5. bölüm / 10
İnsan SergisiVahşetin Dehşetli Çağırışı.
Bölümler 10Şu an: Vahşetin Dehşetli Çağırışı.
- 1 Seni Görebiliyorum.8.076 kelime
- 2 Ölü Yada Diri.6.016 kelime
- 3 Kanlı Bataklık.3.925 kelime
- 4 Ahsen İlkay.( özel bölüm )922 kelime
- 5 Vahşetin Dehşetli Çağırışı.5.371 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Yalancı Yansıma.2.073 kelime
- 7 Bilinmeyenler.1.736 kelime
- 8 Oyunbaz.4.947 kelime
- 9 Rüya Kapanı.326 kelime
- 10 Sahte Gülüşler.1.234 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
4.BÖLÜM
Vahşetin Dehşetli Çağırışı
Zaman çok hızlı akıyordu, her ölümde elimden akan kanlar gibi…
Hızlı ve acı verici.
Oyun deyip durmuştum ama nerden bile bilirdim ki her şeyi elime yüzüme bulaştıracağımı? İzler kalmıştı o bulaşan yerlerde.
Tek bir şey istemiştim, oyun dediğim şeyi kazanmak. Mağlup değil de kazanan olmak istemiştim.
Fakat artık bu oyunu kazansam bile mağlup olurdum çünkü elimde bir şey olmayacaktı.
Ne sevgi gösterecek bir aile, nede diğer yarım olacak bir kardeş vardı elimde.
Elim kanlıydı benim.
Salonda ölüm sessizliği vardı. Kimse çıtını bile çıkarmadan bana bakıyordu daha doğrusu gözlerimin içine ben ise bebeklere bakmak dışında bir şey yapmıyordum.
Dikkatim Duru’nun sehpayı devirmesiyle kayboldu.
“Arjin! Artık bize bir açıklama yapman gerekmiyor mu sence,he?”
Ardından Lila ayağı kalktı. “Arjin farkında mısın bilmiyorum ama bizi daha demin Ahsen’in…” gerisi gelmedi. Dili varmadı ölüsünü demeye geri yuttu dilinin ucuna kadar gelip de dışarı çıkamayan o kelimeyi. Kızgındılar bana. Söylemediğim, anlatmadığım, sakladığım şeylerden dolayı kızgındılar. Kırgındılar. İfadesizce bakamaya devam ettim. Yüzlerine bakmamaya çalıştım yok olmak istedim o an var olmamaktı tek dileğim. Neyin içine düşmüştüm ben? Neydi günahım? Neyin sınavıydı bu? Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki ne nasıl oldu anlayamamıştım. Ben daha bir ölümün şokunu atlatamamışken başka bir ölümle karşılaşmıştım, başka bir kayıp daha vermiştim. Kendim hallederim sanmıştım birölüme karşı bir ölüm verecektim. Bir kayba karşı bir kayıp verecektim hem de enderinin den. Vermiştim hem de en derininden ama isteyerek değil kendi elimle değil, ben kendi kalemden kayıp vermiştim hatta sayılamayacak kadar fazla. Karşı taraf ise oyun oynamıştı. Kazandım sanandım. Oyun başlamadan bitti sandım. Fakat yaptığım bu intikam tablosunda unuttuğum bir şey vardı. Oyuna başlamamış olmamdı. Benim kaybedecek çok şeyim vardı ve o neleri kaybetmekten korktuğumu gayet iyi biliyordu. Ben ise onun canı olan şeyleri ya da birilerini bilmiyordum. Kimi kaybetmekten korkardı? Kimin feda olmasından, bu oyunda harcanmasından korkardı?
“Sen öyle duymazlıktan gel Arjin, ben gidiyorum ne halin varsa gör!”
Duru holden çantasını alıp çıkacakken konuştum. Boğazımdan bir yangı çıktı sanki. “Dur gitme anlatacağım.”
Salondakiler dikkatlerini bana verdi. Emindim.
“En baştan anlatacağım, ama konuşmadan dinleyin eğer dilemeyecekseniz beni boşuna yormayın.”
Kimse bir şey demedi ya da gitmedi. Duru bize doğru geldi ama oturmadan ayakta dikildi.
“Ülkü intihar etmemişti, bunu zaten biliyoruz ama dosyası intihar olarak kapatıldı. Bir delil bulamamışları, aslında bir delil vardı.”
Allah’tan bölmeyin demiştim Mavi.
“Nasıl bir delil vardı?”
“Ülkü’yü bulduğumda elinde bir kâğıt vardı numara yazıyordu, üzerinde adımı görünce hemen aldım,”
“Allah’ım kafayı yiyeceğim,” Duru saçlarını kopartmak istercesine elleriyle çekti. “Sende öyle adın yazıyor diye aldın, bize bir şey söylemedin öylemi!”
“Duru öyle normal bir şey değildi o kâğıtta yazan.” Aramızda iki, üç adım kalmıştı.
“Ya nasıl bir şeydi, Aşk mektubu falan mı yazıyordu?” bundan sonra sesini incelterek devam etti.
“Ay ne tatlı, e sonra ne oldu konuştunuz mu bari. Sevgili fanda olmuşsunuzdur siz şim-“ salonda sadece tek bir ses yankılanmıştı ya da benim kulaklarım da. Yapmıştım, vurmuştum sevdiğim kişiye saçının teline zarar gelse kıyameti koparacağım kişiye kendi ellerimle vurmuştum. Ama en çok canımı acıtan ise gülümsemesiydi. Öğrettiğim gibi dimdik kalmasıydı.
“Arjin ne yazıyordu o kâğıtta da bana vurmana ya da kardeşlerinin ölmesine neden oldu, neydi bu kadar kıymetli olan şey? Söyle, söyle ki sana hak verebilmem için elimde bir neden olsun.”
İşte bu daha çok acıtmıştı canımı,
“Mira Yazıyordu, Mira Yazgı yazıyordu.” Üşüyordum. Kim açtıysa camı acilen kapatması gerekiyordu önemli bir şey konuşuyorduk şurada.
Hemen arkamda olan Mavi’nin sesiydi bu soğukluğu kesen.
“Nasıl ya ama sen… Hani bizden başkası bilmiyordu?”
“Bilmiyordu zaten. İşte bende bunu merak ettiğim için aldım.”
“Olsun bu bize söylememeni haklı çıkarmaz.”
“Duru ne duymak istiyordun?”
“Ne yapmaya çalıştığını, bize neden söylemediğini, polise vermeme nedenini, ben bunları duymak istiyorum.”
“Kim olduğunu öğrenmek istedim, beni nereden tanıdığını öğrenmek istedim. Polise vermedim ölmesini istedim kendi elimle öldürmek istedim. Can çekişsin gözlerinde ki o çaresizliğini görmek, yalvarışını duymak istedim.”
“Bize neden söylemedin?”
“Korktum, size bir şey olmasından korktum eğer söylemezsem sizi bu işe sokmazsam korurum sandım zarar gelmez sandım.” İster istemez sırıttı, ellerini iki yana açarak geriledi.
“Çok güzel korumuşsun, bak mezarda olan sayısı içeridekilerden fazla, annenlerde o yüzden öldü dimi?”
Cevap veremedim. Ne diye bilirdim ki? Evet, benim yüzümden mi diyecektim? Utanmadan, üzülmeden, suçluluk duymadan benim yüzümden diyemezdim.
“Anladım ben.” Yeni bir soru yönelten Talya oldu. “Bu kadar mı?”
Değildi maalesef bu kadar değildi.
“İşte sonra o numarayı aradım cevap veren yoktu tabii,” hafifçe sırıttım.
“Cevap veren olmayınca kafaya koydum hukuk okudum her şeyi en iyisinden öğrenmek için,”
Lila tam bir şey soracaktı ki sormadan kestim sözümü.
“Şimdi değil Lila şimdi değil, hani geçen ay annemlerin öldüğü gece, Mavi’yle kavga etmiştim de ormanlığa gitmiştim sonra siz gelmiştiniz işte o gün oraya gitmemin nedenleri vardı.” Lila yine soracağını sormuştu.
“Ne gibi nedenler?”
“DNA sonucu gelmişti,”
“Sende o kadar delil vardı ve sen onları polise vermedin?”
“Lila yeter sorgulamadan dinle!” derin bir nefes aldım. “Her gün başka bir delil bırakıyordu ve bunu bilerek yapıyordu çünkü onu yakalatmak istemediğimi öldürmek istediğimi gayet iyi biliyor, neyse sonra ormanlıkta bir bebek buldum işte bide sessiz çığlıklar yazan bir yazı. Sonra akşam annemle babamın ölüm haberi, İlk başta bende inanmadım tesadüftür dedim ama aklım sürekli o ihtimaldeydi onun öldürmüş olmasında,”
Bu sefer soru sorma sırası Duru’ya geçmişti. “Peki, kime aitmiş DNA?”
“Kaan Atınel’e. Ama emin değilim açıkçası bilerek bıraktığı için kafam karışsın istemiştir belki başka birinin de olabilir.”
Duru anladığına dair kafasını salladı.
“Sonra annemlerin mezarlığındaki bebekler ve teyzemlerin ölüşü daha deminde bulduğum bir bebek o da Ahsen’in habercisiymiş.”
Herkes aynı anda koltukta duran bebeklere baktı, eminim ki her kes şu an aynı şeyi düşünüyordu. Sırada ki kurbanların kim olduğuna bakıyorlardı.
“Bir bebek bir ölüm.” Dedim. “Bir kere yakalamıştım onu, Ülkü’nün öldüğü kayalıklarda. Öldürmüştüm hatta asitle eritmiştim onu. Yani ben öyle sanıyordum.” Lila sevinmekle endişelenmek arasında kalmış bir sesle konuştu.
“O zaman katil değilsin.”
Bu sefer sesli sesli kahkaha atmıştım.
“Yok, Lila’cım o kadar masum değilim. Kaçmış oradan yerine de başkasını koymuş yani anlayacağın her türlü katilim.” Bir de bilsen öldürdüğüm kişinin abin olduğunu o zaman yüzüme bakar mısın acaba? Hepsinin gözlerinde bir mesaj vardı. O kadarını da yapmazsın diyenler, senden iğreniyorum diyenler, Canisin diyenler ve en canımı acıtan ise
Gözünü hırs bürümüş diyenler,
“Bakmayın öyle kaçırıldığımda o gözler açık mıydı acaba,” bu sefer hepsi aynı ifadeyle bakıyordu. Şaşkın ve endişeli,
“Talya sen gece yanıma geldiğinde olmuş, rüya zannetmiştim ama gerçekmiş sabah teyzemlerin ölü fotoğraflarını ve bebekleri dolapta görünce anladım.”
Koltuğa kendimi bıraktım. “Ahsen’i götürülürken gördünüz mü?”
Kızlar konuşamadılar ama anlamıştım görmüşlerdi. “Peki, duydunuz mu bir şey ya da verdiniz mi ifade?”
Konuşmamışlardı ama anlamıştım ne duymuşlardı ne de vermişleri. Götürülmüştü. Kardeşimi götürmüştü. Hepsinin kafasında aynı soru vardı.
Ahsen’in ölü bedeni neredeydi?
🎭
Yorulmuştum. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki neyin nasıl olduğunu anlamadan bitmiştim. Kızlar uyumuşlardı. Korkmuşlardı odalarında tek kalmaya fakat bence tek kalmaktan değil odada tek olmamaktan korkuyorlardı.
Talya koltukta oturur pozisyonda uyuya kalmıştı kucağında yeni doğmuş bebekler gibi kıvrılıp uyuyan Duru’ydu. Mavi ise salıncakta uyumuştu ve benimde kollarımda uyuyan Lila’yı daunutmak imkânsızdı. Loş ışıkla bütünleşmiş odada gezindi gözlerim, derin bir nefes çektim içime. İşte buradaydı benim hayatım, geride kalan ailem, canımdan çok sevdiklerim, dört duvarın arasında yaşam bulmuştu işte çocukluğum.
Peki, o toprağın altında uyuyan ailemi unutmuş muydum, Hayır unutmamıştım ama unutmak istemiştim fakat becerememiştim, Ülkü’yü unutmayı denemiştim hatta bir ara unuttuğumu bile sanmıştım lakin bir buçuk yılımı alan unutma süresi bir buçuk saniye de hatırlama süresine rakip bile olamamıştı. İnsan nasıl unuturdu kardeşini. Unutamazdı.
Ahsen’in bedeni yoktu, adam gözümüzün önünden kızı alıp gitmişti resmen bizde öyle öküzün tirene baktığı gibi bakmıştık.
Aslında çoğu şeye öyle bakmıştım sadece. Duygularım alınmış gibiydi. İnsanın gözyaşları kurur muydu? Benimkiler kurumuştu.
Ülkü öldüğünde bitmişti benim gözyaşlarım. Annemle babam öldüğünde dipsiz bir uçuruma sürüklenmiştim ve bir daha çıkamamıştım. Tam bir ip buldum çıkacağım aydınlığa demiştim işte tam o sırada Teyzemle karnındaki bebek ölmüştü kopmuştu o güvendiğim ip, ben alışmıştım karanlığa ama tam karanlığa alıştığım zaman da toprak atmışlardı o dipsiz uçuruma Ahsen'in ölümüyle gömülmüştüm ben o dipsiz Uçurumda.
Daha neyim kalmıştı verecek, ölmüştüm ya ben. Neyimi alacaktı daha benden? Daha nasıl öldüre bilirdi beni? Daha nasıl gömebilirdi yorulmuş bedenimi?
Hiç göstermemiştim üzüldüğümü, yenik düşmemiş hayatıma devam etmiştim de acaba devam ettiğim bu hayat, hayat mıydı sahiden? Yoksa bir kâbus muydu? Ama kâbusların sonu olurdu dimi, o zaman bu kâbusunda bir sonu olacaktı. Peki, ne zaman?
İşler çığırından çıkmıştı çoktan ve ben toparlamak için uğraşmayacak aksine bitirmek için uğraşacaktım.
Ben böyle düşünürken Kollarımda bir kıpırtı hissettim, başımı kollarıma çevirdiğimde Lila’nın açık olan gözlerini gördüm.
“Uyumadın mı sen?” yorgun gözlerini ovuşturdu benle konuşurken.
Nasıl uyuya bilirdim böyle bir durumda acaba? “Uyku tutmadı sen niye uyandın, üşüdün mü?”
Kafasını sağa sola sallamakla yetindi. Çok masum bakıyordu bana, ya ona da bir şey olursa ya onu da kaybedersem? Bu düşünce bile beni ürpertiyordu.
Tam o an aklıma Ahsen geldi Bir insandan o kadar kan nasıl çıka bilirdi? Boynunda ki kurşun izi nasıl dayanıla bilinirdi ki?
Annemlerin cesedini görememiştim. Teyzemin ise boğazı kesilmişti. Ülkü ise boğularak öldürülmüştü.
Ben hala nasıl bu kadar iyi durumdaydım? Yas bile tutmamıştım.
“Arjin neden polise gitmiyoruz?” söylemiştim nedenini ama insan olur olmadık düşünmüyor değildi.
“Lila söylemiştim onu kendi ellerimle öldürmem gerekiyor içeri girince kurtulacak yoksa.”
“Ölmesi de bir kurtuluş olmaz mı?” Haklıydı ama o gözlerindeki çaresizliği görmek istiyordum.
Cevap veremedim.
“Arjin sen savcı değil misin neden adaletten kaçıyorsun neden suçsuz tarafın suçlusu oluyorsun? Ya sen elini kana bulamışların cezasını acımadan keserken neden kendini bu cezaya mahkûm bırakıyorsun?” adalet demişti bana aynı Talya’nın dediği gibi olmayan adaletten bahsetmişti. Ama haklıydı bir yerde ben adalet için çalışırken neden adalete karşıydım? Belki olmadığı içindir. Belki nedenim adalet değildi benim.
“Lila şu an bunları konuşmanın zamanı mı sence, He?”
Lila içinden cevap verdi. Aslında tamda zamanıydı onlardan sakladığı bu beş yılı tek tek anlatmalıydı, hesap vermeliydi. Ama Lila zorlamak istemedi kardeşini. Sustu fakat içi hep konuştu.
“Hadi uyu sen ben ayaktayım korkma.”
“Yok, bende uyumayacağım uyurken daha gergin oluyorum.”
Haklıydı ölümle karşı karşıyaydılar nasıl uyuyabilirlerdi ki?Lila’nın bir birine girmiş saçlarını elimle düzeltirken bileğindeki tokayı bana verdi.
“Şey ben güzel bağla yalayamıyorum da sen bağlar mısın?” Bağlardım. Seve seve bağlardım. Ama utandım ben onların hayatını karartmışken o şu an benden saçı bağlamamı istemişti, hem de uyuyamama sebebi benken. İçimden burukça gülümsedim. Onlar ben varken ölüyorlardı ben yokken belki yaşarlardı.
Bir şey demeden O ipek gibi olan sarı saçlara dokundum, elimi tarak şeklinde kullanmıştım incitmemek için elimden gelen her şeyi yapıyordum. Sonra örmeye başladım ve en sonuna geldiğimde saçının ucuna tokayla tutturdum omzunun üstene atmıştım.
“Teşekkür ederim.” Rica ederim miniğim demek çok istemiştim ama dilimin ucuna kadar gelip de çıkamamıştı dışarı işte. Vicdan azabıydı bu? Hem de en derininden.
“Arjin biliyorum çok soru sordum ama aklıma çok takılan bir şey daha var,”
Ney soracaksan hemen sor der gibi baktım.
“Hani sen demiştin ya bir bebek bir ölüm diye,”
“Eee?”
“He işte sen Ülkü öldüğünde de bulmuş muydun o bebeklerden?” hayır bulmamıştım. Düşündüm biraz acaba gözüme çarpan bir şey var mı diye ama yoktu. Zaten o an ne ye uğradığımı bile şaşırmıştım. Sanki şimdi çok normaldi ya benimki soru işte.
“Hayır bulmadım.”
“Acaba ben diyorum ki Ülkü’yü öldürenle şimdi bunları yapan aynı kişi mi ki?”
“Nasıl yani?” aslında anlamıştım ama Lila’nın beyninde tam olarak ne vardı onu öğrenmek istemiştim.
“Ya diyorum ki o gün Ülkü’yü öldüren kişi Ahsen’i öldüren kişi olmayabilir mi?” Tam Lila’ya cevap verecektim ki telefonuma mesaj geldi daha doğrusu telefonlara.
Diğerleri de ani mesaj sesleri yüzünden uyandılar zaten diken üstünde uyumuşlardı ufacık seslere dahi uyanırlardı tabii.
Talya boğuk bir sesle ne olduğunu sordu. Bende bilmiyordum her sorunun cevabını da ben verememem ki arkadaşım.
Hepimize aynı numaradan mesaj gelmişti bir fotoğraf göndermiş ve altında ise ‘Görüşmek üzere Lavinya’ yazmıştı. Kimden geldiği bariz bir şekilde ortadaydı. Duru telefonunu bize çevirdiğinde hepimize aynı mesajın gelmediğini anlamıştık.
Duru sesli bir şekilde mesajı tekrar etti. “‘Oyunu iyi oyna Duru, Yoksa harcanırsın.’ Ne demek bu şimdi? ”
Bu sefer ses Mavi den çıkmıştı. “’Oyunda hile yok Mavi, Yoksa bende hileli oynarım.’ Bende de bu yazıyor.”
Lila’nın sesi titrek çıkmıştı. Korkuyordu hem de çok. “’Kan akıtmayı severim Lila, sende seveceksin.’ Arjin bu ne demek?”
Tam bir şey söyleyecektim ki Talya araya karıştı. “’Akıllı olman kurnaz olduğun anlamına gelmez Talya, kaybedeceksin.’” Talya da bıkkın bir şekilde. “Benim ki de böyle dedi.”
“Sende ne yazıyor?” Bilmek istemez Mavi, emin ol bilmek istemezsin. Öylece kızların suratına baktım. Israrlı gözlerle bana bakarlarken susmak çok mümkün değildi sanki.
“’Kanı her zerrende hissedeceksin Lavinya, her arkadaşının teninde kokacak o kan umarım sağ çıka bilirsiniz.” Bende de bu yazıyordu işte.
“Lavinya mı o ne demek ya?”
“Ah, keşke bende bilsem Duru, keşke bende bilsem ne anlama geldiğini.”
İlginç der gibi baktı. Daha da sorgulamadı zaten.
“Kızlar fotoğrafı açan var mı aranızda?” Maalesef kimse cesaret edemedi Talya’cım. Ama şu an cesaretli olup olmamak değildi konu kazanmaktı. Ve biz kazanacaktık.
“İlk ben açıyım sonra gerekirse sizde açarsınız.”
-Neden cesaretli davranmıştın ki ne vardı ilk onlar açsa. Ölür müydün?
-Ooo içses siz burada mıydınız? Hangi rüzgâr attı sizi buraya hem bu arada ölmek kelimesini yasaklıyorum sana.
Daha ne ses geldi nede cevap, zaten yok gibi bir şeydi bu aralar. Neyse şu an bu değildi konumuz. Tekrardan dikkatimi telefona verdim.
Fotoğrafı açtığımda Ahsen’in bedeni vardı karşımda bir ormanlık gibiydi fakat karanlıktan çok belli olmuyordu zaten Ahsen’in de bedenini aydınlatan bir fenerdi. Fotoğrafa biraz daha dikkatli baktığımda bir yazı gördüm ‘Hızlı olan kazanır’yazıyordu.
Deliydi bu adam ruh hastası psikopattı ama insan değildi. Çünkü bir insanın kalbi dayanmazdı bu manzaraya. Ölü bir bedenle oyun oynuyordu. Telefonu yoğun istekler üzerine çevirdiğimde kızlarda dilini yutmuşa dönmüşlerdi, kiminin eli ağzında kimin eli kalbinde kiminin ise yumruk olmuştu.
Sonra tek tek fotoğrafları açtılar, hepsinde aynı fotoğraf ve aynı yazı vardı. Yine bir mesaj daha gelmişti bu sefer bir süre vardı ekranda
‘48.59.00’ zaman başladı Lavinya. Seni görmek için sabırsızlanıyorum. Gelirken ölüm aletlerini getirmeyi unutma:)’
Ve yine bir mesaj daha bu sefer ise sadece bana gelmişti.
“Size de geldi mi?” diye sormakta fayda vardı
“Evet, süre geldi.” Kız haklı ama böylemi sorulurdu, hata bendeydi.
“Yok, Duru fotoğraf geldi mi?” Kızlar bir birine sorgulayıcı bir şekilde baktılar, anlaşılan sadece bana gelmişti, tahmin doğruydu.
Fotoğrafı açtığımda kalp atışım hızlandı. Bu korku değildi şaşkınlıktı. Fotoğrafı açmamla arkamı dönmem bir oldu. Duvarın dibin de bir karartı vardı ve evet, tahmin ettiğim kişiydi başından beri orada bizimleydi.
“Arjin ne var orada? He ne var? Arjin konuşsana!”
Lila’ya sağ elimin işaret parmağıyla sus işareti yaptım. O sırada Talya kulağıma bir şeyle fısıldadı.
“O mu?” Oydu. Konuşmadım sadece gözlerimi açıp kapatarak cevap verdim. Kızlar gerilmişlerdi sesleri çıkmıyordu ama eminim ki çok şey söylemek istiyorlardı. Tam ayağı kalktığımda Bahçeden bir ses geldi kısık ses bir den şiddetlendi.
“Sizi görebiliyorum, oyun oynayalım?” Bebekten gelen ses ve Lila’nın sesi bir birine karıştı.
Bahçe kapısının tam onunda bir bebek vardı.
O an beynimden vurulmuşa döndüm, Bir bebek bir ölüm.
Bu sefer kurban kimdi ama kimse ölmeyecekti bu kural bozulacaktı bizi oyuncak gibi göremezdi bu ruh hastası.
Duvarın dibinde ki karartı bir de yok oldu işte bu canımı daha çok sıkıyordu. Yine kaçmıştı. Gözlerim evin içinde onu ararken bir ses yankılandı evin içinde. Silah sesi. Gözlerimi sıkıca kapattım. Kızların bağrışı hiç susmadı kulaklarımı tırmaladı sanki bu bağrışlar.
Arkamı döndüğümde kimsede bir şey olmadığına emin olmak için tek tek baktım hepsine, ama gözden kaçırdığım bir şey vardır diye yine de sordum.
“İyimi siniz?” soruma yanıt veren Duru oldu.
“İyiyiz bir şey yok.” İçim birazda olsa rahatlamış olsaydı keşke ama değildi her an birine bir şey olabilirdi.
Ve yine bir silah sesi yankılandı evin içinde. Ama bu sefer kızlar bağırmamıştı. Başka bir ses yükselmişti.
“Mira! Lila harici diğerlerini de al ve evden çıkın güzelim.”
“Mira mı dedi o?” Onaylayan bir ses çıkardım. Ama kısık çıkmıştı lakin Mavi yanımda olduğu için almıştı cevabını.
Mira demişti. Ülkü’nü elinde olan kâğıdı bırakanda oydu. Zaten emindim ama Lila kafamı karıştırmıştı daha demin. Şimdi netti kafamda, Katil aynı tahmin ettiğim kişiydi.
-Arjin cidden adamın Mira demesine mi takılıyorsun adam güzelim dedi sana farkındasın dimi?
Yüzümü ekşittim. Benim içsesim neden bu kadar salaktı acaba? Yok, yakında beni de kendine benzetir bu konuşmaması işime gelirdi. Cevap vermeyince sustu. İyi ki sustu yoksa cidden tedaviye başlardım artık.
“Duydun mu Lavinya? Hadi Lila kalsın evde sadece.” Ne öyle bir şey mi demişti ben neden duymamıştım. Of içses of! Hayır, hayatta bırakmazdım evde kimseyi. Onu bile. Sonuçta ölüsünü ne yapacaktım evimde.
Lila birden koluma yapıştı. “Arjin ne olur bırakma beni o ruh hastasıyla.” Sesi ağlamaklıydı, başını sağa sola hızla sallıyordu sanki sallamayı bıraktığı an ben de onu burada bırakacakmışım gibiydi. “Lütfen,”
Bırakmazdım neden bırakacağımı sanıyordu?
-Arjin kaç kişi senin yüzünden öldü biliyor musun? Çünkü ben bir yerden sonra saymayı bıraktım da. Ve farkındaysan ölenlerin yasını bile tutmadan hayatına devam ediyorsun.
Haklıydı hem de çok. Korkuyordu tabii benim onu bırakmamdan çok korkuyordu. Benim yüzümden ölenlerin sayısı fazlaydı. Evet, yas tutmamıştım belki ama bu Üzülmediğim duygularımın olmadığı anlama gelmezdi ben kendi içimde yaşıyordum sadece ve bunu dışarıya yansıtmak istemiyordum.
Mavi birden bir yükseldi, kardeşini bırakmak istemiyordu o caninin eline.
“Sen ne saçmalıyorsun ya! Ruh hastası mısın? İnsanları kesip biçerek mi rahatlıyorsun he? Biz senin deney oyuncağın falan değiliz sok bunu o olmayan beynine, bırak artık şu bebekleri de çocuk çocuk hareketler.”
Ağzına sağlık Mavi ’cim şu an her kesin iç sesi olduğuna yemin edebilirim.
“Benim yaptıklarım mı çocukça Mavi? Peki, o zaman öldürmeye ilk seninle başlayalım. Zaten ölmeye meraklı değil misin?”
Mavi gözleri yerinden firar etmek istercesine açıldı. Kimi öldürecekti bu pislik? Mavi’yi mi, Lila’ yı mı yoksa şu an nefes alan er canlıyı mı?
Kimsenin ölmesine izin vermeyecektim bu saatten sonra. Acaba hepimiz aynı anda koşsak ölür müydü bu psikopat?
Mavi’ye silah doğrulttuğunu gördüğüm an yüksek sesle konuştum.
“Kızlara dokunmaman için ne yapmamı istiyorsun?” canımı ister miydi bu adi? Ama asıl soru şu verir miydim canımı?
Gülümseyerek bakıyordu. Korkmalı mıydım? Of aklım hangi ara bu kadar soru üretmeye başladı?
“Ne yapman gerektiğini söyledim Lavinya, Lila’ yı bırakın ve çıkıp gidin.” Ölsem de yapmazdım.
“Kızlara dokunmayacaksın dedim neden Lila’ yı bırakayım!”
“Peki, Lavinya sen kal o zaman. O da uyar bana.” Kızlara bir şey yapmayacağını bilsem bir saniye dahi düşünmeden derdim ama…
“Talya kızları da al çıkın evden,” tek ve net bir cevaptı bence.
“Ya hayır bırakmam seni bu caninin elinde.”
Lila’ya baktığımda yüzündeki korku hiç gitmemişti şu an ölmek için değildi korkusu benim ölmemdi.
“Talya.” Demem yeterli olmuştu evden çıkmaları için.
Kapının kapanma sesini duyduğumda baş başa kalmıştık. Yüzünde zafer vardı yalancı bir zafer.
Kollarımı açık ona doğru yaklaştım.
“Hadi öldüreceksen öldür buyur şu an öldürmezsen bir daha asla izin vermem bilgin olsun.” Keşke yanımda silahım olsaydı da vursaydım şunu anlının ortasından.
-Yukarıda vardı bir koşu alıp gelse miydik acaba?
İçses şu an sırası mı sence?
Cevap yoktu yok acaba bu bana trip falan mı atıyor. Neyse sonra düzelirdi her halde.
Allah’tan başka bir şey istesem olacakmış. Ayaklarımın dibine bir silah geldi. O vermişti.
“Eşit olmalıyız Lavinya,” eşit mi demişti o?
“Eşit olmalıyız öyle mi? Peki, neden benim kaybedecek bu kadar çok şeyim varda senin neden yok?”
Burnundan güldüğüne dair sesler çıkmıştı.
“Belki kaybedecek şeylerim seninkine eşittir Lavinya.” Nasıl yani onun kaybedecek nasıl çok şeyi olabilirdi ki?
“Ama ben bilmiyorum.”
“Belki de biliyorsundur Mira.” Bak yine yapıyordu tanıyordu beni işte ama kimdi bu? Belki de bende tanıyorum ama hatırlayamıyordum.
“Nerden biliyorsun bunu?” alaycı bir şekilde cevap vermeye başladı.
“Neyi Lavinya?”
“Mira’ yı diyorum beni diyorum nerden tanıyorsun?”
“Bilmem.” Ağzını cidden yırtacağım bunun hatırlat içses de unutmayım. Cevap yoktu bende kime söylüyorsam zaten.
Yerdeki silahı hızla elime alıp omzuna doğru ateş ettim ama hızlı davranmıştı ki kıl payı kurtuldu.
Oda benim karnıma bir el ateş etti ama sıyırdı sanırım girmiş olamazdı yani inşallah.
“A hadi ama Lavinya bu kadar kötü olmadığını ikimizde biliyoruz.”
Ben göster ecem şimdi sana iyiyi kötüyü. Bu sefer omzunu vurmayı başarmıştım. Onun ki gibi sıyırmamıştı tam isabetti.
Koca evi benim kahkaha sesim doldurmuştu.
“Pardon yanlışlıkla oldu galiba dur bir düşüneyim, düşündüm yanlışlık la olmamış.”
Zevkten kafam geriye düştüğünde yüzüme gelen saçlarımda benimle beraber geriye düştü.
Bir silah daha patladı ama bu sefer patlayan onun ki olmuştu bana doğru ateş etmemişti. Koltuğa doğru ateş etmişti. Kafamı koltuğa çevirdiğim da Talya’nın telefonunun kamerasının kırıldığını gördüm.
“Salak aklı sıra bizi çekmeye alışmış.”
Tam kafamı ona çevirecektim ki üzerime doğru bir şey geldiğini gördüm.
-Azrail’ miydi o?
Ani reflekslerim iyi olduğu için Allaha dua ettim. Yoksa çoktan beyaz ışıkla tanışırdım.
Kollarını arkadan tuttuğumda kurtulmak için çabalıyordu. Bunun boyu niye bu kadar uzundu ki yok günaha girmiş resmen dünyada kısa olan erkek varsa bunun yüzündendir.
Kollarını tutarken sağ elimi yumruk yapıp kurşunun girdiği yere sert bir şekilde vurdum. Canı acımış mıdır? Benimki de soru işte acımıştır tabi acısında zaten. Ama acıdığını dışa vurmadı cani pisik.
Fakat hesaba katmadığım bir şey oldu bu sefer tutulan konumda ben vardım. Keşke hızlı davransaydım da kolumu kaldırdığımda yakalayamasaydı.
Kulağıma sesi gelince daha çok itmeye başladım.
“Ah Lavinya bu kadar güzel kokmasan olmaz mıydı ben nasıl kıyayım şimdi sana? Ha söylesene.”
Derin bir nefes aldım. Bilerek yapıyordu, benim delirmemi istiyordu çünkü o zaman daha canice davranıyordum.
“Ne oldu etkilendin mi?” istediği cevabı duyamayınca şaşırdı garibim. Çırpınmayı bıraktım, biraz geriledim ve kafamı omzuna yasladım. İnanılmaz şaşırmıştı eminim benden bunu beklemiyordu. Bende kendimden beklemiyordum zaten ama yapmak zorundaydım.
Kollarımı tutan elleri gevşemişti. İşte bu anı bekliyordum. Elleri biraz daha gevşedi ve beklemediği bir anda arkamı dönüp karın boşluğuna set bir tekme savurmuştum. Ama nerden bileyim benden hızlı çıkıp bacağımı tutacağını. Bacağımdan tuttuğu gibi beni kendine çekti tam o an da kafam hızla bedenine çarptı. İçses duyuyor musun bilmem ama sen yine de unutturma bu adam elime geçtiğimde kırılmadık kemik bırakmayayım.
Tek ayaküstündeydim şuan, bir den itse yerden beni zor kazırlardı.
“Beni kandıra bileceğini mi sandın sen daha demin?”
Evet, anlamından kafamı sağa eğip tatlı tatlı bakmaya çalıştım. Kanardı belki?
“Evet kanmıştım ve şu anda kanabilirim o bakışlarına ama,”
Dişlerimin arasından. “Ama ne?” dedim
“Yapmama gereken bir şey var.”
Neymiş o yapması gereken acaba? Yok, ben ciddiye alamıyorum ki bu adamı bu siyah maskeyle biri bu adama acil bu maskeyi yasaklamalıydı arkadaşım. Bana zarar.
Tam bir şey söyleyecektim ki kurşunun sıyırdığı yere tekme yemeyi beklemiyordum. Hızla yere düşerken sehpadaki vazoda bana eşlik edip yere düştü. Gülmekle bağırmak arası bir şeyler çıkmıştı ağzımdan. Karışık duygular içerisindeydim.
“Evet, artık inana bilirim.” Salaktı bu adam pislikti, psikopattı, akıl yoksunuydu, ruh hastasıydı… Ne kadar saysam da içim yine de rahatlamayacaktı.
Tam kalkacakken omuzumda ittirip üzerime çıktı. Göz gözeydik ikimizin de gözlerinde hırs ateşi vardı, nefret vardı, öfkeyle karışık duygular bürümüştü gözlerimizi.
Peki, ikimizin de gözlerinde aynı duygular varken kim kazanacaktı bu savaşı? Ateşi daha fazla olan mı? Nefreti kan kusan mı? Yoksa öfkesi ağır gelen mi? Benim ateşimde, nefretimde, öfkemde belliydi. Peki, onun amacı neydi? Benimle ne derdi vardı?
Yere düşmüş silahlardan birini alıp aramıza sokmuştum. Tam kalbine dayamıştım. Ya ölecekti, ya da ölecektim. Bu evden bu gün sağ çıkan olmayacaktı.
Silahı kalbine dayadığım sıra da gözlerinden gülümsediği anlaşılıyordu.
“Gözlerin hangi renk senin Mira?” neden sürekli güçlü olduğum zamanlarda Mira diye sesleniyordu? Neden gardımı düşürmeme yardımcı oluyordu?
“Neden soruyorsun?”
“Bilmem belki etkileniyorumdur olamaz mı?” bu an bana bir yerden tanıdık geliyor ama nerden?
“Olamaz,”
“Nedenmiş o?”
“Seni öldürecek birinden etkilenmen ölüme koşmanla aynı şey olmaz mı? Hem benden etkilenseydin ailemi öldürmezdim.”
Cevap yoktu.
“Hem bende bilmiyorum hangi renk olduklarını.” Neden söylemiştim bunu? Bir den çıkmıştı ağzımdan istemeden çıkmıştı, dilin tutulsun senin Mira ya. Of! Ne Mirası arkadaşım. Mirayı kullanmayalı epey olmuştu neden şimdi söylemiştim ki? Bu adam yaktı vallahi yaktı benim devrelerimi.
Sol gözümün üstüne gelen perçemlerimi sağ elinin işaret ve orta parmağını birleştirip geriye iteledi.
İçses! Duyuyor musun bilmiyorum ama sen yine ve yine hatırlat bu adam elime geçince yüzülmedik deri bırakmayacağım.
“Gözlerin Mavi göz bebeklerinin çevresine gelince koyulaşıyor aralarından ince yeşil, sarı çizgiler oturmuş. Sağ gözünde Heterogromi var. Çünkü sağ gözün mavilinde kahvelik de yer almış,”
Dilim gerçekten tutulmuş muydu? Neden benim dediğim olur olmadık şeyler gerçekleşiyordu acaba?
Gözleri hafifçe kısıldı. “Cin misin kızım sen nasıl gözler onlar?”
“Eğer gözlerim hakkında bir şey daha dersen görmeye göz ararsın. Yaparım bunu.” Tutulan dilim açılmıştı bu saatten sonra kimse tutamaz beni.
“Küçükken de böyleydin sen, gözlerin hakkında konuşan olunca delirirdin hemen, şimdide aynısın. Deliriyorsun.”
Ne? Soru olarak sormamıştım kesinlikle soru olarak değil cevap olarak ne diyorum. Şaşırmak adına ne diyorum.
Ben ne diyorum? İşte bu soruydu.
Vallahi devrelerim yandı kokusunu bile alabiliyorum, bir dakika ben koku alıyorum. Kafamı hemen bahçe kapısına çevirdiğimde bahçenin yanıyor olmasını beklemiyordum açıkçası, şu durumda devrelerimin yanmasını tercih ederdim, eder miydim? Belki de çoktan yanmıştır.
Kafamı yavaşça önüme çevirdiğimde onunda oraya baktığını gördüm koyu yeşil gözleri parlıyordu, sanki yeşilin en açık tonuydu biraz daha zorlasa göz rengi diye bir şey olmayacaktı. Biri bu adama acilen böyle bakmaması gerektiğini söylemesi lazım, ama kesinlikle o biri ben değilim. Parantez aç, kesinlikle ben değilim, ünlem parantezi kapa. Oh şimdi içime su serpilmişti.
-Arjin!
Efendim içses, bu arada nasılsın?
-İyiyim ya, öyle az tatile çıkmıştım.
Aaa ne tatili?
-Arjin şaka yapıyorum ben farkındasın dimi?
Of içses, cehennemin en dibine git yan inşallah oralarda. Âmin.
-Sen bana beddua edeceğine, kendine bir el Fatiha oku birazdan siz gideceksiniz cehennemin dibine yanmanın bir kısmını da şuradaki yangın gerçekleştirecek herhalde, öteki tarafa hazırlık mı bu yangın? Asıl büyük tatili siz yapacaksınız. Oralar sıcak olur kalın bir şeyler almana gerek yok.
Ay biz yangının içindeyiz ya!
-Biz mi? Beni kastetmediğine göre. Kimi kastettin acaba?
Ben ve birazdan kavrulacak ruhumu. Oldu mu canım.
-Zaten beni düşünsen şaşardım. Neyse bende gidip bu yıl ki tatilimi mümkünse kutuplarda yapayım.
İçses beni şu an böyle bırakamazsın hele bununla hiç. İçses çabuk geri gel!
Ses yoktu.
Kutuplarda don inşallah! Kutup ayıları yesin seni! Peşine penguenler takılsın geri geleme inşallah! Balıklar tokatlasın senin yüzsüz yüzünü içses! . Âmin. Oh rahatladım.
“Lavinya şu silahı çeksen mi acaba ikimiz yanmadan istersen. Sonra biliyorsun öteki tarafta beni zebaniler kabul etmiyormalum seni kabul ederlerse kalırsın oracıklarda benden söylemesi.”
Kalır mıydım? Kalmazdım. Kalamazdım! Onsuz kalırdım. Ama yanamazdım. Zebaniler beni de kabul etmez miydi acaba. Etse de kurtulsa mıydım bu dünyadaki maskelizebaniden? En azından oradakiler kafa dengi olurdu bir ümit?
Elimdeki silah aklıma gelince bir ümitle hemen tetiği çekip bastığımda şarjörün boş olduğunu o anda anlamıştım. Bir ümit bin yıkılış olarak geri gelmişti.
Ne yapmaya çalıştığımı anlayınca kafasını ya sabır der gibi yararak of lama sesi geldi.
Elimdeki silahı alıp arkasıyla kafama vurmasını beklemiyordum. Vicdansız, beyin yoksulu insan düşmanına bile bu kadar vuramazdı. O sırada geçen gün elimde olsaydı onu eritmiş olabileceğim aklıma gelince susma kararı aldım.
Gözlerim yavaşça karardığında içimdeki konuşmada sustu.
🎭
KAAN MİRAN ATINEL
Üzgünüm Lavinya yapmak zorundayım yoksa ikimizi de bu sefer öteki tarafta kabul ederler.
Silahın arkasıyla vursam çok canı acımazdı umarım.
Hızla elindeki silahı alıp kafasına vurmam bir oldu. Kanamıştı hem de çok kanamıştı.
Ama madem bu oyuna karşılık veriyordu cezasını çekecekti o zaman.
Mira’nın tamamen bayıldığını görünce kucağıma alıp bodrum kata indim.
Dış kapıda kızlar vardı büyük ihtimalle. Bahçe ise malum en mantıklısı bodrum kapısıydı.
Kolumdaki sızı gittikçe artıyordu. O da yaralıydı ikimizde fazla kan kaybetmiştik anlamamıştık ama etraf çoktan kan gölüne dönmüştü.
Bodrum kapısını açacakken kilitli olduğunu anlamam uzun sürmemişti.
“Bu kapıdan haberleri olduğunu sanmıyorum. O zaman kim… neyse.”
Mirayı masanın üstüne bırakıp kapıyı kırmayı denedim ama maalesef bu vicdansız kız koluma da iyi bir hasar bırakmıştı. Yanda duran yangın tüpünü alıp denediğimde ufak bir delik oluşmuştu elimi delikten geçirip anahtara ulaşmıştım.
Tahminim doğruydu. Dıştan kilitlenmişti. Zamanla yarışıyordum çünkü birkaç dakika sonra ev patladığında yaraşacak bir bedenim kalmaya bilirdi.
Kızı hemen kucağıma alıp çıktığımda kızların yolun kenarında sesli bir şekilde tartıştığını duydum.
Birazdan ev patladığında umarım sağ çıkan olurdu.
Hızla arabanın arka kapısını açtığımda Yağız ufaktan şaşırmış olabilirdi. Ufaktan.
“Yağız hızlı ol çok kan kaybettik!”
Araba olduğu gibi duruyordu. Dikiz aynasına baktığımda Yağızla bakışlarımız kesişti. Öfkeyle bakıyordu. Kırgın mıydı cidden? Peki neden? Mirayı kurtardığımı falan mı düşünüyordu eğer öyle düşünüyorsa yanılıyordu. Amacım kurtarmak değildi aksine daha fazla acı çekmesi içindi.
“Seni yetiştiririm de şu nu hayatta yetiştirmem hem sen niye onu da aldın? Bıraksaydın da patlasaydı evle beraber.”
Çok şey söylemek isterdim de dua et yaralıyım. Ama sen hiç merak etme ben sana sonra on mislini ödetirim.
“Yağız! Eğer senin yüzünden kolumu kaybedersem bil ki senden bir kol almam sana geriye bir kol bırakırım. Hem sen ne zamandır benim sözlerimi ikiletir oldun? He! Çabuk kayalıktaki eve sür.”
“Miran!”
“Yağız tek kelime dahi edersen parçalarım o ağzını!”
Araba hızla asfaltta kayıp gitti. Geride sadece büyük bir patlama sesi kaldı. Belki de bir kaç cansız beden. Umurumda değildi şu an kimse, belki biri vardı ama o da şu an kollarımda son nefesini veriyor olabilirdi.
Ama izin vermeyecektim. Ölebilirdi fakat daha acı çekmemişti ilk önce yüzleşecek sonra ise ölecekti hem de an acı şekilde. Ve bunu zevkle yapacaktım. Onun çaresizliği bana yaşam veriyordu belki de. Onun haykırışı bana nefes veriyor kaybedişi ise zaferimin yankılanışıydı.
O öldükçe ben yaşam buluyordum. Ve ben ne yazık ki yaşamayı çok seviyorum.
🎲
Uyuyan kızdan alamıyordum bakışlarımı. Kızgındım ona. Dün akşamdan beri uyutmamıştı.
Kâbuslar görmüş ateşi çıkmıştı. İlgilenmemiştim öylece koltukta oturup acı içinde çırpınışlarını izlemiştim.
Şimdide öylece onu izliyordum. Böyle sadece oturup onu izlerken beynimi anılar doldurmuştu.
Küçükken su birikintilerinin üzerinden atlamaya çalışırken de onu izlemiştim. Her yeri ıslanmıştı ama zevk alıyordu işte ıslanmaktan. Yüzündeki gülümseme hiç solmamıştı o zaman da. Ama şimdi ise yüzündeki hissizlik hiç gitmiyordu.
Düşmüştü o su birikintilerinin içine kaldırmamıştım. Kendi kalkmayı öğrenmesi gerekiyordu. Öğrenmişti ama kalkmayı değil düşmemeyi öğrenmişti o.
Aynı yine böyle ateşlenmişti Umay teyze onun başında annem de Umay teyzeye yardım ediyordu ben de aynı bu koltuğa oturmuş Mirayı izliyordum. O zaman da endişelenmemiştim. Biliyordum elinde sonunda iyileşecekti zaten. Belki biraz korkmuştum yalan değil ya da üzülmüş müydüm belki de ikisi arasında sıkışmıştım. O annesinin nazlı kuzusu olmamıştı ya da babasının süslü prensesi.
Mira hasta olduğunda ilaç içmeyip soğukta çimlerde oturmayı öğrenmişti.
Ben çok kez onu böyle izlemiştim ilkokula başladığımda ödevlerini yapamadığı an yardım istediğinde bir kere göstermiş ve bir daha ağzımı dahi açmamıştım. Yapmasıgerekiyordu yalnız olacaktı bu hayatta ve ona kimse yardım etmeyecekti öğrenmesi gerekiyordu doğru yolu kendi bulmayı.
Bunu da öğrenmişti ama yolu bulmayı değil kaybolmamayı öğrenmişti o.
Okulda kavgaya karıştığında araya girmemiş koridora yaslanmış bir şekilde onu izlemiştim. Kendini nasıl koruyacağını bilmesi gerekiyordu.
O nu da bir kere anlatmıştım. Yine ve yine öğrenmişti. Lakin kavgayı bitirmeyi değil o kavgada kazanan olmayı. Ve bunu da şu an benimle karşı karşıyayken anlamıştım.
Masallara inanmaması gerektiğini de ben öğretmek istemiştim ama o çoktan neye inanıp inanmaması gerektiğini öğrenmişti.
Ama öğrenmediği bir şey vardı bana güveniyordu. Küçükken öğretmiştim bana güvenmemesi gerektiğini. Sokakta tek bırakmıştım bir zaman gelecek ve yanında kimse bulamayacağını bilmesi için ama o inatla bana güvenmişti. Çünkü onu her zaman koruduğumu biliyordu. Ve doğruydu da.
Korurdum o benimdi nede olsa.
Fakat neden zarar veriyordum işte oda benim cezamdı. Ben öğrenmemiştim onu korumayı.
O yüzden ondan vaz geçmeyi seçmiştim eskiden bir anlamı vardı bende özeldi yeri. Şimdi ise ölmesiydi tek dileğim.
Yaşamaya hakkı yoktu onun ölmek gibi bir kurtuluşu da. Canı acıyacaktı ama ölmeyecekti, nefes alacaktı ama yaşamayacaktı.
Tam oturduğum koltuktan kalkacakken kazağımın kolunun çekildiğini hissetim. Bakmadım onun tuttuğunu biliyordum. Gözleri de açılmıştı hem, maskesiz görünmek istemezdim.
“S-Su ver. Zorundasın! Sonuçta seni öldüre bilmem için ölmemem gerek dimi?”
Sırıtmıştım istemsizce. Bu durumda yalvarması gerekiyordu ama yalvarmamış yine emretmişti.
İşte ben onun bu yönünü seviyordum. Boyun eğmemesine. Ne durumda olursa olsun. Lakin vermeyecektim yalvarması gerekiyordu. Bende böyle biriyim işte ne yapacaksın.
Kolumu hızla çekip odadan çıktım. Koridorun sonunda bana ait olan odaya girip kapıyı kilitledim.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun? He?” sinirliydi ve bunu hakkı yoktu onun.
Ellerimi arkada toplayıp ona doğru yavaş adımlarla ilerledim.
“Asıl soru senin burada ne işin var ben sana çıkma demedim mi?” tek kaşını havaya kaldırmakla yetindi.
“Hani birimiz diğerine ihanet etmeyecekti? Bakıyorum da sen çoktan ihanet duvarlarını örmeye başlamışsın.”
Derin bir nefes aldım ve gözlerimi acı kahve olan kadının gözlerine diktim. İşim bittiğinde bu kadının gözlerini oyacaktım. Yapacaktım bunu. “Bak bu benim almam gereken bir intikam ve Mira iki kişinin intikam oyununu kaldırabilecek bir kız.”
Kadın nasıl der kafasını sağa doğru eğdi. Anlamaya çalışıyordu. Anlaşılan İçindeki intikam ateşi hızla körüklenmeye devam ediyordu. Can yakmış ve sonunda acını yanmıştı. Şimdi ise o canı yakanın canını istiyordu. Ama tek başına kaldıramazdı bu intikam ateşini bu yüzden birine güvenmiş ve o güvendiği kişi ise onu yarı yolda bırakmıştı.
“Nasıl yani? Bu iyi bir şey değil mi?” alaycı bir gülümseme kaplamıştı dudaklarımı.
“Öncelik benimdi ve ben Mirayı öldürmeden bırakmayacağım bunu sende biliyorsun,”
“Evet ama,”
Kadının yanına geldiğimde kulağına fısıldadım son cümlelerimi. “Ölü bir beden senin nasıl intikam almanı sağlar ki?”
Genç kadının derin nefes verişleri hızlanmıştı. Oda biliyordu sonunda Miranın sağ kalmayacağını ama o da intikamını almak istiyordu işte, sonunda Miranın ölmesi çok bir işine gelmezdi ama ölene kadar ki ölüm mücadelesini izlemek istiyordu. Evet, ölüm mücadelesi çünkü ölmek kolay olandı yaşamak ise zor taraftı. İnsan acı çektiğin de o acının son demlerinde ölmek ister, yaşama düşüncesi çoktan beyni terk ederdi
Bölüm etkileşimi
