8. bölüm / 10
İnsan SergisiOyunbaz.
Bölümler 10Şu an: Oyunbaz.
- 1 Seni Görebiliyorum.8.076 kelime
- 2 Ölü Yada Diri.6.016 kelime
- 3 Kanlı Bataklık.3.925 kelime
- 4 Ahsen İlkay.( özel bölüm )922 kelime
- 5 Vahşetin Dehşetli Çağırışı.5.371 kelime
- 6 Yalancı Yansıma.2.073 kelime
- 7 Bilinmeyenler.1.736 kelime
- 8 Oyunbaz.4.947 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Rüya Kapanı.326 kelime
- 10 Sahte Gülüşler.1.234 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
6.BÖLÜM
OYUNBAZ
Bir ipte iki cambaz oynayamazmış,
İki yoldan biri yanlış yolmuş,
Bir çiçek mutlaka solarmış,
Gece ve gündüz asla bir arada olmazmış,
Bozuk saat doğruyu göstermezmiş,
Bir savaşta mutlaka bir kişi mağlup, diğeri ise galip çıkarmış.
Belki
Bir ipte iki cambaz oynardı,
İki yolda birbirine bağlanırdı,
Çiçek solmadan sular akardı,
Siyah ve beyaz birbirine karışırdı,
Bozuk saat bile bir günde iki defa doğru gösterirdi,
Ama
Bir savaşta mağlup ve kazanan yoktu, iki kazanan olmazdı, beraberlik o hiç söylenmezdi.
Her iki tarafta günün sonunda mağlup olarak çıkardı o savaştan.
Kaan Miran Atınel
Kolumu artık hissetmiyordum bile. Yenilemezdim dimi? Bu oyunu kaybedemezdim. Yüzümdeki maskeyi zar zor çıkara bilmiştim. Yüzümde ufaktan bir gülümseme belirdi.
Beni hatırlamış olabilirsin ama hatırlaman gereken biri daha var Lavinya.
“Alo! Miran sen neredesin abi? Kaç gündür telefonlarıma da bakmıyorsun?”
Kalbime ince ince ağrılar girmeye başlamıştı. Kolumu artık hissetmiyordum bile. Benden istemsizce kalbimin üzerine giden elim çok zamanımın kalmadığımın habercisiydi.
“Eğer o cani yüzünden kolumu kaybedersem işte o zaman bitiririm bu oyunu!” telefondan gelen bağırma sesiyle telefonun açık olduğu aklıma geldi.
“Ne bağırıyorsun lan duyuyoruz herhalde!” al son gücümü de bu adı lazım değil olan şahsa harcamıştım.
“Bana diyene bak, sesi borazan sesiyle eş değer!”
“Kaya! Söylenmeyi bırakmazsan sana bağıracak bir borazan bulamayacaksın haberin olsun.”
“Miran sen iyi misin?” iyiyim ya yani kolumun yarısı yok omzumda yara varsa ne olacak? Ufak tefek şeyler bunlar kafaya takmamak gerek.
“Kaya sen benim şu kayalıktaki eve git.” Telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırdım. Kaya’ya kayalıktaki eve git demek yerine sövsem daha mı az alınırdı acaba? Neyse bunu daha sonra düşünürüm malum pek vaktim yokta.
“Yağızı da al yanına bende şimdi bizim hastaneye geçicemsizde sonra gelirsiniz.”
“Miran! Sana soru sordum cevap var ban-“ telefonu kayalıklardan aşağı attım da ses kesilmişti.
Bu teknoloji ne kadar gelişmiş arkadaş sanki yanımda bağırıyor. Oh bak ne güzel oldu ses kesilince.
Kafamı yukarı kaldırıp derin bir nefes aldım sanki temiz bir hava varmış gibi. Ama gibiyle kalıyor maalesef çünkü havaya kan kokusu yer edinmişti bile.
Yüzümü ekşiterek arabaya doğru ilerledim. Arabayı çalıştırdığımda kullanacak tek sağ kolumun kaldığını fark edince bir an boşluğa düşmedim değil yani.
Neyse sağ kola kuvvet artık.
🎲
Bilinmeyenler
Yerde kanlar içinde yatan bir kadın, baygın kim bilir belki de ölü. Üzüldüm açıkçası.
Yüzümde yalancı bir ifade vardı kimi kandırıyordum acaba, kendimi mi? Aslında birini kandırmaya çalıştığım falan yoktu. Gerçekten üzülüştüm. Ondan intikamımı alamadan ölmesi işime gelmezdi neden olsa o çaresiz bakışları görmek en çok beni hakkımdı.
Cam kırıklarının üzerinden geçip yerde yatan kadının başına gelmiştim. Gece siyahı saçları yüzünü kapatıyordu, etrafı kanlarla kaplıydı aslında ev kanlıydı desem daha doğruydu diye bir fikir sundum kendime.
Kadının yüzüne bakmak için biraz eğildiğimde yüzünden kan akmasını açıkçası beklemiyordum.
Anlaşılan Miranla biraz oynamışlardı.
Elimle nabzını kontrol ettiğimde pek bir umudum yoktu faka az da olsa bir belirti vardı.
“Bir gün biri gelip senin yaşamanı isteyeceğimi söylese gülüp geçer onun ağzını parçalardım herhalde. Şimdi kimin ağzını parçalasam acaba? Kendiminkini mi yoksa bunu bana yaştan seninkini mi? yaşamanı dileyeceğimi hiç düşünmezdim Kardeşim.”
“Memories never died, they alwasy live, people don’t live, memories alwasy kill…”
__________________________________________________________________________
Anılar hiçbir zaman ölmez her daim yaşarlar, insanlar yaşamaz anılar her daim öldürür…
🎲 6 saat sonra
Eğer böyle bir şey yaptığımı Miran öğrenirse beni öldürmekten de beter ederdi orası kesin.
Sedyede öyle masum yatıyordu ki onu tanımayan biri kesin çok masum biri olduğunu ya da bir günah dahi işlemeyeceğini düşüne bilirdi. Bende bir zamanlar öyle zannetmiştim. Masum, günahsız, saf ama nerden bile bilirdim masum olmadığını, günahı bırak şeytan olduğunu, saf değil de kurnaz olduğunu.
Yaşayarak öğrenmiştim. En derininden yaşatmıştı her şeyi. Belki o gün Miran olmasaydı çoktan…
Derin bir nefes aldım. Sanki onun elleri hala boğazımdaydı nefesimi kesiyordu. O günü hatırladıkça tüylerim diken diken oluyordu.
Kapıyı kapatıp elimdeki tepsiyi sehpanın üzerine bıraktım. Yaşıyordu. Kaya gelince hemen yaralarına bakmış dikişlerini dahi atmıştı. Belki biraz daha geç kalsalardı çoktan tahtalıköyü bulmuştu bile, ama benden öyle hemen kurtulamazdı ölmesine izin vermeyecektim bana ölmek için yalvaracaktı ama ölmeyecekti işte.
Cebimden iğneyi çıkartmama gerekiyordu ama her an odaya biri girebilirdi. Hızla kapıyı kilitleyip tekrardan sedyenin yanına geçtim. Hızlı hareketlerle ilacı seruma karıştırabilmiştim. Yüzümdeki gülümsemeyi kimse silemezdi bu saatten sonra. Tekrardan kapıya koştum.
Şimdi biri falan gelir bunun yanında yalnız görürlerse beni artık ölsem de sorgularından kurtulamazdım. Tepsiyi de odada bırakıp odadan çıktım.
Aşağıdan gelen sesler pey hayra alamet değil gibi duruyordu. Kafamı merdivenden aşağı uzattığımda Miran koltukta uzanıyor Kaya ve Yağız da bunun nasıl olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Anlaşılan Miran yine susma taraftarıydı.
Yüzüm benden istemsizce ekşimişti. “Buda kendini bi’halt sanıyor, sanki kölesiyiz bunun ha!”
Aşağıda işler uzun gibi görünüyordu en azından ben öyle ümit ediyordum.
Şimdi gitsem yakalanır mıydım acaba? Of! Eğer böyle boş boş düşünmeye devem edersem yakalanacaktım.
O zaman benden günah gitti! Ama yakalanırsam ne diyecektim? Ah akılsız kafam sen ne diye aşağı inip Mira ’ya bakıyorsun sen işini halledip çıksana evden. Bir daha bu kız için kendimi tehlikeye atarsam iki olsun. Havaya kalkan elimi indirip Miran ’ın odasını kendime hedef bilerek yavaşça ilerledim.
Kapıyı açıp içeri girdiğim de siyah renkli eşyalar sanki üzerime üzerime geliyorlardı.
“Bunlarda sahipleri gibi yemin ediyorum! E tabi size de hak veriyorum Miran’ın yanında kim dursa onun gibi ruhsuz oluyor maalesef.”
Elimi hızlı tutmam gerekiyordu. Kulağımda ki sesi duymak canımı daha çok sıkıyordu.
“Biraz hızlı olur musun, Sen nasıl bunca zaman Mira’ya yakalanmadan nasıl bu kadar yakın olabildin?”
“Maalesef Miran bir tık daha iyi duyabiliyor canım.”
“Bana canım deme! Ben senin canın falan değilim eğer bizi çok düşünseydin böyle bir oyunun içindeki pisliklerden biri olmazdın.”
Yemin ederim sağır oldum. Eğer sen beni bilmeseydin ben sana yapacağımı bilirdim ama artık yaptık bir hata katlanacağız sonucuna.
“Bak eğer biraz daha bağırırsan sağar kalacağım haberin olsun. Hem hatırlatırım bu oyunda sende varsın.”
Yüzümde ki bu gülümseme hiç solmasa keşke ama böyle bir oyunda gülümseyecek çok bir zamanım yok galima.
“S-sen ne ima ediyorsun?” bak birde masumu oynuyor.
“Ay yerim seni sen böyle masumu oynarken kendini çok mu iyi zannediyorsun?” salak. Anca kendini kandırmaya çalışırsın işte.
“Sen ne demeye çalışıyorsun açık açık söylesene? Geveleyip durma!” Gözlerim acıyordu artık birden bire bağırınca refleks oluyor insanda gözleri kapanıyor işte ne yapacaksın buda benim sınavım herhalde. Sağar ve kör kalmasam iyidir.
“İma etmiyorum asi kız direkt söylüyorum sen benden yardım istemiyor musun? İstiyorsun sende öleceksin sende bu oyunun içindesin. Sende benim gibi bir pisliksin.” Bunu daha önce yapmalıymışım. Sevdim ben bu işi en azından zevkli. Ve daha da zevkli olmaya başlıyordu.
“Ne oldu asi kız sustun kaldın. Geçekleri duymak zoruna mı gitti? Ama yapama böyle alışırsın elinde sonunda. Bak bana tek başımayım ama en azından alacağım intikam tek kişi için fazla ağır. İstersen sende benimle olup Mira’dan intikam alabilirsin emin ol çok eyleneceğiz.”
“Ben ne için intikam alacakmışım Mira’dan o benim kardeşim! Kardeşim.”
Elimdeki evrakları şaşkın bir şekilde tutuyordum. İşe bak sen demek bizim cani katilin birde masum bir kardeşi varmış. Büyük skandal!
“Emin bilmek istemezsin. Ama ben yine de biraz ipucu vereyim.” Eminim şu an can kulağıyla dinliyordu hatta söyleyeceğim şeyi inkâr etmek için hazırlanıyordu ama ne yazık ki inkâr edemeyecekti.
“Abin uzun zamandır gördün mü ya da konuştun mu maazallah ölmüştür falan benden söylemesi sen yine de bi’ara istersen, tabi açan olursa.” Ses gelmemişti. Başımı evraklardan kaldırdım ve kanla kaplı olan aynada kendime baktım.
“Ha bu arada geride kardeşin kalmamasına çok üzüldüm. Tahmin ettiğin şey doğruymuş asi kız. İkizin falan yokmuş. Bir yandan sevindim ama siz hiç anlaşamazdınız zaten. Benzemiyordunuz da hem sizde istemiyordunuz birbirinizi hayırlısı olmuş diyelim. Lila senin kardeşin falan değil Mavi.”
İnce uzun tiz bir ses yankılandı her iki tarafta da.
🎲
Mira Yazgı ( Arjin )
İlk defa bu kadar güzel bir hava görüyorum. Hiç bu kadar güneşli bir gün görmemiştim. Sanki biraz daha uzansam bulutlara dokuna bilecektim.
Çimenlerin üzerinde yürüdüğüm an ayaklarımda bir şey olmadığını anlamıştım. Çimenlerde yalın ayak yürümek ne kadara güzeldi. O kadar bahçeli evim oldu bir kere bile çıkıp yalın ayak yürümemiştim.
Koşma isteği bütün bedenimi kaplamıştı. İnanmasam şu an uçtuğumu dahi zannedebilirdim.
Üzerimde olan beyaz elbise bana kuğuları andırıyordu. Etrafımda birkaç tur attım. Sanki eski günlerdeki gibiydim. Temiz, masum, kimse ölmemiş herkes hayatta gibiydi. Hayali bu kadar güzelse gerçekte nasıl olurdu tahmin dahi edemiyorum.
Bu hayali bölen bir kadın çığlığı oldu, acılı bir çığlık.
Sesin geldiği tarafa ilerlediğimde yerde arkası dönük bir şekilde yatan kadını görmek kanımı dondurmuştu. Daha öncede birden fazla ölü görmüştüm hatta öldürdüğüm bile olmuştu. Fakat nedense içim bir değişik olmuştu.
Hızla yerde yatan kadının yanına eğildiğimde nefes sesleri duyuluyordu. Kadının saçlarına narince dokunup yüzünü açtım. Gözleri açıktı ve bana bakıyordu, yardım istemiyor öylece duruyor. İkimizde bir tepki vermiyorduk.
“Ülkü.” Cevap vermiyordu.
“Beni sen öldürdün! Şimdi yaşatmaya mı geldin?” siyah olan gözleri daha çok kararmıştı sanki beyaz kısımları yok gibiydi. Peki, bu gözler kimin için bu kadar karaydı? Duygusuz bakan gözleri yavaşça kapandı.
“Ben bir şey yapmadım ben yapmadım!” güneşin yerini ay aldı. Tenimi okşayan sıcak hava hırçın soğuk fırtınaya dönüştü. Ülkü benden uzaklaştıkça uzaklaştı. Koşmaya çalıştım ama koştukça siması kayboldu. Bense sadece çaresiz bir şekilde onun gidişini izledim.
Bu sefer daha büyük bir ses geldi. Kaza sesi gibi. Arkamı döndüğümde iki yol ayrımı vardı. Peki, bu kimdi? Hangi ölüm anıydı. Ben hangi yoldan gidecektim? En sonunda zamanımın çok kalmadığını anlayıp sol deki yoldan ilerledim.
Araba vardı kaza yapmış bir araba. Arabanın altından kırmızı bir sıvı akıyordu. Arabanın kapısı açtığımda iki insan kanlar içerisinde yatıyordu. “Anne! Baba! Uyansanıza.” Elimle ikisini de dürtüyordum ama uyanan yoktu. Artık bir ümidimde yoktu zaten fakat annem kafanın kaldırdığında ki sevincim tartışılamazdı.
“Anne! Annem yorma kendini telefonun nerde ben şimdi ambulansı çağırıyorum. Dayan n-ne olur lüt-lü lütfen.” Konuşma yetimi kaybetmiştim resmen.
Annem kafasını kaldırıp babama baktığında kafasını tutup kendime çevirdim. “Bakma, babamda yaşayacak sen kendini yorma tamam mı?” telefondan numarayı çevirdiğimde uzun ince tiz bir ses vardı ve tam o sırada annem,
“Senin yüzünden! Sen öldürdün bizi.” Dolu gözlerimle anneme bakıyordum ama ona kızgın değildim. Uzun zaman sonra onun sesini duymak o kadar güzeldi ki. Bana şimdi kızsa da sövse de o kadar haklıydı. Onun sesini duymak için her şeyimi verirdim.
“Anne yorma ken- ANNE! Aaaa!” ellerim titriyordu bacaklarımda beni taşıyacak hiçbir güç yoktu, çenem yerinden çıkmak istercesine titriyordu.
Annem ölmüştü. Annemin kafası ayaklarımın dibine düşmesiyle kalbime hançerin saplanması bir oldu. İlk başta çok tepki vermiştim ve şimdi istesem de tepki veremiyordum. Annenizin kafası ayaklarınızın dibine düşse siz ne tepki verirdiniz? Ve bundan saniyeler önce ölümü sizin yüzünüzden olduğunu söylese ne yapardınız? Durun ben söyleyeyim. Aynı benim yaptığım gibi donum kaldırınız. İlk önce dilimimi yuttum acaba neden bağıramıyorum derdiniz daha sonra bacaklarınız sizi taşımayınca felç mi oldum diye düşünürsünüz. Gözyaşınız akmayınca göz pınarlarım mı kurudu dersiniz ama hiçbiri bir cevap değildir.
Ormandaki bütün bitkiler. Renkli çiçekler soldu. Gözyaşım kurudu diye mi soldular acaba?
Yerden yavaşça kalktım ve arkamı dahi dönmeden ilerledim. Şimdi de ağlayan bir bebek sesi duyuyordum. Elimde olsa kulaklarımı keserdim. Geldiğim yoldan geri döndüm ve bu seferde sağ yoldan ilerledim.
Kundakta yatan bir bebek vardı bu seferde ve hemen yanında yatan bir kadın daha. Kundağın yanına gittiğimde bebeğin yüzü yanlar içindeydi. Yerde yatan kadın yüz üstü yatıyordu şah damarından almıştı darbesini. Kadın gözlerini açtı ve oda ölmeden içini döktü.
“Senin yüzünden ben bebeğimi kaybettim!” gülümsedim evet gülümsedim. Her şey benim yüzümden olmuştu. Artık ne tepki vereceğimi dahi bilmiyordum.
“Teyzem.” Sesim kısık çıkmıştı. Duysun da istememiştim zaten. Siz sizi öldüren birine yeğnim ya da kızım der miydiniz? Benimki demedi de. Boğazındaki kanlar yüzeme sıçradı ve gözler kapandı ama bebeğin sesi hiçbir zaman susmadı. Belki gözleri açık değildi ama çığlıkları yeterdi.
İki yolda birbirine bağlandı. İkisinin de sonunda ölüm vardı çünkü.
Teyzemin yanından kalkıp yine sessizce oradan uzaklaştım bu sefer de adımın yankılanışını duydum.
Geldiğim yoldan geri döndüm ve iki yol ayrımının olduğu yere geldim. Önümde kanlar içinde sandalyede oturan Ahsen vardı. Gözleri bir bez parçasıyla bağlı. Elleri ve ayakları aynı zincirle kilitliydi.
“Arjin! Sen mi geldin lütfen kurtar beni!” durdum sadece öyle durdum. Kurtaramayacaktım oda ölecekti en sonunda. Ve tahmin ettiğim gibide oldu.
Köprücük kemiğinden akan kanlar elbisenin üzerinde ki yerlerini aldılar.
“Senin yüzünden! Arjin her şey senin yüzünden! Beni sen öldürdün!” gözleri kapandı mı onu anlayamadım ama başı öne düştü. O da ölmüştü. Hem de benim yüzümden.
Ahsen öldüğü an bende bir karanlığın içine düştüm. İpin üzerinde sabit duramadın anlaşılan. İlk düşen ben olacakmışım meğer sem. Savaşı kim kazanacaktı? Ben mi? Ben daha kendimle olan savaşta yeniliyorum bir başkasıyla olanla hiç kazanamazdım. Ben kendi rakibimdim ve ben kendi mağlubumdum ama en çok canımı sıkan ben, beni bitirendim.
Benim saatim çoktan yanlışı gösterir olmuş, zamanımı kaybeden ise ben olmuştum.
🎭
“Gitmeyin! Ben öldürmedim ki sizi lütfen bırakmayın beni.” Her yer siyahtı sanki bir hiçliğin ortasındaydım.
“Anne! Ben öldürmedim” nefesim bir şey kesiyordu. “Teyze ben almadım bebeğini lütfen konuş benimle!” vücudum yanıyordu. “Ahsen ne olur yaşa kardeşim ben bilmiyordum ki böyle olacağını.” Midem bulanıyordu galiba şimdide. “Baba sen neden bir şey demedin bana? O kadar mı nefret ediyorsun benden? Lütfen konuş benimle istersen kız, bağır senin yüzünden oldu de ama susma. Baba ben seni çok özledim.” Çaresizdim. Hiçbir şey yapamıyordum öylece izliyordum ben.
“Baba!” birden bire kalkmam bir oldu, derin derin nefes alıp veriyordum. Daha doğrusu çalışıyordum desem daha doğru olurdu. Elim boynuma gitmişti. Tutulmuştu galiba.
“Of kâbusmuş.” Terlemiştim. Hem de bayağı terlemiştim. Bir dakika ya ben neredeydim? Neresi burası ya?
Hafızamı biraz daha zorladım ama yine aklıma o kâbus geliyordu. Ondan öncesini hatırlamıyordum. Üzerimdeki örtüyü kaldırıp ayaklarımı aşağı sarkıttım. Ayaklarım soğuk fayansa deyinde birden bire ürperme gelmişti.
“Neredeyim ben ya? Hem bu üstümün haline?” tam yataktan kalkacakken kolumun acıdığını hissettim. Koluma baktığımda serumla karşılaşmayı beklemiyordum. Karanlığa alışmış gözlerimle etrafa bakındım.
“Hastanemi burası?” etrafta bir hastanede bulunacak kadar eşya vardı. Hastane olmayacakta ne olacaktı? Sehpanın üzerindeki sürahideki suyu bardağa koymaya gerek duymadan kafama diktim. Sanki su hiç görmemiş gibi içiyordumBoğazımda yangı birazda olsa azalmıştı.
Dikkatim dışarıdaki mavi ışık çekti. Işığa doğru ilerleyince dışarıda kar yağdığını daha net görebilmiştim. “Kar mı?” pencereyi açıp kara dokunmak istedim ama açılmadı. Zorlamaya da gerek duymadım zorlasam ne olacaktı yineaçılmayacaktı. İstesem kırardım ama gerek duymadım dışarı çıkmak varken neden bir pencereye muhtaç olayım ki.
“OF! Ben neredeyim ya? Kimin burası?” kapıya doğru yönelmiştim ki bu seferde ayağıma değen soğuk sıvı gitmeme engel olmuştu. Gözlerim karanlığaalışmıştı ama bu sıvının ne olduğunu anlaya bilmiş değildim. Yere eğilip ne olduğuna bakacakken birden bire bir yıldırım çaktı. Bir saniyelikte olsa içerisi aydınlanmıştı.
“Ne?” yerde kan vardı. “Kimin kanı?” etrafa biraz daha baktığımda kimseyi göremedim. Benim kanım mıydı o zaman. Kendimi kontrol ettiğimde yaram vardı ama kanayan bir yerim yoktu.
“Belki de senin kanın değildir.”
“İçses sen misin?” birden fazla gülme sesi yankılandı odada. Hızlıca arkamı döndüğümde camda birinin olduğunu görmek çok iç açıcı değildi.
“Sen kimsin?” korkmuyordum ama merak etmiyor da değildim yani.
Konuşmuyordu. Öylece bana bakıp sırıtıyordu. Omzumda bir şey hissettim.
-İçses ne olur sende yalnız bırakma beni.
Omzumdaki el beni kendine çekince bağırmamak imkânsızdı. Ama bağıramadım işte. Başka bir el ağzımı sıkı sıkıya tutuyordu. Gücümü toplayıp arkamı döndüğümde annemi ve babamı görmek beni korkutmuştu. Neden mi? Çünkü onlar çoktan ölmüştü.
“A-anne?” sorgulayıcı bir şekilde sormuştum. Ses yoktu. Annemin hemen arkasında babam belirdi. Bu sefer gözleri açıktı.
Fakat benimkiler kapalıydı. Onları görmek istemiyordum çünkü. Onları gördükçe kendimden nefret ediyordum. “Tamam, sakin olmam gerekiyor buda bir kâbus birazdan o da bitecek.”
“Mia gözlerini açabilirsin kızım. Herkes kendi pastasını yiyecek merak etme.” Baba. Ama bugün kimsenin doğum günü değildi ki, anılarım peşimi neden bırakmıyordu? Kafamı hızlıca sallamaya başladım. Onları görmezsem belki çabucak biterdi bu kâbus. “Benim adım Mia değil!”
Anemin gülme sesi kulaklarımı tırmalıyordu resmen. “Gülme! Ne olur gülme! Benim dayanacak gücüm kalmadı artık.”
“A neden annecim bizi özlemedin mi yoksa? Bak karşındayız işte baksana.” Olabilir miydi yaşadığım her şey bir kâbus ve şu an annemler benim yanımda bu gerçek olur muydu? Gözlerimi yavaşça araladığımda annemleri tam karşımda gördüm ama eli yüzü kanlı bir şekilde.
“Ya Allah’ım lütfen bitsin bu kâbus gerekirse şu an burada al canımı ama kurtar beni lütfen.” Artık ağlamaya yakın çıkıyordu sesim.
Şimdide bebek sesi, yeter ya yeter! “Ee! Ee! Ee! hadi uyu artık.” Teyzemde kucağındaki bebekle gelmişti bu sefer. Sanki delirmişler gibi bakıyorlardı bana. Gözlerini kırpmıyorlardı. Nasıl bir korku filminin içindeydim ben ya? Bebek hala ağlamaya devam edince teyzem yanıma gelip bebeği öneme bıraktı.
Gözlerimi kapatsam çığlıklarını duyuyordum, kulaklarımı kapatsam kanlı yüzlerini fakat hiç biri de engel değildi hala onları hissediyordum. Kafamı aşağı eğdiğim de önüme sarı saçlar döküldü. Şimdide benim saçlarımdan biri tutup çekiyordu.
Ahsen’in saçlarıydı bunlar, elindeki makasla benimkileri kesiyordu. Engel olamıyordum hiç birine. Hepsi aynı anda konuşuyordu. Bebek hiç susmamıştı bile. Hiç birinden kaçamıyordum. Her şeye razı gelmiş gibi kafamı öne eğmiş susmalarını bekliyordum. Duvarın köşesinde küçüldükçe küçülmüştüm onlarda üstüme gelmeye devam ediyorlardı. Ama bir şey oldu onların sesini kesen bir ses. Ülkü’nün sesi. Benden uzaktaydı elindeki silahı kızlara doğrultmuştu.
Kafamı hızla sallamaya başladım. “Hayır! Yapma. Sakın yapma Ülkü!”
“Neden yapmayacakmışım?” neden ya? Neden bir insan kardeşim dediği kişileri öldürür! Neden?
“Çünkü onlar seni çok seviyorlar sen de onları çok seviyorsun. Ya sen onlara kardeşim dedin onlarda sana aynı şekilde. Sen şimdi onları öldürecek misin?
“Sende bana kardeşim dedin ama beni sen öldürdün o ne olacak?”
“Ben seni öldürmedim! Neden anlamak istemiyorsunuz ya ben sizi öldürmedim!” dediğim şeylere Ülkü de sinirlenmiş olacak ki elindeki silahla kızların hepsini vurdu. Gözümün önünün de hepsi yere yığıldı. Her yerim kan olmuştu ama bu kanlar bana ait değildi.
Hepsi aynı anda üzerime doğru gelmeye başladı yine bir yıldırım çarptı.
“Gelmeyin! Gelmeyin!” tam o anda bedenime biri sarıldı. “Bırak! Bırak beni!” ellerimle bana sarılan kişiyi ittirmeye çalıştım ama öyle sarılmıştı ki yerinden dahi kıpırdamıyordu. Kim olduğuna bakmadım, bakamadım. Bu sefer kimdi acaba bana nefretini kusacak?
Kafasını kulağıma yaklaştırdı ve “Korkma geçti, ben varım yanında.” Sesi tanıdık değildi. Hem de hiç. Vücudumun titrediğini o an anladım. “Sarılma bana. Her yerim de kan var!” kandan ilk defa bu kadar korkmuştum. “Hayır, tertemizsin hiçbir yerinde kan yok bak.” Kafamı hızlı hızlı salladım.
“Bak ellerimde kan var.” Temiz değildim ben masum o hiç değildim. Bedenime sarılı olan elleri yavaşça gevşedi ve ellerimi tuttu. “Şimdi gözlerini yavaşça aç ve ellerine bak.”
Yapamazdım yine göremezdim o kanları.
Gözlerimi açmadığımı görünce ellerimi biraz yukarı kaldırdı narince okşamaya başladı.
“Bana güven ve gözlerini aç.”
“Sana neden güveneyim? ya sende onlar gibiysen.” Sinirlenmişti galiba sesi biraz fazla çıkmıştı.
“Arjin aç şu gözlerini!” adımı nerden biliyordu bu? Gözlerimi az da olsa açabilmiştim. Onlar yoktu ellerime baktığımda kanlarda yoktu. Biraz sakinleştiğimde beninle konuşan kim olduğunu merak edince kafamı yana çevirdim.
“Sen?” gülümsemişti sadece. “Ama nasıl olur?” kafam da o kadar çok soru vardı ki hepsinin de cevabını öğrenmek istiyordum.
“Sen şimdi uyu bunları yarın konuşuruz olur mu?” hayır beni geçiştiremezdi hem nereden bilecektim güvenilir bir olduğunu. Daha doğru düzgün tanımıyordum bile. Hem pekte güzel bir karşılaşmamız olmamıştı yani benim açımdan. Uçakta karşılaşmamı olur arkadaşım.
“Hayır, olmaz ben seni tanımıyorum bile sana nasıl güveneceğim he?” yapma der gibi baktı.
“Arjin sana zarar vermek isteseydim çoktan verirdim ya da şu an seni sakinleştiriyor olmazdım emin ol.”
“Nereden bileceğim bunların doğru olduğunu? Bunları önceden de düşünmüş olabilirsin.”
“Arjin kusura bakma ben senin gibi söyleyeceğim şeyleri önceden düşünmüyorum.” Ne demeye çalıştı şimdi bu bana! Psikopatıyım ben? İşaret parmağım aniden yukarı kalktı. “Bir benim ismimi konuşurken kullanma, İki saçma saçma imalarda bulunma, üç bana emir verme!” oh! Rahatladım şimdi.
“Ne çıktı be senin içinden daha demin kedi yavrusu gibiydin.” Bak bide sırıtıyor! Dua et hayvanlara karşı bir zaafım var. Hem kedi yavrusu ne ya! “Sen sin kedi yavrusu!”
Elimi okşamaya devam ediyordu. Ne yapmaya çalışıyor bu salak?
“Köpek yavrusu mu deseydim? Daha mı hoş olurdu?” ay birde göz kırpıyor! Allah’ım sana geliyorum. İlk olarak dil sonra göz e ben kafasını komple keseyim o zaman nede olsa benim için hava hoş. “Evet, canım köpek yavrusu deseydin en azından sadık hayvanlar.”
“Hadi ya kedilerde fena hayvan sayılmaz canım.” Canım mı dedi o az önce bana? Yoksa lafın gelişi olarak mı canım dedi? Ya da kendi canından mı bahsetti? Canım dedi! “Senin o canını var ya!” sinirden gülerek söylemiştim.
O ise sinirden değil gıcık olmak için gülüyordu.
“Ne yaparsın o canımı?” birde gevşek gevşek konuşması yok mu? Ay ben katilimi özledim galiba! Bende aynı gevşeklikle “Senin o canını-“
“Sever misin yoksa?” çok güzel severim hem de ne güzel. Sen kimsin de benim sözümü kesiyorsun be adam? Ne hadle? “Senin o canını alırım. Şakasız çok güzel alır elimle severim, sen hiç dert etme ben sözümde duran biriyimdir.” Listeye eklediklerim neydi dil, göz, kafa, bunları boş ver ben bunu komple yok edeyim en azından dünya bir gereksizden kurtulur. Adı üzerine ge-rek-siz!
Ayağa kalmaya çalışırken başım mı döndü yoksa dünya mı kaydı bilmem ama o gereksizin beni tuttuğu gerçeğini değiştiremem. Belim kırılsaydı da bu tutmasaydı beni. Hem bu hangi ara kalkıp beni tutu acaba? Ben daha zar zor kalktım.
Gözleri parlıyordu. Hem de bu karanlıkta, az önceki gevşek halinden eser yoktu. Aşırı sert ve donuk bakıyordu. Gözlerindeki yeşil ormanı sanki alevler kül ediyordu. Peki, bu neyin ışıltısıydı? Ben onun uçsuz bucaksız yeşil harelerinde kaybolurken o dikkatimi daha çok dağıtmanın peşindeydi.
“Çok güzel kokuyorsun,” biraz daha yaklaştı dibime. “Şeyi andırıyor, Papatya’yı” Papatyamı? Papatyanın kokusu olmaz ki? Diyorum ben gereksiz bu boşuna nefes alıp veriyor kim bilir kimlerin hakkına girdi bunca yıl.
“Papatyanın kokusu olmaz ki?” sesim neden kısık çıkmıştı? Hâlbuki şu an bağırsam marstan duyarlardı sesimi.
“Olur, ama bir tek o kokuyu anlayanlar bilir.” Bu bana laf mı sokmaya çalıştı alttan alta?
“Nasıl kokuyormuş papatya?”
“Senin gibi.” YA SABIR! YA SELEMET!
Şu an ki pozisyonumuz aklıma gelince direkt kendimi düzeltim karşısına geçtim. “Senin oyunlarınla uğraşacak vaktim yok benim tamam mı!” ellerini iki yana açarak “Sen bilirsin.” Öylece arkasını dönüp gidiyordu. E ben hiçbir sorunun cevabını alamadım ki?
“Nereye gidiyorsun ben daha sorularımı sormadım!” elini havaya kaldırıp salladı.
“Bu günkü kotanı fazlasıyla doldurdun Papatya o yüzden şimdi yat ve uyu yarın sorarsın sorularını. Ha bu arada kaçmayı deneme dışarısı korumalarla dolu. O yüzden uslu uslu otur oturduğun yerde yarın gidersin.” Önüne gelen lakap takıyor ismim neylerine yetmiyor bunların. Biri gelir ‘Lavinya’ de öbürü gelir ‘ Papatya’ der. Sokakta böyle boş boş dursam elime de lakap takılır yazılı bir pankart alsam bir haftaya kalmaz zengin olurum! Hem Kimse beni alı tutamaz!
🎭
Tam olarak sekiz saattir camın kenarında oturup dışarıdakihiddetli yağan karı izliyordum. Normalde olsa buradan elimi kolumu sallayarak çıkardım ama sormam gereken sorular vardı. Öncelikle kendime sormam gereken sorularla başlamalıydım bence. Mesela ben şu an neredeyim? Bunun cevabını o yeşil gözlü verene kadar cevabı kendim aramalıydım. Yeşil gözlü demişken nerde kaldı bu ya sabah oldu sabah!
-Belki de senin ona gitmeni bekliyordur olamaz mı?
-İçses sen misi? Alaycı bir şekilde cevap vermese olmazdı.
-Yok, ölen ailenin ruhu,
Gözlerimi devirmeden edemedim. Bunca zaman sonra gelmesi işime gelmezdi ama özlemiştim kendisi yanımda kimse yokken en azından konuşacak birisi oluyordu. O da bir süredir yoktu ama neyse geldi ya gitmeden konuşsam iyi olacak.
-Hu! Bende buradayım yalnız duyabiliyorum seni, içinden konuşunca yine bana konuşmuş oluyorsun hatırlatırım yani değişen bir şey olmuyor.
Of! Bazen gerçekten kendime hakaret edesim geliyor!
-Niye geldin? Tatilde değil miydin sen? Gerçekten bir gün kendime söveceğim konuştuğum kişi kendi sesim! Ve ben bu normalmiş gibi sohbet ediyorum. Artık bu kaçıncı delilik evresiyse bil ki ben o evreden çoktan geçtim.
-Teessüf ederim yani. Ben senin için bir hastalık mıyım?
Of ben neyin içindeyim bizimkinin derdine bak!
-İçses biz buraya nasıl geldik?
-Ben nereden bileyim bunu?
-Ne bileyim her şeye bir cevabın var ya ondan dedim.
-Arjin sana bir şey söyleyeyim mi?
-Söyleme desem de söyleyeceksin o yüzden söyleme.
-O zaman söylüyorum. Hani sen bana arada laf sokuyorsun ya işte ben onları hiç kendi üzerime alınmıyorum çünkü ben senin içsesin olduğum için sen kendine laf sokmuş oluyorsun.
-Ay ne kadar üzüldüm anlatamam! Ya içses sen ne zaman ciddileşeceksin?
-Senin başına ne zaman mutlu bir olay gelirse o anki duruma göre bakarız.
-Yok! Yok! Ben ölene kadar seni bu cıvık hallerini çekemem. Düşüncesi bile korkunç!
-İnsan hiç kendine cıvık der mi?
-Eğer insanın içsesi böyleyse der, cıvıkta der her şeyi der.
Sesi daha çıkmamıştı. Gelmesinde nereye gidiyorsa gitsin. Ben bunca zaman haksızlık etmişim yalnızlığa. Derin bir nefes aldım.
Oh mis gibi başımı dinliyorum.
Bir dakika ben ne zamandır kızlardan ayrıyım? Üstelik yaralıyım. Benim başıma ne geldi de benim haberim yok!Ayağa hızla kalkıp kapıya yöneldim.
“Kusura bakma gururum ama bu kadarı da fazla. Sana kalsa burada ölsem beni kim öldürdü sorusunu sordurmayacaksın.” Benim acilen kızlarla konuşmam lazım. Ya da daha da arttırıyorum benim direkt onların yanına gitmem lazım.
-Tabi sağ kalan varsa.
-içses!!!
Yok, yani ağzından hayırlı bir şey çıksa şaşarım. Bir an kendimi sorguladın. Bu benim içsesim! Yani bunu ben mi düşündüm? Of içses kafamı yakmak dışında bildiğin bir şey yok sesin.
Kapıyı açtığımda aşağıdan keman sesi geliyordu. Keman mı? Burada başka kim vardı ya da kimler mi demeliydim? Merdiveninin basamaklarına yaklaşınca sesler daha çok artmaya başladı. Kafamı aşağı uzattığımda o yeşil gözlünün keman çaldığını görmek beni şaşırtmıştı açıkçası. Basamakları tek tek indim sanki her bir basamakta başka bir nota gizliydi. Anlatılmak isteneler ama hep gizli kalanlar gibi.
Yaşamakla yok oluşun arasında kalan ışık gibi, ne beyaz nede siyah en çok gri gibi.
Ama hep gibi gibi.
Basamakları indiğimde şarkı bitti, notalar gitti, ışık soldu, lakin değişmeyenler gibi. Sırlar saklandı, gibiler hep kaldı.
“Böyle bir yeteneğin olduğunu daha önceden söyleseydin de senin kafanı alma gibi planlarımı bırakır ellerini nasıl keserimdiye düşünürdüm.”
Kemandan sakin kısa bir parça daha çaldı. Arkasını dahi dönmeye tenezzül etmedi bey efendi. Benimde çok umurumaydı ya. Üstelik en nefret ettiğim parçayı çalıyordu şu an! Kemanı severim hatta ara sıra çaldığım bile vardır ama bu ses… Bu ses resmen kemana eziyet denile bilir.
Sözümü geri alıyorum yeteneği falan yok bunun!
“Sen emin misin keman çalabildiğinden?” hala çalmaya devam ediyordu. Ben yokmuşum gibi umursamazca davranmaya ve kulaklarımı tırmalamaya devam ediyor. Ama bu kadarı yeterdi cidden! Sinirle yanına giderken birden başka bir parça çalmaya başladı. En sevdiğim parçayla buluştu kulaklarım. Babamın benim için çaldığı melodi. Eşsiz bir duyguydu, sanki babam hiç ölmemiş ben ise hala altı yaşımda gibiydi. Gözlerimi kapatınca karanlık olmadı aksine rengârenk ışıklarla doldu gözlerim. Yine bir şeye sinirlenmiş ve odama kapanmıştım kapıyı kimseye açmazken babamın benim için yazdığı o eşsiz keman sesiydi beni odadan çıkaran. Zihnim bir sürü anıyla dolarken keman sesi kesildi ve bende bana ait olan o anılardan oldukça uzaklaştım.
“S-sen bunu nerden biliyorsun?”
“Evet, eminim.” Ne? Ne demek ‘Evet, biliyorum’ ben bunun cevabını istememiştim ki? Benden bir tepki alamayınca açıklama gereği duymuş olmalı ki kısa bir açıklama yaptı.
“Evet, eminim keman çalabiliyorum.” Cidden bunun cevabını şimdi mi veriyorsun? Kemanı parçalamak uğruna gittiğim yolda ayaklarımdan çivilenmiş olduğum için bir yere kımıldayamamıştım ama yoluma devam etmeyi başardım. Çivileri sökemezdim o kadar çoklardı ki ömrüm yetmezdi bende çivilenmiş olan yerleri söktüm. Ben onlara göre değil onlar bana uyacaklardı.
“Peki, o zaman diğer sorununda cevabını istiyorum.” sol üst dudağını pişkince yukarı kaldırıp sırıttı.
“Hangi soru Papatya?” Allah’ım sen aklıma mukayyet ol.
“Ben sana hangi soru olduğunu çok güzel anlatırdım ama” boynumu mahcup bir şekilde yana eğdim. “Üslubum el vermiyor işte.” O da sanki ben gerçekten üzülmüşümde beni avutuyormuş gibi konuşmaya başladı.
Kemanı koltuğun üzerine bırakıp bana doğru ilerledi. İnşallah o bacaklarında kırılmadık kemik kalmaz! Âmin.
“Sıkıntı yok üslubun elverdiği zaman anlatırsın papatya.” Salak. Tek kelime ile salak.
Bende ona doğru ilerledim.
“Öylemi?” bende pişkince cevap vermiştim sonuçta ne demişler. ‘Dinsizin hakkından imansız gelir.’
Bir dakika bu durumda ben şimdi imansız mı oluyorum? “Ulan senin yüzünden bir de imansız olmadığım kalmıştı!”
“Ne?” ay ben onu dıştan mı söyledim! Of şimdide deli olurum bunun gözünde kesin!
“Sus be akıl mı bıraktın insanda? Ne diyeceğimi unuttum senin yüzünden!” oh mis gibi birincisi katil, ikincisi de aha bu yeşil gözlü ikisi bir olup beni cehenneme sokmaya yemin ettiler herhalde. Sonuçta düşman bol bende ama sorun neden düşman oldukları? Ben bilmiyorum da ondan dedim.
“O! Papatya daldın gittin.” Of bu hala burada mı ya? Ağlayacaktım yakında cidden?
“Bak seninle açık konuşacağım sende bana doğru düzgün cevap vereceksin.”
“Papatya doğru söyle kim kopardı seni dalından?” daha demin dedim ya yemin ediyorum üç saniye geçmedi doğru düzgün cevap ver dediğimde ne anlıyor acaba bu salak?
“Adın neydi?” net ve açık bence.
“Hızlı gitmiyor muyuz sence?” gel de ağzımı yırt dilimi kes dişlerimi kökünden çek mi dedi o az önce? Elbette zevkle yaparım!
“Adın ne?” bu sefer sesim bayağı soğuk çıkmıştı.
“Sana da şaka yapılmıyor be Mira.” Lan salak sen benim iki ismimi de biliyorsun ne diye çiçek ismi taktın bana!?
“Adımı dereden biliyorsun?” şimdide hevesli bir çocuk gibiydi sesim. Ellerini kırkasının cebine soktu ve bana arkasını dönüp pencereye doğru yavaşça ilerledi.
“Beni cidden unutmuş olamazsın.” Lan kim olduğunu söyle senin kim olduğunu hatırlayayım. Şey gibi oldu biraz. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.
“Kimsin sen?”
“Viyan.” Ne!
“V-viyan.” İstemsizce tekrar etmiştim. Burnundan kısık bir gülme sesi geldi.
“Efendim Papatyam.” Bana Papatya demesinin bir anlamı vardı öncelikle kokum değil. Bir şiir olmasıydı. Onun ve benim en sevdiğimiz şiir olması gibi bir yanı da vardı.
“Şimdi sen geliyorsun uzaklardan.” Durdurmadı kendisini.
“Sen geliyorsun uzaklardan
Dalgın, elleri cebinde”
Ve anlaşılan bende durduramadım kendimi.
“Sen geliyorsun uzaklardan
Kuşlar geçiyor dört bir yandan seninle
Bir de sen gelmeden burnuma dolan
Papatya kokun…”
İşte bu yüzdendi Papatya kokum.
“Nasıl tanıyorum geçtiğin sokakları bir bilsen
Her adımında mahmurlaşıyor bakışların…
O hep acıyla dolu olan gözlerin geçtiğin sokakları izliyor.”
Sıra ondaydı. Ve bu kısım benim için hep ayrı saklanmıştı içimde.
“Ölü kelebekler görüyorum her sokağın başında
Her yaprağında bir aşkın izi olan koparılmış Papatyalar…”
Bundan sonra kendi düşüncelerim de sustu.
“Duvar diplerine bırakılmış aşkın izleri
Her kaldırım taşında bir Papatya yaprağı”
“Sen tüm sokaklardan geçmişsin meğer
Hangisine baksam senin gözlerin
Hangi sokağa girsem Papatya kokun”
“Şimdi sen geliyorsun, biliyorum
Hayallerim geliyor, umutlarım
Mutluluğum adım atmış geliyor”
Son kıtada birbirine karışmıştı seslerimiz.
“Hiçbir şeyi görmüyor gözlerim
Gireceğin kapıdan başka”
Arkasını döndü ve yüzüme bakarak gülümsedi.
“Arjin.” Kafamı kaldırmadım yerden. Ve tekrardan seslendi.
“Mira.” Kafam sanki o yerden kalmayacak kadar ağırdı.
“Papatyam.” İşte o lanetli çiçek, kafamı yerden tek kaldırabilen çiçek.
Ve size bir sır vereyim mi? Ben çiçeklerden nefret ederim. Ayı Lavinya dan da nefret ettiğim gibi ama ben Miradan çok Lavinya, Arjinden çok Papatya’ydım. Mira ve Arjin aynı kişi tıpkı Lavinya ve Papatya’nın da bir çiçek oluşu gibi.
İkisi da aynı anlama geliyordu.
Son oluş gibi, yok oluş gibi ama en çok ölüm gibi…
Bölüm etkileşimi
