6. bölüm · Kalbin İkinci Şansı

Aşk ne demek

Lidya Demir

---

Yarın sabah:

Tüm sabahı ve öğleden sonranın ilk saatlerini hazırlanarak geçirdim. Normalde tek bir randevu için bu kadar uğraşmam. Ama bu Atlastı…

Aynanın karşısında durup kendime baktım. Omuzları tamamen açıkta bırakan, uzun kollu, siyah bir bluz, vücuduma tam oturuyordu. Yüksek belli, koyu lacivert renkte, bol paça bir kot pantolon. Bel kısmında kahverengi, yuvarlak tokalı bir kemer var ve iyah, sivri burun topuklu botlar. Elimde ise siyah küçük çanta vardı.
Saçlarım gevşek dalgalar halinde omuzlarıma dökülüyordu; makyajım, doğal ve kusursuz görünüyordu. Duvar saatinin tiktakları kulağımda yankılanırken gözüm rakamlara kaydı: 17.15.

Günün büyük kısmı Selin’le geçmişti. Ona kahvaltı hazırladım, banyosunu yaptırdım, dinozor figürleriyle oynadım. Şimdi ise salonun köşesindeki pufun üstünde oturmuş, gözleri televizyona takılmış, elinde en sevdiği yeşil dinozorla oyalanıyordu.

Yanına gidip başına hafifçe dokundum.
“Anne biraz dışarı çıkacak, tatlım.” dedim. Sabah konuştuğum Neslihan abla, Selin’e göz kulak olmaktan mutlu olacağını söylemişti. İçim rahattı.

Yanına çömelip yanağına bir öpücük kondurdum.
“Söz ver, Neslihan ablayla uslu olacaksın. Anne yokken ağlamak, mızmızlanmak yok.”

Selin gözlerini benden ayırmadan başını salladı.
“Tamam anne.”

Bu cevabı duymak beni rahatlattı. Her zaman bu kadar kolay olmuyordu.

Saçlarını karıştırarak gülümsedim.
“Aferin benim kızıma. Anne dönecek. Unutma—”

Tam o sırada dışarıdan kısa bir araba kornası duyuldu. Sanki kalbim aniden hızlandı. Muhtemelen Atlastı.

Selin’in yanağına son bir öpücük verip ayağa kalktım.
“Gidiyorum, tatlım. İyi kız ol.”

Apartmanın kapısından çıkar çıkmaz onu gördüm. Atlas, BMW’sinin kapısına yaslanmış, ellerini cebine sokmuş, beni bekliyordu.

Üzerinde beyaz bir kazak ve siyah pantolon vardı. Kazağın içinde vücudu belirginleşmiş, çene hattı daha keskin görünüyordu. Gözlerimi birkaç saniye ondan ayırmak zor geldi.

Sanki zaman yavaşlamıştı. Kazağın beyazı, teninin sıcak tonunu daha belirgin kılıyor; soğuk havada çıkan nefesi havada kısa bir an asılı kalıyordu.

Kendimi toparlayıp dudaklarımda hafif bir gülümsemeyle yanına yürüdüm.
“Dakiksin.” dedim.

Atlas, hafif bir tebessümle bana baktı. Gözleri baştan aşağı üzerimde gezindi, sanki bakışlarının ağırlığını hissettim.
“Ve sen… harika görünüyorsun.” dedi.

Sonra, hiçbir şey söylemeden yana doğru adım atıp arabanın kapısını nazikçe açtı. O an, bu küçük ama anlamlı hareketin beni neden bu kadar etkilediğini kendime açıklayamadım.

Gözlerimi onunkilere dikmemeye çalışarak, dudaklarımda hafif bir gülümseme belirdi. Ama bakışlarının üzerimde bıraktığı etki yüzümde belli olmuş olmalı ki yanaklarımda hafif bir sıcaklık hissettim. Onun karşısında sıradan bir tepki vermeye çalışarak kaşlarımı kaldırdım.

Yolcu koltuğuna oturdum, kapı yavaşça kapandı.
“Centilmenmişsin… biraz da kibirli ama olsun.” dedim, bakışlarımı yola çevirmeye çalışarak.

Atlas, direksiyonun başına geçip motoru çalıştırdı.
“Teşekkür ederim…” dedi, göz ucuyla bana bakarak, “bunlar senin güzel gözlerinin eseri.”

Bu kadar rahat, bu kadar kendinden emin konuşmasına gülmeden edemedim. Gözlerimi hafifçe devirdim. 'Bu adam gerçekten tehlikeli.' diye düşündüm. Hem kelimeleriyle hem bakışlarıyla insanı hazırlıksız yakalıyordu.

Yola çıkmıştık ki, aniden aklına gelmiş gibi arka koltuğa uzandı.
“Bu arada…” dedi, “Dün restoranda lalelerini unutmuşsun. Aceleyle kalkınca orada kaldı.”

Elinde, canlı kırmızı renkleriyle dikkat çeken lale buketi vardı. Sessizce bana uzattı.

Bir an duraksadım. Onun bu kadar ince bir detay hatırlaması beni şaşırtmıştı. Buketi ondan aldım. “Bunları sakladın mı? Duygusal biri olduğunu düşünmezdim.” dedim, buketi kucağıma yerleştirirken.

Atlas, gözlerini yoldan ayırmadan hafifçe gülümsedi.
“Beni yakında daha iyi tanıyacaksın.”

Ben de kucağımdaki lalelere bakıp hafifçe gülümsedim. Kokuları hafifti ama etkisi güçlüydü; sanki bu küçük jest, kelimelerden daha çok şey söylüyordu.

Atlas boğazını hafifçe temizledi, bakışları yoldan bir an bile ayrılmadan konuştu.
“Bu arada… Selin nasıl?”

Sorusu beni gülümsetti. Kızımın adını duymak, kalbimin kapısını açmanın en kolay yoluydu.
“İyi. Bu akşam komşu ona bakıyor. Umarım uslu duruyordur.” dedim, sesime hafif bir yumuşaklık yerleşerek.

“Öyle mi? Iyi, iyi.” dedi, ama o an, sesindeki ilgisizliği fark ettim. Sanki soruyu sadece nezaketen sormuş gibiydi. Gülümsemem hafifçe soldu. Kaşlarımı çatarak yüzüne baktım, ama ifadesi değişmedi.

Tam bir şey diyecekken konuyu değiştirdi.
“Gideceğimiz filmin çok iyi olduğunu söylüyorlar.”

Gözlerimi devirdim. Bir dakika önce kızımı konuşuyorduk, şimdi birden filmden bahsediyordu.
“Evet, romantik komedi. Ne olmuş?” dedim, sesimde belli belirsiz bir sitemle.

“Konusuna biraz baktım.” diye devam etti. “Bir kadının evliliğiyle ilgili maceraları… romantik ve komik şeyler var.”

Aşk ve ilişkiler üzerine konuşmaya kayınca içimde hafif bir çekingenlik belirdi. Onunla bu konuları konuşmak, henüz bu kadar az tanıyorken, tuhaf bir şekilde mahcup hissettiriyordu. Bakışlarımı camdan dışarı çevirdim.
“Yoğunmuş… basit bir romantik komediye göre fazla derin.” dedim.

Bir an sessizlik oldu. Sonra, sesi beklenmedik derecede ciddi bir tonda geldi:
“Leyla, senin için ‘aşk’ ne demek?”

Beni hazırlıksız yakalayan bir soruydu bu. Aşk… Karmaşık, derin, anlatması zor bir şeydi. Bir süre sustum, kelimeleri dikkatle seçmeye çalışarak. Normalde böyle konularda kolay kolay açılmazdım, ama Atlasa karşı garip bir dürüstlük isteği vardı içimde.

“Bana göre aşk… uzun ve yorucu bir günün sonunda eve dönmek gibi.” dedim yavaşça. “Rahatlık, sıcaklık, güven ve huzur…”

O, dudaklarında sıcak bir gülümsemeyle, “Ah, bu çok saf bir yaklaşım.” dedi. Elini, kucağımda duran elimin üzerine koyacak gibi yaptı ama ani bir kararla tekrar direksiyona yerleştirdi.

O hareketini fark ettim. Küçücük bir jestti ama dikkatimi çekmeye yetti. Sanki bir an yaklaşmak istemiş ama kendini tutmuştu.

Merakım ve kafamdaki soru işaretleri artarken hafifçe başımı ona çevirdim.
“Biliyor musun, tam bir muamma gibisin. Bir an çok açık ve çekici oluyorsun, sonraki an hemen geri çekiliyorsun.” dedim.

Sözlerim ona biraz dokunmuş olmalı ki direksiyonu daha sıkı tuttu, sonra gevşetti. Yan gözle bana bakıp sonra geri yola baktı.
“Muamma, ha? Sanırım öyle denebilir.” dedi.

Onu bu konuda sıkıştırmanın bir şey değiştirmeyeceğini hissettim. Bu yüzden konuyu yumuşak bir şekilde başka yöne çektim.
“Peki, sıra sende. Senin için 'aşk' ne demek?”

Atlas derin bir nefes aldı, bakışlarını yoldan ayırmadan konuştu:
“Aşk… seni olduğun gibi kabul etmektir. Tüm güvensizliklerini… senin kusur olarak gördüklerini, benim seni sen yapan parçaların olarak görmem demektir. Seni asla değiştirmeye çalışmamak… ne olursa olsun sana değer vermek ve yanında olmak demektir.”

Söyledikleri beni şaşırttı. Atlastan böyle samimi, böylesine içten bir cevap beklemiyordum. Kelimeleri zihnimde yankılandı. Onun tanımladığı o tür bir aşkı ne kadar çok istediğimi fark ettim… ve belki de, Atlasın gerçekten böyle hissetmeye muktedir biri olabileceğini hissettim.