2. bölüm · Kalbin İkinci Şansı

Soru-Cevap

Lidya Demir

---

Gerildim. İşte oradaydı. Şaşkınlık. Acıma. Erkeklerin, bir çocuğum olduğunu öğrendiklerinde verdikleri kaçınılmaz tepki.

Kendimi toparladım, umursamaz görünmeye çalıştım ve bunun beni etkilemesine izin vermemeye çalıştım.

“Evet. Anneyim.”

“Dalga mı geçiyorsun? Senin demek istediğin ‘mamacita’.”

("Mamacita" İspanyolca bir kelime normal 'anne' kelimesine gelmez, öyle gerçek anne anlamında değil. Daha çok “seksi kadın”, “güzelim”, “fıstık”, "hatun" tarzında flörtöz bir hitap olarak kullanılıyor.)

Bu… kesinlikle beklediğim tepki değildi. Neredeyse kahkaha atacaktım ama kendimi zor tuttum. Mamacita mı? Cidden mi?

Kaşımı kaldırdım, yüzüme yayılan hafif gülümsemeyi engelleyemedim.
“Mamacita? Cidden mi?”

Bu sefer kendimi tutamayıp burnumdan bir gülme sesi çıktı.
"Kadınlara öyle ‘mamacita’ falan diyemezsin.”

Ciddi olmaya çalışıyordum ama durumun komikliği fazla gelmişti. Adam tam bir tipti. Ve itiraf etmeliyim ki, bu bana istemeden de olsa biraz sevimli gelmeye başlamıştı.

Atlas, "Bunu bırakmak istemiyorum. Demek istediğim şu: Başka bir adamdan çocuğun var. Eğer bizim ilişkimiz ilerlerse, beni kızına nasıl tanıtmayı düşünüyorsun? Sence beni kabul eder mi?”

Sorunun ciddiyeti beni şaşırttı.

Genelde çıktığım erkekler ya kızım hakkında şaka yapardı ya da konuyu tamamen geçiştirirdi. Sanki o, aramıza girecek bir engelmiş gibi davranırlardı.

Ama bu adam gerçekten umursuyordu. Selin'e nasıl tanıtacağımızı konuşmak istiyordu. Bu neden bu kadar… çekici gelmişti ki?

“Cevap?”

Düşüncelerimi toparlamak için birkaç saniye bekledim. Bunu bana daha önce kimse sormamıştı, hatta eski sevgilim bile.

Derin bir nefes verdim, birden kendimi biraz savunmasız hissettim.

“Sanırım… yavaş gitmek isterdim. Emin olmadan seni tanıştırmazdım. Ve anlamanı isterdim ki, kızım her şeyden önce gelir. Hayatımdaki en önemli kişi o. Her şeyden. Bizden bile.”

Bakışlarımı onunkilerle buluşturdum, ifadem temkinliydi. Tepkisinin nasıl olacağını merak ediyordum.

“Peki, ben kabul eder miyim? O benim kızım değil. Kesin babasına benziyordur. İnsanlar ne diyecek peki? Ailem buna evet diyebilecek mi?”

Göğsümde bir savunma dürtüsü hissettim.

Bu soruları kendi kendime yüzlerce kez sormuştum. Sokakta kızımla yürürken insanların bana attığı bakışlar… Yoldan geçerken kulağıma çalınan fısıldaşmalar…

Tüm bunların alışılmışın dışında olduğunu biliyordum. Tek başına bir anne olduğum için insanların beni yargıladığını da. Ama onun bunu dile getirmesi, sadece dürüst olsa bile, canımı biraz acıttı.

Derin bir nefes aldım, öfkemi belli etmemeye çalıştım. Masanın altında yumruğumu sıktım.

“İnsanların ne düşündüğünün ne önemi var?” diye sordum.

“Beni dinle Leyla, sen güzel ve anlayışlı bir kadınsın. O yüzden Süsen senden bahsettiğinde ‘Bu kadın benim için mükemmel’ demiştim. İşte bu yüzden buradayım. Ama bana bir kızın olduğunu söylemedi. Bilseydim kendimi hazırlar, ne söyleyeceğimi ve seninle nasıl devam edeceğimi düşünürdüm ama şimdi her şey çok ani oldu.”

İçimde hem şaşkınlık hem sinir vardı.

Süsen… Tabii ki ona söylememişti. O önemli detayı atlamıştı. O an onu boğasım geldi.

Ama onun bana ‘benim için mükemmelsin’ demesi, istemesem de içimde tatmin edici bir his yarattı. Bunu hemen bastırdım.

Kendimi toparlayıp konuya dönmeye çalıştım.

“Yani, kızım olduğunu bilseydin benimle çıkmaz mıydın, onu mu diyorsun?”

“Hayır canım, öyle bir anlamda söylemek istemedim. Demek istediğim şu; eğer bir ilişkiye başlamak istiyorsan, dikkati buraya vermelisin. Kızın biraz geri planda kalmalı, eğer ciddi ve sağlıklı bir ilişki istiyorsan.”

Sözleriyle birlikte içimde bir huzursuzluk yükseldi. Dikkatimi buraya vermek mi? Geri planda kalmak mı?

Kendimi tutamadım, sesime öfke yerleşmeye başladı. Neden anne olmamı bir kusur gibi görüyordu ki? Sanki bir ilişkim olsun diye annelik rolümü geri plana atmam gerekiyormuş gibi…

Öne eğildim, ona dik dik bakarak konuştum.
“Sanırım burada asıl meseleyi kaçırıyorsun Ömer. Kızım bir öncelik. Hep öyle olacak. Onu sırf bir adam var diye ikinci plana atmam.”

“Sana kızından uzak dur demiyorum. Kızını senin kadar tanımak ve sevmek istiyorum. Eğer kızın varsa bunda hiçbir problemim yok. Tek istediğim, kalbinde bana da bir yer olması. Kızına ne kadar değer verdiğini anlıyorum.”

Sözleri beni bir an duraksattı. Şimdiye kadar hayatıma giren çoğu erkek, kızımı en iyi ihtimalle tolere edilecek bir yük gibi görmüştü. Ama o… hem annelik rolümü kabul ediyor, hem de bunun bir parçası olmak istiyordu. Bu, beklemediğim kadar etkileyici bir şeydi.

Biraz yumuşadım, öfkem yerini hafif bir umut kırıntısına bıraktı.
Ama yine de dikkatli olmalıydım. Kalbimi hemen ona kaptırmak istemiyordum.

“Ve bu senin için neden bu kadar önemli?” diye sordum.

“Ben ilk görüşte aşka inanmam ama seni yakından tanımak, hatta her şeyini bilmek istiyorum. Buraya geldiğine göre sen de bir ilişki arıyorsun ve ben de o umutla gelmek istiyorum. Kızın olması gerçekten sorun değil.”

Ona karşı tartışmak garip bir şekilde zor gelmeye başlamıştı. Sözleri yumuşatıcı bir etkiye sahipti ve ilk defa biraz dengesiz hissettim. Buraya gelirken onun tipik, ciddi ilişkiye yanaşmayan, hele hele tek anne olma durumuma sıcak bakmayacak biri olacağını sanmıştım.

Ama o, bütün bunların onu rahatsız etmediğini gösteriyordu. Üstelik kusurlarım dahil beni tanımak istediğini söylüyordu.

Kısa bir duraksamanın ardından konuştum:
“Hiç beklediğim gibi biri değilsin.”

Yüzü düştü.
“Ne demek istiyorsun? Kötü bir şey mi?"

Yanlış anlaşılma oldu.

Başımı salladım, söylediğimin nasıl göründüğünü fark ederek.

“Hayır, hayır. Bu kötü bir şey değil. Sadece…”

Derin bir nefes aldım, bunu nasıl ifade edeceğimi bilemedim. Tekrar denedim.

“Çıktığım çoğu adam… annelik meselesini anlamadı. Kızımı sanki bir yükmüş gibi gördüler. Ama sen… farklısın.”

Neredeyse gülüyordum. “Sen gerçekten bir centilmen gibi davranıyorsun.”

Yumuşak bir gülümseme belirdi yüzünde.
“Bunu duyduğuma sevindim… peki, ne dersin?”

Gülümsemesi midemde hafif bir kıpırtı yarattı. Gerçekten yakışıklıydı, hem de hiç uğraşmadan.

Cevap vermeden önce tereddüt ettim. Aklım bana uzak durmamı, tatlı sözleri ve sıcacık gülüşü olan bu yabancıya bulaşmamamı söylüyordu. Ama içimde başka bir parça merak ediyordu, bunun nereye gideceğini görmek istiyordum. Muhtemelen bunda, daha ilk dakikada yaptığı ‘mamacita’ şakasının etkisi vardı.

Derin bir nefes aldım.
“Tamam. Bir şans vereceğim.”

Tam o sırada garson geldi ve yemekleri masaya bıraktı. Alfredo ve şarap…

“Yeni başlangıç?”

O şarabını kaldırdı, ben de bardağımı kaldırdım. Dudaklarımda hafif bir gülümseme vardı. İtiraf etmeliyim ki, bundan keyif almaya başlamıştım. Tehlikeli bir şekilde, beni kendine çekiyordu.

Kadehlerimiz tokuştu.
“Yeni başlangıç." diye yanıtladım.

Birlikte yemeğe başladık.

“Ee, mamacita…” diye takıldı.

O aptal lakap yine. Neden birden bu kadar sevimli gelmeye başlamıştı ki?

Sözde bıkkın bir ses tonuyla karşılık verdim, ama gülümsememi saklayamadım.
“Mamacita, ha? Bu lakaptan vazgeçmeyeceksin, değil mi?”

“Tamam, tamam… Leyla.” derken derin bir kahkaha attı. “Bana dair merak ettiğin bir şey var mı?” diye sordu.

Gerçek ismimi kullanması hoşuma gitmişti. ‘Leyla’ ondan çok daha iyi geliyordu kulağıma.

Bir an düşündüm. Merak ettiğim çok şey vardı. Ama biri özellikle öne çıkıyordu.

Şaraptan bir yudum aldım, sonra konuştum.
“Bir şey merak ediyorum… umarım garip gelmez.”

Atlas, "Dinliyorum.”

Soruyu sormadan önce biraz çekindim ama sonunda direk sormaya karar verdim. Yan gözle ona baktım.

“Bu tamamen saçma gelebilir ama… sen gerçekten çok çekicisin. Sinir bozucu derecede çekici. Karizmatiksin, centilmensin, iyi bir dinleyicisin…”

Sözlerime hafif bir hayal kırıklığı tonu karıştı.
“O yüzden sorum şu… Nasıl oluyor da hâlâ bir kız arkadaşın yok?”

Güldü, sesi derin ve hoştu.
“Teşekkür ederim, bunu senden duymak güzel. Soruna gelirsek… mmm… 28 yaşındayım ve hayatım bugüne kadar neredeyse tamamen iş ve işle doluydu. Şimdi diyebilirsin ki, boştayım.”

O gülüş… adeta bir melodi gibiydi. Bir anlığına kendimi büyülenmiş gibi hissettim. Hemen toparlandım. Bu adam muhtemelen şehirdeki her kadını parmağında oynatabilecek biriydi.

Cevabına kaşlarımı hafif kaldırarak, meraklı bir tonla karşılık verdim.
“Ah, demek işkoliksin. O yüzden bekârsın yani.”

“Evet, öyleyim.”

O yemeye devam ederken onu izledim. Çenesinin keskin hatları, lokmaları çiğnerkenki hareketleri… Fazla yakışıklıydı.

Gözlerimi ondan kaçırıp tabağıma odaklandım. Çatalımı makarnaya daldırdım, kendimi biraz yabancı hissettim. Bu adam baştan aşağı “başarılı milyoner” kokuyordu, ben ise kirasını zor ödeyen bekar bir anneydim. Dünyalarımız çok farklıydı. Ama içimde küçük bir parça, onunla konuşmaya devam etmek, bu kıvılcımları hissetmeye devam etmek istiyordu.

Yemeğini bitirdikten sonra peçeteyle ağzını sildi, dirsekleri masada, ellerini birbirine kenetledi.

“Ne dersin, birbirimize sorular sorup yavaş yavaş tanışalım mı?” dedi.

Başımı salladım. 'Mamacita' muhabbetinden çıkmış olmak içimde garip bir rahatlama yaratmıştı. Görünüşe bakılırsa bu adam gerçekten oturup düzgün bir sohbet etmeye niyetliydi.

Tabağımı kenara ittirdim, parmaklarımı masanın üzerinde birleştirdim.
“Olur, sen başlayabilirsin.”

“Bir erkekte ne ararsın?” diye sordu, gözlerini üzerimden ayırmadan.

Soru basitti ama cevabı değildi. İçimde dönüp duran düşünceler arasında en gerçeğini bulmaya çalıştım.

“Yanımda olacak birine ihtiyacım var,” dedim yavaşça. “Beni bir anne olarak saygıyla karşılayan, kızımın hayatının da bir parçası olmak isteyen birine… Dengeli, güvenilir, zor zamanlarda çekip gitmeyecek birine.”

Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
“Benden mi bahsediyorsun yoksa?”

Gözlerimi devirdim ama o gülümseme sanki kalbime ince ince işliyordu.
“Biraz fazla kendine güveniyorsun, farkında mısın?” dedim. Yine de dudaklarımın kenarındaki gülümsemeyi saklayamadım.

“Öyle,” dedi. “Sıra sende, bana sor.”

Aklımda yüzlerce soru vardı ama tek bir tanesine odaklanmaya çalıştım. Öne eğildim, bakışlarımı ona diktim.

“Tamam,” dedim, “ama uyarıyorum, sorum biraz direkt olabilir.”

Bir an duraksadım, sormasam mı diye düşündüm. Ama merakım ve hafif bir şüphe, sesimi benden önce harekete geçirdi.

Derin bir nefes aldım.
“Sen gerçekten yakışıklısın. Ve belli ki başarılısın, o dışarıdaki arabadan da anlaşılıyor. İstediğin herhangi bir kadına sahip olabilirsin. Peki... Neden beni seçtin?”

Gözlerinde hafif bir parıltı belirdi, dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Çünkü sen farklısın. Güzelsin, düşüncelisin, anlayışlısın… sevgi dolu bir kalbin var. Safsın…” dedi, hafifçe gülerek. “Şimdi diyeceksin ki ‘Daha yeni tanıştık, bütün bunları nerden çıkardın?’”

Bana doğru eğildi. Gözleri, gözlerimin içine saplandı.
“Gözlerin her şeyi öyle derin anlatıyor ki… Yetmezmiş gibi, senin hakkında okyanus kadar derin olan daha fazlasını bilmek istiyorum. Sonuç olarak… zorlukları severim. Yani, senin gibi insanları.”

Sözleri vücudumda ince bir ürperti bıraktı. O bakış… sanki ruhumun en derin yerlerine ulaşıyordu. Daha önce kimse bana böyle bakmamış, böyle konuşmamıştı.

Kalbim hızlanırken, boğazımdan güçlükle bir yutkunma geçti.
“Benim gibi insanlar mı?” dedim. “Beni çözülmesi gereken bir gizem gibi anlatıyorsun.”

“Öylesin,” dedi sakin ama kendinden emin bir tonla. “Söylediklerime şaşırabilirsin ama alışacaksın. Şimdi… sana bir soru soracağım.”

Arkasına yaslandı.
“Kızın dört yaşında, değil mi? Anaokuluna gidiyor mu?”

Hâlâ önceki sözlerinin etkisi altındaydım ama belli etmemeye çalıştım.

Başımı salladım. “Evet, Selin dört yaşında. Haftada üç gün anaokuluna gidiyor. Neden sordun?”

Omuzlarını hafifçe silkti.
“Sadece merak ettim,” dedi.

Derin bir nefes aldım. O soruyu sormak istedim, o yüzden cesaretimi topladım, merakım da ağır basıyordu. Direkt sormaya karar verdim.

Gözlerinin içine baktım, bakışlarım sabitti.
“Daha önce… çocuğu olan bir kadınla hiç çıktın mı?”

“Hayır.” diye yanıtladı, direkt ve net.

Başımı salladım, dürüstlüğüne alışmıştım zaten. Yine o lanet dürüstlüğü.

Koltuğa yaslandım, biraz şüpheci bir ifadeyle baktım ona. Bekar anne olmak böyleydi; çoğu erkek beni ya çekici bulur ya da vebadan kaçarmış gibi uzak dururdu.

Onun yüzünü inceliyordum hâlâ.
“Şaka mı bu?” dedim, biraz alaycı bir tonda. “Hiç bekar anneyle çıkmamış mıydın?”

“Sence şaka mı yapıyorum?” dedi sakin sakin.

Allah'm, bir anda ne kadar soğukkanlı oldu, değil mi? O kararlı bakışlarından birazcık utanıyordum ama belli etmemeye kararlıydım.

Ayağımı hafifçe salladım, umursamaz bir tavırla.
“Hayır, şaka yaptığını sanmıyorum. Sadece bir adamın senin gibi hiç çıkmamış olması garip geliyor. Çok fazla sayıda peşinden kadınlar koşmuş olmalı. Zengin, yakışıklı, çekici... Her kadının hayali.”

Derin bir nefes verdi.
“Karakterimde etkileyici hiç kişilik yok mu sence?”

Yüzüme konmak isteyen hafif tebessümü gizlemeye çalıştım. Cidden biraz alınmıştı sanki.

Bir an düşündü numarası yaptım, bakışlarım ona kilitliydi.

“Hmmm… illa ki bir tanım istiyorsan… kendini beğenmiş, sinir bozucu ve inanılmaz çekici diyebilirim.”

Hafif kahkaha ile göz devirdi ve cevap verdi.
“Cidden mi? Ben seni prenses olarak tanıtırken böyle mi tanıtıyorsun beni?”

Bu sefer tutamadım, küçük bir kahkaha patlattım. Bu adam gerçekten küçük bir çocuk gibi surat asıyordu. Bir yandan da şirin buldum, kahretsin.

Başımı salladım, alaycı bir tonla.
“Aman, lütfen. Seni padişah diye çağırdığımı kimseye anlatmasam iyi olur. Daha çok şımarık prens gibisin.”

Benle beraber güldü "Tamam, bunu şaka sayıyorum.” dedi.

Tam o sırada telefonum çaldı. Telefon ekranına gözüm kaydı. Ekranda kocaman “Komşu” yazısı parlıyordu. İçimde bir tahmin oluştu: Kesin Selin’i onda bıraktım diye bir sorun olmuştur.

“Bunu açmam lazım, bir dakika verir misin?” dedim Atlasa

“Tabii,” diye onayladı ama gözlerindeki merak ifadesi saklanmamıştı.

Sandalyeden kalkıp masadan uzaklaştım. Telefonu kulağıma götürürken restoranın uğultusu biraz daha geride kaldı.

“Efendim, Neslihan abla?” dedim, sesi duyduğum anda karşıdan gelen yorgun bir nefesin habercisi oldum.

Neslihan’ın sesi aceleciydi:
— Kızım sen neredesin? Selin’i susturamıyorum.

Telefondan gelen ağlama sesi ortamı delip geçti. Derin bir iç çektim.

“Şu an yemekteyim, oyalayamaz mısın Selin’i?”

— Abur cubur verdim, yere attı. Oyuncak verdim, oynamadı. Tableti bile verdim, onu da istemedi. ‘Annemi istiyorum’ diye evin içinde dolanıyor.

Selin hep böyleydi; başkaları ne yaparsa yapsın, ancak benim yanımda susardı. Şımarık da olsa bana laf dinlerdi.

“Tamam, Neslihan abla. Yarım saate oradayım.”

Telefonu kapatırken içimde bir telaş ve tatlı bir sızı harmanlanmıştı. Restorana geri dönerken Atlasın bakışlarının üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.

Kulaklığımdan telefonu çekip sinirle iç çektim. Atlasla olan akşam yemeğimin kesinlikle bittiğini biliyordum. Kızımın ağlamasını görmezden gelemezdim. Onun ihtiyaçları her şeyden önce gelirdi.

Kaşlarımın arasında beliren çizgi, hem hayal kırıklığımın hem de çaresizliğimin iziydi. Onu yarı yolda bırakmak istemiyordum ama kızımın ihtiyacı varken başka hiçbir şeyin önemi kalmıyordu.

"Gitmem lazım." dedim, sesim biraz kısılmıştı.

Atlas başını yana eğdi, bileğini hafifçe çevirerek saatine baktı.
"Daha saat dokuz… Biraz daha kalamaz mısın?"

Cümlesi havada asılı kaldı. Kalmak isterdim, elbette isterdim. Ama içimdeki anne tarafı çoktan yola çıkmıştı bile. Selin’in hıçkırıkları, kalbimin en derin yerinden beni çekip götürüyordu.

Başımı salladım, dudaklarımda kırık bir gülümseme belirdi.
"Yapamam. Kızım bana ihtiyaç duyuyor. Ne olduğunu görmem lazım."

Arkamı dönüp yürümeye hazırlanıyordum ki, hafif bir dokunuş kolumda beni durdurdu. Sıcak, nazik ama belli belirsiz bir sahiplenme… Gözlerim onun gözlerine kilitlendi.

"O zaman… en azından telefon numaranı ver." dedi, sesi alçak ama kararlıydı.

Bir an durdum. Dokunuşunun etkisiyle, içimde başka bir kıpırtı uyandı. Kafamda Selin’in ağlaması hâlâ çınlarken, Atlas’in eli beni bu anın içine çekiyordu.

Derin bir nefes aldım, istemsizce yumuşadım.
"Peki, ver telefonunu."

Cebinden telefonunu çıkarıp bana uzattı. Numaramı yazarken parmaklarım mekanik hareket ediyordu ama göğsümdeki hafif çarpıntıyı yok saymak mümkün değildi. Telefonu ona geri verdim, avuçlarımız kısa bir anlığına birbirine değdi; o minicik temasın bıraktığı sıcaklık avuç içime işlendi.

Bir adım geri çekildim, yüzümde hâlâ endişenin gölgesi vardı.
"Gerçekten gitmem lazım."

Gözleri hâlâ üzerimdeydi, dudaklarının kenarında hafif bir umut kıvrıldı.
"Görüşelim…"

Ona son bir kez baktım. Ardından kapının soğuk metal kulpuna dokunup restoranın dışına çıktım. Gece serinliği, yüzüme çarpan hafif rüzgâr ve şehrin uzak uğultusu… Hepsi, beni kızımın yanına giden yola uğurluyordu...