10. bölüm · Kalbin İkinci Şansı
Yüzleşme
–——
Aynanın karşısında birkaç saniye daha durup kendime baktım. Dün gece yaşananları zihnimin bir köşesine itip tamamen kendime odaklanmaya çalışıyordum. Bugün farklı olmalıydı; en azından ben öyle istiyordum.
Üzerimde koyu bordo, hafif salaş duran oversize bir gömlek vardı. Yüksek bel, bol paça kumaş pantolonla kombini tamamlamış, siyah bir kemerle görünüşe daha derli toplu bir hava katmıştım. Bileğimde zarif, ince bir bilezik duruyordu; küçük ama hoş bir detay. Saçlarımı da özenle sıkı bir at kuyruğu yapmış, son kez aynadaki yansımama göz gezdirmiştim. Fena değildim. Belki biraz fazla hazırlanmıştım ama bunu kendime itiraf etmeye hiç niyetim yoktu.
Bakışlarım aynadan salona kaydı. Neredeyse bir buçuk saattir beni bekleyen kızım koltuğa yayılmış, sıkılmış bir ifadeyle ayaklarını sallıyordu. O halini görünce dudaklarımdan küçük bir kahkaha kaçtı.
“Tamam, tamam… bitti,” dedim sonunda.
Selin başını kaldırıp bana baktı. Gözleri önce üzerimde dolaştı, sonra yüzünde beğenen bir tebessüm belirdi.
“Çok güzel olmuşsun, anne,” dedi samimiyetle. Ardından hafifçe gözlerini kıstı. “Ama sadece dışarıda kahvaltı yapacağız dedin, öyle değil mi?”
Kafasını hafif yana eğmişti; belli ki bu kadar hazırlanmanın ardındaki gizli nedeni çözmeye çalışıyordu.
İç çektim. İşte o kısım.
Dizlerimin üzerine çöküp onun boyuna indim. Göz hizasında olmak daha kolaydı; en azından öyle hissediyordum.
“Bak, sana bir şey söyleyeceğim.”
Selin anında dikkat kesildi. Gözleri merakla büyüdü.
Atlas’la tanışmasının bu kadar erken olması belki doğru zaman değildi ama bunu daha fazla ertelemek de istemiyordum. Bir şekilde anlatmalıydım.
“Benim bir arkadaşım var,” dedim yavaşça. “Bugünkü kahvaltıya da bizi o davet etti. Yani… o da bizimle olacak.”
Selin’in kaşları hafifçe kalktı.
“Nasıl yani, anne?” dedi hemen. “Nasıl bir arkadaş?”
Bir anlığına gözlerimi ondan kaçırdım. Bu kadar basit bir cümleyi kurmak neden bu kadar zor oluyordu?
“Erkek arkadaş…” dedim sonunda, neredeyse fısıldar gibi.
Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz içimde garip bir huzursuzluk oluştu. Selin’in aklından ne geçtiğini bilmek istemiyordum. Özellikle de “babamın yerini mi alacak?” gibi bir düşünce…
Bunu kaldıramazdım.
Ama beklediğim sessizlik gelmedi.
Aksine, Selin’in yüzünde küçük ama belirgin bir heyecan belirdi.
“Öyle mi?” dedi, gözleri ışıldayarak. “Merak ettim.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Bana daha önce hiç arkadaşını göstermedin ki, anne. Neslihan abladan başka ve Süsen abladan başka."
İstemsizce gülümsedim.
Belki de düşündüğüm kadar zor olmayacaktı. Belki de Selin, benim korkularımdan daha cesurdu.
Umarım bu heyecanı Atlas’ı gördüğünde de değişmezdi.
“Hadi,” dedim yumuşak bir sesle. “Hazırsan çıkalım, tatlım.”
Selin bir anda koltuktan fırladı.
“Hazırım, anne!”
Ayağa kalkıp çantasını kaptı. Ben de son bir kez etrafa göz gezdirip pencereye yöneldim. Perdeyi hafifçe aralayıp aşağı baktım. Atlas hâlâ gelmemişti.
Kaşlarımı hafifçe çattım. Hani dakikti? Sonra saate baktım. 06.55. Yedi demişti. Beş dakika vardı.
Dudaklarımı büzdüm. Biraz erken gelse ne olurdu sanki?
Ay Leyla, dedim kendi kendime. Adam seni apartmanın önünden almaya geliyor, sen hâlâ söyleniyorsun. Bu resmen nankörlük.
Derin bir nefes aldım.
Tam o sırada aşağıda tanıdık bir araba durdu.
Kalbim, istemsizce, biraz daha hızlı atmaya başladı.
Atlas’tı.
Apartmanın önünde duran siyah BMW’den indiğinde ilk yaptığı şey kolundaki saatine bakmak oldu. Ardından, sanki beni gerçekten orada beklerken hissediyormuş gibi, başını kaldırıp doğrudan benim pencereme çevirdi bakışlarını.
Ve yine…
O yüzündeki sert, mesafeli ifade bana baktığı anda yumuşadı. Sanki sadece bana sakladığı başka bir yüzü vardı. Başını hafifçe eğip aşağı inmemi işaret etti. Içim anlamsız bir şekilde kıpırdadı.
Her zamanki gibi fazlasıyla iyi görünüyordu. Kahverengi, hafif oversize duran ceketi beyaz triko kazağının üzerine oldukça yakışmıştı. Siyah düz kesim pantolon ve beyaz spor ayakkabılarla tamamlanan kombini sade ama dikkat çekiciydi. Atlas zaten hiçbir zaman çaba harcıyormuş gibi görünmeden iyi görünmeyi başarabilen insanlardandı.
Sinir bozucu derecede.
“Hadi, gidelim Selin.”
Masadaki küçük el çantamı alıp Selin’in elini tuttum. Kapıya yönelirken fark ettim ki yalnızca Selin değil, ben de en az onun kadar heyecanlıydım.
Belki daha fazla.
Apartmandan çıkar çıkmaz Selin’in gözleri Atlas’ı buldu.
Bir anda elimden kurtulup ona doğru koşmaya başladı, küçük ellerini sallayarak.
“Selin, yavaş!” diye seslendim arkasından.
Ama çok geçti. Çocuk heyecanı freni olmayan bir şeydi.
Atlas hafifçe eğildi, yüzünde gerçek bir tebessüm vardı.
“Merhaba, Selin ben.”
Selin ciddi bir ifadeyle küçük elini ona uzattı. Atlas küçük bir kahkaha attı ve o minik eli kendi büyük eliyle tokalaşır gibi kavradı.
“Atlas ben de,” dedi yumuşak bir sesle. “Memnun oldum, küçük hanım.”
Ses tonundaki o beklenmedik sıcaklık beni bir an duraksattı. Onlara doğru yaklaşırken istemsizce gülümsedim. Atlas gözlerini bana çevirdi. Önce yüzüme değil—doğrudan kıyafetime baktı. Bakışları yavaşça üzerimde dolaştı, sonra yüzünde o tanıdık, sinir bozucu sırıtış belirdi.
O aptal ifade.
“Sabah sabah bu güzellikle karşılaşmak.. huzur verdi.”
Yanaklarımda anında bir sıcaklık hissettim. Gözlerimle ona net bir mesaj verdim. 'Selin var. Kendine gel.'
Atlas o bakışı gayet iyi anladı ama sadece daha da keyiflenmiş gibi göründü.
Boğazını temizleyip ciddi biriymiş gibi tekrar Selin’e döndü.
“Hadi, arka koltuğa geçelim, Selin?”
Ama Selin onu dinlemiyordu bile. Gözleri tamamen arabadaydı. Hayranlıkla BMW’ye bakıyordu.
“Bu senin araban mı?” dedi büyük bir şaşkınlıkla. “Oha…”
Atlas bu sefer gerçekten kahkaha attı. Selin’in yüz ifadesi görülmeye değerdi.
“Evet, benim,” dedi gülerek.
Arka kapıyı açıp Selin’in binmesine yardım etti. Selin içeri geçerken hâlâ koltuklara ve tavana bakıyor, sanki bir uzay gemisine binmiş gibi davranıyordu. Sonra Atlas kapıyı kapatıp bana döndü. Bu kez ön kapıyı açtı. Bir eli kapının üzerinde, diğer eli hafifçe yana açılmıştı.
“Siz de lütfen, hanımefendi.”
Ses tonu o kadar flörtözdü ki göz devirmeme engel olamadım.
“Ne kadar naziksiniz,” dedim kuru bir sesle.
Ama yine de arabaya bindim.
Atlas memnun bir ifadeyle kapıyı kapattı, arabanın önünden dolaşıp şoför koltuğuna geçti. Birkaç saniye sonra motorun sesi duyuldu.
Daha emniyet kemerimi yeni takmıştım ki arkadan Selin’in sesi yükseldi.
“Müzik!”
“Hayır, Selin,” dedim hemen. “Sabah sabah olmaz.”
Belki gerçekten evden çıkmadan önce birkaç küçük kural koymalıydım.
Selin kollarını bağlayıp yüksek sesle ofladı. Dudaklarını büzüp camdan dışarı bakmaya başladı.
Atlas hafifçe gülümseyerek arabayı yola çıkardı. “Gideceğimiz kahvaltı restoranı çok güzel,” dedi sohbet açmak ister gibi. “Eskiden oraya sık sık giderdim.”
Başımı ona çevirdim. "Ah, öyle mi? Neden bıraktın?”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra tek kelimeyle cevap verdi.
“İş.”
İstemsizce gülümsedim. Tabii. İş.
Atlas söz konusuysa başka ne olabilirdi zaten? Ve tam o anda fark ettim— Ben hâlâ onun tam olarak ne iş yaptığını bilmiyordum.
Dudaklarımı araladım. Sormak üzereydim. Ama Selin. Bakışlarım kısa bir an dikiz aynasına kaydı. Hayır. Şimdilik değil. Onun para kaynağını kızımın yanında konuşmak istemiyordum. Ağzımı kapattım. Ama Atlas fark etmişti.
“Bir şey söyleyecektin sanki,” dedi, gözlerini yoldan ayırmadan. “Ne oldu?”
“Ben mi?”
“Sen.”
“H-hayır… bir şey yok.”
Sesimdeki yapaylık beni bile rahatsız etmişti.
Atlas kısa bir süre cevap vermedi. Ama hissettim. Bana baktığını hissettim. O kısa ama dikkatli bakışı. Şüpheli. Uzun.
Sonra yeniden gözlerini yola çevirdi.
Ve ben, o sessizliğin içinde, onun bu konuyu burada bırakmayacağını çok net anladım.
–––––––—
Restorana neredeyse on dakikada vardık. Arabadan iner inmez gözlerim büyük camlara takıldı. İçerisi sıcak sarı ışıklarla aydınlanıyordu; şık, pahalı ve neredeyse tamamen dolu bir yerdi. İnsanların alçak sesli konuşmaları ve tabak çatal sesleri dışarıya kadar hafifçe taşıyordu.
Atlas arabayı park edip motoru kapattı. Sonra arkasına dönüp bana ve Selin’e baktı.
“Vardık, hadi inelim.”
Ben kapıyı açmak için uzanmıştım ki Atlas bir anda elimi tuttu. Hareketim yarım kaldı. Parmaklarının o kısa ama beklenmedik teması bile midemde küçük kelebeklerin kanatlanmasına yetmişti.
Gözlerimi ona çevirdiğimde hafifçe gülümsedi.
“Lütfen.”
Sesi sakin ve kendinden emindi. Arabadan indi, benim tarafıma dolaşıp kapımı açtı. Artık bu centilmen tavırlarına alışmam gerekiyordu çünkü her seferinde kalbimi hazırlıksız yakalıyordu.
İnerken istemsizce gülümsedim. Ardından Selin’in kapısını da açtı ve hep birlikte restoranın içine girdik.
İçerisi dışarıdan bile daha etkileyiciydi. Tavandan sarkan zarif avizeler, beyaz masa örtüleri ve hafif kahve kokusuna karışan taze ekmek kokusu… İnsan kendini biraz daha düzgün oturmaya mecbur hissediyordu.
Boş bir masaya geçtik. Ben oturur oturmaz Selin’i yanıma çektim. Atlas ise tam karşımıza geçti.
Birkaç saniye sonra yanımıza genç bir garson geldi. Önümüze iki menü bıraktıktan sonra bekleyerek bize baktı.
Atlas menüyü eline bile almadan bana döndü.
“Ne yemek istersin?”
Sonra bir anda Selin’i fark edip hafifçe güldü.
“Pardon, isterseniz.”
Onun bu küçük unutkanlığı ve hemen ardından toparlaması nedense içimi ısıttı. Samimiyetsiz değildi; tam tersine doğal geliyordu.
Menüye göz attım. Fiyatları görünce istemsizce ilk date’imiz aklıma geldi. O zaman da içimden aynı şekilde söylenmiştim. Ama belli ki buna alışmam gerekiyordu.
Omuz silktim.
"Sade bir kahvaltı işte.”
Atlas kaşını hafifçe kaldırdı. “Ek bir şey?”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.”
Tam o anda Selin’in ağzını açtığını gördüm. Onu o bakıştan tanıyordum; kesin saçma pahalı bir tatlı söyleyecekti. Hemen ona sertçe bir bakış attım.
Sus.
Selin dudağını büzüp sustu. Ama Atlas bunu fark etmişti. Bakışlarını Selin’e çevirip hafifçe gülümsedi.
“Sen başka bir şey istiyor musun, Selin?”
Selin başını hafifçe eğdi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi.
"Yok, teşekkür ederim.”
Atlas dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle ona doğru biraz eğildi ve alçak sesle fısıldadı:
“Anneni değil, beynini dinle.”
Ben hâlâ duyabiliyordum.
Hemen araya girdim.
“Hayır canım, sadece kahvaltıdan sonra onun midesi bir tatlı kaldırmaz, onun için yani.”
Selin başını hızlıca salladı.
“İyiyim böyle.”
Atlas birkaç saniye ikimize baktı. Sonra derin bir iç çekip sandalyesine yaslandı.
“İyi… peki, tamam.”
Garson siparişleri not aldıktan sonra küçük bir tebessümle uzaklaştı.
Masa kısa bir sessizliğe gömüldü.
Ama o sessizlik rahatsız edici değildi.
Atlas’ın bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum ve nedense bu, kahvaltıdan çok daha fazla midemi karıştırıyordu.
“Ee, Selin,” dedi Atlas, sandalyesinde hafifçe öne eğilerek, “anaokulunu seviyor musun?”
İçimden istemsizce bir kahkaha yükseldi. Atlas’ım, Allah aşkına… konu açmak için gerçekten bunu mu buldun?
Ama bunu dışarı yansıtmadım, sadece dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Selin ise gayet ciddi bir şekilde soruyu düşündü, sonra yüzü aydınlandı.
“Çok seviyorum,” dedi heyecanla. “Arkadaşlarımla oynamayı, resim çizmeyi… her şeyi.”
Atlas başını salladı, sanki hayatın büyük sırlarını çözmüş gibi ciddi bir ifadeyle konuştu.
“Oh… sorunsuz hayat. Eğlen. Yoksa sonra çok özlersin.”
Buna dayanamadım. Dudaklarımı büzüp kaşlarımı hafifçe kaldırarak ona baktım.
“Ne o? Atlas Bey küçüklüğünü mü özlemiş?”
Atlas bana bakıp hafifçe güldü.
“Vallahi Leyla,” dedi, sesi bu kez daha sakin ve samimiydi, “bana hangi döneme tekrar dönmek istersin diye sorsan, direkt çocukluk derim. Problemsiz, düşüncesiz… sadece eğlenmeye devam ettiğin bir hayat.”
Sözleri havada birkaç saniye asılı kaldı.
İster istemez sustum. Gözlerim yavaşça Selin’e kaydı. Küçük elleriyle masadaki peçeteyi katlamaya çalışıyordu. Onun şu anki en büyük derdi muhtemelen kahvaltıdan sonra yiyemeyeceği bir tatlıydı. Ve bu düşünce içimi hem ısıttı hem de hafifçe burktu.
Başımı hafifçe salladım.
“Haklısın.”
Hem de fazlasıyla haklıydı.
Tam o sırada kahvaltılar geldi. Masaya yayılan sıcak ekmek kokusu, kızarmış peynirin hafif kokusu ve yeni demlenmiş çayın buharı bir anda bütün düşüncelerimi dağıttı.
Gerçekten harika görünüyordu.
Refleksle çayıma uzandım. İki tane şeker attım ve karıştırdım. Sonra elim alışkanlıkla Atlas’ın bardağına yöneldi.
Tam şekeri bırakacaktım ki sesiyle duraksadım.
“Hayır,” dedi hafifçe gülümseyerek, “şekersiz içerim.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Öyle mi? Çayın tadını gerçekten çıkarmak istiyorsun yani?”
Atlas gülümsedi. O kendinden emin, hafif alaycı gülümsemesiyle.
“Evet, aynen öyle.”
“Vay be,” dedim başımı sallayarak, “ne kadar olgun bir tercih.”
“Teşekkür ederim,” dedi ciddiyetle, “yılların tecrübesi.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Yemeğe başladık.
Belki gerçekten sıradan bir kahvaltıydı, belki de ben fazla abartıyordum ama her şey inanılmaz lezzetliydi. Peynir bile normalden daha güzel geliyordu.
Bir yandan kendi kahvaltımı yapıyor, bir yandan da Selin’in önündeki zeytinleri ayıklıyor, ekmeğini küçük parçalara bölüyordum.
Tam o sırada Selin ağzındaki lokmayı bitirip heyecanla başını kaldırdı.
“Atlas abi,” dedi, “biliyor musun, benim doğum günüm haftaya perşembe.”
Atlas hemen ona döndü.
“Ah, gerçekten mi?” dedi şaşırmış gibi yaparak. “O zaman beş mi oluyorsun?”
Selin’in gözleri büyüdü.
"Evet! Nereden biliyorsun?”
Atlas hiç düşünmeden cevap verdi.
“Annen söyledi.”
Ve işte tam o anda felaket geldi.
Selin aniden bana döndü.
“Anne,” dedi, gözleri parlayarak, “Atlas abi de gelsin mi doğum günüme?”
Elimdeki çatal havada asılı kaldı.
Duraksadım.
Ne doğum günü, Selin?
Sadece sana küçük bir pasta yapacağım. Belki birkaç balon, belki biraz süs… o kadar. Ne büyük bir kutlama ne de kalabalık bir davet. Hem Atlas daha evimizin kapısından bile içeri girmemişti. Bu kadar hızlı şekilde özel hayatıma girmesi… fazla yakındı. Fazla gerçekti.
Ama bunların hiçbirini söyleyemezdim.
Ne Selin’in o heyecanlı gözlerini söndürmek istiyordum ne de Atlas’ın yüzündeki o sakin ifadeyi değiştirmek.
İkisini de kırmak istemiyordum. Bu yüzden boğazımdaki düğümü yutup kısa bir cevap verdim.
“Bakarız.”
Atlas hiçbir şey söylemedi. Sadece bana baktı. Ve nedense o bakış, verdiğim cevaptan çok daha fazlasını duymuş gibiydi.
––
Kahvaltıyı neredeyse bitirmiştik ve hafifçe ağzımı peçeteyle temizleyip Atlasa döndüm.
"Ben Selinin elini bi yıkayıp geleyim, olur mu?"
"Olur, olur." Atlasın onayiyla ayağa kalktım ve selinle lavaboya yöneldim.
Atlasın bakış açısından:
Onları gözümle lavaboya kadar takip ettim. Leyla’nın Selin’in elinden tutuşu… o küçük, doğal hareket bile garip bir şekilde içimde sıcak bir şey bırakıyordu. Ama yüzümdeki ifade bunu uzun süre taşımadı.
Gülümseme yavaşça kayboldu.
Sandalyeye biraz daha yaslandım, çatalımı tabağa bıraktım.
“Ne bu…” diye mırıldandım kendi kendime. “Kendimi kıza sevdireceğim diye yaptığım çabaya bak. ‘Selinciğim, artık ben senin babanım’ demem eksik kalacak neredeyse.”
Kafamı hafifçe salladım, ama içimden gülüyordum da bir yandan. Komik olan şu ki, ne yaparsam yapayım Selin zaten beni sevmiş gibiydi.
Gözüm istemsizce tekrar onların gittiği yöne kaydı.
Leyla…
O at kuyruğu saç modeli ona fazlasıyla yakışıyordu. Işığın vurduğu yerde yüzü daha da parlıyordu. Dudaklarındaki o hafif renk bile yemek yüzünden gitmişti. Ve en sinir bozucu kısmı… bunun farkında bile olmamasıydı.
“Tam şu an…” dedim içimden, “tam yakınlaşabileceğim bir an ama o küçük velet her şeyi yine dağıtıyor.”
Tam o sırada önümde biri durdu.
Bakışlarım otomatik olarak yukarı çıktı.
Orta yaşlara yakın, sert yüzlü bir adam. Kaşları çatık, gözleri direkt bana kilitlenmiş.
Sandalyemde biraz daha dik oturdum.
“Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?” dedim sakin bir tonla.
Adam bir an bile gözlerini kırpmadı.
“Sen hangi cüretle karımı ve kızımı kahvaltıya çağırıyorsun?”
Kaşlarım hafifçe yukarı kalktı.
Bir saniye sessizlik oldu.
“Nasıl?” dedim, net bir şekilde anlam verememiş gibi.
Tam o anda ayağa kalktım. Sandalyenin ayakları yerde hafif bir sürtünme sesi çıkardı.
Aramızdaki mesafe kapanınca, benden birkaç santim daha kısa olduğunu fark ettim ama yüzündeki öfke bunu hiç umursamıyordu.
“Dediğimi duydun,” dedi dişlerinin arasından. “Karımı ve kızımı kahvaltıya nasıl çağırırsın?”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra parçalar yerine oturdu.
Leyla’nın eski kocası.
Bakışlarım bir an istemsizce kapıya, onların gittiği yöne kaydı. Sonra tekrar adama döndüm.
Sakin kal.
Sakin kal.
