İnsan Sergisi kitap kapağı

6. bölüm / 10

İnsan Sergisi

Yalancı Yansıma.

Vaveyla Yazarı: Ecrin Cege

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: Yalancı Yansıma.

5. BÖLÜM
YALANCI YANSIMA

Kan mıydı bunca zaman su diye içtiğimiz?
Yalan mıydı bunca zaman doğru diye inandığımız gerçeklik?
Biz, biz miydik kendimiziz diye bildiğimiz?

Suya karışmıştı çoktan kızıllık,
Gerçeğin yerine geçmişti oyunbazlık.
Ve biz ise tüm benliğimiz kılarak intikam ateşine bürünmüştük.

Başta yalandık sonra yansıma.
Biz gölgede kalan yalancıların yalancı yansımasıydık.

Zaman algımı tamamen kaybetmiştim. Şu an güneş doğuyor muydu? Yoksa batıyor muydu? Kaç gün olmuştu beni burada tutalı? Dört, beş, Kaç gündür susuzdum? Ve buna ne kadar dayana bilirdim?
Ama pes etmeyecektim.

Elimdeki ince uçlu bıçağın ucuyla oynuyordum. Karnında çok fena bir sızı vardı ve geçmek gibi bir niyeti yoktu aksine beni öldürmek istiyormuş gibi her geçen gün daha da artıyordu.

Dudağımdan ufak bir gülme sesi kaçtı. Beni bu psikopatın öldürmesindense kendi yaram öldürsün.
Lakin aklıma gelen şeylerle gülümsemem soldu. O açmıştı bu yarayı. Yani yine o öldürmüş sayılırdı. İşte bu yüzden yaşayacağım.

Ayağa kalkıp banyoya doğru ilerledim. Aynanın karşısında esir tutulduğunu sana bir kadın vardı ama hiçte esir tutulmuşa benzemiyordum. Omuzlarım hale dikti başım hiç yere düşmemişti bakışlarım değişmişti daha hırslı bakıyordum artık. Maviliklerim daha çok belirginleşmişti. Saçlarım yıpranmamıştı bile.

Bu nasıl esir tutulmaktı ya? Banyodan çıkıp dolabın önüne geldiğimde bu dolabı hiç açmadığımı fark ettim. Kıyafetlerimi bir kadın getirip veriyordu ve kapı tekrardan kilitlenmek için kapanıyordu.
Dolabı açtığımda gördüğüm manzarayla şok oldum.

İçinde ki kıyafetler çok küçüktü. Bana olmazdı ama altı yaşındaki bir kız çocuğuna gayet iyi olurdu. Çok güzellerdi, elim istemsizce bir elbiseye gitti mavi çiçekli bir elbiseydi. Askıdan çıkarıp aldığımda her şey yerine oturmuştu. Hem de her şey.

18 Yıl Önce

“kapatın gözlerinizi! Miran sende kapat, eğer gözlerinizi açarsanız size pastamdan vermem!”
Elimi çeneme atıp düşünüyormuş gibi yaptım. Aslında herkesin gözleri açık olduğu zamanda girsem kimse pastamdan yiyemez.

Gözlerimi kocaman açtığımda yüzümde zafer gülüşü vardı. Ve o zaman bütün pastayı ben yerim!

Kafamı tekrardan kapıdan uzattığımda her kesin gözleri kapalıydı.

“Aslında açabilirsiniz eğer isterseniz tabii.”

Babamın dilimi bizim oldu içses bir kenara yaz.

“Oh be daha deminden beri karanlıkta uyuyacaktım cidden. Kızım hadi gel artık sen de.”

Annem babamın koluna uyarıcı bir şekilde kolunu vurdu ama ben çoktan görmüştüm maalesef.

“E siz de açsanıza gözlerinizi.”

Bu sefer Deniz amcadan babama sözlü bir cevap geldi. “Hayatta açma benim bu küçük cadının oyunlarını yeme gibi bir niyetim yok ama pastamı yemeye gibi çok güzel niyetlerim var.”

Babam olayı anlayınca gözlerini hızla geri kapattı ama neye fayda ben çoktan görmüştüm.

“Neyse fazladan bir dilim bana yeter artık gözlerinizi açabilirsiniz.”

Kapıdan içeri geldiğimde Miran hariç diğerleri hale gözlerini kapatıyordu hele hele babam o çok sıkı kapatmıştı gözlerini.

İçeri girdiğim bir kere kendi etrafımda döndüm. Sadece Miran görmüştü. Ama olsun annemler açınca bir daha döne bilirdim. Bu elbiseyle dönünce çok da güzel oluyordu.

“Çok güzel olmuşsun.” Evet, bende biliyordum çok güzel olduğumu.

Miran’ın sesini duyunca benim ciddi olduğumu anlayıp herkes gözlerini açtı. Bir kere daha döndüm kendi etrafımda. Bunu gün boyu yapabilirdim.

Naz teyze ile annem aynı anda “Çok güzel olmuşsun kızım,” demişlerdi.

Elimi ağızıma atıp gülüşümü saklamaya çalıştım. Annemler birbirine bakıp gülümsediler.

Babam sanki bir prensesmişim gibi bakıyordu. Ama ben prensesleri sevmezdim ki. Neyse şu an bu günü bozamazdım.

“Çok çirkin olmuşsun cadı.” Deniz amcaya sen sonra görürsün bakışı atmıştım. Ona bir daha kine erimiş çikolata verecektim.

Annem Deniz amcaya attığım bakışı görünce ayağa hızla kalkıp “E hadi sofraya o zaman.”

Deniz amcadan bakışlarımı çekip hızla masaya koştum. Boyum yetmediği için sandalyeye çıkmıştım. Annem mumları yakınca ışıklar kapandı. Derin bir nefes aldı ve birden üfledim mumlar sönünce ışıklar tekrardan açıldı.

Sandalyeden indiğimde yanıma ilk Miran geldi. Elinde ufak bir kutu vardı. “Bunu sana aldım ama beğenir misin bilmiyorum.” Beğenirdim tabii ki de. Ama babası gibi cadılı bir şey aldıysa kafasında kırardım.
Kutuyu açtığımda. Mor taşlı bir bileklik vardı. Yanları mor taşlarla kaplıydı tam ortasında mavi bir kar tanesi vardı.

Çok beğenmiştim.

Şimdiki Zaman

O günü hatırladığımda yüzüm de bir gülümseme oluşmuştu istemsizce. Bu elbise bu kıyafetler benimdi, bu oda benim odamdı, bu ev benim evimdi. Peki, neden hepsi bana yabancıydı? İçimde bir sızı hissettim. Çünkü ben, ben değildim.

Odanın kapısı açıldığında arakamı dönmedim kimin geldiğini biliyordum zaten.

“Aşağıda seni bekliyor olacağım.”

Elimdeki ince uçlu bıçağı kazağımın kolunun içine soktum. “Ha bir de elbiseyi kırıştırmazsan sevinirim.”

Elimdeki elbiseye baktım. Evet, elimi sıktığım için elbisenin bir kısmı kırışmıştı. Merdivenlerin sesini duyunca aşağı indiğini anladım. Kimdi bu? Nereden biliyordu her şeyi? Ben ona ne yapmıştım ki ben den intikam alıyordu? Elbiseyi yatağın üzerine bırakıp kapıya hızla çıktım.

Merdivenleri ikişer, üçer iniyordum. Soracaktım her şeyi. Benimle olan derdini soracaktım, kim olduğunu soracaktım… Ve hepsine de birer birer hesap verecekti.

Merdivenleri inip salona girdiğimde tam karşımda onu görmek istemezdim ama o tam karşıma oturmuş bana bakıyordu, yine maske vardı. O maskeyi yakacaktım yemin ederim ki yakacaktım.

“Neden kaçmayı de-” sözünü yarıda bölmüştüm. Ben soracaktım ve o cevap verecekti bu sefer.

“Kimsin sen?” yapma der gibi bakıyordu. Ama ben yapacaktım. “Evet, soruma cevap! Ver kimsin sen?”

“Ben kimiyim Lavinya? Bunu öğrenmek istemezsin ama bence benim kim olduğumu öğrenmeden önce sen kendine sor bu soruyu ha ne dersin?”

Ne demeye çalışıyordu? Bana neyi hatırlatmak istiyordu? “Kimsin sen Lavinya?”

“Ya da dur ben cevap veriyim, sen kendi öz kardeşini öldürecek kadar cani bir kadınsın Lavinya, kendinin kim olduğunu hatırlamayacak kadar unutmuşsun sen her şeyi,”

Duyduklarımda sarsıldım. Neden gözümün önünde beyaz çizgiler gelip geçiyordu? Neden bacaklarımda güç yoktu? Neden nefesim daralıyordu?

Neden kendimden tiksiniyordum?

“Daha sayma mı ister misin?” Daha ne sayabilirdi? Ben kardeşimi öldürmemiştim. Yani bile isteye yapmamıştım en azından.

Biliyordu işte beni nereden vuracağını çok iyi biliyordu. Mira’yı da oradan tanıyordu.
Ama ben Arjin’dim kardeşini öldüren ise Mira’ydı ve ben Mira’yı unutalı çok olmuştu.

Ellerim üşüyordu ama içimde bir yangın vardı. O yangın bütün bedenimi sarmıştı. Beni içine çektikçe çekiyordu, ondan kurtulamıyordum kurtulmakta istemiyordum.

“B-ben bilerek yapmadım!”
Ayağı kalkarak yanıma geldi. “Peki, bilerek yapmaman kardeşini geri getirebilecek mi? Ya da senin katil olmandan kurtaracak mı?”

Getirmezdi ama bunun hesabını bana soramazdı. Hem o kim ki bana hesap sorma hakkını kendinde buluyordu.

Koluma sakladığım bıçağı hızla çıkartarak yüzüne sürttüm. Maske yırtılmıştı yüzü çizilmişti. Elini yüzüne sürdüğünde kanın fazla geldiğini anlamıştım.
Bıçağı bu sever sol koluna geçirdiğimde girmişti bu sefer, hissetmiştim. Bıçağı içeride hızla çevirmeye çalıştım ama beni hızla geri ittiğinde kafamı aynaya çarpmasaydım iyiydi.

Bu sefer o bıçakla benim üsteme doğru atıldı. Onu biraz fazla kızdırmıştım ama o benim canımı daha çok acıtmıştı. Bıçağı kurşun yaramın olduğu yere sokmuştu.

Ağızımdan acılı bir inilti çıkmıştı. Lan bir insan iki kere aynı yerden hasar alır mı? Ben almıştım hem den bir den fazla. “Kusura bakama Lavinya ben insan gibi konuşuruz diye düşünmüştüm ama maalesef o hakkı kaybettin.”

Ellerimle onu üzerimden itmeye çalışıyordum ama ne fayda. Yerinden bile kıpırdamıyordu. Gücümü toplayım yüzündeki yaraya sert bir yumruk savurdum. Kafası yana düştüğünde sağ bacağımla karın boşluğuna hızlı bir tekme attım. Biraz gerilemişti. En azından aynayla arasından çıkabilirdim. Şöminenin yanındaki demiri alıp hızla arkamı döndüm. Sırıtıyordu.

Korkmalı mıydım? Ya da korkmalı mıydı? Çünkü şu an onu öldürebilirdim. Hem de en acı şekilde. Fakat şu an oda beni öldürebilirdi. Hem de en acı şekilde.
Yanıma doğru sakince geliyordu bende ona doğru sakince ilerliyordum.

“Nerden tanıyorsun beni?”

“Belki de sorun benim seni tanımam değildir sorun senin beni tanımıyor olmandır.” Abi direk söylesene kelime oyunu ya da tabu falan mı oynuyoruz?

Karnımda ki sızı iyice artmıştı. Zaten kötüydüm bir de bu iş çıktı, şimdi kesin eminim iltihap kapacaktı bu sefer.

“Bu evi nereden buldun?”

“Öncelikle ben sorayım cevabını verirsen bende senin istediğin cevabı veririm.” Hiç güven vermiyordu neden acaba?

“Kabul.”

“Neden kızlara başka biri ölmediği halde mahkemenin açılma nedenini başka insanlarında aynı ölüm şekliyle öldüğü için açıldığını söyledin?”

Artık şaşırmıyordum bildiği şeylere yakında ne sıklıkla tuvalete gittiğimi de söyler bu.

“Eğer planlarım ters giderde seni öldüremezsem elimdeki kanıtları kullanarak mahkemeyi yeniden açacaktım. Kızlarda o zaman çok soru sormasın diye önceden hazırlamak istemiştim her şeyi.”

Anladığına dair başını aşağı yukarı salladı. “E hadi sıra sende. Beni nereden tanıyorsun?”
Kafasını sağa sola salladı. Dedim ben buna güven olmaz diye.

“Sorun bu değildi. Sorun bu evi nereden bulduğumdu?”

Hay benim dilimi eşek arıları soksaydı da o soruyu sormasaydım.

“Bu ev zaten benim Lavinya ya da bizim mi demeliydim.” Nasıl? Nasıl onun olurdu bu ev?
Benimdi bu ev.

“Senin mi?”

“Aslında bizim sayılır.”

Of yok, yakında sıyırırım ben. Ben böyle düşünürken kolumda bir yangı hissettim.
Koluma baktığımda boydan boya yırtılmıştı. Sinirden siyaha dönen gözlerimi o salağa sabitledim.

“Sen ne yaptığını sanıyordun ya!”

“Oyun oynuyorum sadece. Sakin ol Lavinya.”

Tam konuşması bittiğinde demiri kafasına indirdim. Sivri tarafını hızla bacağına geçirdiğimde sesli bir kahkaha atmıştı.

Birbirimizi deney tahtası gibi kullanıyorduk resmen. Ben ona cani demiştim asıl cani benken. O bana cani demişti asıl cani oyken.
Biz ikimizde hastaydık cidden.

Zevk alıyorduk can acıtmaktan, haz buluyordun kan, nefes alıyorduk ceset kokusundan. Biz kötü değildik, iyi o hiç değildik. Biz neydik?

O kahkaha atarken üstüne atıldım. Tırnaklarımı boğazına geçirirken içlerinin kan dolduğunu hissedebiliyordum.

Kurtulmak için çabalamıyordu bile. Ölmek istiyordu madem ölecekti. Artık gözüm cidden dönmüştü bu evden sağ çıkan olmayacaktı. Ya ben ya da o.

Artık nefes alışı yavaşladığında cebinden bir şey çıkartı ve görüş açıma soktu o şeyi.

“Bu ama nasıl?”

Ellerimde artık güç kalmamıştı yavaşça gevşediğinde bilekliği almak için elimi uzattığımda onu avcumun içine bıraktı.

Mor taşlı bileklikti.

Beni üzerinden hızla duvara atıp evden yavaşça çıktı. Arkasını dönmeden gitti ve giderken de “Kim olduğumu sormuştun. İşe sana kim olduğum Lavinya.”

Ben sadece bilekliğe bakıyordum.
Mira katil değildi,
O yaşıyordu.

Ayağa yavaşça kalktım ve etrafa baktığımda ortalığın kan gölüne döndüğünü gördüm. Zaten bizden ne beklenirdi ki? Etrafta dağılmıştı hem de bayağı bir tek masa kalmıştı birde üzerindeki vazoda olan Siyah Laleler. Masaya yavaşça yaklaştığımda karnımda ki acı gittikçe artıyordu.

Masanın yanına geldiğimde üzerinde ki örtüğü çektiğimde vazo yerde parçalandı. Ayağımın dibine düşün laleleri de ayağımla ezdim en sonunda da masayı devirdim cam masa tuzla buz oldu resmen.

Yere eğilip bir cam parçası aldım. O cam parçasını öyle sıktım ki derimin içine girdiğini hissetmem çok uzun sürmemişti. Kollarım boydan boya kanıyordu, saç diplerimde eşsiz bir yangı vardı. Karnımdan bahsetmiyorum bile.

Ama en çok hasarı ruhum almıştı. En çok yarayı kalbim almıştı. Bunların yanında bedenimdeki acı sinek ısırığı kadardı belki de bir hiç. Ama yok sayılamazdı hiç biri. Aynanın karşısına geçtiğimde ilk defa kendimden bu kadar tiksinmiştim.

Yüzüm kan içindeydi kollarım zaten bir nevi kan şelalesi ellerim gözükmüyordu bile.
Karnıma bakmak dahi istemiyordum.

Güneş batmıştı ama hafiften bir ışığı belli ediyordu kendisini. Kırık aynada insan kendisini daha net görüyormuş, tüm gerçekliği ile. Ayna kırılınca büyü falan gidiyor geriye gerçekliğini bırakıyormuş. Onuna şu dakika anlamıştım.

“Şimdi ayna ayna söyle bana var mı dünyada ben den de…”

19 Yıl önce
Kırk beş dakika on beş saniyedir karşımdaki yapancıyla bakışıyorduk ne göz kırpıyordu, ne gidiyordu anca beni taklit ediyordu.

“Karşımda bir yabancı vardı.”

Karşımda bir yapancı vardı ve ben ondan nefret ediyordum. “Kusura bakma annem yabancılarla konuşmamam gerektiğini söyledi bu yüzden seninle konuşamam.”

Küçük kızın karşısın kendisi vardı. Tertemiz yüzü, tertemiz elleri ve tertemiz bir kalbiyle kendine yapancı gelmişti.

Şimdiki zaman

Başımı sağa eğip konuşmaya başlamıştım.

“Karşımda bir yabancı vardı.”

Karşımda bir yabancı vardı ve ben ondan tiksiniyordum. “Kusura bakama annem yabancılarla konuşmamam gerektiğini söyledi bu yüzden seninle konuşamam.”

Sağ gözümden bir damla yaş süzüldü.

Genç kadının karşısında kendisi vardı. Kanlı yüzü, yaralı elleri ve yalancı bir kalbiyle kendine yabancı gelmişti.

Parmaklarımın uçları yavaş yavaş uyuşmaya başlamıştı. Kemiklerim titriyor nefesim sıkışıyordu.
O yaşıyordu. Ve bana bunu neden yaptığını hale anlamıyordum. Biz beraber büyümüştük şimdi ise birbirimizi öldürmek için mi uğraşıyorduk.
Annemle babam görse ne derdi acaba? Hayal kırıklığı mı olurduk? Belki.

Annemle babamı öldürende oydu, Ülkü ile Ahsen’i de, teyzemide… Bu daha böyle gidecek miydi?
Geride daha ne kalmıştı? Bu kadar cani olamazdı dimi? Tanıdığı kişilerde nasıl vaz geçer insan ve bir de o insanlar en sevdikleriyse nasıl kalp dayanırdı buna?
Yere bir şeylerin düşme sesi gelmişti. Bacaklarıma değmişti her biri, her bir taş. Elimin içindeki şeyi sıkmaktan kırılmıştı o da en sonunda.
Zaten bana kim dayanıyordu ki? Son gücümle yer deki demirim aldım ve arkamdaki boydan boya cam olan duvara doğru fırlattım. Birden bire koca duvar yerini alan cam kırılınca içeriye soğuk bir rüzgâr girdi, zaten üşüyordum bir de üstüne bu gelince ölüme bir adım daha yaklaşmış olmuştum.
Bacaklarım da artık kendimi taşıyacak gücü bulamamıştım. Her zerrem üşüyordu. Kafa derim bile benden bağımsızdı resmen. Uzuvlarım yoktu san ki, belki de ben ölme ilk defa bu kadar yakın olduğum için böyle hissediyordum.
O yaşıyordu ve ben onu çok seviyordum. Ama artık ne yaşaması önemliydi benim için ne de sevip sevmemem.
Eğer burada bu şekilde ölürsem. Bil ki ruhum seni hiç bırakmayacak. Bir daha asala yapmayacağım o hatayı.
Gözlerim miydi kararan yoksa hayat mıydı kısalan? Belki de bendim son nefesimde boğulan.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.