11. bölüm / 17
İsfad Kısa Hikayeler"Taş Köprü"
Bölümler 17Şu an: "Taş Köprü"
- 1 "Mektup"1.933 kelime
- 2 "Meydan Okuma"1.902 kelime
- 3 "Kıskançlık"3.481 kelime
- 4 "Teselli"2.287 kelime
- 5 "Yol Arkadaşı"3.175 kelime
- 6 "Ölüm ve İhanet"3.314 kelime
- 7 "Misafir"1.388 kelime
- 8 "Yalan"2.927 kelime
- 9 "Sevgili" (+18)1.825 kelime
- 10 "Sevda"792 kelime
- 11 "Taş Köprü"2.712 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 Taş Köprü P2~Yüzleşme2.438 kelime
- 13 L'Aube696 kelime
- 14 Korku1.092 kelime
- 15 𝘐𝘯𝘵𝘪𝘮𝘪𝘵é1.750 kelime
- 16 "Aramızda"1.293 kelime
- 17 "Aramızda"1.313 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Abi, Celal'i bulunca keçilerin altına atar mıyız?"
Sorduğum soruyla abimin bakışları benimkileri buldu. Kolunu omzuma koyarken kısa bir iç çekti. Besleyip büyüttüğümüz keçilere yapılanlar ikimizin de canını yakıyordu.
"Onu köprüden sallandıracağım, sen merak etme tattaram. Yaptıkları yanına kâr kalmayacak."
Derin bir iç çekip ben de kolumu bedenine sardığımda saçlarımın arasında bir öpücük bırakmıştı. Üzerimizde hissettiğim gözlerle kafamı diğer tarafa çevirdiğimde mavi bir çift gözün bizi izlediğini gördüm.
Evden çıkmadan önce söyledikleri yankılandı zihnimde o an.
"Biz mi öldürdük babalarımızı? Toprak rıza vermiş vermemiş ben ona bakmam! Ben sana bakarım, ben bana bakarım..."
Sahiden bu kadar kolay mıydı düşmanlığı bir kenara atıp sevebilmek? Gerçekten yapabilir miydi bu kadarını?
Yapamazdı elbette. Konuşması kolay tabii. Her gün yetimliğinin sebebi olan adamın kızının yüzüne bakıp, elini tutabilir miydi? Bir Furtuna'dan Koçari'ye, Koçari'den de Furtuna'ya yâr olmazdı.
Yine de bakışları içimde bir yerde beni kapana kıstırıyor gibiydi. Kurtulmak isterken kaçamıyordum...
Omzumu sıkan ellerin sahibine çevirdim bu kez bakışlarımı. Abim anlamış gibi bir İso'ya bir bana bakıyordu. Aramızda bir sorun olduğunu düşünmesini istemedim o an. Gülümsedim belli belirsiz.
"Abim..."
"Söyle güzelim."
"Bu Celal'i bulunana kadar benim yapabileceğim bir şey yok gibi. Şerif de dışarıda biliyorsun... Bütün Koçari buradayken Eleni'yi Furtuna'da bırakmak olmaz."
Bu konu aklına yeni gelmiş gibi çatılan kaşlarıyla cümlemi bitirmemi bekledi birkaç saniye.
"Acaba ben Gezep abim Furtuna'ya dönene kadar Eleni'nin yanında mi dursam?"
"Doğru diyorsun... Celal itinin peşine düştük, Şerif'i unuttuk. Tamam, siz Furtuna'ya gidin İso'yla. Biz buradayız nasılsa."
"Abi..."
İso'yla gitmek olmazdı. Bu sabahtan sonra, mezarlığa gittiğimiz o günden sonra olmazdı.
"Ben tek gitsem, hem Eleni'yle de kız kıza zaman geçirmiş oluruz."
"E, İso da Furtuna konakta beklesin ne olacak sanki?"
"Yok yani abim, gerek yok ondan diyorum."
"Sizin aranız mı bozuk, hayırdır? İki saattir bakışıp duruyorsunuz ama yan yana bile gelmediniz daha."
İki saattir bakışıyor muyduk? O kadar zamandır gözü üstümde miydi yani?
"Yok be abim. Bu Eyüphan meselesinde ben biraz İso'nun üzerine gittim herhalde. Kan hakkı falan derken..."
"O benim çocukluğum!.. Bana sayı saymayı öğreten o! O da bir zamanlar çocuktu, masumdu..."
"Öyle işte, bir sorun yok yani.."
"Öyle olsun bakalım. Haydi git Eleni'nin yanına."
Güçlükle yutkundum bir an. Sadece başımı sallayarak cevap verdiğimde abimin de derin bir iç çektiğini duymuştum. Hızla arabalardan birinin yanına yürümeye başladığımda İso'nun bakışlarının hâlâ üzerimde olduğunu hissedebiliyordum...
Umursamamaya çalışarak devam ettim yoluma. Arabaya bindikten sonra gözüm dikiz aynaya takıldı. İso çoktan abimin yanına varmış ikisi de ardımdan bakıyordu emin olmak ister gibi.
Zaten kontakta duran anahtarı çevirerek motoru çalıştırdım. Kemerimi taktıktan sonra dağlık araziden uzaklaşmaya başladım. Abimin ve İso'nun silüeti git gide küçülürken aklımdaki düşünceler büyüyordu sanki.
"Çünkü seven kıskanır değil mi?.."
Seven kıskanır, doğru ama sen beni sevebilir misin ki? Sevemezsin... Bir anlık heves olur, yasağın cazibesi olur en fazla; sevda olmaz ki.
Evlendiğimiz günden beri hiç olmadığımız kadar yakınlaştık birbirimize en nihayetinde. Ne kadar inkâr etsek de bir kadın ve bir erkek söz konusu olan. İlkel bir çekim sadece. Fazlası olmaz, olamaz.
Zihnimde, çakan bir şimşek gibi avuçlarımı yüzüne yasladığı o an belirdi. Nabzımın, yüzüne değen parmak uçlarında attığına emindim sanki. Ardından aynı parmak uçlarımda onun nabzını hissettiğim o kısacık ânı düşündüm; boynunda, şah damarının hemen kenarında duran ellerimi...
Bir dürtü sadece.
16 Ağustos... Babamın, onu tek kurşunla yetim bıraktığı gün. Mehmet Furtuna'nın öldüğü gün. Telefon şifresi yapmış.
Ezelden ebede kan varken aramızda elimi nasıl tutabilir ki? Tutamaz, biliyorum. Kendimi bu imkansızlığın içine atamam, bu ateşte abim gibi yanamam; yirmi sene de ben heba edemem...
Düşüncelerim yollara karışırken çoktan Furtuna köyüne gelmiştim bile. Kalan son birkaç dar sokaktan geçerken çatık kaşlarımı gevşetmek için birkaç derin nefes aldım. Son virajı da döndüğümde Furtuna konağına varmıştım.
Konağın birkaç metre ilerisinde kalan boş alanda durdurdum arabayı. Oruç ve Eleni geldiğimi görmüş olacak ki kapıya çıkmışlardı bile. Kemeri çıkarttıktan sonra yüzümde zoraki bir tebessümle indim arabadan.
"Fadime, hoş geldin!"
Furtuna konağının karşısındaki eve doğru ilerlerken Eleni'nin hevesli sesine gülümseyerek cevap vermeye çalıştım.
"Hoş buldum..."
Merdivenleri çıkarken bakışlarım Oruç'u buldu. Neden bu evde olduğunu anlamamıştım. Hem Hicran neredeydi ki?
"Oruç Reis... Pek bir samimisin bu evle bakıyorum da."
Yüzündeki tebessüm yerini daha ciddi bir ifadeye bırakmıştı şimdi. Eleni'nin Furtuna'da olmasını fırsat bilerek yanından ayrılmaması gözümden kaçmıyordu.
"Amcamın dışarıda, Adil'in de Celal'in peşinde olduğunu biliyorsun yenge hanım. Sadece keyfimden değil hani..."
Doğru söylüyordu aslında. Ben de bu yüzden gelmiştim buraya. Yine de önce Eleni'ye çevirdim bakışlarımı. Havalanmış kaşları ve yüzündeki hafif tebessümle kedi gibi bakıyordu resmen. Kızacağımdan ya da abime söyleyeceğimden korkmuştu muhtemelen. Eleni'nin bu haline dayanamayıp gülümsediğimde onların da birbirine bakıp gülümsemesi bir oldu.
"Tamam, tamam. Demiyorum bir şey ama ben kız kıza konuşacağız diye geldim haberin olsun."
"Tamam canım, ben de gidiyordum zaten."
Yüzündeki ifadeyi hiç bozmadan birer birer merdivenleri inen Oruç'un arkasından bakan Eleni'ye evi işaret ederek içeri geçmesi için uyarırken buldum kendimi bir an. Her fırsattan istifade edip yan yana olmaları ister istemez hoşuma gidiyordu ama Furtunalardan hayır gelmeyeceğini bildiğim için Eleni'yi korumam gerektiğini hissediyordum.
Eve girdiğimizde hâlâ inşaattan arta kalan muşambaların ve alet edavatların etrafta olduğunu fark ettim. Etrafa bakınırken bir yandan da eksik bir şeyin olup olmadığını kontrol ettim. Çoğu şey yerli yerinde görünüyordu.
"Geçsene içeriye, ayakta kaldın."
Salona geçtiğimizde koltuk takımının üzerindeki örtüyü kenara çekip, pencereden tarafa oturdum.
"Aç mısın? Bir şeyler hazırlayabilirim istersen."
"Yok, değilim. Gel otur, sohbet edelim biraz. Ben çok bunaldım iki gündür..."
Endişeyle çatılan kaşlarıyla beraber hızla kanepenin diğer ucuna, hemen karşıma oturdu.
"Niye, ne oldu? Kötü bir şey yok değil mi?"
Hızla sorduğu soruların cevapları aslında bende de yoktu. Gözlerim gökyüzünü bulurken aklıma gelen ilk şey İso olmuştu.
"Kötü bir şey değil... Ama bir şey oldu işte."
Abime söylediğim yalanları söyleyecektim Eleni'ye de.
"İso... Eyüphan'ı affettiğim için çok kızdı."
Bakışlarım kucağımdaki ellerimi buldu bir an. Kısa bir iç çektim.
"Ama o da benim çocukluğum... Ne annem vardı ne babam ne de abim. O günlerde elimden tutan çocuğu nasıl unutup da cezası neyse çeksin diyebilirim ki?"
"Fadime..."
"İso'ya da anlattım bunları. 'Amcam da bana babalık yaptı, babamdan sonra.' dedi. Tanıdığım şeytanları affedip tanımadıklarıma düşman diyormuşum. Öyle söyledi.."
"Haksız mı peki?"
"Değil, değil mi?"
Usulca başını iki yana salladı. Mideme ağrı saplandı o an. Haksız değildi.
"Tamam, olabilir. Biz bence ne yapalım biliyor musun? Ben bize kahve yapayım, Türk kahvesi hem de. Sonra da birlikte karşılıklı içelim, olur mu?"
Telaşla art arda kurduğu cümlelerle ayaklanınca benim de yüzümde buruk bir tebessüm belirdi.
"Olur..."
Bir an söylediği şeye takıldım.
"Türk kahvesi demek, Yunan kahvesi değil yani?"
Gülümseyerek başını yana eğdi hafifçe.
"Türk kahvesi, Yunan değil..."
Eleni mutfağa giderken ben de bakışlarımı yeniden pencereye çevirdim. Gökyüzü açık, maviydi. Aklıma onun mavi gözleri geldiğinde tenimden bir ürperti geçti. Ürpertiden geriye kalan gerginlikle parmaklarımla oynarken alyansımın metalini hisseder oldum.
Alıştığı şeyin varlığını hissetmez insan bir süre sonra. Bu yüzüğe de alışmıştım işte bir şekilde. Aynı metali parmağımda çevirmeye başladığımı, ışığın yansıttığı altın rengi gözüme çarptığında fark ettim. Evlenmiştim; istemeden, sevmeden...
Babam görememişti beni gelinlikle, annem kına gecemde ağlamamıştı benimle... Gerçi, okula gittiğimi bile görememişlerdi; okumayı öğrendiğimi de.
Derin bir iç çektim istemsizce. Belki de İso haklıydı.
"Anlamamamız gereken şeyleri anlıyoruz diye ağlama..."
Gözlerim dolduğunda hızla elimin tersiyle sildim yaşları. Ağlamanın yeri ya da zamanı değildi şu an.
Çok geçmeden elinde fincanlarla gelen Eleni'yi gördüm kapı eşiğinde. Dalıp gitmiş olmanın rahatsızlığıyla hızla ayaklanıp kahveleri koyması için duvarın kenarında duran sehpalardan birini çıkarttım.
"Ben dalmışım, hiç sormadım yapılacak bir şey var mı diye..."
Mahcubiyetle sorduğum soruya gülümseyerek cevap verdi.
"Yok yok, zaten her şey hazır. Bir de lokum getireceğim o kadar."
Fincanları bıraktıktan sonra tekrar mutfağa döndü Eleni. Ben de yüzümdeki huzursuz ifadeden kurtulup biraz daha gülümsemeyi denedim...
"Eleni! Bu Oruç'la sizin aranızda ne var?"
İçeriye seslenerek sorduğum soruya yanıt hiç gecikmemişti. Aynı tonla sitemli bir cevap yükseldi mutfaktan.
"Fadime! Öyle sorulur mu bre?"
Gülümsemem kahkahaya dönüşürken elinde küçük lokum kaseleri ve çatık kaşlarıyla geri dönmüştü bile Eleni.
"Ne var ya? Duyan yok nasılsa, soruyorum işte."
"Duyan yok da ya olsaydı?"
"Tamam tamam, sen anlat haydi!"
Kahvemden bir yudum alırken Eleni de hızla kanepeye yerleşip saçlarını kulağının arkasına atmıştı heyecanla.
"Ya, aslında bir şey yok bizim aramızda. Arkadaşız biz."
İnanmaz bir ifadeyle kaşlarımı kaldırdım.
"Arkadaşsınız?"
"Evet, bakma öyle. İyi arkadaşlarız sadece."
"Eleni, gel anlaşalım. Sen bu arkadaş hikayesini abime anlat, ne dersin?"
Gözlerini kırpıştırarak dediklerimi anlamaya çalıştı bir an.
"Yani diyorum ki, arkadaş numaralarını geç. Ben inanmadım. Sen asıl ne hissediyorsun onu anlat bana."
"Bilmiyorum ki nasıl anlatılır? Ona bir şey olacak diye çok korkuyorum mesela. Dün ne halde geldiklerini sen de gördün."
Gözümün önüne yüzü yara bere içinde kalmış, kaşı ve dudağı patlamış haliyle İso geldi. Oruç'un da ondan eksik kalır yanı yoktu.
"Mesela öyle görünce ben çok endişelendim."
"Ne endişeleneceksin kızım sen de. Alt tarafı iki yumruk yemiş..."
"Öyle deme ama Fadime. Ya daha ciddi bir şey olsaydı. Ya... ya vurulsalardı mesela?"
Vurulsalardı... Sahi ne yapardım ki o zaman ben?
"Yok canım, daha neler. Vurulmadılar sonuçta değil mi? Abartma sen de hemen."
"Abartmak değil. Onun canının yandığını düşünmek bile beni üzüyor."
Bakışlarımı kaçırdığımda kahvemden bir yudum daha aldım. O sırada kısa bir sessizlik peyda oldu.
"Şimdi yanımda değil ya merak ediyorum nerede diye. Bir daha ne zaman görürüm onu merak ediyorum..."
Bir an duraksadı önce. Sonra merakla döndü yeniden.
"Fadime?"
"Hı?"
"Bu aşk mı?"
Aşk. Bu aşk mıydı sahiden? Bazen ben de merak ediyordum İso'nun nerede olduğunu. Bu da mı aşktı? Olamazdı ki. Daha fazlası olması gerekir. İnsan sadece 'nerede acaba' diye düşündüğünde aşık olmaz ki.
"Sen de böyle mi hissediyorsun İso'ya karşı?"
Duyduğum soru bedenimin titremesine sebep olmuştu sanki. Ellerimi tuttuğunda, gözlerime baktığında, onun kalbini kırdığımda bile beni yalnız bırakmadığında böyle mi hissediyordum?
Düşüncelerimi ve sessizliği bıçak gibi kesen ses çalan telefonumun sesi olmuştu. Birkaç kez gözlerimi açıp kapatarak kendime gelmeye çalıştım. Bakışlarım telefon ekranını bulduğunda gördüğüm isim titrek bir nefes almama sebep olmuştu.
"İso"
Başımı kaldırdığımda Eleni ile göz göze geldik. Çatılan kaşları arasında bakışları telefon ile benim aramda gidip geliyordu. Telefona uzanırken zihnimde tek bir an yankı buldu.
"Bir de mezarlıkta söyle beni neden kıskandığını..."
Telefonu sessize aldım bir anlık refleksle. Hazır hissetmiyordum sesini duymaya.
"Fadime... Neden açmıyorsun telefonu?"
"Demiştim ya Eyüphan meselesi diye... Ondan. Yine kavga edeceğiz sonra hiç gerek yok."
"Peki o zaman.."
Nihayet telefonun titreşimi durduğunda derin bir nefes almaktan alıkoyamadım kendimi. Hemen ardından Eleni'ye döndüm tekrar.
"Yani aşık oldun Oruç'a. Vay be..."
Aşk kelimesini duyunca utançla kafasını çevirdi Eleni. Kaçar gibi kahvesinden bir yudum alırken yüzünde beliren gülümsemeyi saklayamamıştı.
"Ama kimseye böyle söyleme tamam mı? Adil'in duymasını istemiyorum."
"Tamam, istemiyorsan söylemem de abim ne yapacak sanki? Hem bilmiyor mu sanıyorsun?"
"Nasıl yani? Biliyor mu?"
"Tabii ki biliyor. Oruç, reis olarak kalmak istiyorsa abimden bir şey saklayamazdı. Bizim kaza yaptığımızın ertesi günü abimle konuşmuşlar. Haberi var yani."
"İnanmıyorum... Bana kızdı mı peki?"
"Neden kızsın ki sana minnak? Gönül bu sonuçta, ota da konuyor Furtunalıya da."
"Gerçekten mi Fadime? Sanki sen İso'yla evlenmemişsin gibi..."
"Olsun o başka, biz düşman da olsak birbirimizin çocukluğunu da biliriz. Sizinkini beklemiyorduk ama ne yalan söyleyim."
Tam Eleni söze girecekken odada yankılanan ses yine telefonumun olmuştu. Bu kez arayan abimdi. Hiç düşünmeden telefonu alarak aramayı yanıtladım.
"Efendim abim?"
"Abim, neredesin sen?"
"Nerede olacağım, Furtuna'da Eleni'yle birlikteyim. Kahve içiyorduk."
Karşıdan gelen derin iç çekişi duyduğumda kaşlarım çatıldı. Bir şey mi olmuştu?
"Abi, iyi misin? Kötü bir şey yok değil mi?"
"Yok abim, iyiyim ben. Seni merak ettim sadece. Saat geç oluyor artık konağa gel diyecektim."
Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp saati kontrol ettim. Akşam altıya geliyordu. Hava da iyiden iyiye kararmaya başlamıştı.
"Ben saati fark etmemişim abim, merak etme şimdi çıkarım. Gezep abim gelecek mi buraya?"
"Gezep değil tattaram, Oruç'un adamları duracak bugünlük orada. Sen merak etme."
Neden Koçari'den birilerini göndermediğimizi anlamasam da abimin sözünün üzerine bir şey demek istemedim.
"Tamam o zaman ben de yola çıkıyorum şimdi."
"Tamam abim."
Telefonu bu kez aramayı bitirmek için kendimden uzaklaştırdığımda abimin telaşlı sesini duydum bir kez daha.
"Abim!"
"Efendim abi?"
"İso'yla konuştun mu hiç?"
İso, Koçari'de değil miydi? Neden sormuştu ki şimdi onu?
"Y-yok konuşmadım. Niye sordun ki?"
"Hiç, merak ettim. Haydi gelince konuşuruz, dikkat et kendine."
Cevap beklemeden kapattığı telefona baktım bir süre. Abim, İso'yu neden merak ederdi ki? Az önce aramıştı beni. Bir sorunu yoktu belli ki. Ama, neden...
Bakışlarım Eleni'yi bulduğunda o da sorar gözlerle bana bakıyordu.
"Bir şey mi olmuş?"
"Yok, yani yok dedi abim. Geç olmadan gel dedi."
"E, Gezep gelmeyecek miymiş?"
"Bugün Oruç'un adamları olacakmış. Öyle dedi."
Kısa bir sessizliğin ardından hissettiğim rahatsızlıkla ayaklandım.
"Ben gideyim artık, geç olmadan."
"Tamam, ben geçireyim seni."
Eleni'yle vedalaştıktan sonra dalgın adımlarla arabaya doğru ilerledim. Aklım İso'da kalmıştı ister istemez. Acaba Şerif Furtuna ile ilgili bir şey mi olmuştu? İso'nun abim ve Oruç'la yaptığı planları öğrenmiş olabilir miydi?
Bu düşünce mideme bir ağrı girmesine sebep olduğunda yüzümde acı bir ifade peyda oldu. Hızlanan adımlarımla yanına vardığım arabaya bindim. Motor çalışırken aklımda sadece İso'yu aramak vardı.
Furtuna konağından uzaklaşırken telefonu aldım elime. Son aramalarda abimin hemen altında kalan numarayı görünce birkaç saniye tıklamadan bekledim.
Sadece aramasına cevap vermemiştim. Abimin "İso'yla konuştun mu?" sorusu bile hiçbir anlama gelmiyordu.
Onu merak etme fikri bile sinirlenmeme yetmişti. Telefonu yolcu koltuğuna bıraktıktan sonra Koçari'ye doğru sürmeye devam ettim arabayı.
Denizin kokusu dağın eteklerinden gelen soğukla karışırken köye yaklaşmıştım iyice. Engebeli araziler artarken içimdeki merak da git gide artıyordu.
Çok geçmeden iki köyün sınırı olan taş köprü görüş açıma girmişti. Köprünün başında, Koçari tarafında duran arabayı gördüğümde kaşlarım çatıldı. Kim, neden oraya park etmişti ki arabasını?
Kalan son iki virajı da aldığımda araba daha net seçilebiliyordu artık. Siyah, SUV model bir arabaydı. Koçari pikaplarına benzemiyordu. Daha çok... daha çok İso'nun kiraladığı arabası gibiydi.
Köprüye vardığımda bu kez görüş açıma giren tek şey araba olmamıştı. Gördüklerimi idrak edebilmek için birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım. Dişlerimi sıkarak kendime hâkim olmayı deniyordum ama buğulu gözlerim hiç yardımcı olmuyordu.
Titreyen ellerime aldırmadan arabanın kapısını açtım. Güçlükle ittirerek kendimi dışarı attım fakat ayaklarım ne kadar yere basıyor olsa da dizlerim titriyordu. Sarı saçları yolun tozuna bulanmış, beyaz kazağı kırmızıya boyanmış şekilde yerde yatan İso'yu görünce titreyen dizlerime aldırmadan yanına doğru ilerlemeye başladım. Her adımda azalması gereken mesafe biraz daha artıyordu sanki ben ilerledikçe. Bitmeyen bu mesafeyi koşarak kapatmak istedim bu kez.
Yanına vardığımda kazağını ıslatan kanların iki ayrı boşluktan sızdığını fark ettim. Boğazımdaki yumru yutkunmama bile izin vermezken dizlerim üzerine çöktüm yanı başında. Başı yana düşmüş, baygın ve soluk tenini yakından görmek nefesimi kesmişti sanki. Titreyen elimi yanağına götürdüm önce. Hissettiğim soğukluk tenimi ürpertmişti.
Oysaki o gün ellerimden tutup yüzüne götürdüğünde teni sıcacık gelmişti.
Parmaklarım ucunda atan nabzının sıcaklığı işlemişti içime...
Korkuyla elimi boynuna kaydırdım gözyaşlarımı silmeye çalışırken. O sıcaklığı yeniden hissetmek zorundaydım. Nabzını bulduğumda o zayıf kalp atışı kulaklarımdaki uğultuya son vermişti. Yüzümde beliren gülümsemeyle yerde duran başını iki elimle dikkatle kucağıma doğru yerleştirdim.
Sakin olmak zorundaydım.
Derin bir nefes aldıktan sonra aklıma gelenle cebimden telefonumu çıkardım. Hiç beklemeden aklıma gelen ilk kişiyi aradım. Oruç Furtuna.
Telefon açıldığında titreyen sesime aldırmadan hızla durumu anlatmaya çalıştım.
"Oruç, beni dinle. İso, taş köprüde v-vurulmuş. İki kez. Baygın şu an. Çok..."
Gözyaşlarım arasında hıçkırığıma engel olamadım o an. Yeni farkına varıyordum sanki gördüğüm manzaranın.
"Çok kan kaybetmiş Oruç..."
"Fadime, önce sakin ol. Yaralarına tampon yap, kan kaybını yavaşlatman gerekiyor. Ben hemen ambulans göndereceğim oraya. Tamam mı? Sakin ol. Ambulans gelene kadar yanından ayrılma sakın."
"Tamam..."
Telefon kapandıktan sonra Oruç'un dediklerini ancak algılayabildim.Yarasına tampon yapmam gerekiyor.
Başını sarsmadan üzerimdeki montu çıkardım önce. Sonra hızla omzundaki yaranın üzerine koyup kan akışı duracak kadar bastırmaya başladım. Gözyaşlarımın yüzüne damladığı yerler toprakla çamulaşmıştı. Bir elim yarasının üzerindeyken diğeriyle de yüzündeki o izleri silmeye çalışıyordum.
"İso..."
Bir an göz kapaklarının titrediğini sandım. Dolan gözlerim etrafı görmemi zorlaştırırken yanılgıya düştüğümü zannettim fakat o sırada aralanan göz kapakları ardından yorgun mavi bakışları buldu gözlerim. Yüzümde büyüyen gülümsemeye engel olamadım o an.
"İso, ben buradayım. Ben buradayım merak etme..."
"F-fadime..."
Güçlükle çıkan sesine rağmen söylemeye çalıştığı bir şey vardı. Dudakları kıpırdıyor ama sesi duyulmayacak kadar zayıf çıkıyordu.
"Y-yorma kendini, tamam mı? Ambulans yolda, iyi olacaksın..."
Gözlerinin kenarından şakaklarına doğru akan bir damla yaş değdi parmaklarıma. Yüzümdeki gülümseme çoktan yerini endişeye bırakmışken bir kez daha konuşmayı denedi.
"Etrafı kirlettim... özür... dilerim."
"He ölürken de etrafı kirletmeden öl diyorsun yani?"
"E, bir zahmet.."
Ondan duyduğum son cümle bu olmuştu. Özür dilerim... Göz kapakları yeniden kapanırken bir kez daha seslenmeyi denedim.
"İso... İso kurban olayım aç gözlerini! İso!.."
Seslenişlerim yanıtsız kaldığında yarasının üzerindeki elimin altında yükselen göğsünün hareketsiz kaldığını fark ettim. Telaşla yüzündeki elimi yeniden nabzını kontrol etmek için boynuna indirdiğimde yükselen ambulans sesine karıştı arayışım. Ağlayışım şiddetlenirken aynı elim bu kez saçlarını buldu. Titreyen parmak uçlarımla dokundum saçlarına. Eğilerek alnımı alnına yasladım.
"Gitme İso... Ne olur sen de beni bırakıp gitme..."
Bölüm etkileşimi
