13. Bölüm

Vaveyla Yazarı: User4 User

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 13. Bölüm

Birlikte evden çıktık. Hava serinlemişti, sokak lambaları yanıyordu.
Yusuf beni yakınlardaki küçük ve sakin bir kafeye götürdü.
İçerisi loş ışıklıydı. Hafif müzik çalıyordu.
Bir masaya oturduk.
Ben etrafı incelerken Yusuf gözlerini benden ayırmıyordu.
“Ne?” dedim gülerek.
“Hiç,” dedi. “Sadece yine bakıyorum.”
Gözlerimi devirdim ama gülümsedim.
Tam o sırada…
Yan masadan bir çocuk bana doğru eğildi.
“Merhaba,” dedi.
Biraz şaşırdım.
“Merhaba…” dedim kibarca.
“Seninle tanışabilir miyim?” diye sordu.
Ne diyeceğimi bilemeden Yusuf’a baktım.
Yusuf’un yüzündeki ifade değişmişti.
Ama bağırmadı.
Ayağa kalkmadı.
Sadece sakin bir şekilde bana baktı.
Ben derin bir nefes aldım.
Sonra çocuğa döndüm.
“Teşekkür ederim ama ben yalnız değilim,” dedim.
Ve Yusuf’un elini tuttum.
Çocuk bunu fark edince başını salladı.
“Anladım, kusura bakma,” dedi ve geri çekildi.
Ortam tekrar sakinleşti.
Ama kalbim hızlı atıyordu.
Yusuf bana baktı.
“İyi misin?” dedi.
Başımı salladım.
“Evet… ama biraz garipti.”
Yusuf hafifçe gülümsedi.
“Elini daha sıkı tutmamın sebebi bu,” dedi.
Elimi gerçekten sıkıca tutuyordu.
“Az önce…” dedi, “sinirlendim.”
Şaşırdım.
“Ama…” diye devam etti, “senin nasıl davrandığını görünce geçti.”
Gülümsedim.
“Nasıl davrandım ki?”
“Beni seçtin,” dedi.
Kalbim ısındı.
“Zaten hep seni seçiyorum,” dedim.
Yusuf bir an sustu.
Sonra elimi dudaklarına götürüp hafifçe öptü.
“Ben de seni,” dedi.
O an…
Dışarıdaki her şey önemsizdi.
Çünkü önemli olan tek şey…
Birbirimize nasıl baktığımızdı.
İstersen bir sonraki bölümde:

Akşam ilerledikçe ortam değişmeye başlamıştı.
Yusuf’la birlikte oturduğumuz kafe artık daha kalabalıktı. Müzik biraz yükselmiş, insanlar daha rahatlamıştı.
Ben ise…
Garip hissediyordum.
Yusuf bunu fark etti.
“İyi misin?” diye eğilip sordu.
“İyiyim…” dedim ama sesim biraz farklı çıkmıştı.
Yusuf kaşlarını hafifçe çattı.
“Eftalya,” dedi yumuşakça, “biraz yavaşlasan iyi olur.”
Gözlerimi ona çevirdim.
“Ne?” dedim hafif gülerek. “Ben gayet iyiyim.”
Ama aslında…
İçimde tuhaf bir cesaret vardı.
Normalde söylemeyeceğim şeyler dilimin ucuna geliyordu.
Yusuf bana dikkatle bakıyordu.
“Bakışların değişti,” dedi.
“Nasıl yani?” dedim ona doğru biraz yaklaşarak.
“Tehlikeli,” dedi hafif gülümseyerek.
Bu kelime…
İçimde bir şeyleri tetikledi.
Masaya doğru eğildim.
“Belki de…” dedim alçak sesle, “biraz tehlikeli olmak istiyorum.”
Yusuf bir an sustu.
Gözlerini benden ayırmadı.
“Eftalya…” dedi daha ciddi bir sesle, “kendinde misin?”
Gülümsedim.
Ama bu sefer o masum gülümsemelerden değildi.
“Fazlasıyla,” dedim.
Elimi yavaşça masanın üzerinden kaydırdım.
Onun eline dokundum.
Sonra parmaklarımı hafifçe bastırdım.
“Sen neden bu kadar sakinsin?” diye fısıldadım.
Yusuf derin bir nefes aldı.
“Sakin olmaya çalışıyorum,” dedi.
“Niye?” dedim.
Biraz daha yaklaştım.
“Bana karşı mı?”
Yusuf gözlerini kapatıp kısa bir an bekledi.
Sonra bana baktı.
“Çünkü…” dedi, “sana zarar verecek hiçbir şey yapmak istemiyorum.”
Bu cümle…
Bir anda içimdeki o tuhaf dalgayı durdurur gibi oldu.
Ama yine de geri çekilmedim.
“Ben sana zarar veriyor gibi miyim?” dedim yumuşakça.
“Hayır,” dedi hemen.
“Tam tersi.”
Bir an sessizlik oldu.
Sonra ben hafifçe gülümsedim.
“Peki o zaman…” dedim, “neden kendini tutuyorsun?”
Yusuf bana uzun uzun baktı.
Bakışı bu sefer daha derindi.
“Çünkü seni sadece o anın duygusuyla değil…” dedi, “her halinle istiyorum.”
Kalbim…
Yavaşladı.
Bu sefer farklıydı.
Bu sözler…
Diğer her şeyden daha etkiliydi.
Gözlerimi kaçırdım.
“Ben…” dedim ama devam edemedim.
Yusuf elimi tuttu.
Nazikçe.
Ama kararlı bir şekilde.
“Eftalya,” dedi, “böyle anlarda insan yanlış şeyler hissedebilir.”
Başımı kaldırdım.
“Yanlış mı?” dedim.
“Değil,” dedi hemen. “Ama geçici olabilir.”
Bir an düşündüm.
Sonra yavaşça başımı salladım.
İçimdeki o karışık duygu…
Yavaş yavaş yerini başka bir şeye bırakıyordu.
Daha sakin.
Daha gerçek.
“Özür dilerim,” dedim.
Yusuf hemen başını salladı.
“Hayır,” dedi.
“Elini bana verdiğin sürece…” diye ekledi hafif gülerek, “ben seni bırakmam.”
Gülümsedim.
Bu sefer gerçekten.
“Zaten bırakmanı istemiyorum,” dedim.
Yusuf ayağa kalktı.
“Elimi tut,” dedi.
Tuttum.
“Biraz yürüyelim,” dedi.
Kafeden çıktık.
Gece havası yüzüme çarptığında…
Kendime geldim.
Yusuf yanımdaydı.
Elim onun elindeydi.
Ve bu sefer…
Hiçbir şey acele değildi.
Hiçbir şey zorlanmış değildi.
Sadece…
Doğruydu

Sokak lambalarının ışığı yere vuruyordu ve aramızda tuhaf bir sessizlik vardı… ama kötü bir sessizlik değil. Daha çok huzurlu.
Her şey normaldi.
Ta ki…
“Eftalya!”
Arkamdan bir ses duydum.
Durakladım.
Yusuf da durdu.
Arkamı döndüğüm an yüzüm istemsizce aydınlandı.
“Arda!” dedim.
Gerçekten beklemiyordum.
Yıllardır görmemiştim onu.
Koşar gibi yanıma geldi. “Yıllar oldu!” dedi.
Hiç düşünmeden sarıldım.
O an benim için sadece eski bir arkadaşı görmekti.
Ama… şimdi düşününce, o an Yusuf’a hiç bakmamıştım.
Geri çekildiğimde hatırladım.
“Yusuf, bu Arda. Liseden arkadaşım,” dedim.
Yusuf’un yüzüne baktım.
İfadesi değişmişti.
“Memnun oldum,” dedi ama sesi… soğuktu.
O an fark etmemişim gibi davrandım.
Belki de fark etmek istemedim.
Arda konuşmaya başladı.
Ben de cevap verdim.
Sonra…
Konuşma uzadı.
Gülüşmeler.
Eski anılar.
İç şakalar.
Kendimi kaptırmışım.
Ama bir noktada bir şey eksikti.
Yusuf.
O susuyordu.
Ama ben… susmadığını hissediyordum.
Bakışlarını üzerimde hissediyordum.
Ama dönüp bakmadım.
Hata yaptığım yer tam da buydu.
Arda bir şey söyledi.
Kahkaha attım.
Ve tam o anda…
“Gitmemiz lazım,” dedi Yusuf.
Bir anda.
Ses tonu keskin.
Şaşırdım.
“Ne? Daha yeni—”
“Geç oldu,” dedi.
O an içimde bir şey gerildi.
Arda ortamı yumuşatmaya çalıştı ama Yusuf izin vermedi.
“Gerek yok,” dedi.
Kesin.
Net.
Tartışmaya kapalı.
Yusuf’a baktım.
“Yusuf…” dedim.
Ama gözlerinde geri adım yoktu.
“Biz gidiyoruz,” dedi.
Derin bir nefes aldım.
Arda’ya döndüm.
“Sonra konuşuruz,” dedim.
Ama artık içimde bir huzursuzluk vardı.
Vedalaştık.
Yürümeye başladık.
Yan yanaydık ama… değildik.
Aramızda görünmeyen bir mesafe vardı.
Birkaç dakika sustum.
Ama dayanamadım.
Durup ona döndüm.
“Ne oldu sana?” dedim.
“Hiçbir şey,” dedi.
Yalan.
“Yusuf,” dedim, “belli ki bir şey var.”
Güldü.
Ama o gülüş… beni rahatsız etti.
“Çok eğleniyordun,” dedi.
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek istiyorsun?”
“Ben oradayken yokmuşum gibi davrandın.”
O an sinirlendim.
“Saçmalıyorsun,” dedim.
Ama o durmadı.
“Sarılmalar, kahkahalar… bayağı eski günlere dönmüş gibiydin.”
Bu sefer ben sertleştim.
“O benim arkadaşım.”
“Belli,” dedi.
O tek kelime…
Gerçekten canımı yaktı.
“Ne ima ediyorsun?” dedim.
“Hiçbir şey. Sadece… hoşuma gitmedi.”
“Hoşuna gitmedi diye ben insanlarla konuşmayacak mıyım?”
Bir an sustu.
Sonra…
Patladı.
“Ben oradaydım Eftalya!”
Sesi ilk defa bu kadar kırılmıştı.
Ve o an…
Sinirim bir anda söndü.
Çünkü bu sadece öfke değildi.
Bu… kırgınlıktı.
“Ve sen…” dedi, “…beni tamamen unuttun.”
O an içim sıkıştı.
Gerçekten düşündüm.
Ve…
Bir anlığına da olsa…
Haklıydı.
Yumuşadım.
“Unutmadım,” dedim.
Başını salladı.
“Ama öyle hissettirdin.”
Bu cümle…
Direkt kalbime oturdu.
Bir adım ona yaklaştım.
“Yusuf…” dedim daha sakin, “ben sadece eski bir arkadaşımı gördüm.”
“Ben de sadece…” dedi, “…seni kaybediyormuş gibi hissettim.”
O an…
Her şey durdu.
Kalbim yumuşadı.
“Saçmalama,” dedim hafifçe.
“Saçma olduğunu biliyorum,” dedi. “Ama his böyle.”
Gözlerinin içine baktım.
Orada öfke yoktu artık.
Sadece… korku vardı.
Elini tuttum.
İlk başta tepki vermedi.
Ama bırakmadı da.
“Bana bak,” dedim.
Baktı.
“Ben buradayım.”
Elini biraz daha sıktım.
“Seninleyim.”
Yüzündeki sertlik yavaş yavaş eridi.
Bir adım daha yaklaştım.
“Ve bir daha seni yok sayıyor gibi hissettirmeyeceğim,” dedim.
Sessizce bana baktı.
Sonra…
Beni kendine çekti.
Sıkıca sarıldı.
Başımı göğsüne koydum.
Kalbi hızlı atıyordu.
“Ben de böyle davranmak istemedim,” dedi.
“Biliyorum,” dedim.
Biraz geri çekildim.
Gözlerine baktım.
“Biraz kıskançsın,” dedim hafif gülerek.
Hafifçe gülümsedi.
“Sadece biraz mı?”
Gülümsedim.
“Biraz fazla.”
Bu sefer o da gülümsedi.
Ve o an anladım…
Ne kadar tartışırsak tartışalım,
Sonunda hep aynı yere geliyorduk.
Birbirimize.
O gece… her şeyin bu kadar büyüyeceğini düşünmemiştim.
Yusuf’la tartıştıktan sonra eve geldiğimde içimde garip bir boşluk vardı.
Sinirliydim.
Kırgındım.
Ama en çok… yorgundum.
Kapıyı açtığım anda annem yüzüme baktı.
“İyi misin?” dedi.
“İyiyim,” dedim hızlıca.
Ama iyi değildim.
Bunu o da anlamıştı.
Hiçbir şey demeden odama geçtim.
Kapıyı kapattım.
Ve o an…
Kendimi tutamadım.
Yatağıma oturdum ve gözlerim doldu.
“Bu kadar büyütülecek ne vardı?” diye düşündüm.
Ama mesele tartışma değildi.
Mesele…
Onun söyledikleriydi.
“Beni yok saydın.”
Bu cümle kafamda dönüp duruyordu.
Yatağa uzandım.
Tavana baktım.
Telefonum yanımdaydı.
Ekranına baktım.
Yusuf yazmamıştı.
Ben de yazmadım.
Gurur mu?
Belki.
Ama daha çok… kırgınlıktı.
Nasıl uyuduğumu bile hatırlamıyorum.
Sabah…
Kapı sesiyle uyandım.
Gözlerim şişti.
Başım ağrıyordu.
Hiç kalkmak istemedim.
Battaniyeyi üzerime çektim.
Dışarıdan annemin sesi geldi.
“Gel,” dedi.
Birine söylüyordu.
Kalbim bir anda hızlandı.
İçimden bir ses…
Onun olduğunu söyledi.
Adım sesleri.
Koridorda.
Ve sonra…
Kapım yavaşça açıldı.
Gözlerimi kapattım.
Uyuyormuş gibi yaptım.
Ama kalbim… çok hızlı atıyordu.
“Eftalya…” dedi.
Yusuf.
Sesini duyduğum an…
İçim sızladı.
Ama kıpırdamadım.
Kapı kapandı.
Adımları yaklaştı.
Yatağımın yanında durduğunu hissedebiliyordum.
“Uyumuyorsun,” dedi yumuşak bir sesle.
Sessiz kaldım.
Sonra…
Yatağın kenarına oturdu.
“Annen… beni aradı,” dedi.
Kaşlarım hafifçe gerildi ama hâlâ dönmedim.
“Çok kırıldığını söyledi.”
Bu cümle…
İçime dokundu.
Ama hâlâ sessizdim.
Bir süre konuşmadı.
Sonra daha yavaş, daha dikkatli bir sesle devam etti.
“Dün… saçma davrandım.”
Gözlerimi açtım.
Ama hâlâ ona dönmedim.
“Ve söylediklerim…” dedi, “…seni kırdı.”
Artık dayanamadım.
Yavaşça ona döndüm.
Göz göze geldik.
O an…
İçimde tuttuğum her şey tekrar yüzeye çıktı.
“Evet,” dedim kısık bir sesle.
“Çünkü beni anlamaya çalışmadın.”
Yusuf başını eğdi.
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsun,” dedim.
Sesim titriyordu.
“Ben sadece eski bir arkadaşımla konuşuyordum. Sen ise… sanki ben yanlış bir şey yapmışım gibi davrandın.”
Yusuf hemen cevap vermedi.
Bu sefer dinliyordu.
Gerçekten.
“Ve en kötüsü…” dedim, “…beni yok saymakla suçladın.”
Gözlerim doldu.
“Ben seni asla yok saymam.”
Sessizlik.
Yusuf yavaşça bana yaklaştı.
“Biliyorum,” dedi.
“Gerçekten biliyorum.”
Bir an durdu.
“Dün… mesele sen değildin aslında.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek bu?”
Derin bir nefes aldı.
“Korktum,” dedi.
Şaşırdım.
“Neden?”
Gözlerimin içine baktı.
“Seni kaybetmekten.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
“Saçma,” dedim ama sesim eskisi kadar sert değildi.
“Evet,” dedi. “Saçma. Ama his gerçekti.”
Biraz daha yaklaştı.
“Elini tuttuğumda…” dedi, “…senin hep benimle olduğunu hissediyorum.”
Gözlerim doldu.
“Ama dün…” dedi, “…o an kayboldu.”
Bu sefer ben sustum.
Çünkü onu anlıyordum.
Yavaşça doğruldum.
Yatağın kenarına oturdum.
Aramızdaki mesafe azaldı.
“Ben de kırıldım,” dedim.
“Biliyorum,” dedi hemen.
“Ve özür dilerim.”
Sessizlik oldu.
Bu sefer farklı bir sessizlikti.
Daha yumuşak.
Daha sakin.
Yusuf elini yavaşça bana doğru uzattı.
“Bir şans daha verir misin?” dedi.
Elime baktım.
Sonra ona.
Kalbim hâlâ biraz kırgındı.
Ama…
Onu seviyordum.
Elini tuttum.
“Bu son olsun,” dedim.
Hafifçe gülümsedi.
“Söz veriyorum.”
Sonra beni kendine çekti.
Başımı omzuna koydum.
Bu sefer…
Her şey yerli yerine oturmuş gibiydi.
Kapının dışında annemin hafif adım seslerini duydum.
Sanırım gülümsüyordu.
Ve ben o an şunu düşündüm:
Bazen insanlar kırılır.
Bazen yanlış anlaşılır.
Ama gerçekten isteyen iki kişi…
Yine birbiri bulur

Yusuf’un omzuna yaslanmıştım.
Sanki az önceki kavga hiç olmamış gibi…
Her şey yavaş yavaş yerine oturuyordu.
Elimi tutuyordu.
Ben de bırakmıyordum.
İçimde hâlâ biraz kırgınlık vardı belki ama…
Daha çok huzur vardı.
“Bir daha böyle kavga etmeyelim,” dedim kısık bir sesle.
“Tamam,” dedi hemen.
Başımı biraz daha yasladım.
Gözlerimi kapattım.
Tam o an…
Kapı tık diye açıldı.
İkimiz de aynı anda sıçradık.
Refleksle Yusuf’tan uzaklaştım.
O da hemen doğruldu.
Kalbim bir anda hızlandı.
Kapıda annem vardı.
Bize baktı.
Sonra özellikle bana.
Sonra tekrar Yusuf’a.
Hiçbir şey demedi birkaç saniye.
Ama o bakış…
Her şeyi anlatıyordu.
Yüzümün yandığını hissettim.
“Anne…” dedim ama devamını getiremedim.
Yusuf’un da eli nereye koyacağını bilemediği çok belliydi.
Annem kaşını hafifçe kaldırdı.
Sonra… o meşhur bakışını attı.
Hani hem anlayan hem de biraz dalga geçen bakış.
“Rahatsız etmeyeyim mi?” dedi.
Ses tonu tamamen sakindi.
Ama içinde bariz bir anlam vardı.
“Hayır!” dedim hemen.
Fazla hızlı.
Fazla panik.
Yusuf hafifçe başını öne eğdi.
“Yok, yani…” dedim, “sadece konuşuyorduk.”
Annem bu sefer gülümsedi.
“Anladım,” dedi.
Ama o “anladım”…
Gerçekten çok şey anlatıyordu.
Utancımdan yerin dibine girmek istedim.
Yusuf’a baktım.
O da bana baktı.
İkimiz de aynı durumdaydık.
Yakalanmış gibiydik.
Annem kapıya yaslandı.
“Kahvaltı hazır bu arada,” dedi.
Sonra hafifçe Yusuf’a döndü.
“Sen de kalıyorsun tabii.”
Yusuf hemen toparlandı.
“Tabii, teşekkür ederim.”
Ama sesi biraz gergindi.
Annem bunu fark etti.
Tabii ki.
“Rahat ol,” dedi gülerek. “Seni yemeyeceğim.”
Yusuf istemsizce güldü.
Ben gözlerimi kapattım.
“Anne…” dedim.
“O kadar belli ediyorsunuz ki,” dedi.
Bu cümle…
Bittiğim andı.
“Anne lütfen,” dedim.
Gülüyordu.
“Tamam tamam,” dedi.
Sonra kapıdan çıkarken ekledi:
“Beş dakikaya gelin. Yoksa ben tekrar gelirim.”
Kapıyı kapattı.
Kapı kapanır kapanmaz…
Sessizlik.
Sonra Yusuf bana döndü.
Ben de ona baktım.
Ve…
Aynı anda gülmeye başladık.
“Ben yok oldum şu an,” dedim yüzümü kapatarak.
“Ben de,” dedi Yusuf.
“Kesin her şeyi anladı.”
“Zaten biliyor,” dedi.
“Evet ama…” dedim, “bu kadar yakından görmesine gerek yoktu!”
Yusuf güldü.
“Bence komikti.”
Ona yastık fırlattım.
“Hiç komik değil!”
Yastığı tuttu.
“Biraz komik,” dedi.
Gözlerimi devirdim ama gülümsedim.
Sonra bir an sustuk.
Yusuf bana baktı.
“Şey…” dedi, “gerçekten barıştık mı?”
Derin bir nefes aldım.
Sonra başımı salladım.
“Evet.”
Bir adım yaklaştı.
Bu sefer daha dikkatli.
Kapıya göz attı.
Ben de baktım.
İkimiz de güldük.
Sonra hafifçe elimi tuttu.
“Tamam,” dedi.
“Resmi olarak barıştık.”
“Resmi mi?” dedim.
“Evet,” dedi. “Şahit: annen.”
Kahkaha attım.
“Harika.”
Mutfağa gittik.
Annem masayı hazırlamıştı.
Bizi görünce o bakışı yine attı.
Ben direkt sandalyeye oturdum.
Göz teması kurmamaya çalışarak.
Yusuf da yanıma oturdu.
Annem çayı doldururken konuştu:
“Eee…”
İkimiz de aynı anda ona baktık.
“Barışıldı mı?” dedi.
Donakaldım.
“Anne!” dedim yine.
Yusuf bu sefer gülmemek için kendini zor tutuyordu.
Annem gayet rahat bir şekilde devam etti:
“İyi bari. Sabah sabah trip çekmeyelim.”
Yüzümü ellerimle kapattım.
“Ben gerçekten yok olacağım şu an.”
Yusuf hafifçe eğilip fısıldadı:
“Ben alıştım.”
Ona yan gözle baktım.
“Sen konuşma.”
Annem bunu da duydu.
“Ben her şeyi duyuyorum bu arada,” dedi.
İkimiz de sustuk.
Sonra…
Annem güldü.
Ve ortam bir anda yumuşadı.
Kahvaltı başladı.
Normal sohbetler.
Küçük gülüşmeler.
Ama arada annemin attığı o anlamlı bakışlar…
Beni her seferinde tekrar utandırıyordu.
Yusuf ise yavaş yavaş rahatladı.
Hatta bir noktada annemle şakalaşmaya bile başladı.
Ben de onları izledim.
Ve içimden şunu düşündüm:
Dün gece ne kadar kırıldıysam…
Şu an o kadar iyiydim.
Çünkü…
Hem o yanımdaydı,
Hem de annem…
Her şeyi görse bile,
Bizi hâlâ aynı şekilde kabul ediyordu.
Artık kahvaltı yapmıştık yusufta evind gitmişti. Gittikten bi saat sonra yusuf yazdı:
"Güzelim"
" Efendim"
" Bu gün çok hızlı ayrıldık napıcam ben aksama kadar"
" İstersen akşam parkta oturalım sende arkadaşlarını çağırırsın"
" Nasıl bi sevgilim var bee anında çözüm buldu ölürüm sana ben"
" Ya öyle deme ölürüm falan"
" Noldu üzüldün mü"
" E yani"
" Tamam tamam akşam yaz bana yavrum"
Tamaam"