7. bölüm · Kalbin İkinci Şansı
Sinema
---
Sinemaya vardığımızda hava hafif serindi, ama içeriden gelen patlamış mısır kokusu ve insan kalabalığının uğultusu ortamı sıcak hissettiriyordu. Arabadan indik, yan yana bilet sırasına girdik.
Sıra uzundu. Önümüzde ve arkamızda heyecanla fısıldaşan çiftler, kahkahalar atan arkadaş grupları vardı. Işıklar hafif loştu, duvarlarda asılı film afişleri renkli bir fonda bizi izliyormuş gibi duruyordu.
Gözlerim etrafı dolaşırken, istemsizce kendimizi başkalarıyla kıyasladım. Onlar el ele, omuz omuza; biz ise yan yana duran, birbirini fazla tanımayan iki kişiydik. Romantik bir film izlemek üzereydik, ama aramızda “çift” olmanın o tanıdık samimiyeti yoktu. Bu düşünce hem garip hem de biraz huzursuz hissettirdi.
Atlasın gözünden:
Eline baktım. Sanki parmaklarım onun eline uzanmak istiyordu. “Ya tutsam?” dedim içimden. Çevreme göz gezdirdim; çiftler sarılıyor, ellerini kenetlemiş, kimi de fısıldayarak gülüyordu. Belki cringe görünürdü ama… belki de güzel olurdu. Gözlerimi hafif yanından ona kaydırdım, derin bir nefes aldım ve elimi uzatıp onun elini tuttum. Parmaklarımı onun parmakları arasına yerleştirirken, içimden “Acaba rahatsız mı olur yoksa hoşuna mı gider?” diye geçirdim.
Leyla’nın gözünden:
Parmaklarının avucuma yerleştiğini hissettiğim an, kalbim bir an durdu sanki. Sıcak ve yumuşaktı eli, avucumun içinde huzurlu bir ağırlık gibiydi. Neden bilmiyorum, ama bu temas doğru hissettirdi.
O an geri çekilmemek için kendimi tuttum. Ona bakmak istemedim; bakarsam yüzümdeki heyecanı fark edecekti. Yanaklarım hafifçe ısındı. Önüme bakmaya devam ettim ama elimdeki o sıcaklık zihnime kazınmıştı.
Başını yana çevirip hafifçe gülümsedi. Görmesem bile gülümsemesini hissedebiliyordum. Bu da beni daha çok utandırdı. Kaçamak bir bakış atıp gözlerimi hemen geri çevirdim.
Aklım karmakarışıktı. Elini tutmak neden hem huzursuz hem de heyecan vericiydi? Bu hisler beni neden bu kadar etkiliyordu?
Biletleri uzattı.
"Tamam, geçebiliriz."
Sesi beni düşüncelerimden çekip aldı. Biletleri alırken başımı hafifçe salladım.
"Tamam. O zaman girelim."
"16-17 numaralı koltuklar. Ön sırada, rahat." Dedi, Atlas.
Onun peşinden koltuk sırasına doğru ilerledim. Salonun hafif loş ışıkları, patlamış mısır kokusu ve içerideki uğultu birbirine karışıyordu.
Yerimize oturduğumuzda fragmanlar başlamıştı. Salon yavaşça karardı. Karanlıkta Atlas'a kısa bir bakış attım; hâlâ elimde bıraktığı sıcaklığı hissediyordum.
"Aklıma geldi, patlamış mısır ve içecek alayım. Bekle beni."
Onun yerinden kalkışını izledim. İçimden bir ses, onun varlığından kısa süreliğine uzak kalmanın iyi olacağını söylüyordu. Çünkü o dokunuş hâlâ aklımı bulandırıyordu.
"Çabuk gel." dedim sessizce.
Atlas yerinden kalkıp salonun çıkışına doğru uzaklaşırken, gözlerim onu bir süre izledi. Elindeki boş eller yerine birazdan patlamış mısır ve içeceklerle döneceğini bilmek, kısa süreliğine de olsa beni rahatlatmıştı. Ama bu rahatlık uzun sürmedi.
Birden yanımdaki koltuk gıcırdadı. Başımı çevirince, yaklaşık otuz yaşlarında, siyah tişört giymiş, hafif sakallı bir adamın oturduğunu gördüm. Tam da Atlasın oturduğu koltuk… 17 numara.
Bir an donup kaldım. Kalabalık bir sinema salonunda, tanımadığım birinin bu kadar yakın oturması, üstelik Atlasın koltuğuna yerleşmesi beni huzursuz etti. Koltuğumun yanındaki alan, aniden bana dar gelmeye başlamıştı.
Adam elindeki patlamış mısır kutusundan koca bir avuç aldı ve ağzına doldurdu. Çiğnerken çıkan rahatsız edici ses, karanlıkta olduğumuz halde sinirimi daha da tetikledi.
Boğazımı temizleyip sesimi olabildiğince nazik ama net tutmaya çalıştım.
"Affedersiniz… Burası arkadaşımın koltuğu."
Adam başını bana çevirdi. Patlamış mısırın kırıntıları dudak kenarına yapışmıştı.
—Ne?
Derin bir nefes aldım, bu kez sesime biraz daha sert bir ton ekledim.
"Arkadaşım birazdan dönecek. Lütfen başka bir yere oturur musunuz?"
Adam omuz silkti, sonra biletini cebinden çıkarıp bana gösterdi.
—Ama benim de 17 numaralı koltuğum var.
Sabrım taşmak üzereydi. Onunla tartışmak istemiyordum ama bu gereksiz inat sinirlerimi geriyordu.
"Evet, anladım. Ama şu an bu koltuk arkadaşımın. Lütfen başka bir yere geçin."
Tam sözlerim bitmişti ki, karanlık salonun girişinden tanıdık bir ses yankılandı:
"Leyla? Ne oluyor burada?"
Başımı çevirdim. Atlas, bir elinde patlamış mısır, diğer elinde iki bardak içecekle yanımıza doğru geliyordu. Yüzündeki meraklı bakış, yerini hızla anlamaya çalışan bir ifadeye bırakmıştı.
Adam, dudak kenarında hâlâ patlamış mısır kırıntılarıyla bana bakarken,
—“Bekle… Bu mu senin arkadaşın?” diye sordu.
Sözleri havada ağır ağır dolaştı, Atlasın yüzü bir anda gerildi. O rahat ve umursamaz ifadesinin yerini, okunması güç bir ciddiyet aldı.
"Beyefendi, başka boş yerler var." dedi Atlas, sesi sakin ama keskin. "Kalkın da oturayım."
Adam ona bir an dikkatle baktı. Ardından omuzlarını umursamazca silkti, sanki hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalktı. İsteksizce “Neyse…” diye mırıldanarak salonun loş ışıkları arasında uzaklaştı.
Ben derin bir nefes verdim, içimdeki rahatsızlık yavaş yavaş dağıldı. Başımı kaldırıp Atlasa baktım.
"Baya sürdü gelmen." dedim, sesimde hafif bir sitemle.
"Evet, sıra uzundu." Diye yanıtladı.
Patlamış mısır kutusunu önümüze koydu, ardından bana içeceklerden birini uzattı. Parmaklarımız bardağın kenarında kısacık değdi, ama bu temas bile kalbimi bir anlığına hızlandırdı.
Bardağı alırken, biraz önceki tatsız anı geride bırakmaya çalıştım.
"Bir dahaki sefere bu kadar uzun sürme."dedim hafif gülümsemeye çalışarak. "Dakikalarca bir densizle oturmak zorunda kaldım."
Atlas cevap vermedi. Gözleri perdeye kilitlenmişti, yüzüne gölgeler düşüyordu. Sessizliği, salonun loş ışığında daha da derinleşti.
O an fark ettim; bakışlarında bir mesafe vardı. Sanki aramıza görünmez bir duvar çekilmişti. İçimde açıklanamaz bir hayal kırıklığı hissettim.
Filme dönmeye çalıştım ama gözlerim ara sıra istemsizce ona kayıyordu. Ekrandan yansıyan ışık, yüz hatlarını belirginleştiriyor. O kadar yakındı ki, nefesini bile hissedebiliyordum. Ve o kadar uzaktı ki, dokunmaya cesaret edemiyordum.
Birden omzuna yaslanma isteği içimde kıpırdandı. Belki de o sessizliği kırmanın yolu buydu. Belki de sadece, yanında olduğumu hissetmesini istiyordum.
Farkına varmadan yana kaydım. Başımı usulca omzuna yasladım, neredeyse belli olmayacak kadar hafif bir temasla. Öyle küçük bir hareketti ki, belki fark etmedi bile. Ama beni itmedi… bu da bir şeydi.
Kendi içimde sessiz bir gülümsemeyle, gözlerimi kapatmadan filme döndüm. Omzunun sıcaklığı, sinema salonunun karanlığında bana en huzurlu yer gibi gelmişti.
---
Film, ekrandaki son sahneyle birlikte yavaşça karardı. Salonun içini dolduran hafif müzik, ardından gelen alkış ve koltukların gıcırtılarıyla birleşti. Işıklar yavaşça açılırken, ben hâlâ başımı Atlasın omzundan çekmemiştim. O an fark ettim ki, film bitmişti ama hissettiğim huzur hâlâ devam ediyordu.
"Leyla? Yoksa uyudun mu?" Hafif kahkaha atarak söyledi.
"Hayır, uyumadım."
Başımı usulca kaldırdım, gülümsedim.
"Güzeldi... değil mi?"
Atlas gözlerimin içine baktı, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Evet… güzeldi."
Salondan çıkarken, patlamış mısır kokusu yine burnuma geldi, ama bu sefer film öncesindeki telaşın aksine içimde tuhaf bir dinginlik vardı. İnsanlar kendi gruplarıyla gülüşerek çıkıyor, kimisi filmin sahnelerini tartışıyordu. Biz ise sessiz ama keyifli bir şekilde yan yana yürüyorduk.
Dışarı çıktığımızda gece serinliği yüzümü okşadı. Şehrin ışıkları hafif titreşiyor, uzaktan gelen müzik ve kahkaha sesleri gecenin içine yayılıyordu. Atlas bana dönüp,
"Hadi, seni eve bırakayım." dedi.
"Gerek yok, ben giderim." dedim hafifçe gülerek.
"Olmaz." dedi kararlı ama yumuşak bir tonla. "Bu saatte seni tek başına göndermem."
Bakışlarındaki ciddiyet, itiraz etmemi imkânsız kıldı. Hafifçe başımı salladım.
"Tamam."
Sinemadan çıkıp geceye karıştık. Sokak lambalarının ışığı kaldırım taşlarına sarı lekeler düşürüyor, adımlarımızın sesi sakin bir ritimle gecenin sessizliğine eşlik ediyordu. Yolda yürürken arada omuzlarımız birbirine değiyor, bu küçük temaslar içimde tarifsiz bir sıcaklık bırakıyordu.
Arabaya bindiğimizde camdan dışarı bakmaya başladım. Şehrin gece manzarası, hafifçe buğulanmış camların ardından bulanık ama büyüleyici görünüyordu. Atlas direksiyonda, sakin bir şekilde ilerliyordu. Radyoda çalan hafif bir melodi, aramızdaki sessizliği tatlı bir şekilde dolduruyordu. Evin sokağına girdiğimizde içimde garip bir burukluk hissettim. Gece bitmek üzereydi ve ben bu sakin mutluluğun biraz daha sürmesini istiyordum.
Araba evin önünde durduğunda Atlas bana dönüp gülümsedi.
"Hadi, iyi geceler Leyla."
Kapıyı açarken, o gülümsemenin içimde bıraktığı sıcaklıkla “İyi geceler Atlas…” dedim.
O an biliyordum ki, bu gece sadece film olarak sınırlı kalmayacak hafızamda uzun süre, tatlı bir anı olarak yaşayacaktı.
