ufaladı. "Elfida... Ben Zeynep'i seviyorum. Gerçekten seviyorum. Bu iş öyle internetten iki gün konuşup heves etmek değil. Eğer Zeynep o eve dönerse, o adamlar onu yaşatmaz. Ya o elli yaşındaki herife verirler ya da töre deyip bir odaya kilitlerler. Bizim yarın ilk iş gidip resmi nikah başvurusu yapmamız lazım. Reşitiz ikimiz de. Kimse kanunen karışamaz bize."

"Resmi nikah mı?!" Aras kafasını iki yana salladı. "Oğlum sen kafayı mı yedin lan?! Adamlar nüfus müdürlüğünün önünü sarar, seni o kapıdan içeri sokmazlar! Görmedin mi kapıdaki korumaları? Adamlar resmen istihbarat teşkilatı gibi çalışıyor, sokağın köşesinde nöbet tutuyorlar şu an!"

"Aras haklı," dedim derin bir nefes alarak. "Şu an resmi daireye adım attığınız an olay çıkar. Kan davasına çevirirler bu işi. Bu işin tek bir yolu var; Miran Bozdağlı ile oturup konuşmak."

"Asla!" Zeynep bir anda başını kaldırdı, gözleri korkuyla irileşti. "Elfida Abla sakın! Miran abim konuşmaz! O masaya oturursa ya Ege'nin canını ister ya da beni alır götürür. Onun lügatinde orta yol yoktur. Hele ki aile şerefi dedikleri o lanet şey zedelendiyse... Dünyayı yakar yine geri adım atmaz."
Annem Kübra Hanım çay bardağını masaya sertçe bıraktı. "Benim kocam general be! Ne şerefiymiş o?! Bir çapulcunun töresi mi yönetecek benim evlatlarımı?! Yarın sabah ben bizzat karakola gideceğim, İzmir Valisi'ne kadar çıkacağım! Bakalım kim kime el kaldırıyormuş!"

"Anne dur Allah aşkına," dedim şakaklarımı ovarak. "Babam görevdeyken olayı resmi makamlara bu şekilde intikal ettirirsek babamın da başı ağrır. Generallerin ailesi böyle magazinlik aşiret olaylarına karışamaz, disiplin soruşturması açılır. Sessiz ve temiz çözmek zorundayız."
Masadaki o çıkmaz sokak hepimizin boğazına sarıldı. Çorbalar bitti, tabaklar öylece kaldı. Saat gece yarısını çoktan geçmişti.

Annemin tansiyonu yeniden oynamasın diye onu zorla yukarı, odasına çıkardım. Yatağına yatırıp üzerini örttüm. Zeynep'i de benim odama yerleştirdim; kız günün bütün yorgunluğu ve ağlama krizleriyle yatağa uzandığı an cenin pozisyonu alıp sızıp kaldı. Aras ile Ege'ye ise salondaki çekyatları açtım. "Panjurları açmak yok," dedim ikisine de parmağımı sallayarak. "Işıkları kapatın. Kapının kilidine dokunmayın. Ben yukarıdayım."

"Tamam." dedi Ege fısıltıyla. Yüzündeki o perişanlık içimi acıttı ama ona acıyacak vakit değildi. Üst kata çıktım.
Kendi odama değil, koridorun sonundaki o küçük, misafir odasına geçtim.
Odanın penceresi doğrudan bizim bahçe kapısına ve sokağın o çınar ağacına bakıyordu. Tülü hafifçe, parmak ucumla araladım. Odanın ışığını yakmadığım için dışarıdan görünmem imkansızdı.
Gözlerimi sokağın köşesine diktim.

Çınar ağacının altındaki o siyah, camları filmli araç hâlâ oradaydı. Sokak lambasının sarı, cılız ışığı arabanın tavanında parıldıyordu. Gitmemişlerdi. Geceyi bu sokakta, bizim kapımızın önünde geçirmeye kararlıydılar. İçimdeki o derin yalnızlık hissi bir kez daha göğsüme çöktü.

Gece saat 03:15.

Evin içi mezarlık gibi bir sessizliğe gömülmüştü. Aşağıdan sadece saatin o mekanik tik-takları ve Aras'ın hafif horultusu duyuluyordu. Zeynep odamda derin bir uykudaydı; kabus gördükçe uykusunda hafifçe sıçrıyordu ama uyanmıyordu.
Ben ise yatağın kenarında, üzerimdeki hırkaya sarınmış halde oturuyordum. Gözüme tek bir damla uyku girmemişti. Hekimlik nöbetlerinden uykusuzluğa alışıktım ama bu nöbet... Bu nöbet bir insanın hayatını değil, bir ailenin onurunu ve hayatta kalışını beklemekti.

&&&

Sokağın sessizliğini yırtan, çok derinden, metalik bir ses geldi. Yay gibi fırladım. Hızla pencerenin kenarına adımladım, tülün arkasından dışarı baktım.
Çınar ağacının altındaki o siyah araç... Motorunu çalıştırmıştı adeta bir hayalet gibi kayarak bizim bahçe kapımızın önüne doğru ilerledi.

Nefesim boğazımda düğümlendi. Kalbim öyle bir hızla çarpmaya başladı ki kulaklarımda bir davul gibi uğuldadı. "Geldiler..." diye fısıldadım.
Ama araba durmadı. Bahçe kapımızın tam hizasına geldiğinde birkaç saniyeliğine yavaşladı. Aracın arka camı iki parmak kadar aşağı indi. Dışarıya doğru uzanan bir el gördüm; takım elbisenin beyaz gömlek manşeti ve kolundaki o çelik saatin parıltısı sokak ortasında bir anlığına parıldadı.
Miran Bozdağlı.

O el, bahçe kapımızın demir parmaklıklarının arasına doğru hızlı, net bir hareketle bir şey bıraktı. Ardından cam yukarı kapandı. Araba gaza basmadı; sessizce, lastiklerin ıslak asfaltta çıkardığı o hafif hışırtıyla sokağın çıkmazına doğru süzüldü, köşeyi döndü tamamen kayboldu. Sokak yeniden zifiri bir sessizliğe gömüldü. Çınar ağacının altı artık boştu. Olduğum yerde çakılı kaldım. Ne bırakmıştı o kapıya?

Tereddüt edecek tek bir saniyem bile yoktu. Parmak uçlarımda odadan çıktım. Merdivenleri bir hayalet kadar sessiz, ahşap basamakları gıcırdatmadan ikişer ikişer indim. Dış kapının kilidini milim milim, tek bir tık sesi bile çıkarmadan çevirdim. Emniyet mandalını kaldırdım. Kapıyı aralayıp kendimi dışarıya attım. Soğuk hava yüzüme bir tokat gibi çarptı. Bahçedeki çakıl taşlarına basmamaya özen göstererek, taş duvarın dibinden demir kapıya doğru yürüdüm.
Rüzgar hırkamın eteklerini savuruyordu. Mandalina ağacının yaprakları hışırdıyordu.

Bahçe kapısına vardım.
Gözlerim demir parmaklıkları taradı. Ve tam kilit noktasında, kapının mandalının arasına sıkıştırılmış o şeyi gördüm.
Bu... Siyah, kalın kuşe kağıttan yapılmış, üzerinde koyu kırmızı balmumuyla mühürlenmiş ağır bir zarftı. Mühürün üzerinde kabartma bir harf vardı: "B". Bozdağlı.

Elimi uzatırken parmaklarımın titremesini engelleyemedim. Soğuk demirin arasından zarfı çekip aldım. Zarfın dokusu bile lüks ve mesafeliydi; üzeri buram buram pahalı bir tütün ve sedir ağacı kokuyordu. Miran'ın gündüz kapıda içtiği o sigaranın kokusu.

Zarfın ön yüzünü çevirdim. Üzerinde, dolma kalemle, son derece nizami, köşeli ve kendinden emin bir el yazısıyla tek bir satır yazıyordu:"Veteriner Hekim Elfida Soykan."

Nefesim kesildi.
Babama değil. Ege'ye değil... Doğrudan bana yazılmıştı.
Başımı kaldırıp sokağın boşluğuna baktım. Kimse yoktu. Ama o adamın o buz mavisi gözlerinin hâlâ bir yerlerden beni izlediği hissinden kurtulamıyordum. Zarfı hırkamın cebine sıkıştırdım. Hızla arkamı döndüm, bahçeyi geçip eve girdim. Kapıyı ardımdan kapattım, kilitleri üç kez çevirip mandalı indirdim.

Cebimden siyah zarfı çıkardım.
Başparmağımla o kırmızı balmumu mührü kırdım.
Kağıdı açtım. Miran Bozdağlı'nın o keskin, tavizsiz el yazısı gözlerimin önüne serildi:
"Elfida Soykan,
Gündüz o kapının arkasında duruşunu, gözlerindeki o korkusuz ateşi ve aileni korumak için tek başına bir orduya kafa tutuşunu gördüm. Cesaretine saygı duydum. Benim yetiştiğim topraklarda bir kadının böyle dik durması az rastlanan bir meziyettir.
Bu yüzden, senin hatırına kardeşime bu gece dokunmadım. Evini de başına yıkmadım. Ama ortada çiğnenmiş bir aşiret töresi, lekelenmiş bir Bozdağlı soyadı var. Ve bunun bir bedeli olmak zorunda. Zeynep'i zorla geri almayacağım. O herifle evlenmeyecek. Ama o serseri kardeşin Ege... Öğlen saat tam 12:00'de, Alsancak Limanı arkasındaki Bozdağlı Tekstil Deposu'na tek başına gelecek. Karşıma erkek gibi çıkacak ve benimle bu işin hesabını kapatacak. Eğer kardeşin o depoya gelmezse... Ya da arkasına polisi, savcıyı, babanın rütbesini takmaya kalkarsa...
Sana yemin ederim Elfida; o duvardaki ceviz ağacı panoyu da, o fildişi beyazı evin kapısını da yerinden sökerim. Kardeşini bu İzmir'in sokaklarında nefes alamaz hale getiririm.
Seçim senin. Miran Bozdağlı."
Kağıdı tutan ellerim öyle bir titredi ki, mektup parmaklarımın arasında hışırdadı.

Gözlerim karardı. Şakaklarıma bir balyoz inmiş gibi hissettim.
Öğlen 12:00. Bozdağlı Tekstil Deposu. Tek başına...
Ege'yi oraya tek başına göndermek, çocuğu resmen mezbahaya sürmek demekti! Miran kardeşine dokunmayacağını söylüyordu ama Ege'ye ne yapacağı tamamen o aşiretin karanlık vicdanına kalmıştı. Gitmese... Evi başımıza yıkacağını söylüyordu ve yapardı. O gözlerdeki deliliği görmüştüm; Ali Soykan'ın adını bile umursamayan bir adamdan bahsediyorduk.

Mektubu göğsüme bastırdım. Sırtımı soğuk duvara dayadım.
Gözlerim tavana dikildi.
"Allah'ım..." diye fısıldadım, gözlerimden süzülen iki damla sıcak yaş yanaklarımdan aşağı akarken. "Ne yapacağım ben? Babam yok... Karan yok..."
Karan... O an, cebimdeki mektubun ağırlığı göğsümün üzerindeki o görünmez yangına çarptı. Karan Göktürk olsaydı... Bu mektubu okuduğu an o depoyu o Miran Bozdağlı'nın başına yıkar, o aşiretin bütün adamlarını o limanın sularına gömerdi. Beni bu çaresizliğin, bu korkunun ortasında tek bir saniye bile bırakmazdı.
Ama yoktu.

Mektubu avucumun içinde buruşturmamak için kendimi zor tutarak koridorda birkaç saniye durdum. Boğazımdaki kuruluk dilimi damağıma yapıştırmıştı ama içimdeki o öfke dalgası uykusuzluğun ağırlığını tamamen silip süpürmüştü.

Salona doğru adımladım. Panjurların arasından sızan o soluk sabah alacakaranlığında iki siluet gördüm. Çekyatlarda mışıl mışıl uyuduklarını sandığım Ege ve Aras, aslında hiç uyumamıştı. İkisi de eşofmanlarının üzerine birer kapüşonlu geçirmiş, birbirlerine dönük şekilde sessizce oturuyorlardı. Aras'ın kucağında açık bir dizüstü bilgisayar vardı; ekranın mavi ışığı yüzünün sert hatlarını aydınlatıyordu. Ege ise dirseklerini dizlerine dayamış, yumruklarını sıkarak halıya dikmişti gözlerini.
Yirmi beş yaşındaydık biz. Aynı anda bu dünyaya gözlerini açmış, aynı askeri lojmanların bahçelerinde büyümüş, aynı generalin disipliniyle yoğrulmuş üçüzlerdik. Ege ile Aras'ın dün kapıdaki o şaşkınlıkları ya da annemin terliği karşısındaki afallamaları ödlek olduklarından değil; karşılarında eli maşalı Kübra Soykan olduğu içindi. Yoksa babamın yokluğunda bu evi savunacak iki adam varsa, onlar da tam karşımda duruyordu.

"Uyumadınız mı siz?" dedim, fısıltıyla içeri adım atarak.
İkisi birden başını kaldırdı. Aras bilgisayarın kapağını hafifçe indirdi. "Ne uyuması Elfida? Kapıda nöbet tutan araba gittiğinden beri sokak kamerasının IP'sini kırmaya çalışıyorum."
Ege ayağa kalktı. Yüzündeki o dünkü sersem ifade tamamen silinmişti; çenesindeki kaslar gerilmiş, gözleri bir kurşun gibi keskinleşmişti. "Sen bahçeye çıktın. Ne bıraktılar kapıya?"

Elimdeki siyah, mühürlü zarfı uzattım. "Miran Bozdağlı'dan. Bizzat senin için." Ege zarfı elimden sertçe çekti. Kırmızı balmumu mührü kırılmış kağıdı çıkardı, hızlıca göz gezdirdi. Okudukça boynundaki damarların şiştiğini, şakaklarındaki kanın zonkladığını görebiliyordum. Kağıdı iki eliyle öyle bir sıktı ki kenarları yırtıldı.
"Şerefsiz," dedi Ege, sesindeki o hırıltılı öfkeyle. "Alsancak Limanı'ndaki depo ha... Tek başıma istiyor beni. Gelmezsem evi başımıza yıkacakmış."

"Bakayım şuna," diyerek Aras kağıdı Ege'nin elinden aldı. Gözlerini kısarak okudu, ardından dudaklarının kenarıyla alaycı, soğuk bir tebessüm etti. "Klasik aşiret raconu. Zeynep'i alamayacağını anladı ya, aklı sıra seni tenhada kıstırıp dayakla ya da senetle boyun eğdirecek. Babamın görevde olduğunu da iyi biliyor çakal."

"Beni kimse kıstıramaz," dedi Ege, arkasını dönüp konsolun üzerindeki araba anahtarlarını alırken. "Saat 12:00 diyor. Gideceğim. Tek başıma gideceğim, o herifin karşısına erkek gibi çıkıp bu işi bitireceğim."

"Saçmalama Ege!" dedim, önüne geçip göğsüne elimi dayayarak. "Oraya tek başına gitmek demek, adamın kendi sahasında kurduğu tuzağa kurbanlık koyun gibi yürümek demek. Miran Bozdağlı dünkü sokak serserisi değil; adamın arkasında organize bir güç var." Ege gözlerimin içine dik dik baktı. "E ne yapalım Elfida? Kadın gibi evin içine saklanıp senin o herifle kapıda pazarlık yapmanı mı izleyeyim?! Dün sen o kapıya çıktığında benim ciğerim yandı! Zeynep'i kaçıran benim, sorumluluk benim. Ben o kızı seviyorum ve o herife kardeşini sahipsiz bir serseriye vermediğini göstereceğim. Arkamda ordu olmadan da o masaya otururum ben."

"Kimse ordu beklemiyor zaten," dedi Aras oturduğu yerden ayağa fırlayarak. Bilgisayarı sehpaya bıraktı, kardeşinin yanına geçti. "Ama tek gitmiyorsun koçum. Üçüzüz lan biz. Sen o depoya giriyorsan, ben de senin iki adım arkanda giriyorum."

"Aras haklı," dedim, ikisinin arasına girerek. "Ve sadece siz ikiniz değil... Ben de geliyorum."
Ege de Aras da aynı anda bana döndü. Ege sabır çeker gibi başını tavana dikti. "Oldu canım! Başka bir arzun var mı Hekim Hanım? İstersen annemi de alalım, yan taraftan Nermin Teyze'yi de takalım kolumuza, gün yapmaya gidiyoruz sanki Alsancak'a! Saçmalama Elfida, Senin ne işin var orada?!"

"Bana bak Ege!" dedim, sesimi bastırarak ama bir o kadar sert bir tonda fısıldayarak. "O mektup kimin adına yazılmış, bir daha oku istersen! 'Veteriner Hekim Elfida Soykan' diyor adam. Seni değil, doğrudan beni muhatap alıyor. Dün o kapıda o herifin gözlerinin içine bakan bendim. O adamın derdi sadece seninle değil; o adam dün kapıda yediği o lafların, zedelenen o kibrinin hesabını kapatmak istiyor. Eğer sen tek başına gidersen oradan sağlam çıkamazsın. Ama ben o kapıdan içeri seninle girersem, o Miran Bozdağlı o aşiret raconunu öyle kolay kolay işletemez. Bir kadının, üstelik dün yüzüne tükürür gibi konuşan bir kadının karşısında o kadar rahat silah çekemez."

Aras çenesini sıvazladı. Kardeşine baktı. "Elfida haklı Ege. Kızın aklı bizden daha soğukkanlı çalışıyor bazen, kabul et. Ama arabada kalacak. Deponun içine girmeyecek."

"Görürüz onu," dedim çantamı vestiyerden alıp omzuma asarken. "Şimdi beni iyi dinleyin. Annem yukarıda uyuyor, Zeynep de benim odamda. İkisi de bu mektuptan haberdar olmayacak. Annem duyarsa tansiyonu tavan yapar, mahalleyi ayağa kaldırır. Zeynep duyarsa kendini suçlar, gider abisine teslim olur. Saat şu an sekiz. Kahvaltıyı hazırlarız, normal davranırız. Saat 11:00'de 'kliniğe gidiyoruz, Ege beni bırakacak' diyerek evden çıkarız."

Ege derin bir nefes verdi. Omuzlarını dikleştirdi, yumruklarını sıkarak başını salladı. "Tamam. Ama depoda taşkınlık çıkarsa ikiniz de arkama geçeceksiniz. O herif bana vurmaya kalkarsa, ben de karşılığını veririm. Kimseye eyvallahım yok."

"Önce bir dinleyeceğiz," dedi Aras. "Kafayı kullanacağız. Yumruk en son çare."

&&&

Saat tam 11:15'te bizim beyaz şirketin binek arabasındaydık.
Anneme şüphe ettirmemek için her şeyi kusursuz oynamıştık; Zeynep'in önüne kahvaltısını koymuş, kapıyı üzerine kilitletmiş ve "Kliniğe geçiyoruz, acil vaka var" diyerek evden ayrılmıştık. Direksiyonda Ege vardı; kollarını direksiyona sımsıkı sarmış, çenesini kilitlemişti. Yan koltukta Aras oturuyordu; torpido gözünden çıkardığı babamın eski kamp bıçağını montunun iç cebine sokuşturuyordu. Ben ise arka koltukta, deri ceketimin fermuarını boğazıma kadar çekmiş, dışarıda hızla akıp giden İzmir sokaklarını izliyordum.

Alsancak Limanı'nın arkasındaki o eski sanayi bölgesi, şehrin ışıltılı kordonundan tamamen farklı bir dünyaya açılıyordu. Paslı demiryolları, sıra sıra dizilmiş devasa antrepolar, konteyner yığınları ve havaya sinen o ağır mazot, tuzlu deniz ve küflü çuval kokusu...

Ege arabayı iki devasa beton hangar arasındaki çakıllı yola kırdı. İleride, üzerinde soluk harflerle "BOZDAĞLI TEKSTİL & DIŞ TİCARET - 4 NOLU ANTREPO" yazan devasa bir depo kapısı duruyordu. Kapının önünde dün mahallemize dayanan o siyah ciplerden biri park halindeydi. İki tane takım elbiseli, iri yarı adam kapının önünde dikilmiş, sigara içiyordu. Arabayı durdurduk. Motorun sesi kesildiğinde depodan gelen o derin sessizlik yüzümüze çarptı. "Geldik," dedi Ege, emniyet kemerini çözerken.
Aras derin bir nefes alıp kapıyı açtı. "Elfida, sen arkamızda kalıyorsun. Fazla öne fırlama."

"Bana akıl vermeyi kesin de yürüyün," dedim, arabadan inip deri ceketimin yakalarını düzelterek. Üçümüz yan yana, omuz omuza depoya doğru yürümeye başladık. Adımlarımız çakıl taşlarını ezerken, kapıdaki iki koruma sigaralarını yere atıp doğruldular. Bizi gördüklerinde yüzlerinde hafif bir şaşkınlık belirdi; özellikle Ege'nin yanında beni ve Aras'ı gördüklerinde afalladılar. Ama tek bir kelime bile etmeden deponun ağır, paslı demir sürgüsünü kenara çekip içeri girmemiz için yolu açtılar.
İçerisi buz gibiydi.
Tavandaki yüksek pencerelerden süzülen tozlu ışık huzmeleri, yerlere yığılmış yüzlerce metre kumaş balyasının, devasa iplik makaralarının ve ahşap paletlerin üzerine vuruyordu. İçerisi buram buram ham pamuk, tekstil boyası ve rutubet kokuyordu. Ve deponun tam ortasında... Kumaş balyalarının oluşturduğu geniş bir açıklıkta tek bir ahşap sandalye duruyordu. Miran Bozdağlı, o sandalyede oturuyordu.
Üzerinde bu kez koyu gri, İtalyan kesim bir takım elbise vardı; beyaz gömleğinin manşetleri açıktı ve kolları dirseklerine doğru hafifçe kıvrılmıştı. Sağ bacağını sol dizinin üzerine atmış, parmaklarının arasında çevirdiği gümüş bir tespihle oynuyordu. Etrafında, gölgelerin arasına dağılmış dört tane koruması vardı ama Miran'ın duruşunda en ufak bir tedirginlik yoktu. Sanki bir liman deposunda değil de kendi şirketinin yönetim kurulu masasında oturuyordu.
Adım seslerimizi duyduğu an başını ağır ağır kaldırdı.

O buz mavisi, delici gözleri önce Ege'ye, ardından Aras'a kaydı. Ve en sonunda benim üzerimde durdu. Tespihi çeviren parmakları bir anlığına duraksadı. Kaşları çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar havalandı. Yüzünde dünkü o kibirli tebessümün gölgesi belirdi ama bu kez gözlerinde açık bir şaşkınlık ve hesaplayamadığı bir merak vardı. "Ben sana 'tek başına geleceksin' demiştim Soykan," dedi Miran. Sesi deponun yüksek tavanında tok bir yankı yaptı. "Kardeş kardeş geleceğinizi hesaba katmamıştım."

Ege bir adım öne çıktı. Boyu en az Miran kadardı; omuzlarını gerdi, kollarını iki yanına serbest bıraktı ama yumrukları sımsıkıydı. "Ben kimseden saklanarak gelmedim. Karşındayım işte. Mektubu kardeşime yazan sendin, ne konuşacaksan doğrudan bana söyle." Miran sandalyeden yavaşça kalktı. Tespihi ceketinin cebine soktu. Adımlarını bize doğru atarken iki elini kumaş pantolonunun ceplerine yerleştirdi. Aramızda beş adım kala durdu. "Cesursun," dedi Miran, doğrudan Ege'nin gözlerinin içine bakarak. Sesi alçaktı ama içindeki tehdit dipdiriydi. "Kız kardeşimi kuaförden kaçıracak kadar deli, karşıma dikilecek kadar da cüretkarsın. Ama cesaretle aptallık arasındaki çizgi çok incedir çocuk. Sen dün o arabayı kuaförün önüne çekip Zeynep'i o gelinlikle kaçırdığında, sadece bir kızı almadın. Benim ailemin şerefini, aşiretimin adını iki paralık ettin. Urfa'da, Antep'te, İzmir'de bütün tekstil piyasası dünden beri beni konuşuyor. 'Miran Bozdağlı kardeşine sahip çıkamadı, düğün günü kaçırdılar' diyorlar."

"Senin ailenin şerefi batsın!" dedi Ege, dişlerinin arasından tıslayarak. Bir adım daha attı. "Kız kardeşini elli yaşındaki o ahlaksıza borç karşılığı satarken şerefiniz neredeydi lan?! Zeynep dün ağlayarak yalvarıyordu bana! Ben onu o masaya oturtmamak için aldım. Zeynep senin malın değil!" Miran'ın arkasındaki adamlardan ikisi anında ceketlerinin altına doğru elini attı.

Aras anında bir adım öne fırlayıp Ege'nin solunu kapattı; montunun içindeki bıçağın kabzasını kavradığını gördüm. "Elinizi o ceplere sokmayın," dedi Aras buz gibi bir sesle. "Buraya kavga etmeye gelmedik."
Miran elini hafifçe havaya kaldırdı; arkasındaki adamlar tek bir komutla heykel gibi durdu. Miran'ın gözleri Ege'nin üzerindeydi. Yüzündeki o soğuk maske bir milim bile oynamadı.
"O herifin kim olduğunu bana anlatma." dedi Miran, sesindeki o çelik tonla. "Ben sana dün de söyledim. O nikah kıyılmayacaktı. O adamın cezasını ben bizzat kesecektim. Ama sen haddini aştın. Sen benim masama oturup kız kardeşimi isteyecek bir adam değilsin. Arkanda general bir baban olabilir, şirketin olabilir... Ama bu topraklarda lekelenen bir soyadının bedeli öyle iki cümleyle ödenmez."

"Ne istiyorsun o zaman?!" diye araya girdim, iki kardeşimin arasından sıyrılıp tam Miran'ın karşısına dikilerek.

Aramızda iki adımlık bir mesafe vardı. Miran başını hafifçe eğip doğrudan benim gözlerimin içine baktı. Dün gece o kapıya sıkıştırdığı o siyah mektubun yakıcı varlığı aramızda duruyordu. "Mektupta 'Bedeli olacak' yazmışsın." dedim, sesimdeki hekim soğukkanlılığını bir zırh gibi kuşanarak. "Ne bedelinden bahsediyorsun sen? Kan mı dökeceksin bu depoda? Ege'yi vurup bir ömür cezaevinde mi çürüyeceksin? Yoksa Zeynep'i zorla alıp bir odaya kilitleyip kardeşinin katili mi olacaksın? Hangisi senin o yüce aşiret şerefine daha çok yakışıyor?"
Miran'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. O buz mavisi gözlerinde garip, karanlık bir takdir ışıltısı parladı. Bana doğru yarım adım attı.
"Sen gerçekten çok tehlikeli bir kadınsın Elfida," dedi fısıltıyla. Sesindeki o mesafeli tonun arkasında kontrol edemediği bir merak vardı. "Dün o bahçe kapısında, bugün bu soğuk depoda... Erkeklerin silah konuştuğu yerde bir adım bile geri çekilmiyorsun. Babanın kızı olduğunu her nefesinde kanıtlıyorsun."

"Beni övmeyi bırak da lafını söyle," dedim tavizsizce. "Biz buraya masal dinlemeye gelmedik. Zeynep o eve dönmeyecek. Ege de senin önünde diz çökmeyecek. Bu işin kanun dairesinde, resmi bir yolu var; birbirlerini seviyorlar, resmi nikah kıyılacak."

"Resmi nikah ha?" Miran acı bir kahkaha attı. Başını iki yana salladı, ardından gözlerini tekrar Ege'ye çevirdi. "Benim rızam olmadan, benim babamın onayı olmadan o nikah masası kurulursa... O masayı o nikah dairesinin ortasında yakarım."

"Bana bak!" Ege üzerime doğru hamle yaptı ama kolunu tuttum. "Sen kendini ne sanıyorsun lan?! Dağ başı mı burası?!" Miran bir an sessiz kaldı. Depodaki rüzgar uğultusu, kumaş balyalarının arasından geçen tozlu hava ortamı daha da gerdi. Miran ellerini ceplerinden çıkardı. Ağır adımlarla arkasındaki ahşap sandalyeye doğru yürüdü, tek elini sandalyenin sırtına dayadı. Yüzündeki o alaycı ifade tamamen silinmişti; yerini kaskatı, hesapçı bir iş adamı ciddiyeti almıştı.

"İki seçenek var," dedi Miran, her kelimenin altını çizerek.

"Söyle," dedi Aras.

"Birincisi..." dedi Miran, gözlerini Ege'ye dikerek. "Zeynep bugün o evden çıkacak. İzmir'de kiraladığım güvenli bir daireye geçecek. Başına koruma dikeceğim. O herifle olan bütün ticari ve ailevi bağları bu hafta içinde tamamen temizleyeceğim. Zeynep'e tek bir tokat bile atılmayacak, bunu benim şerefim garanti eder. Ama sen..." Ege'yi işaret etti parmağıyla. "Sen kardeşimin yüzünü bir daha rüyanda bile göremeyeceksin. Bu şehri terk edeceksin."

"Asla!" dedi Ege tek bir saniye bile düşünmeden. "İkinciyi söyle!" Miran gülümsedi. Bu kez o gülümseme doğrudan bana yöneldi. "İkincisi..." dedi Miran, bana doğru bir adım atarak. "Bu evlilik olacak. Zeynep seninle evlenecek. Aşirete, Urfa'ya, piyasaya 'Biz kızı verdik, ailelerin rızası vardı' denecek. Soyadımız temizlenecek, leke kalkacak."

Ege ile Aras birbirine baktı; ikisinin de kaşları çatıldı. Böyle bir geri adımı beklemiyorlardı.
"Şartın ne?" dedim, Miran'ın bu cümlenin ardına sakladığı o zehirli oku sezerek.
Miran'ın gözleri kısıldı. "Şartım sensin Elfida," dedi Miran düz bir sesle.
Depoda bir bomba patladı sanki.
Ege bir anda kükredi: "Ne diyorsun lan sen şerefsiz?!" İki adımla Miran'ın üzerine atılmaya çalıştı ama Aras belinden kavrayıp bütün gücüyle geriye çekti.
"Bırak beni Aras! Geberteceğim bu iti!" Ege çırpınıyordu, gözleri kan çanağına dönmüştü.
Miran yerinden bile kıpırdamadı. Ege'nin öfkesine dönüp bakmadı bile; gözleri sadece benim üzerimde kilitliydi.

"Yanlış anlama Soykan," dedi Miran, sesindeki o buz gibi netlikle. "Kardeşine ahlaksız bir teklif yapmıyorum. Ama benim ailem bir kızı bir eve veriyorsa, o evin de bir teminatı olmak zorunda. Baban görevden dönene kadar... O sınır ötesi operasyon bitip Tuğgeneral Ali Soykan o masaya oturana kadar, bu anlaşmanın kefili sen olacaksın Elfida. Zeynep o evde kalacaksa, sen de benimle her gün o masaya oturacaksın. Şirketimin lojistik ve sevkiyat anlaşmalarını, aileler arasındaki o köprüyü sen yürüteceksin. Her adımda karşıma sen çıkacaksın. Kardeşinin aptallığının faturasını senin zekanla kapatacağız."

Gözlerim karardı. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Bu adam beni istiyordu. Yanında, etki alanında, kontrolü altında tutmak istiyordu. Dün kapıda yüzüne vurduğum o kibri, beni kendi dünyasının içine çekerek ezmek, bana boyun eğdirmek istiyordu. Zeynep'in ve Ege'nin geleceğini bir ip gibi parmaklarına dolamış, ucunu da benim boğazıma bağlamıştı.
"Sen delisin," dedim fısıltıyla.

"Ben bir Bozdağlıyım," dedi Miran, ceketinin düğmesini ilikleyerek. "Ve benim toprağımda kurallar böyledir. Seçim senin. Ya kardeşini alıp gidersin, yarın bu depodan çıkacak adamlar o sokağı cehenneme çevirir... Ya da o masaya oturur, bu işi kan dökülmeden çözeriz."

Ege arkamda bağırıyordu: "Elfida sakın! Sakın kabul etme! Ben ölürüm yine seni bu herifin karşısına oturtmam!"
Aras, Ege'yi tutarken gözlerini bana dikmişti; o da durumun ne kadar çıkmazda olduğunu, kapıdaki silahlı adamların sayısını görüyordu.
Tam o saniyede...
Deponun o kasvetli, ölümcül sessizliğini, montumun cebindeki telefonun o tiz, acı acı çalan sesi bıçak gibi kesti.

Herkes dondu kaldı. Ege sustu. Miran'ın kaşları çatıldı.
Elimi titreyerek montumun cebine soktum. Telefonu çıkardım. Arayan numara yoktu.
Ekranda sadece tek bir ibare yanıp sönüyordu: "ÖZEL HAT / KRİPTOLU ARAMA"

Nefesim boğazımda kilitlendi. Dünyadaki bütün sesler silindi.
Bu hat... Bu hat Ali Soykan'ın kızı olarak bana sadece tek bir durumda verilmişti. Genelkurmay ve Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın sınır ötesi ileri harekat merkezinden bağlanan acil kriz hattıydı bu.
İki haftadır çıt çıkmayan o hat...
Şimdi, bu deponun ortasında, bir aşiret reisinin karşısında avuçlarımın içinde titriyordu.
Ege ile Aras ekrandaki yazıyı gördükleri an ikisi de kaskatı kesildi. Aras Ege'yi bırakıp bir adım yanıma geldi; ikisinin de yüzündeki o öfke bir anda yerini derin, buz gibi bir korkuya bıraktı. "Babam..." diye fısıldadı Ege.

Miran Bozdağlı elimdeki telefona ve yüzümüzdeki o dehşet dolu değişime baktı. Bir şeylerin ters gittiğini, o telefonun sıradan bir arama olmadığını salisesinde anladı.
Yeşil tuşa bastım. Titreyen parmaklarımla telefonu kulağıma götürdüm. "Alo?"
Sesim öyle cılız, öyle kırık çıktı ki kendi sesimi tanıyamadım.
Hattın diğer ucundan önce derin bir parazit sesi, ardından helikopter pallerinin o boğuk, yeri göğü inleten gürültüsü ve uzaktan gelen ağır makineli tüfek patlamaları geldi. Ve sonra... İki haftadır her gece rüyamda sayıklayarak uyandığım, kalbimin üzerine bir mühür gibi kazınan o boğuk, yorgun, barut kokan ses kulağımda patladı: "Elfida."
Karan Göktürk.
Gözlerimden iki damla yaş anında boşaldı. Dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu; dengemi kaybetmemek için yanımdaki kumaş balyasına tutundum. "Karan..." dedim, sesim hıçkırıkla boğuldu. "Karan sen misin?!"

"Benim sarı fırtına... Benim," dedi Karan. Sesi öyle derinden, öyle tükenmiş ama bir o kadar da çelik gibi sert geliyordu ki arkadaki çatışma sesleri bile o sesi bastıramıyordu. Derin, hırıltılı bir nefes aldı; sanki göğsünde ağır bir yara vardı da her nefeste canı yanıyordu. "İyiyim... Baban da iyi. İleri üs bölgesindeyiz. Sızmayı püskürttük."

"Yaralı mısın?!" diye haykırdım, depodaki herkesi, Miran'ı, adamları tamamen unutarak. "Karan doğruyu söyle, yaralandın mı?!" Karan hattın diğer ucunda hafifçe, acıyla karışık homurdandı.
"Önemli bir şey değil... Sol omzuma bir şarapnel sıyırdı geçti. Ama göğsüm sağlam... O bordo fuların olduğu yer sapa sağlam duruyor." Hıçkırığımı tutamadım. Elimle ağzımı kapattım. Göğsündeki fular... O kumaş parçası adamı hayatta tutmuştu sanki.

Ama Karan'ın ses tonu bir saniye içinde değişti. "Elfida... Şimdi beni iyi dinle," dedi Karan, arkadaki telsiz anonslarının gürültüsü arasında. "Kışladaki kripto hattından acil durum sinyali aldım. İzmir Merkez Komutanlığı'ndan bizim çocuklar sisteme not düşmüş. Bizim sokağa dün gece aşiret arabaları dayanmış. Ege bir haltlar yemiş."

Nefesim kesildi. Cephede, mermilerin altında bile bunu öğrenmişti. "Karan..."

"Neredesin sen?!" diye kükredi Karan birden. Sesi ahizeden öyle bir patladı ki deponun tavanı titredi sanki. "Evde değilsiniz! Annem aradı, üçünüz de evden çıkmışsınız! O itlerin karşısına mı çıktınız siz?! Neredesin dedim sana?!" Gözlerimi kaldırdım. Tam karşımda duran, elleri cebinde, gözlerini kısmış beni izleyen Miran Bozdağlı'ya baktım.

"Alsancak'tayız Karan," dedim, sesimi güçlükle toparlayarak. "Bozdağlı Tekstil Deposu'nda... Karşımda Miran Bozdağlı var."
Hattın diğer ucunda bir saniyelik bir ölüm sessizliği oldu. Helikopter sesleri bile durdu sanki. Ve sonra Karan Göktürk'ün dudaklarından öyle bir hırıltı, öyle bir küfür döküldü ki kanım dondu.
"Hoparlöre al o telefonu," dedi Karan. Sesi fısıltı gibiydi ama kıyametin habercisiydi. "Karan yapma..."

"Hoparlöre al dedim Elfida. Hadi Elfida!" Telefonu kulağımdan indirdim. Titreyen elimle ekrandaki hoparlör simgesine bastım. Telefonu iki elimin arasında tutup Miran Bozdağlı'ya doğru uzattım. Ege ve Aras iki yanımda kaskatı kesilmişti.
Deponun o devasa boşluğunda, helikopter pervanelerinin sesi ve telsiz parazitleri yankılandı.
Ve Karan Göktürk'ün sesi depoyu inletti: "Bozdağlı!"
Miran'ın kaşları çatıldı. Bakışları telefona kilitlendi.

"Dinliyorum asker," dedi Miran, sesini olabildiğince soğuk tutmaya çalışarak.

"Ben Özel Kuvvetler Tim Komutanı Yüzbaşı Karan Göktürk," dedi Karan. Her kelimesi namludan çıkan zırh delici bir mermi gibiydi. "Şu an Fırat'ın kıyısında, leşlerin üzerinden konuşuyorum seninle. Yanındaki o kız... O sarı saçlı kadın, benim bu dünyadaki tek kırmızı çizgimdir. Ve o arkasındaki iki çocuk benim kardeşlerimdir." Miran dikleşti. Yüzündeki o kibirli ifade ilk defa ciddi bir gerilime teslim oldu. "Şimdi beni iyi dinle aşiret çocuğu," dedi Karan, sesindeki o ölümcül tını deponun duvarlarında yankılanırken. "O ellerini cebinden çıkaracaksın. O çocukların kılına bile dokunmayacaksın. O deponun kapılarını ardına kadar açıp üçünü de o depodan sağ salim çıkartacaksın."

Miran hafifçe güldü ama bu kez gülüşü kaskatıydı. "Beni tehdit mi ediyorsun Yüzbaşı? Sınırın ötesinden, dağın başından bana racon mu kesiyorsun?"

"Racon kesmiyorum koçum," dedi Karan, sesi yer altından gelen bir canavar gibi çıktı.
"İntikal emri verildi. Operasyon bitti. Yarın sabah saat tam 06:00'da Çiğli Askeri Havaalanı'na iniyorum. Eğer ben o İzmir'e indiğimde o kızın gözünden tek bir damla yaş akmış olursa... Eğer o ailenin tek bir ferdinin canı yanmış olursa... Sana yemin ederim; o aşiretini de, o İzmir'deki depolarını da, o lüks ciplerini de senin başına mezar yaparım. Beni o depoya getirtme." Dedi ve telefon kapandı. Depoda ölümcül bir sessizlik oldu.
Rüzgar kumaş balyalarını hışıldattı. Miran Bozdağlı kollarını indirmiş, gözleri telefonun ekranına çivilenmiş halde öylece kalakalmıştı. Arkasındaki korumalar bile nefes almaya korkuyordu.
Ege ile Aras başlarını dikleştirdi.
Ben ise... Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim. Başımı kaldırdım, doğrudan Miran'ın o buz mavisi, sarsılmış gözlerinin içine baktım.

"Yarın sabah altıda burada," dedim, sesim bu kez bir general kızı gibi, bir Bordo Bereli'nin sevdiği kadın gibi çelikten daha sert çıkarak. "Şimdi o kapıyı açıyor musun Bozdağlı... Yoksa yarın sabahı mı bekleyelim?"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.