12. bölüm · İsfad Kısa Hikayeler

Taş Köprü P2~Yüzleşme

z 🫶🏻

"Sen yaşayacaksın, seninle beraber amcamı yeneceğiz."

Sözünü tutmuştu... O gün bana verdiği sözü tutmuş, benim yaşamam için elinden geleni yapmıştı. Evlenmişti benimle, ben yaşayayım diye...

Düşmanlık yüzünden çok fazla kötü insan tanıdım bugüne kadar. Onlarca insan... Ama İso onlar gibi değildi. Onlardandı ama onlar gibi değildi.

Yine de o soğuk masada hayatta kalmak için çırpınan can İso'nun canı olmuştu.

"Biz çocukken çok ağladık..."

Büyüklerin kavgasında gözyaşı döken hep biz olmuştuk. Biz büyüdük, canı yanan yine biz olduk. Yetmedi kimseye. Bir de canıyla sınananlar olduk.

Şimdi bir ameliyathane kapısının önünde yüzümü ıslatan yaşlar arasında bekliyordum öylece.

Abim ve Oruç uzun, boş koridorda durmaksızın volta atıyorlar bir o yana bir bu yana. Eleni bir diğer uçta kolyesine sarılmış dua ediyor sessizce. Zarife Furtuna oğlunun haberini almış, alelacele gelmiş hastaneye şimdi korkuyla oturuyor yanımda.

Bazen doktorlar geçiyor, ellerinde tanımadığım hastaların kağıtlarıyla. Bazen hemşireler geçiyor acıyan bakışlarla...

Birkaç kez Eleni geldi yanıma, su uzattı. Elimi kaldırmaya halim olsa belki alırdım. Ellerimde İso'nun kanı olmasa belki...

Aldığım nefes ciğerlerime yetmeyecek kadar zaman geçmişti aradan. Oturduğum sandalyenin içine gömülür gibi hissettim, bedenimi içine çekiyor gibi... Bir an derin bir iç çektim bir kez daha nefes aldığımı hissedebilmek için. Sonra sandalyenin kollarından destek alarak kaldırdım bedenimi ayağa.

Etraf kararır gibi oldu birkaç saniye. Gördüklerimi yeniden seçebilmeye başladığımda Oruç'un bakışlarının üzerimde olduğunu fark ettim. Gözlerimi biraz arkasındaki geniş pencereye kaçırarak oraya doğru ilerledim aksak adımlarla. Gecenin silüeti her zamanki gibiydi. Aynı karanlık, aynı gölgeler... Tıpkı kalbimde hissettiğim o garip duygular gibi...

"Fadime,"

Pencerenin yansımasında gördüğüm kişiye doğru dönecek kadar mecal bulamadım kendime. Bakışlarımı hastane bahçesinden çevirmeden yanıtladım.

"Efendim?"

"Kim yaptı bunu İso'ya?"

Duyduğum soruyla irkildim. Başımı ona çevirirken kaşlarım çatılmıştı çoktan.

"Sence bilsem bu kadar sakin olur muyum Oruç?"

"Olmazsın da ben yine de sorayım dedim."

Bakışlarım yeniden pencereyi bulmak için hareketlenirken abimin sesi durdurdu beni.

"Belki ben biliyorumdur Furtuna reisi."

"Nasıl yani, sen nereden biliyorsun ki abi?"

"Biliyorum demedim tattaram, şimdilik ihtimal sadece."

Bu kez kaşları çatılan Oruç olmuştu. Anlamaya çalışır gibi başını iki yana salladı hafifçe.

"Koçari, bir anlat hele nasıl bir ihtimal bu?"

"Şöyle bir ihtimal, İso beni aradı bugün. Açtığımda sesi çok kötü geliyordu, canı yanarmış gibi 'Fadime' dedi sonra telefon kapandı."

Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken duyduklarımı anlamaya çalışıyordum. Benim tepkisizliğimin sessizliğini Oruç bozmuştu tek bir kelimeyle.

"Ne?"

"Kötü bir şey olduğunu anladım ama ne olduğunu bilmiyordum. Fadime'yi aradım ben de."

"Abim, neredesin sen?"

Konuşmamız kulaklarımda uğuldarken zihnimde tek bir görüntü vardı. Telefonun ekranında yazılı duran isim.

İso.

"Fadime ile konuştum, İso'dan haberi yoktu. Furtuna'da Eleni ile birliktelerdi. Demek ki Fadime'ye bir şey olacağını düşünüp aradı beni."

Oruç'un bakışları benim yaşlı gözlerimi buldu.

"Senin haberin var mıydı?"

"Demiştim ya Eyüphan meselesi diye... Ondan. Yine kavga edeceğiz sonra hiç gerek yok."

Gözlerimden süzülmeye başlayan yaşlara engel olamıyordum. Aradığında telefonu açsaydım belki... Belki daha erken gidebilirdim yanına. Belki o taş köprüde yalnızlığı üşütmezdi bedenini bu kadar. Belki, belki vurulmazdı hatta...

"Abim, abim iyi misin? Ne oldu?"

Gözlerimi kırpıştırırken abimin seslenişini duydum. İyi miydim?..

"Abi..."

"Söyle abim, ne oldu?"

"Abi, İso beni aramıştı. Senden önce. A-aramıştı."

Boşlukta takılı gözlerimi abiminkilere çıkarttım bir an.

"Ben açmadım telefonunu."

Abimin çatılı kaşları merhametle gevşedi. Ben sessiz kalırken o, kollarını hiç düşünmeden bedenime sardı. Benimse kollarım iki yanımda öylece beklerken yaşananları daha iyi anlamaya başlıyordum.

"Fadime, niye açmadın?"

Oruç'un sorusu abimden ayrılarak bakışlarımı ona çevirmemi sağlamıştı. Önce bunu kimin yaptığını bulmamız lazımdı.

"Eyüphan'ın cezası yüzünden aramız iyi değildi. Yine aynı konuyu açacak zannettim."

Abimin sesli nefesini duyduğumda aklına düşen fikri anlamıştım bile.

Eyüphan.

Olabilir miydi? Yarım kalan işini bitirmek için İso'yu benimle tehdit etmiş olabilir miydi? Belki de ona oyun kurmuştu? Peki ya benim tehlikede olduğumu düşünüp gittiyse o köprüye?

Zihnime üşüşen düşünceler, kanımı çekmişti sanki. Başım dönmeye başladığında refleksle abimin koluna tutundum. Ayaklarım altındaki zemin kayıyor gibiydi.

İso'nun vurulmasına ben sebep olmuş olabilir miydim?

"Abim gel otur şöyle. İyi değilsin sen, ayakta durma."

"Fadime hiç iyi görünmüyorsun, tansiyonuna baktıralım."

"Saatlerdir su bile içmedi, kötü bir şey olmaz değil mi?"

Endişeli sesler ve sorular dört dönüyordu etrafımda. Ne tansiyonum düşmüştü, ne acıkmıştım ne de susuz kalmıştım. Ben İso'nun vurulmasına sebep olmuştum...

Boğazımdaki yumrunun geçmesini umarak yutkundum önce. Sonra bakışlarımı beyaz hastane duvarından abime çevirdim.

"Abi, Eyüphan. O mu yaptı? Benim yüzümden mi oldu?"

"Bilmiyorum abim ama öğreneceğiz tamam mı? Sen iyi ol, İso'nun sana ihtiyacı var; anlaştık mı?"

İso'nun bana ihtiyacı var.

İso beni görmek istiyor muydu acaba?

"Abi yok, olmaz. Ben böyle oturamam. İso, orada- orada o masada öylece yatarken ben daha fazla bekleyemem burada. Benim, benim bir şey yapmam lazım. Bir şey.."

"Fadime, abicim daha kimin yaptığını bilmiyoruz."

Almaya çalıştığım derin nefeslerin arasında Oruç'un sözlerini duydum. Bilmiyor muyduk? Her şey bu kadar ortadayken, biz bilmiyor muyduk sahiden?

"Oruç, ne demek bilmiyoruz? Her şey ortada değil mi?"

"Değil Fadime. Hiçbir şey ortada değil. Bildiğimiz tek şey İso'nun ameliyatta olduğu. Sağ salim çıktığında seni görmek isteyeceği. Başka hiçbir şey bilmiyoruz şu an."

Tane tane kurduğu cümlelerle ikna etmeye çalışıyordu beni. Gözlerindeki güveni görmesem inanmazdım belki ama "her şey yoluna girecek" der gibi bakıyordu.

Aynı bakışları abimde de gördüğümde biraz da çaresizlikle kabul etmiştim söylediklerini.

İso yaşayacaktı ve ben burada onu bekleyecektim.

Yenilgiyle düşen omuzlarımla yeniden kalktığım sandalyeye doğru yöneldim. Zarife Furtuna'nın bakışları üzerimde hissediyordum ama şu an onunla uğraşmaya mecalim dahi yoktu.

Ellerimi kucağımda birleştirerek başımı geriye yasladım. Birkaç saniye için gözlerimi kapatmıştım ki beni yeniden ayağa kaldıran saatlerce sessizliğini koruyan ameliyathane kapısının açılma gürültüsü olmuştu.

İçeriden çıkan doktorun yanına vardığımda benimle birlikte herkes toplanmıştı kapının önüne. Doktorun sessizliğine sabrım kalmadığından beklemeden sordum;

"İyi mi?"

Nihayet doktorun yüzünde beliren tebessümle saatler sonra temiz havanın ciğerimi yaktığını hissettim.

"Ameliyat oldukça zorlu geçti. Kurşunlardan birisi hastanın karın boşluğuna isabet ettiği için şanslıydık ancak ikinci kurşun kalbe çok yakın bir bölgeye ciddi hasar vermişti. Neyseki onu da çıkartmayı başardık, şu an durumu gayet iyi."

Sessiz koridor derin nefes sesleriyle dolarken hiç düşünmeden ikinci kez doktora yöneldim.

"Ne zaman görebiliriz peki?"

"Hastamız şu an narkoz etkisinde, uyanması zaman alacaktır. Yine de bir kişiyi birkaç dakika için içeri alabiliriz."

Yüzümde ne zaman belirdiğini dahi bilmediğim gülümseme solmuştu şimdi. Zarife girecekti yanına. Yine göremeyecektim onu, özür dileyemeyecektim...

O son nefesini verdiğini düşünürken bile özür dilemişti benden.

Oruç, sanki zihnime doluşanları görmüş gibi elini omzuma koydu o an. Bakışlarım ona dönerken o ise annesine bakıyordu.

"Fadime, İso'nun karısı. O girecek yanına."

"O halde hazırlanmanız gerekiyor Fadime Hanım."

Doktorun hemen ardında bekleyen hemşire bana yolu gösterirken bense Oruç'a dönmüştüm minnet dolu bakışlarla. Zarife'nin öfkeli homurdanmalarını duyuyordum fakat önemli olan tek şey İso'ydu.

Oruç anlamış gibi başını sallarken ben de gülümseyerek hemşirenin ardından ilerlemeye başladım.

Hızlı hareketlerle gerekli kıyafetleri üzerime geçirirken hemşirenin bakışlarının üzerimde olduğunun farkındaydım. Hüzünle izliyordu sanki her hareketimi.

"Eşiniz..."

Kısa bir an duraksadı.

"Ameliyatta nasıl bu kadar dayandı şimdi daha iyi anlıyorum galiba."

Ne demekti bu? Biz gerçekten evli bile değildik. İso'nun hayatta kalmasının benimle ne ilgisi olabilirdi ki?

"Varlığınız bile onu hayatta tutmamıza yardım etmişken sesinizi duyması kim bilir nasıl iyi gelir."

Çatılan kaşlarımla anlamaya çalışıyordum duyduğum sözleri.

"Narkozdayken, duyabilir mi beni?"

"Deneyin isterseniz..."

Saçlarımın bonenin içinde kaldığından emin olduğunda odaya açılan kapıyı gösterdi sessizce ardından da birkaç adım geri çekilerek; "Ben sizi yalnız bırakayım." dedikten sonra içinde bulunduğumuz küçük odadan çıktı hemşire.

Ben de daha fazla oyalanmadan kapıya doğru ilerledim. Temassız kapı yavaş yavaş açılırken içeride gördüğüm sargılar arasındaki bedenle nefesimi tutmuştum adeta.

Açılan kapı ile adımlarımı hasta yatağına çevirdim. Yatağın yanı başına kadar geldiğimde ise İso'nun soluk teniyle karşılaştım.

İlk defa onu bu kadar zayıf ve solgun görüyordum. Gözlerim buğulanırken mavilerinin soğukluğunu hissettim içimde. Bir elim benden izinsiz eline uzanırken yavaşça yatağın yanında azıcık kalan boşluğa oturdum.

Dokunduğum teni hâlâ soğuktu. Köprüdeki taşların soğukluğu sinmişti sanki üzerine. Elini kucağıma yerleştirirken, elinin üzerindeki damar yoluna bağlı olan hortumları da nazikçe kenara çektim.

İstemsizce derin bir nefes aldığımda gözyaşlarım özgürce yanaklarıma doğru süzülmeye başlamıştı bile.

Konuşmak istiyordum, özür dilemek istiyordum ama nereden başlayacaktım ki?

Bir cesaret söze girdim sesimin makine sesleriyle dolu olan odada yankılanacağını ve sözlerimin yanıtsız kalacağını bilerek...

"İso..."

Sözümü yarıda kesecek bir hıçkırık yükseldi boğazımdan.

"Özür dilerim... Benim yüzümden bu hale geldin, özür dilerim...

"Etrafı kirletmeden öl diyorsun yani?"
"E, bir zahmet."

"Beni öldürmek istemedi, seni öldürmek istedi İso..."

"O aşağılık herifin senin canına kast ettiğini bile, bile ben sustum; affettim onu... O tetiği çeken Eyü- oydu, biliyorum. Sen, sen beni aradın; ben açmadım. Sen beni, ondan korumak için aradın ve ben açmadım telefonunu. Özür dilerim... Sen bana sevdalandın, b-ben seni tuttum kolundan babanın mezarına götürdüm. Herkesin karşısına geçip, korkmadan elimi tutan sendin ama ben ilk senin elini bıraktım İso, özür dilerim... Affet beni..."

Boştaki elimi yüzüne yaklaştırdım usulca. Sakallarına değen parmaklarımla irkildim fakat yine de yara bere içinde kalmış yüzünü okşamaktan alamadım kendimi.

"Şimdi sen yaşayacaksın İso, sen yaşayacaksın birlikte sana bunu yapanın cezasını keseceğiz."

Duyduğum mekanik seslere eklenen bir diğer ses odaya girerken açılan kapı sesi olmuştu.

"Fadime Hanım..."

Hemşirenin sesini duyunca hızla elimi İso'nun yüzünden çekerek kendi yaşlarımı sildim kolumla. Oturduğum yerden kalkarken serumun bağlı olduğu elini dikkatle yerleştirdim yatağa yeniden.

Derin bir iç çektikten sonra bir kez daha bedeninde gezindi bakışlarım. Beline kadar çekilmiş olan örtüyü biraz daha yukarıya çektim. Üşüyen bedeni ısınırdı belki biraz daha.

Ardından bekleyen hemşireye döndüğümde gülümseyerek beni izlediğini fark ettim. Buruk bir tebessüm bana da bulaşırken adımlarımı odadan dışarıya çevirdim. Kapı kapanmadan önce son gördüğüm görüntü o yorgun beden olmuştu...

~

Sabahın ilk ışıkları henüz hastane koridoruna yeni yeni vururken güçlükle gözlerimi kırpıştırdım. Yaslandığım koltuktan hafifçe doğrularak İso'nun odasının önünde bekleyenlere göz gezdirdim kısaca.

Abim duvara yaslanmış biçimde gözlerini dinlendirirken göz altlarındaki morluğun yoğunlaştığını görebiliyordum. Rahatsızlıkla yerinde kıpırdandığında bu kez bakışlarım Oruç'u buldu.

Onun da abimden pek farkı yok gibiydi. Uykusuzlukla şişen göz kapakları dinlenmek için yalvarıyor gibiydi. Üstü başı dağılmış o da kardeşini bekliyordu.

Zarife Furtuna ameliyattan sonra İso'yu görmeye giren ben olduğum için sinirlenmiş sabahı beklemeden gitmişti hastaneden.

Eleni ise etrafta görünmüyordu. Belki kantine ya da tuvalete gitmişti, bilmiyorum.

Kendi görünüşümü tahmin bile edemeyecek kadar dağıldığımın farkındaydım. Üzerimde hâlâ İso'nun kanıyla ıslanıp yine üzerimde kuruyan kazağım, toz toprak içindeki pantolonum ve muhtemelen birbirine karışmış saçlarımla perişandım.

Düşüncelerimi dağıtan ses koridorda yankılanan Esme ve Eleni'nin sesi olmuştu. Söylene söylene gelen Gezep abim de onlarlaydı.

Birkaç dakika içinde yaşanacak soru cevap faslını kaldıramazdım. Ne halim vardı buna ne de isteğim. Bu yüzden oturduğum yerden kalkarak koridorun diğer tarafındaki tuvalete doğru ilerlemeye başladım.

"Abim, nereye gidiyorsun?"

"Yüzümü yıkayıp geleceğim abi."

Başını sallayarak onay verdiğinde adımlarımı sürdürdüm. Tuvalete girdiğimde aynada tahmin ettiğim kadar perişan bir yansıma beni karşılamıştı. Ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra saçlarımı da ıslatarak olabildiğince düzeltmeye çalıştım. Nihayet bir şekil aldığında ise bir tokayla topladım ensemden. Açılan boynumu da ıslatarak kendime gelmeye çalıştım.

Bu sırada açılan kapıdan Eleni girmişti.

"Eleni?"

"Ha, Fadime seni arıyordum. Ben kıyafet getirdim sana. Geldiğinden beri çok üzüldün sen. Hem İso da uyanınca böyle görmesin seni."

Yüzümdeki tebessümle uzattığı poşeti aldım elinden. Dolabımdan birkaç parça getirmişti.

"Teşekkür ederim."

Cümlemi bitirmeyi beklemeden hızla kollarımı etrafına sarmıştım bile. Eleni'nin de bana sarıldığını hissettiğimde üzerimden bir yük daha eksilmiş gibi rahatlamıştım sanki.

"Haydi sen giyin, hemşire uyanmak üzeredir diye haber verdi az önce."

Hevesle başımı sallayarak kabinlerden birine girdim ve üzerimi değiştirdim. En son gömleğimi de giydikten sonra kabinden çıktım. Çıkarttığım kıyafetleri poşete koyduğumda bir kez daha aynadan kontrol ettim kendimi.

Mor göz altlarım ve kızarmış gözlerimle olabileceğim en iyi hal buydu sanırım. Derin bir nefes alarak kapıya yöneldiğimde Eleni benden önce davranıp kapıyı açmıştı.

Koridorun sonundaki kalabalığı gördüğümde bir şeyler olduğunu anlamamak mümkün değildi. Heyecanla abimin yanına doğru giderken çoktan Esme ve Oruç'un yüzündeki gülümsemeyi görmüştüm bile. Farkında olmadan kıvrılan dudaklarımla merakla sordum.

"Abi, uyandı mı?"

"Uyanmaz olur mu tattaram, seni sorup duruyor daha şimdiden..."

Abimin sözleri üzerine hiç beklemeden odaya yönelmiştim bile. Derin bir nefes alarak kapıyı açtığımda gülümseyerek kapıya bakan kocamı görmek omzumdaki yüklerin belki de tamamını kaldırıp atmıştı bile.

Odaya girerken kapıyı ardımdan kapatarak yatağın yanına doğru ilerledim. Birkaç saat önce göz kapaklarının gizlediği mavilerine ağlarken şimdi onu gülümserken görmek içimde inkar edemediğim bir şeyleri ateşe veriyordu sanki.

"Günaydın."

"Canım karım, günaydın..."

Usulca eliyle yatağın boş kısmına vurdu birkaç kez yanına gelmemi istiyor gibi. İtiraz etmeden dediğini yaparak yatağın kenarına oturdum. Dün geceden farklı olan şeyse bu kez İso'nun elimi tutması olmuştu.

"Fadime, iyisin değil mi?"

İyisin değil mi?

"İso, bunu gerçekten sormadın değil mi? Ameliyattan çıkan sensin, asıl sen iyi misin?"

"Zaten bütün gece başımda beklemişsin, iyi olduğumu biliyorsun. Şimdi sen bana cevap ver, iyisin değil mi?"

Söyledikleri yüzümde buruk bir tebessüm bırakırken başımla onayladım onu. Şimdi iyiydim.

"Ne oldu İso, nasıl oldu bunlar?"

Elimle yaralarını işaret ettiğimde derin bir nefes almayı denedi. Alabildiği kadarıyla anlatmaya başladı sonra.

"Seni almaya Furtuna'ya gidiyordum. Amcam dışarıdayken yalnız başına dönmene razı gelemedim. Köprünün orada Eyüphan kesti yolumu."

Elimi tutan eli sıkılaşırken, gözlerine de öfkeli bir bulut yerleşmişti.

"Fadime benim olacak, sen de bunu izleyeceksin diye zırvaladı."

Duyduklarımla beynimden vurulmuşa döndüm o an. Ben bu adamı mı savunmuştum bir de?

"Ben de duramadım tabii üstüne gidince silah çekti şerefsiz. Ne oldu ne bitti anlamadan da vurdu zaten."

"İso..."

"Ya mesele beni vurması falan da değil ha! İstese orada öldürürdü beni ama o piç ne yaptı, geldi 'Fadimemle biraz zaman geçireceğiz sen burada geberirken.' dedi öyle gitti."

"Ne?"

İso derin nefeslerle sakinleşmeye çalışırken bense bakışlarım pencerede takılı kalmış yaşananları idrak etmeye çalışıyordum hâlâ.

"O yüzden aradım seni..."

Bir elektrik akımı tüm bedenimden geçip kalbimde durmuştu sanki. Gözyaşlarım bir kez daha akmaya başlarken yeniden İso'nun mavilerini buldu.

"O piç senin yanına gelmeden Koçari'ye, abinin yanına dön diye."

Yüzümden süzülen yaşlar çenemden eline damlarken yeni fark etmiş gibi kaşları çatıldı bir an.

"Bir daha telefonunu çaldığında duymayacağın bir yerde bırakma, tamam mı?"

"İso... Ben. Ben özür dilerim."

"Ya benim canım karım, sen niye özür diliyorsun?"

Elimi yavaşça elinden çekerken cümlelerimi toplamaya çalışıyordum.

"O, benim yüzümden başına bela oldu. Zamanında cezasını kesmene izin vermediğim için."

Gülümsemesi yeniden yüzüne yayılırken asıl canını yakacak şeyi söylemediğimden habersizdi.

"Önemli değil, sen iyisin ya gerisini hallederiz bir şekilde."

"Telefonunu, duymadığım için değil- Yine ceza konusunu tartışacağız diye düşündüğüm için açmadım."

Az önceki gülüşü yavaş yavaş eriyip giderken hissettiğim utançla başımı yere eğdim.

"B-bilerek açmadın yani?"

"O sabah söylediklerinden sonra konuşmaya hazır hissetmedim kendimi. Tekrar ceza konusunun açılmasından korktum."

Sesli bir iç çektikten sonra duygusuz bir sesle konuştu.

"Bu saatten sonra Eyüphan'ı elimden alamazsın Fadime."

Hırsla gözyaşlarımı silerek bakışlarımı yeniden yaralı yüzüne çıkardım.

"Önce ben kendi hesabımı göreceğim onunla. Sonrası umrumda değil."

"O zaman ne yapacaksak birlikte yapacağız. Yeterince aramıza girdiği yeter. Bu mevzu burada kapanacak ama bir daha benim telefonumu açmamazlık yapma Fadime.."

Sert olmayan ama itiraz da istemeyen bir sesle söylediklerinin son kelimelerinde git gide kısılmıştı sesi.

Odaya gelen Furtunalılar ve abimle birlikte aradan geçen zamanın hesabını kimse tutmamıştı. Benim aklımdaysa hala İso'nun kısılan sesiyle söylediği o son sözleri vardı.

Ne yapacaksak birlikte yapacağız.

~

Gezep abimden haber bekliyorduk. Bir deliğe girmişti Eyüphan ve çıkana kadar da arayacaktık o soysuzu. Artık intikam hem İso'nun hem de benimdi.

~