11. bölüm · Kalbin İkinci Şansı
...
–––
Leyla’nın bakış açısı:
Selin’in ellerini lavaboda yıkarken gözüm bir anda koluna kaydı. Kahvaltıda yediği çikolatadan ceketine bulaşmış, kahverengi bir leke inatla kumaşa yapışmıştı.
“Ay, tatlım…” dedim hafifçe kaşlarımı çatarak. “Niye dikkat etmedin sen?”
Selin dudaklarını büzüp o masum bakışını bana çevirdi.
“Yanlışlıkla oldu, anne.”
İşte o bakış… Dünyanın en büyük suçunu işlese bile insanın kızası gelmezdi. İçimden derin bir nefes verdim. Bir yandan suyla lekeyi çıkarmaya çalışıyor, bir yandan da kendi kendime söyleniyordum. Ama leke sanki inadına daha da belirginleşiyordu.
“Tamam,” dedim sonunda pes ederek. “Sen burada bekle. Ben ceketini getireyim. Zaten hava soğuk, okul boyunca onu giyersin.”
Başını usulca salladı.
Lavabodan çıkıp restorandaki masamıza doğru yürümeye başladım. Daha birkaç adım atmıştım ki gördüğüm manzara beni olduğum yere çiviledi. Kalbim bir anda sertçe göğsüme vurdu.
Atlas… Ve karşısında Gökhan. Eski kocam.
İkisi karşı karşıya durmuş, birbirlerine öyle bir bakıyorlardı ki aradaki havayı bıçakla kesmek mümkündü. İkisi de kıpırdamıyordu ama o sessizlik, bağırıştan daha korkutucuydu.
Tüylerim diken diken oldu.
Ne alaka şimdi? O şerefsiz buraya nasıl geldi? Nereden buldu beni? Ne zamandır beri burda?
Leyla, kendine gel. Şimdi panik yapma. Çöz bunu.
Hızlı adımlarla yanlarına yürüdüm. İlk refleksim Atlas’a bakmak oldu ama ağzımdan çıkan isim Gökhan’ınkiydi.
“Gökhan… senin burada ne işin var?”
Gökhan hemen yüzünü bana çevirdi. Gözlerinde o eski, sinir bozucu rahatlık vardı.
“Sence?” dedi alayla. Sonra başını Atlas’a doğru salladı. “Asıl bu lavukla ne ayak?”
Cümle biter bitmez Atlas’ın yüzü değişti. Bir anda ileri atıldı ve Gökhan’ın yakasını sertçe kavradı.
“Lan,” dedi dişlerinin arasından, sesi buz gibiydi, “Sen kime lavuk diyorsun? Düzgün konuş.”
Gökhan en ufak geri adım atmadı. Aksine dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümseme belirdi.
“Sana diyorum. Ne oldu? Hâlâ anlamadım… Sende ne buldu da bende yok?”
Atlas’ın çenesi sertleşti.
“Ben şimdi sana göstereceğim bende ne bulduğunu—”
Tam o anda araya girdim. Atlas’ı iki elimle geriye itip Gökhan’ın önünde durdum.
“Atlas!” dedim sertçe. “Ne yapıyorsun? Kendine gel.”
Bir anlığına bana baktı. O öfkenin içinde, şaşkınlık vardı. Sanki benim onu durdurmamı beklemiyormuş gibi.
Tam o sırada yanımıza telaşlı bir garson geldi.
“Lütfen,” dedi gergin bir sesle, “ne tartışacaksanız dışarıda tartışın. Müşteriler rahatsız oluyor.”
Haklıydı.
Başımı eğip kısa bir nefes aldım. Daha fazla rezillik çıkmadan bunu bitirmem gerekiyordu.
Masaya yöneldim, çantamı aldım. Selin’in ceketini de elime geçirdim. Sonra tekrar Gökhan’a döndüm.
Sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak konuştum.
“Lütfen git buradan… Sonra konuşuruz.”
Ama Atlas hemen atıldı.
“Ya Leyla, sen bu adamla daha ne konuşacaksın? Eski mevzu kapandı, bitti.”
Gökhan bu kez tamamen Atlas’a döndü. Sesindeki tehdit gizlenmeye bile çalışılmamıştı.
“Sen bir dışarı çıksana. Burada pek bir şey yapamazsın.”
Atlas kısa bir kahkaha attı ama o kahkahada zerre eğlence yoktu.
“Karşıma geçip mahalle tehditleri yapıyorsun bir de. Tamam, hadi çık.”
Bir adım daha atacaktı ki kolunu tuttum.
“Atlas…”
Sesimi bu kez yumuşattım. Gözlerinin içine bakarak fısıldadım.
“Sakın… benim için.”
Bir anda yüzündeki sertlik kırıldı. Gözleri yumuşadı. Derin bir nefes verdi.
Tam o sırada kapının yanında Selin’i gördü. Benim de bakışım oraya kaydı ve içimden küfür ettim.
Allah kahretsin. Selin. Eğer Gökhan’ı görürse—
Atlas hiç düşünmeden hareket etti. Hızlı adımlarla Selin’e yöneldi, onu kucağına aldı ve küçük bedenini Gökhan’ın görüş açısından tamamen kapattı. Sanki içgüdüyle yapmıştı bunu.
Garsona yönelip hesabı istedi. Sonra bana dönüp başıyla kapıyı işaret etti. Arabaya geç. Sessiz ama netti.
Gökhan’a bir saniye daha bakmadan arkamı dönüp gidecektim. Bu konuşmanın uzaması demek, geçmişin yeniden önümde açılması demekti ve buna ne gücüm vardı ne de sabrım.
Tam bir adım atmıştım ki kolumda ani bir dokunuş hissettim. Refleksle irkildim. Gökhan’ın eli.
Hiç düşünmeden kolumu sertçe geri çektim, sanki tenime değen şey onun eli değil de yakıcı bir şeymiş gibi.
“Leyla…” dedi.
Sesi yumuşaktı. Eskiden o tonla konuştuğunda içimde bir şeyler çözülürdü belki. Ama şimdi… hiçbir şey hissetmiyordum. Ne özlem, ne kırgınlık. Sadece yorgunluk.
Gökhan, “Bunu niye yapıyorsun bana? Beni delirtmeye mi çalışıyorsun?”
Gözlerimi ona sabitledim. İçimde en ufak bir tereddüt bile yoktu.
“Beni bırak,” dedim soğuk bir sesle. “Yoksa Atlas’ı tekrar buraya getirmeme lüzum kalmasın.”
Evet, resmen onu Atlas’la tehdit ediyordum ve bundan gram pişman değildim.
Gökhan birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra beklenmedik şekilde kahkaha attı. O sinir bozucu, küçümseyen kahkahası…
“Ne o?” dedi alayla. “Korkacağımı mı zannettin? Bu adam bana bir sik yapamaz.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Öyle mi?” Bir adım yaklaştım. Sesimi alçaltarak konuştum.
“O zaman neden tartışmayı uzatmadın? Ortam müsait değildi falan deme… çünkü senin bulunduğun yerin hiçbir zaman umrunda olmadığını ikimiz de çok iyi biliyoruz.”
Bu kez gülen o değildi. Yüzündeki ifade sertleşti. Gözleri karardı ama cevap veremedi. Çünkü haklıydım.
Gökhan her zaman aynıydı. Gürültü çıkarır, tehdit eder, insanı köşeye sıkıştırmaya çalışırdı… ama karşısında gerçekten durabilecek birini görünce geri adım atardı.
Tam o sırada uzaktan gelen sert bir ses havayı kesti.
“Leyla.”
Başımı çevirmeme bile gerek kalmadı. O sesin sahibini tanımamak mümkün değildi. Atlas. Sesi net, sert ve alışılmış o emir veren tonundaydı.
“Hadi gidelim.”
Bu bir teklif değildi. Bu, 'bu konuşma burada bitti' demenin başka bir yoluydu.
Atlas birkaç adım ötede durmuş bize bakıyordu. Selin arabadaydı ve onun sabrı çoktan taşma noktasına gelmişti, bunu bakışlarından bile anlayabiliyordum.
Gökhan bana değil, bu kez Atlas’a baktı. Sonra yeniden bana döndü.
“Bu burada bitmedi, Leyla.”
Sesindeki tehdit açık ve tanıdıktı. Ama artık beni korkutmuyordu. Eskiden o tehditlerin altında ezilen kadından eser kalmamıştı.
Hiçbir şey söylemedim. Sadece ona son bir kez baktım. İçimde ne öfke vardı ne acı. Sadece kesin bir bitiş.
Arkamı döndüm ve tek kelime etmeden arabaya doğru yürüdüm.
Arkamda kalan adam geçmişimdi. Önümde bekleyen adam ise… belki de ilk defa gerçekten yanımda duran biriydi.
Atlas’la birlikte arabaya bindiğimiz anda kapılar sertçe kapandı. O ses bile içerideki gerginliği anlatmaya yetiyordu.
Atlas tek kelime etmeden kontağı çevirdi. Parmakları direksiyonun üzerinde sıkılmıştı; çenesi hâlâ sertti, bakışları yola kilitlenmişti. Az önce yaşananların öfkesi hâlâ üstündeydi, belli oluyordu.
Arka koltuktan Selin’in küçük sesi yükseldi.
“Anne, okula geç kaldık…”
Bir anlığına gözlerimi kapattım.
Ah, evet. Okul.
Arabadaki saate baktım. Neredeyse 6-7 dakika geçmişti.
“Arabayla hızlı gideriz,” dedi Atlas, sesi sakin tutmaya çalışarak.
Telefonumu açıp konumu tekrar kontrol ettim.
“Okulun konumunu attım sana.”
Atlas gözünü yoldan ayırmadan kısa bir cevap verdi.
“Gördüm.”
Ve gerçekten de gördüğünü belli edecek şekilde arabayı biraz daha hızlandırdı.
Camdan dışarı bakarken bir yandan saate tekrar gözüm kaydı.
Ben de işime geç kalıyordum.
Ama bunu şimdi söylemek… hiç akıllıca olmazdı. Atlas zaten yeterince sinirliydi. Üstüne bir de benim geç kalma stresimi yüklemek istemiyordum.
Bugün yaşananları düşündükçe içimde hafif bir utanç büyüyordu.
Atlas bunların hiçbirini hak etmiyordu.
O lafları, o tehditleri, o saçma gerginliği…
Hiçbir erkek kendini böyle bir durumun içinde bulmak istemezdi. Hele sevdiği kadının eski kocasıyla yüz yüze gelmek… Hele o adam Gökhan gibi biriyse.
İçimden derin bir nefes verdim. Birkaç dakika sonra Selin’in anaokulunun önüne geldik. Atlas arabayı hızlı ama kontrollü bir şekilde durdurdu.
“Hadi inelim,” dedim.
Selin’i sınıfına kadar bırakmak istiyordum. Tam emniyet kemerimi açarken arka koltuktan o minik ses yine geldi.
“Anne…”
Arkamı döndüm.
“Atlas abi beni götürsün mü sınıfıma?”
Bir anlığına sessizlik oldu. Gözüm Atlas’a kaydı.
Yüzündeki sert ifade ilk defa yumuşadı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Az önceki öfkenin yerini daha sıcak bir ifade almıştı.
“Olur,” dedi. “Götürürüm.”
Ben hafifçe başımı salladım.
"Zahmet olmasın, Atlas.”
Bana dönüp kısa bir bakış attı.
“Yok,” dedi sakin bir sesle. “Ne zahmeti… Selin o.”
O kadar basit söylemişti ki. Ama nedense içimde bir yere dokundu. Yüzümde istemsiz, sıcacık bir gülümseme oluştu.
Atlas arabadan indi, Selin’in kapısını açtı ve onu dikkatlice indirip elinden tuttu. Küçük parmakları onun büyük elinin içinde kaybolmuştu. Birlikte okul kapısına doğru yürüdüler.
Ben onları izledim ve o görüntü… canımı acıtmak yerine içimi garip bir huzurla doldurdu. Sonra gözüm arabanın içine kaydı. İlk defa gerçekten dikkatli baktım. İçeride hafif ama oldukça güzel bir parfüm kokusu vardı. Ne ağır ne boğucu… tam Atlas gibi, net ama rahatsız etmeyen bir koku. Arabanın içi de aynı şekilde düzenliydi. Şık ama gösterişsiz.
Daha önce hiç bu kadar dikkat etmemiştim. Ön koltuğun yanına göz gezdirdim. Güneş gözlüğü, ıslak mendil, peçete, ve bir zarf.
Kaşlarım hafifçe kalktı. Zarf mı? İçine bakmak istedim. Gerçekten istedim, ama açarsam belli olurdu. Hem bu… biraz fazla meraklı olmak olurdu.
Tam o sırada kapı açıldı. Atlas geri geldi, arabaya oturdu ve derin bir iç çekti. Motoru çalıştırmadan önce bana baktı.
“Nasıldı?” diye sordum.
Kısa bir sessizlikten sonra hafifçe gülümsedi.
“Güzeldi,” dedi. “Küçük bile olsa… baba gibi hissettim kendimi.”
Kalbim bir an garip şekilde sıkıştı. Baba gibi. O cümleyi söylerken yüzündeki ifadeyi görmek… insanın içine işliyordu.
Ben sadece hafifçe gülümsedim.
“Şimdi işine gidelim,” dedi sonra. “Geç kalmadın değil mi?” Soruyu sorarken saate baktı. Ben ise gözlerim kısa bir anlığına kucağıma kaydı. Dürüstçe cevap verdim.
“Evet. Kaldım.”
Kaşını hafifçe kaldırdı.
“Ne kadar?”
“On beş dakika falan.”
“Patron kızmaz bence. Selin’i koyarsın ortaya, bir bahaneyle.”
İçimden kısa bir kahkaha geçti.
Ah Atlas… Bir bilsen Selin’i kaç kere bahaneye çevirdiğimi.
“Bilmiyorum,” dedim. “On beş dakika bir barista için fazla.”
Hiç düşünmeden cevap verdi.
“Ben konuşurum.”
Başımı hemen iki yana salladım.
“Hayır, Atlas. Lütfen karışma.” Sesim biraz daha yumuşadı.
“Zaten seni alakan olmayan şeylerin içine soktum. Özür dilerim bu arada…”
Bu kez bana döndü. Bakışları netti. Kararlı. “Leyla,” dedi, hafifçe kaşlarını çatarak, “Saçmalama, orada seni o adamla tek bırakmazdım zaten.”
Bazı cümleler vardır… Bağırılmaz. Abartılmaz, ama insanın içinde uzun süre yankılanır. İşte bu da onlardan biriydi.
“Bilmiyorum… beni takip ediyormuş.”
Cümle ağzımdan çıkarken gözlerim hâlâ kucağımdaydı. Parmaklarımla çantamın kenarını oynuyor, Atlas’a bakmamaya çalışıyordum. Çünkü bakarsam, o bakıştaki endişeyi daha net göreceğimi biliyordum.
Ve gerçekten de sesi geldiğinde o endişe saklanmıyordu.
“Sana zarar verebilir mi?”
Kısa, net… ama içinde bastırılmış bir öfke vardı. Küçük bile olsa Atlas’ın ses tonunda bunu duymamak mümkün değildi.
Derin bir nefes aldım.
“Bunu sonra konuşalım, Atlas,” dedim yorgun bir sesle. “Yoksa işime gerçekten geç kalacağım.”
Bir an sessizlik oldu. Atlas konuyu uzatmak istemediğimi anladı. Başını hafifçe salladı, başka bir şey söylemeden arabayı yeniden çalıştırdı.
Motorun sesi aramızdaki sessizliği doldurdu. Bir süre sonra yine o konuştu.
“Patrona ne diyeceksin?”
Camdan dışarı bakarak omuz silktim.
“Bilmem… bence bu ayın maaşından keser.”
Bu cümleyle birlikte Atlas’ın ayağı gaza biraz daha sert bastı.
“Ben konuşurum.”
Gözlerimi devirdim. "Atlas, konuşmanı istemiyorum. Senin yüzünden değil zaten… benim yüzümden.”
Bu kez cevap vermedi.
Ama o sessizlik…
O sessizlik hiç hoşuma gitmedi. Sanki sadece susmuyordu; kafasının içinde başka bir plan kuruyordu ve Atlas sustuğunda, bu genelde iyiye işaret olmuyordu.
––––––
Kafenin önüne geldiğimizde içimde garip bir huzursuzluk vardı. Arabadan birlikte indik. Ben daha kapıya yönelmeden ona döndüm.
“Atlas, bak lütfen…”
Ama o hemen sözümü kesti.
“Leyla, asıl sen lütfen.”
“Ya bak, ben hallederim—”
Cümlemi tamamlayamadan elim bir anda onun elinin içinde kaldı. Sıcak, kararlı ve itiraz kabul etmeyen bir tutuş. Atlas hiçbir şey demeden beni çalıştığım kafenin içine doğru çekti.
Allah’ım.
Şimdi çalışanlar mı görsün, patron mu görsün… hepsi ayrı bir felaket. Kesin herkes aynı şeyi düşünecek: Bu Leyla’nın elini tutan adam kim?
İçeri girerken kalbim gereksiz yere hızlandı.
“Patronun odası nerede?” diye sordu Atlas.
Sessizce cevap verdim. “İlerde.”
Bir yandan da gözlerim etrafta Süseni arıyordu. Gelmişti, emindim. Önlüğü askıda değildi. Ama neredeydi?
Allah’ım ne olur bizi görmesin.
Patronun odasına doğru ilerledik. Atlas kapıyı çaldı. İçeriden kısa ve otoriter bir ses geldi. "Gir.”
Tam o anda refleksle elimi Atlas’ın elinden çektim. O da bunu fark etti. Bana yandan kısa bir bakış attı. O bakışta net bir soru vardı: Neden bıraktın?
Başımı hafifçe salladım. Olmaz.
İçeri birlikte girdik. Patron masasının arkasındaydı. Bizi görmeden önce klasik o memnuniyetsiz ifadesiyle konuştu.
“Sonunda teşrif etmiş Leyla Hanım—”
Ama başını kaldırdığı anda cümlesi yarım kaldı. Çünkü karşısında Atlas vardı. Atlas son derece sakin, kendinden emin bir şekilde elini uzattı.
“Merhabalar.”
Patron birkaç saniye afalladıktan sonra hemen ayağa kalktı ve eliyle tokalaştı.
Atlas sanki burası onun yeriymiş gibi rahat bir tavırla patronun masasının karşısındaki koltuğa oturdu. Ben de sessizce karşısındaki sandalyeye geçtim.
“Ben Atlas,” dedi sakin ama net bir sesle. “Atlas Tekin.”
Patronun yüzündeki ifade resmen değişti. Adam bir anda dikleşti, yeleğini düzeltti. “Atlas Bey… hoş geldiniz. Niye zahmet ettiniz?”
Ben ise sadece oturup olanları izliyordum. Bir dakika. Ne?
Atlas hiç duraksamadan devam etti.
“Yok, ne zahmeti. Ben Leyla için geldim aslında. Bugün benim yüzümden geç kaldı. Araba bozuldu tabii, yolun ortasında kalınca…”
Bunu öyle doğal anlattı ki, sanki gerçekten yaşanmış bir olaydı. Bir insan bu kadar rahat nasıl yalan söylerdi?
Patron hemen başını salladı.
"Yok yok, problem değil. Lütfen Leyla Hanım işinize geçin. Hiç sorun değil, Atlas Bey.”
Tabii ki sorun değildi. Adam neredeyse çay kahve ikram edecekti.
Atlas başını hafifçe salladı, sonra bana döndü. "Sen işine başla. Ben birazdan çıkarım.”
Sözünü ikiletmedim. Hemen ayağa kalktım ve odadan çıktım. Çünkü bir dakika daha orada kalsam gerçekten gülmeye başlayabilirdim.
Soyunma odasına geçip önlüğümü almak için dolabı açtım. Aklım hâlâ içerideydi.
Atlas Tekin…
Patronun o halini ilk defa görüyordum. Belli ki birlikte olduğum adam sadece “normal” biri değildi. Bilinen biriydi. Tanınan biri, ve ben bunu yeni yeni fark ediyordum.
“Kız! Bu gelişme nasıl bu kadar hızlı oldu?!”
Yerimden resmen sıçradım. “Süsen!” Elimi göğsüme koydum. “Ödümü kopardın.”
Süsen kapıya yaslanmış, yüzünde o aşırı meraklı sırıtışıyla bana bakıyordu.
"Hadi, soruma cevap ver…” dedi gözlerini kısarak. “Yoksa ben kendi teorilerimi üretmeye başlayacağım.”
“Hayır, öyle bir şey değil,” dedim hemen. “Sadece… arkadaşız.”
Süsen kaşını kaldırdı. “Arkadaş mı?”
Başını yana eğdi. “Elini tutmuştu.” Sırıttı. “Normal arkadaşlar artık el ele mi tutuluyor? Yeni trend mi kaçırdım?”
“Of, işine bak Süsen.” Yanaklarımın ısındığını hissedince başka tarafa döndüm ve önlüğümü giymeye başladım.
Süsen ise hiç durmadı. “Yani yakışıklıyı kaptın diyorsun? Sonunda Gökhan belasından kurtulduk.”
İçimden kısa, acı bir gülümseme geçti.
Ah Süsen … Bir bilsen, son iki günde Gökhan’ı kaç kere görmek zorunda kaldığımı.
“Neyse,” dedim kendimi toparlayarak. “Burası iş yeri.” Kapıya yöneldim.
Süsen arkamdan seslendi. "Ay tamam tamam… ama sonra detay istiyorum, canım!”
Göz devirdim. Tabii ki istiyordu.
Kasanın arkasına geçip çalışmaya başladım ama aklım hâlâ dışarıdaydı. Refleksle kafenin camından baktım.
Atlas gitmişti. Arabası artık orada yoktu. Ama garip olan şuydu… Bugün yaşanan bütün kaosa rağmen... Gökhan’ın o “Bu burada bitmedi” tehdidine rağmen… Aklımda kalan şey korku değil, Atlas’tı.
Sanki o adam, geldiği her yerde bütün karmaşayı susturuyordu.
