9. bölüm · Kalbin İkinci Şansı

Eski Koca

Lidya Demir

---

Evin kapısını açtığım anda günün yorgunluğu bir anda omuzlarımdan kayar gibi oldu. Ayakkabılarımı aceleyle çıkarıp kenara bıraktım. Dışarıdaki gürültü, karmaşa, utangaçlık... hepsi kapının ardında kalmıştı. İçerinin sıcak havası, tanıdık kokusu, bana derin bir huzur verdi. Salona adım attığımda, kahkaha dolu bir sahneyle karşılaştım.

Neslihan abla, koltukta Selin’i kucağına almış, bir şeyler anlatıyor, Selin ise gülmekten gözlerinden yaş gelmek üzereydi. Küçük kızımın bu kadar neşeli halini görmek, yüzüme kocaman bir tebessüm bıraktı.

Selin’in dikkatini çekmek için hafifçe boğazımı temizledim.

“Annem geldi!” diye sevinçle bağırdı ve bana doğru koşmaya başladı. Dizlerimin üzerine çöküp kollarımı açtım. Koşarak gelip boynuma sarıldığında o minicik kollarının sıcaklığını iliklerime kadar hissettim.

“Ohh… beni çok mu özledin?” diye sordum hafif gülerek.

“Evet! Çok özledim seni!” dedi ve yüzümün her yerine küçük, karışık öpücükler kondurmaya başladı.

“Ay tamam, tamam…” diyerek kahkaha attım. Geri çekildiğimde Neslihan abla ayağa kalkmış, ceketini omzuna atıyordu.

“Bari bir kahve içseydik,” dedim.

Sırıtarak bana baktı. “Yok, sen şimdi aşktan yorulmuşsundur,” deyip göz kırptı.

Bu lafı, içimde küçük bir kıvılcım gibi utanç ve gülümsemeyi aynı anda uyandırdı. Yanaklarımda hafif bir sıcaklık hissettim.

“Anne, aşktan yorulmak ne oluyor?” diye sordu Selin, merakla gözlerimin içine bakarak.

Kahkahamı tutamadım. “Boş ver tatlım,” dedim. “Sen şimdi pijamalarını giy ve yat. Çünkü yarın anaokuluna gitme vakti.”

Selin dudaklarını büzüp üfledi, sonra odasına doğru yavaş adımlarla yürüdü. Ben ise mutfağa geçip kahvemi hazırlamaya başladım. Fincanın içine kahve taneleri düşerken, evin sessizliğinde yalnızca mutfak saatinin tıkırtısı vardı.

Kahvemi yaptım, sıcak buharı fincanın üzerinde usulca yükselirken mutfağın sessizliğini doldurdu. Fincanı masanın üzerine bıraktım, ama aklım bir anda Selin’e kaydı. Ayak seslerimi olabildiğince hafif tutarak odasına doğru ilerledim. Kapısını yavaşça araladığımda, içeriden tatlı bir uyku nefesi geldi. Selin, battaniyesine gömülmüş, yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Uykuya ne kadar çabuk daldığını bilsem de, bu hâlini izlemekten kendimi alıkoyamadım.

Kapıyı sessizce kapatıp salona döndüm. Koltuğa oturduğumda kahve fincanımı yanıma aldım, elim telefona gitti. Ekranda Atlasın mesajı parladı: 'Eve vardın mı?'
Hep aynı soru, hep aynı cevap.

"Evet, vardım." diye yazdım. Daha mesajımın gönderildiği saniyede cevabı geldi.

“Film gerçekten güzeldi. Bir daha izlenir.”

“Evet, katılıyorum,” diye karşılık verdim.
Ama cevabım bana bile fazla soğuk geldi. Ekrandaki üç küçük nokta kayboldu, mesaj görüldü oldu. İçimde hafif bir huzursuzluk belirdi. Acaba fazla mı mesafeliyim?

Hemen konuyu değiştirmek istedim:
“Yarın Selin anaokuluna gidecek, uzun tatilden sonra.”

Atlastan beklemediğim bir hızla yanıt geldi:
“Öyle mi? O zaman yarın kahvaltı yapma, beraber yaparız. Hem Selin’i erkenden anaokuluna götürürüm.”

Mesajı okuyunca şaşırdım. Atlasın bu tavırları hep çelişkiliydi. Bazen Selin’i önemsemiyor gibi davranırdı, bazense böylesine içten planlar yapardı. Karar vermek zordu: ilgisiz mi, yoksa sadece inişli çıkışlı biri mi? Ama bu mesajı… hoşuma gitmişti.

“Tamam, olur,” diye yazdım.

Tam onun bir sonraki mesajını açacakken, evin sessizliğini yırtan tok bir kapı sesiyle yerimden sıçradım. Ön kapı sertçe çalınmıştı. Kahve fincanı elimde titredi, kalbim aniden hızlandı.

Bu saatte… kim olabilirdi ki?

Telefonu ve kahve fincanını masaya bıraktım. İçimde sebepsiz bir huzursuzluk dalga dalga yayılıyordu; kalbim, kapıya her adım attığımda biraz daha hızlı atmaya başladı.

“Kim o?” dedim, sesimi olabildiğince kararlı tutmaya çalışarak.

Bir anlık sessizlikten sonra tanıdık, hatta unutmam mümkün olmayan bir ses yankılandı:
“Leyla! Aç kapıyı.”

O sesi tanıyordum… hem de fazlasıyla. Boğazımdan bir yutkunma sesi kaçtı. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Eski kocam…

Cevap veremedim. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. İçimde buz gibi bir soğukluk yayıldı.

“Leyla, aç kapıyı! İçeridesin, aç şunu!”

Sesi giderek yükseliyordu. Kapıya her vurduğunda tahtalar çatırdadı, neredeyse menteşelerinden kopacak gibiydi. Komşuların duyması an meselesiydi; rezil edecekti beni.

Başımı hafifçe çevirip Selin’in odasına baktım. Kapısı kapalıydı. Acaba uyanmış mıydı? Eğer uyandıysa… bu karşılaşma onun için büyük bir şok olurdu. Bu düşünce panik damarlarımda hızla dolaştı.

Aklıma gelen ilk şeyi yaptım. Terliklerimi ayağıma geçirip anahtarı kaptım. Kapıyı hızla açıp hemen arkamdan çektim, kendimi koruyacak şekilde anahtarı sıkıca avucumun içinde tuttum.

“Ne istiyorsun?” dedim, sesim buz gibi soğuk çıkmıştı.

Karşımda duruyordu. İki yıl olmuştu onu görmeyeli, ama hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Hâlâ o sert yüz, o kaba duruş, o boş ve soğuk bakan gözler… Yalnızca saçlarının arasında yeni beliren birkaç beyaz tel, zamanın geçtiğini hatırlatıyordu.

“Leyla… seni çok özledim.” Sesi bir anda yumuşadı. Bir adım bana doğru attı. Eğildiğinde, nefesinin keskin alkol kokusu yüzüme çarptı. Geri çekilmek istedim ama arkamdaki kapı sırtımı engelledi.

Sarhoştu. Ve bu hâlini, bu bakışını… ne kadar tanıyorsam, o kadar da unutmak istemiştim.

“Bas geri.” Sesim sertti, öfkem kelimelerime sinmişti. Ama o geri çekilmek yerine, tam tersi, elini belime doladı ve beni kendine çekti.

O dokunuşu tanıyordum. Tenimde bıraktığı iz, zihnimin en kuytu köşelerinde hâlâ saklıydı. Keşke silebilseydim. Keşke unutsaydım.

Yüzünü boynuma gömdü, nefesi derime değdi. Sanki o eski yakınlığı yeniden kurmak istiyordu. İtmek için ellerimi göğsüne bastırdım, ama her ittiğimde daha da yaklaşıyor, daha da yapışıyordu.

“Ne yapıyorsun sen? Rezil edeceksin beni… Ya bizi görürlerse?” dedim, sesim hem panikle hem öfkeyle titriyordu.

“Ee, görsünler,” dedi umursamazca.

Bu aldırmazlık, içimdeki öfkeyi daha da harladı. Bileğimde bir anlık güç hissettim, elim hızla yanağına indi. Tokadın sesi gecenin sessizliğinde yankılandı.

O an durdu. Sol elini yanağına götürdü, bakışları karanlığın içinde bir anlığına dondu.
“Niye böyle yapıyorsun, Leyla?”

“Git o kıza dokun, şerefsiz,” dedim, sesim buz gibi ama içinde biriken yılların acısıyla.

“Leyla… o bir hataydı. Ben seni özledim. Kokunu… dokunuşunu… gözlerini…”

Sözleri ağır ağır döküldü dudaklarından, ama bana ulaşmadan havada asılı kaldı. Elini yanağıma uzattı, parmak uçları derime değdiğinde tüylerim ürperdi.

“Dokunma bana,” dedim, elini sertçe geri iterek.

“Leyla… bana bir şans ver. Lütfen… yalvarırım.”

Onun bu şekilde yalvarması, beni anlık bir şaşkınlığa sürükledi. Tanıdığım onca yıl boyunca, ne öfke nöbetlerinde ne de tartışmalarımızda bana hiç böyle seslenmemişti. Ama şimdi… gözlerindeki bulanıklık, nefesindeki keskin alkol kokusu, bunun samimiyet değil, sarhoşluğun etkisi olduğunu fısıldıyordu.

“Ya istemiyorum seni. Anlamıyor musun? Bırak peşimi!”

Sırtımı dönüp anahtarı kapıya yerleştirdim. İçeri girip bu anı kapının ardında bırakmak istiyordum. Tam çevirecektim ki, kolum sertçe tutuldu. Gücü, parmaklarının acı veren baskısında hissediliyordu.

“Hayır,” dedi, sesi kararlı ama içi bulanık bir inatla. “İstiyorsun beni. Bunu ikimiz de biliyoruz.” Bir an durdu, ardından kelimeler daha ağır, daha hesaplı döküldü dudaklarından: “Kızımı görmek istiyorum.”

O an, yüreğim boğazıma tırmandı. Selin… Onu asla, hiçbir koşulda, böyle bir hâlde görmesine izin vermezdim.

“Cehenneme kadar yolun var.” Sözlerim keskin bir bıçak gibi çıktı dudaklarımdan. Anahtarı hızla çevirdim, kapıyı aralayarak içeri girdim ve arkamdan sertçe kapattım.

“Leyla! Yapma!” diye bağırdı. Ardından kapıyı yumruklamaya başladı.

Kalbim hızla atarken Selin’in odasına koştum. Küçük kızım hafifçe gözlerini aralamıştı. Hemen yanına uzanıp saçlarını okşadım, uykuya geri dönmesi için usulca sırtını sıvazladım.

Birkaç dakika sonra… sessizlik. Yumruk sesleri, bağırışlar kesilmişti. Sanki gitmişti.

Yavaşça yerimden kalktım, ayaklarım halının üzerinde bile ses çıkarmadı. Ön kapıya yaklaştım, kapı dürbününden dışarı baktım. Karanlık boştu. Sokak lambasının solgun ışığında kimse görünmüyordu.

Derin bir nefes aldım.
“Çok şükür…” dedim, kendi kendime fısıldar gibi.

Ama içimdeki gerginlik, kapının ardındaki boşluktan daha geniş bir gölge gibi orada kalmaya devam ediyordu.

Koltuğa geri dönüp oturdum. Elim, istemsizce masada bıraktığım telefona uzandı. Ekran aydınlandığında, Atlastan gelen 4 cevapsız arama ve 5 okunmamış mesajla karşılaştım. O an, az önce yaşadıklarımın ağırlığı içinde onu neredeyse tamamen unuttuğumu fark ettim.

Mesaj kutusunu açtım:

“Saat kaçta çıkarsın?”
“7 gibi olur mu?”
“Leyla, nereye kayboldun?”
“Bir şey mi oldu?”
“Açsana şu telefonu.”

Her satırında, telaşı ve huzursuzluğu hissediliyordu. Yarım saat boyunca yalnızca görüldü atınca, endişelenmesi kaçınılmazdı.

Arama tuşuna bastım. Daha ilk çalmada açtı.
“Alo, Leyla?” Sesinde hem merak hem rahatlama vardı.

“Alo… merak etme, iyiyim. Sadece Selin’le uğraşıyordum,” dedim. Yalan… ama başka çarem yoktu. Gerçeği anlatmak istemedim, en azından bu gece.

“Hm… tamam. Ben bir şey oldu sandım, bir anda görüldü yiyince.” Hafif bir kahkaha attı. O gülüş, gerginliğimi bir nebze yumuşattı. Ben de ona eşlik ettim.

“Kusura bakma,” dedim.

“Yok, bir şey olmaz. O zaman yarın sabah 7 olur mu?”

“Olur, olur.”

“Tamamdır… sana tatlı rüyalar. Beni gör rüyalarında,” dedi, sesi yumuşak, neredeyse fısıltı gibi.

Bu romantik sözleri… istemesem de içimde bir sıcaklık bıraktı. “Sana da,” dedim, hafif gülümseyerek telefonu kapattım.

Odaya doğru yürürken, Atlasla konuşmanın bıraktığı huzur hâlâ üzerimdeydi. Sesi, sanki kalbimin etrafına ince bir battaniye örmüş gibiydi. Tüm günün ağırlığını bir anlığına hafifleten, sakinleştiren bir tını… belki de gerçekten iyi geliyordu bana.