4. bölüm / 9
Gün Doğunca Ne Olur?On İki Yıl Önce-İlk Karşılaşma
Bölümler 9Şu an: On İki Yıl Önce-İlk Karşılaşma
- 1 Şehre Dönüş1.057 kelime
- 2 Şavkî Han ve Kiracılarla Kavga3.532 kelime
- 3 İkinci ama İlk Karşılaşma...1.948 kelime
- 4 On İki Yıl Önce-İlk Karşılaşma5.877 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Yeniden Döner mi Talih?2.844 kelime
- 6 Sahibini Bulsun1.964 kelime
- 7 Gitmem Lazım-15.870 kelime
- 8 Erguvan Ağacı663 kelime
- 9 Gitmem Lazım-23.773 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
12 yıl önce;
Asım'ın tüm sinir ile babasının odasına girip kapıyı sertçe kapatmasıyla odadan sesler yükselmeye başladı. "Sarenur'u nereye gönderiyorsunuz Allah aşkına! O herifi öldürecek kıvamdayım. Bana bak Allah biliyor o kızı o heriften korumamız lazımdır! Sen gitmiş adama gel şu gün al mı diyorsun? Yav hiç mi için sızlamıyor, günahı ne bu çocuğun!"
diye bağırıyordu.
Asım'ın babası Hasan Ağa en büyük çocuğu Meryem'in kızı Sarenur'u, öz babası Cihat'ın alması için ayarlamaları yapmıştı. Sarenur'u torunu olarak bile görmeyen Hasan, yıllardır çocuğun yüzüne her baktığında asabı bozulurdu. Meryem yüzünü öne eğdirdiğinden hâlâ kinliydi, bu kinin diyetini ödemek bir mazlum canı olan Sarenur'a kalmıştı. Sarenur da annesine o kadar benziyordu ki o kehribar rengi gözleri sanki Sarenur'un değil ölmüş kızı Meryem'in gözleriydi. Zaten öyle içinde çocuk sevgisi olan biri de sayılmazdı. Tüm bunlar birleşince Sarenur Hasan ağanın sevmediği ot olmuştu. Tüm sert tavrı bu son zamanlarda artık gaddarlığa kadar geliyordu. Gözü görmek dahi istemiyordu bu kızı.
Asım o yıllarda otuzlarının sonlarındaydı. Üç çocuğuna ve bir yandan da Sarenur'a babalık eden bir adamdı.Asım'ın tüm bu bağırmaları ve isyanına karşılık babasının Asım'ın ciğerini parçalayıp yinede kabul etmeyeceği bir teklifle işin geri dönüşünü olmadığını yekten söylemişti." Aşiretten birine gelin verelim veyahut kendi oğluna al burada gelin diye kalsın" bunu söylerken oğlunun razı gelmeyeceği evlilik şartını koşmak tamda Hasan Ağanın yapacağı bir zorbalıktı. Asım buna razı gelmezdi. "o vakit bu şehirde kalır, anca gelin olarak, ama ötesi olamaz. Yok razı değilsen burada kalamaz şu saatten sonrada. O edepsizin kızına, kızın kendi babası bakacak. Yırtınıp durma son sözüm budur." dedi.
Asım dalga geçer gibi şartlar uyduran babasına hayret ediyordu. Tüm şartlarına itiraz ediyor kızı vermeyeceğini, öz babası olacak olan o herif geldiği gibi onu vuracağını söyleyip dışarı attı kendi. O sırda arkasından bir bağırtı yükseldi, bu Hasan ağanın konağın ağasının kimin olduğunu hatırlatacak cinsten yüksek ve tok bir tonda
" Oluru yok, saygısız. O edepsizden geriye tek bir şey kalmayacak burada" dedi.
O sırada konakta çalışanlar dışında küçük torunlar ile Asım'ın annesi vardı sadece tüm bu kavgayı dinleyipte neyin en olduğunu tam anlayan bir oydu zaten. Sarenur annesinin ölümünden sonra yatılı okullarda okudu, yaz tatilinde Asım onu Van'a getiriyor bağ kurmasını istiyordu ancak bu ziyaretlerinin hepsinde de dedesiyle neredeyse hiç konuşamayan Sarenur sadece elini öpüp selam veriyordu bunuda bir gelirken birde giderken yapıyor başka da hiçbir zaman iletişime geçmiyorlardı. Dedesinin onunla doğruca konuştuğunun sayısı bir elin parmaklarını geçmez tüm ürkekliğiyle sevilmemenin nasıl bir şey olduğunu o yaz aylarında anlıyordu. Dayısının tüm kol kanat germeleri, onunla geçirmeye çalıştığı tüm o zamanlar, babalık ettiği anlar hepsi sadece Sarenur'un buruk olarak büyümemesi içindi, onun da çocukları gibi olmasını istiyordu ama olmuyordu, Hasan'ın yani babasının bir hareketi Asım'ın yeğeninin yüreğinde gibi ilmek ilmek işlediği ne varsa bir anda yıkıyordu. Nispeten Asım dayısının korumasını da daha ilk geldiği günden beri hisseden Sarenur için "Baba" denilen şey Asım'dı tabi her ne kadar babası olarak görse de yetim öksüz bir çocuk olduğunun sapına kadar farkındaydı. Birde üstüne üstlük annesinden nefret eden dedesinin öfkesiyle cebelleşiyordu. Dedesinin bu tutumu ona karşı duyulan korkudan, konaktakilerin de davranışılarını etkiliyordu. Bir anneannesi bir de dayısının şevkati hiç şaşmıyordu. İkisinin de Hasan Ağa'nın korkusundan kurtulmalar, yıllar önce Meryem'in cenazesinden ellerine küçücük bir kız kaldığında olmuştu.
Genelde Sarenur varlığının istenmediği o konakta da zaten bir kaç gün kalıp dayısının yazlık evinde kuzenleriyle geçiriyordu kalan yazı. Bu yaz için gelmek istemediğini söyleyen yeğeninin onlardan uzaklaştığını fark eden birde, azalan telefon aramalarıyla birlikte iyi bir yöne gitmediğini anlayan Asım iyice tedirgin olmuştu. Sarenur içten içe uzaklaşıyordu. yinede yeğenini yanına getirtmişti.
Bir hışımla arabaya atlayıp yola koyulan Asım hâlâ ateş püskürüyordu çünkü işler değişmişti ama artık Sarenur'u almaya öz babası Cihat geliyordu. Asımda onu bekliyordu geldiği gibi adamı gerçekten vuracaktı laf olsun diye konuşan adamlardan değildi. Eşi Nesrin'i aradı. Kızları alışverişe çıkaran Nesrin o zamanlar yeni doğacak üçüncü çocuklarına hamile olduğu için bir yerde oturmuş kızların alışverişten dönmesini beklediğini öğrendi.
Asım Sarenur'u bulunca hemen tüm aileye konağa dönmeleri için arabalara bindirdi. Sarenur'u yanına aldı onlar sadece ikisi ayrıca gideceklerdi. Nesrin Asım'a ne ne olduğunu sormak için onu kenara çekti, Asımda lazım olduğu kadarını sakin kalmaya çalışarak kendince anlattı. Nesrin çok ağır başlı kapkara gözleri olan kıvırcık saçlı konuşması kuş kadar hafif ama gözleri insanın için oyacak kadar derin ve kor bakışlara sahip bir kadındı. sesinden Asım'ın bir sorunu olduğu anlamış onun ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Nitekim öğrendi de. Sarenur'un nasıl güzel ve temiz bir kız olduğunu bilen, tüm bu yıllar yalnız kalmış bir çocuk olarak hissettirmemek için uğraşan Nesrin'de konuyu öğrenince hemen Asım'ın tembihleriyle hareket etmeye başladı. Kendileri konağa dönecek ama Asım ile Sarenur da kaçacaktı, başka bir yere gideceklerdi. Planladıkları gibi konağa dönen Nesrin'e Sarenur sorulduğunda dayısı onu alıp gezmeye götürdü bilmiyorum gersini deyip odasına kaçtı hemen. Hamile haliyle yalan söylemiş olmak onu aşırı korkuttu. Böyle şeylerin kötü sonuçlar vereceğini düşünür yapandan hep uzak dururdu. Bu yalan söyleyişi onda kalp çarpıntısı yapacak kadar masum bir kadındı Nesrin.
Hasan oğlunun ne kadar ileri gidebileceğini bildiğinden peşine onları takip etmesi için bir adamını yollamıştı. Akşam yemeği zamanı geldiğinde Sarenur ve Asım hâlâ yoklardı. herkes masada ancak yemek yemeye başlamadı. Önce Hasan gelip masadaki yerine geçti ve sabaha kızın babası gelecek varsa eşyaları falan hazırlansın, hemen gelip alır gider kızı dedi. Tüm bunları söylerken kimseyle göz teması kurmadan masadaki yemeklerden yiyeceklerini tabağına koyuyordu. Masada oturan neredeyse tüm aile fertleri vardı. Ölen Meryem'in iki öz kardeşi yoktu. Asım dışındaydı zaten, bir de Ayşem vardı. Daha on yedisinde evlenmiş olan evli ve dört çocuk annesi Ayşem gelin olduğu evdeydi. Tıpkı diğer kız kardeşleri gibi. Baba bir olan diğer 5 kardeşinden üçü masadaydı, iki erkek bir kız, Mihriban, Cevat ve Şevki diğer iki kız kardeş de Ayşem'le benzer hayatı başka evlerde yaşıyorlardı. Ancak Hasan bu sözü ilk eşi olan Gülizar'la gelini Nesrin'e söylüyordu sadece çünkü burada Sarenur'la ilgilenen bi onlar vardı geri kalanlar ikinci eşi Zeyno Hanım'ın çocukları olduğundan babaların bu konudaki tavrına karşı çıkmak bir yana mümkün mertebe mesafeliydiler çünkü konu Meryem ve onun kızı olunca Hasan alev saçıyordu hâlâ. Gülizar kızının acısının üstüne birde kara kalpli Hasan'a mahkumdu. Kocasının tüm bu hıncın yükü ve evlat acısının hüznü kadının omuzlarına artık öyle binmişti ki omuzları yere değecekte toprak Gülizar'ı acısız ve huzur dolu uykusunu vermek için içine çekecekmiş gibiydi. Nesrin anlamamıştı ama soracak cesareti de yoktu. Ne Sarenur ne de Asım gelmemişti, kızı nasıl yarın sabah babasıyla gönderecekti. Gülizar annesi ile bakıştılar ikisi de ne olduğunu anlayamamıştı.
Asım Sarenur'u havaalanına götürmüş birlikte İstanbul'a uçacaklardı oradan sonra planları yapmak için yeterli zamanı olurdu. Kızı güvene alması dedesinden dahi sakınması gerekiyordu. Bu kız için artık üzülmek değil onun için sevinmek istiyordu ama ne varki ne atası ne çevresi buna müsade etmiyordu. Havaalanına gittikleri gibi bir uçuş yoktu ne yazık ki o sırada da zaten zamanla ne seviyede yarıştığını anlayamamış olacak ki, Asım Sarenur'a bazı gerçekleri anlatmak için firsat bildi. "Bak kızım yol boyu sordun ama sana şimdi anlatayım sende kendini sakınasın dedenden." Serenur başını anladım manasında salladı. Gözünü koruyucusu Asım dayısından ayırmadan dikkatle dinledi. "Bak bunca yıl annenin sana anlatmadığı çok şey vardı, belli ki haklı sebepleri de vardı, ona kızmayasın sakın ha... sana anlatacaktı belki de ama sen küçücüktün onunda ömrü vefa etmedi, toprak oldu. Artık onun sana söylediği yalana devam edemeyecek vaziyetteyiz. Babanın öldüğü yalanı." Bunu duymasıyla Sarenur'un göz bebekleri büyüdü. "nasıl?" dedi başka bir şey söyleyemeden şaşkınlığı öylece kaldı.
Asımın yüzünde Sarenur'u daha öncesinde hiç görmediği bir ifade vardı, derisi kapkara kesilmişti sanki, öfkeliydi bundan emindi ama yazıktır ki bir yandanda yavrusunu sakınan bir hayvan kadar ilkel davranışlar sergileyen bu adamın bünyesindeki öfkenin muhatabından kaçıyor olması asabını bozuyordu. Belkide bir evladı yerine koyduğu yeğeni için kaçmak zorunda olmasalar hıncını alabileceği o adamın hakkından gelecek fırsatının olmamasından sebep bahtına öfkeliydi. Tüm bunların dışında tek önemli şey Meryem'den emanet bu kızdı. Asım iki eliyle kızın yüzünü tutup anlatmaya devam etti, "Nasılı şöyle güzel kızım, zamanında anneni kovdu bu adam, annene değil iftiracı köpeklere inandı ama bi' Meryem'e inanmadı. Annende sana hamileymiş meğer o sıralar. Çekip gitmiş canın kurtarmanın derdiyle, o sıralar onu çok yalnız bıraktık dedeni anlatmanın anlamı yok. Meryem baba evine de dönemedi çünkü ölümü haktı buradakiler için. Ölmemek, seni büyütmek için çekip gitti, ben çok geç öğrendim bunları askerdeydim o sıralar, sonraları Meryem'i gizliden gizliye aradım yıllar sürdü ablamı bulmak, en sonunda da buldum. O zamanlar sen daha iki üç yaşlarındaydın. Neyse zamanımız az, hikaye uzun bunların hepsini böyle yekten anlatmak istemezdim, bana kalsa sana hiç birinden bahsetmeyecektim ama... Şimdi sana asıl olanı söyleyeyim öz baban seni almaya geliyordu deden kesin kes verecek seni laf anlatamıyorum illet inadına. Ben seni o adama vermem. Bizde kaçıyoruz şimdi çünkü Meryem'e merhamet etmeyen bu iki adamdan senin hayrına olacak bir netice çıkmayacak, ziyan ettirmem seni de, anladın mı beni şimdi niye seni böyle apar topar buraya getirdiği mi?"
Böyle bir çırpıda dayısından duyduğu bu sözler, Sarenur'un daha genç kız heyecanıyla bile çırpınma imkanı bulamayan yüreğine kara bir kederi getirmişti. Bunca sene babasının öldüğünü onun nasıl güzel bir adam olduğunu anlattığı annesinin hikayelerin getirdi aklına. Sonra çocukluğundaki tüm o perişanlıklar annesinin yaşadığı zorlukları hatırlayıp bu iki adamın gaddarlıkla annesini mahkum ettikleri hayata doğduğunu fark etmişti. Gencecik bir kızın içinde o sert dedesine karşı dahi bir nefret besleyememiş ürkek kalbi o havaalanında dayısının alelacele anlattığı gerçeklerle kaplanmıştı sanki. Sormak istediği o kadar çok şey vardı ki. Gözleri dolmuş öylesine dolmuştu ki koca koca damlalar başını öne eğdiği gibi şapır şapır yere damlıyordu. Asım ona sarılıp "Ne olur canım, uçağa binene kadar bırakma kendini şuradan seni çıkarayım sonra beraber ağlarız, çok ağır şeyler yaşandı ama tek önemlisi seni kurtarmam, ne olur kızım benim, hadi." deyip kızım dediği yeğeninin gözyaşlarını ellerinin tersiyle sildi. Ses bile çıkarmadan dayısının karşısında önünü göremeyecek kadar yaş dolu gözlerle "Her şeyi anlatacaksın ama söz ver"dedi. Asım başını sallayarak söz verdiğini söyledi.
Uçağa binmek için girdikleri kontrol sırasında Asım'ın kimliğinde sorun var gibiydi ne oluyor ne bitiyor diye sorgulamadan havaalanı polisi geldi. Olan şuydu babası Asım'ın havaalanına gittiğini öğrendiği gibi lazım gelen yerleri arayı kendi oğlu hakkında yalandan bir yakalama kararı çıkartırmıştı. Hasan Ağayla başa çıkmak için oğlu fazla temizdi ve saftı. Hâl böyle olunca Sarenur'da dayısının yanından ayrılmamış. Korkmuş genç kız zaten öğrendiği geçmiş hikayenin etkisinden çıkamadan daysının kelepçelenip götürülmesine şahit oldu. Karakola götürülürken gözleri kıpkırmız endişeyle etrafına bakıyor. Ses bile çıkaramıyordu. Asım bu konuda Sarenur'u keşke uyarabilseydi onu tanımıyormuş gibi yapıp o uçağa binmesini tembihlemek öncesinde hiç aklına gelmemişti. Kendi adamlarının peşine düşmesini göze almış durumu çözecek planları vardı ancak polisi karakolu karıştırmak ihbar edilmeyi hiç hesaplamamıştı ama artık çok geçti. Keşke... ah keşke.. diyordu içinden. Babasının bu denli ileri gideceğini hiç düşünmemişti.
Hasan öz oğlunu tutuklatmıştı. Sırf kızdan kurtulmak için kız büyüdükçe daha çok gözüne batıyor.Asım'ın onu kızı olarak görmesi yasal olarak nüfusuna almış olması hâlâ soyunun bir parçası olduğu anlamına geliyordu ama Meryem kızı değildi onun, ondan sebep ki onun çocuğuda kendi ailesinde barınamazdı. Asımdan koparmak istiyordu kızı en büyük ve en akıllı çocuğu Asım'dı. Diğer kardeşlerine kol kanat geren onların sevgi saygısını alan Ağa kumaşı olan biriydi Asım, Hasan bunu görüyordu. Kendisinden sonra tüm kardeşlerine ve Aşirete hakkıyla liderlik edebilirdi, böylelikle aşiretteki yerlerini daha sağlam kılacak olan da oydu. Kızı babasına vermek, ailesinin içinden, böylelikle kendi soyunun içinden çıkartmak farzdı Hasan için.
Karakola doğru yola çıkan Asım'ın bindirildiği aracın aksine Sarenur'u doğrudan Hasan Ağa konağına getirmişlerdi bile. Ağlaya ağlaya anneanesinin dizinde uyuya kalan Sarenur sabah yine nenesinin saçını okşayışıyla uyandı. Uyanır uyanmaz dayısını sordu.
Gülizar nenesi ona Asım'a bir şey olmayacağını, sırf kendisini getirsinler diye yalandan karakolda onu tuttuklarını söyledi. Yani kaçarı yoktu Sarenur tanımadığı babasıyla başka bir şehre doğru yol alacaktı.
Sabah olmuş ama hiçbir şey Sarenur'un hayrına değildi tek dayanağı dayısıda yoktu. Öte yandan bir iki saat sonra dedesine gelen telefonla avluda oturan Sarenur'un devir teslimi başlayacağını herkes anladı tüm konakta üzüntüyle karışık tedirgin bir sessizlik vardı. Eski damatları bu yere girdiği an tüm o eski defterler açılmadan hoşbeş mi edilecekti Gülizar üzerindeki tüm kasvetle o adamı boğmayı istiyordu. Yüreği kızının ölümüne dayanmıştı ama artık torunun da gidişi kadını iyice bitiriyordu.
Kapıdan içeri Cihat girdiği gibi Hasan buzdan bir ifadeyle " bi xir " deyip peşinden buyur etti. Başıyla karşılık veren Cihat'ın Gülizar'ı görür görmez ifadesi düştü. Başıyla ikinci bir selam verip karşılık bulamayan selamının ardından, sorgulamadan kızını görmek için etrafına bakındı. Sarenur Nesrin'in arkasından onu görmüştü ancak Cihat onu göremeden onu içeri buyur etmişlerdi bile.
O gün o salondaki havanın ağırlığını tartacak bir kantar yoktur şu dünyada. Cihat tek gelmiş zaten sorunlarla dolu olan acı dolu bir geçmişi daha da deşmeden kendi yaralarını da kimseye göstermeden kızını alıp gitmek istiyordu. Cihat'ı tarif etmek biraz güçtü, öngörülmesi çok zor bir adamıdı, bazen hiç olmayacak şeylere kızan bazende en kızılması gereken yerde kahkahayı basan ne yapacağı belli olmayan bir tipti, daha gençken giriştiği her kavgada yaşadığını hissetmeye başlayınca etrafı onu mert bir arkadaş ancak tedirginlik verecek bir arıza olduğu kanısına varmıştı. Tabi yıllar ondan da çok şey aldı şimdilerinde kırklarının başında olan daha olgun ama yine de öngörülemez tavırlı adam olarak karşılarındaydı. Dışarıdan bakınca masum sayılabilecek bir yüz ifadesi vardı. Dalgalı saçları olan gerçekten güzel gülüşlü ancak ne acıdır ki o gülüşünü artık nadiren sergilediği biriydi. Uzun boylu ve dalgalı saçlı bu adam ikram edilen kahveden içti saygıda kusur etmeden ona gösterilen hassasiyette, karşı tarafın yarasını kaşımadan söze girmeye gayret ederek atıldı. "Şimdi sizlere diyecek bir lafım yok pek, ortada olanıda söylemeden kalkmak da olmaz ama bunca sene neyi niye sakladınız diye hesap sormak da başka günaha girmek olacak. Bunca yıl çok fazla araya giren oldu bu mevzuda. Benim tek istediğim Hasan Ağa senin haber etmenle varlığını öğrendiğim kızımı, benim olanı bana vermeniz."
Bu evden ikinci kez birini istiyor olmak Cihat'ı hayli germişti. Ölen eski eşinin akıbetin öğrenmesi şunun şurasında birkaç ay öncesine dayanıyor. Bu durumdan utançla birlikte müthiş bir öfkeye sebep oluyor kendiside ve Meryem'e kızmadan edemiyordu. Artık bunlardan geçmişti, kızı Sarenur'u görmek istiyordu sadece. Bu esnada üzerinde hissettiği gözle görülecek bir acı vardı sanki bunun sebebi odanın diğer tarafında oturan Gülüzar'dı.
Gülizar gözlerini Cihatın yüzüne dikmiş b*ka bakar gibi bakıyordu neredeyse Hasan ise hiç bir mimik göstermeden, bir tek fire vermeden kahvesini içiyor bir yandanda Cihatın sözünü bitirmesini bekliyordu."Hasan Ağa sende bu konuda sağolasın karşımıza çıkmadın. Ben kızımla tanışayım ve gidelim artık diyorum müsaadeniz varsa." Deyip sağa sola bakındı ama kızı olabilecek kimse girmemişti odaya. Hasan "iyi maden" deyip aşağıdakı avluya geçelim orada uğurlayalım sizi dedi. Odadakiler Hasan'la Cihat'ın kalkmasıyla kalktı. Bir tek aşağıda Nesrin duruyordu sadece. Bir kaç aylık hamile de olsa çok fazla etrafta dolanmamaya gayret ediyordu. Herkes indiğinde Sarenur'un nerede olduğunu sordu Gülizar, odasında bir şey unuttuğunu onu almaya gittiğini birazdan geleceğini söyledi Nesrin. Yalan söylemekten kaçınan Nesrin'in bu söylediği geçekti, Sarenur birşey unutmuştu. annesinden yadigar bir bilezik vardı bu konakta ve onu almalıydı, aslında çalıyordu bu bileziği, kendince nasıl bir denklik kurduysa onu almadan buradan gidemezdi.
Sarenur avluya girdiği anda Cihat o tarafa yöneldi onu ilk görüşüydü ve şayet Sarenur başta saklanmasaydı onu ilk gördüğünde Meryem'e bu kadar benzemesinden tanırdı zaten. Göz göze geldikleri an Cihat buruk bir gülümsemeyle "merhaba" deyip başıyla selamladı Sarenur'u. Sarenur ses etmedi başta, Gülizar nenesine baktı bir an, konuşmak için onaya ihtiyaç duydu nedense. Sonunda cılız bir merhabayla aynı baş hareketini yapıp önce Nesrin'den başlayarak herkesle sarılıp vedalaştı. Dayısının anlattığı onca şeyden sonra bu adama öfke duyuyordu ama ilk defa gördüğü birine birkaç saat önce öğrendiği şeyler yüzünden öyle köklü ve güçlü hisler hissedemiyordu da. Öfkesi yeşermişti bir kere ancak yüzünü ilk defa gördüğü birine hesap soracak kadar benimseyememişti, ne bu adamı ne de bu olanları. Gülizar nenesinin elini öptü, sarıldıklarında Gülizar onun kulağına fısıldayıp "anan gibi olmayacaksın, ben de dayın da senin için varız bilesin, hiçbir şeyden korkma kızım biz sana yetecek kadar da korkuyoruz zaten, sen korkma " dedi. Sarenur başını salladı gözleri nemli bir şekilde. Dişlerini sıkıyor dudakları gerilmiş bir şekilde tamam demeye getiriyordu. Valizini alıp çıkışa doğru yöneldi. Cihat'a çekinerek "şimdi geliyorum önden gider misin?" dedi Cihat onaylar bir baş işaretiyle çıkarken valizini elinde aldı. Cihat çıkarken Sarenur dedesine yöneldi onunla da vedalaşması gerekiyordu. Artık olacak olan oldu bundan sonrasında korkacak bir şey yoktu. Dedesi elini uzattı, Sarenur ona doğru yönelirken ama Sarenur hiç oralı olmadan başını kaldırıp nemli gözlerini sildi, "o halde dedi" içinden, ve vedasını etmek için açtı ağzını "Gidiyorum. Bunca sene bana bakan üzerimden emeği olan herkesle vedalaştım, sıra sana da geldi. Hasan Ağa konağından gidiyorum ama bana ne bir ağalığın ne de atalık yapmışlığın var. Hakkının geçtiği bir zerrede yok ki sebebi belli, üzerine bastığımız yerin taşına kadar herkes biliyor sen beni hiç sevmedin dede, istemedin..... Allah var bende söyleyeyim. Bende senden yana razı değildim, hâlâ daha değilim. Tüm bu olanlar neden diye sormam, senin kadar gaddar bir adamın yaptığı ne iş varsa doğrudur zaten ama benim dünyamı yerle bir ediyorsun ya Allah sana can verdiğin gün merhamet etsin" avlunun kapısına dönüp gitti.
Ömründe ilk defa dedesiye bu kadar uzun konuşmuştu, Böyle bir durumdan dolayı onunla konuşacağı aklının ucundan bile geçirmemiştir ancak bugün canının en çok yandığı günlerden biriydi vebaline giren dedesi Hasan Ağa'yı öldüğü güne kadar son görüşüydü bu.
Dedesinin bu konuşmanın ardından bu sözlerine üzülmedi üzerinde sinirlenmiş gibi bir hali vardı. Sarenur'un konuşmasını beklemiyordu. Sarenur'un edepsizliği hakkında konuşmasına kalmadan Sarenur konaktan çıkmıştı bile ona bakan ev erkânını görüp daha da sinirlendi. Hemen homurdanarak yukarıya yöneldi bile çünkü artık kendi hanesinden olmayan birini önemsememek en işine gelen durumdu. Tüm bunların ardından Sarenur arabaya binmek için geldiğinden babası doğrudan yüzüne bakıyor ve saçındaki beyaz bir tutam dikkatini çekiyordu. Sarenur'un düz uzun saçlarının içinde bir tutam beyaz saç görünüyordu sol kulağıyla şakağı arasında olan bu küçük tutam babasının kırlaşmaya başlayan saçlarının arasında da bulunduğundan anlaşılmıyordu ama aynı doğum lekesinden sebep kafasının o bölgesindeki saçlar beyaz çıkıyordu. Sarenur Cihat'ın oraya baktığını anlayınca açıkladı hemen ama buna gerek de yoktu. Aynısından kendisinde de olmasına rağmen bunu söylemedi, kızının açıklaması dinledi, kızının sesini öğrenmek istemişti, onu arabaya bindirdi. O sırada Cihat diye bir ses duyuldu konağın sokak kapısından Gülizar Hanım'dı bu sesin sahibi. Cihat ona yönelip ne oldu anlamında "buyur" dedi. "Olan şudur bir kızımı aldın gittin naaşı bile dönmedi eve, bu bolluğun içinde o uzakta sefalet içinde can verdi, şimdi bu kız da götürüyorsun, bu kızda bu evin kızı ama senin de, kızın ona göre ihtimam göster, Meryem'e yaşattığın acının birazını bu sabiye gösterirse yemin olsun Hasan'ıdır Asım'ıdır fark etmez kimseyi dinlemem gelir boğarım seni, anladın?"
Cihat bu laflar karşısında dumur olmuştu, açmamak için direndi ne varsa bir çırpıda Gülizar savurmuştu ama arsızlığından da bir şey kaybetmeyen Cihat tutmadı kendini, "Bu kızdan on altı senedir haberim yok, benden sakladığınız benim çocuğum, ona nasıl davranacağımı da en iyi ben bilirim, Meryem'in ölümüne gelince..." dediki lafının arasına çok soğuk bir sesle Gülizar girdi "-Onun adını ağzına alma, defol git diyeceğimi dedim ben" dedi ve arkasını döndü kapı arkasından sertçe kapandı. Cihat neyse der gibi kısa bir baş hareketiyle arabasına döndü ve Sarenur'a dönüp "hazır mısın? eve gidiyoruz." dedi.
Yol boyunca Cihat Sarenur'u konuşturmaya gayet etti. Onu tanımak neler yaptığını bilmek istiyordu. Arsız ve cüretkar bir adamdı ama gerçekten kendi kızıyla ellerinden alınmış bunca yılın hesabını sorup Agirlere savaş açacak kadar da asabiyet sahip değildi, en azından Agirlere karşı bu asabiyete bürünecek yüzü yoktu. Ne var ki Sare açılması zor bir kutuydu adeta, ayrıca konaktan alınma şekli, öğrendikleri, aklana giren sorular ve gerçekler, resmen bir insana travma bırakacak bir seremoniydi. Ani ve sertti. Dayısını şimdiden özlemişti. Aklında devamlı dayısının anlattıkları şeyler dönüp duruyor. Bir yandan yan tarafındaki adam bir şeyler sormaya devam ediyordu. Mümkün olan en kısa şekilde cevaplar verip hâlâ durumunun vehametini anlamaya çalışıyordu. Yolda ağlamamak için zor tuttu kendi. Kafası dağılsın diye açılan tüm müzikler, radyo programları, uğultudan öteye geçemiyordu. Mola vermek için durduklarında her durakta Sarenur tuvalette ağlayıp daysını gizlice arıyordu ama her denemesinde cevapsız çağrılarla Cihat'ın yanına gözlerinin yaşlarını silip geri dönüyordu. Varmadan önceki son durdukları yerde Cihat yiyecek birşeyler söyleyip karşısına oturdu Sarenur'un ve söze girdi. "tüm yol hiç bir şey sormadın bana, gideceğimiz evi merak etmiyor musun ya da nasıl bir yere gittiğimizi?" Sarenur "Fark eder mi?" dedi. Başını önüne eğip devam etti "beğenmesem anlattığın şeyleri, geri mi bırakacaksın beni" dedi. Cihat anlayamamış bir ifadeyle buna ne cevap vereceğini düşünürken Sarenur, başını kaldırdı "boşver, anlatırsan dinlerim" dedi ama asıl merak ettiği şeyleri dayısına daha soramadan bu adama sormazdı. Havaalanında öğrendikleri, bunları duymasaydı belki o da meraklanıp Cihat'a birkaç soru soracak durumda olabilirdi ama olaylar öyle gelişmedi. Hiçbir bağı olmayan bu adama soramazdı dayısının anlattıklarını ama tüm o eziyet dolu yıllar hepsi bu adamın annesini kovmasıyla mı olmuştu. Ama neden? Cihat konuşurken Sarenur'un kafasından sadece bunlar geçiyor. Cihat ailesini anlatırken Sarenur bunu düşünmeden edemiyordu.
Şehre vardıklarında camdan dışarıyı seyretmeye başladı Sarenur. Artık burası mıydı evi? böyle oluyor muydu? Evim diyince ev sayılıyor muydu her yer? Sarenur'un en son evim dediği yer annesini kaybettiği o laz kasabasındaki tahta evdi sanırım. Şimdi o kasabada olmak, çocukluğunun o soğuk, ıslak ama yine de sevgi ve neşeyle geçtiği taşlı topraklı kasabasında olmak, bunun için yapmayacağı şey yoktu. Hâlâ biraz çocuksu olan kalbiyle ne kadar o günlere dönmeyi dilese de dileği kabul olmamıştı. Babasının memleketindeydi artık. Annesi yoktu, evi de yoktu artık, şimdi acaba babasıyla gerçekten evine kavuşabilir miydi? Kafası, çökmüş bir binanın ardından kalan yıkıntılar gibiydi. Ağlamaktan ve düşünmekten öylesine yorulmuştu ki bu esnada araba durdu. Cihat ona birkaç evrak alması gerektiğini, isterse kendisiyle de gelebileceğini söyledi. Sarenur arabada beklemek istediğini, yorgun olduğunu söyledi. Sarenur donuk bir ifadeyle caddeden geçenleri izliyor, bundan sonraki hayatının nasıl olacağını düşünüyordu belki dayısı onu almaya gelirdi diye körpe kalbini umutlandırmaya çalışıyordu. O sırada bir mesaj sesiyle Cihat'ın telefonunun arabada olduğunu fark eden Sarenur, telefonu eline alıp ekranı açınca iki küçük oğlanı kucağına almış Cihat'ın fotoğrafıyla karşılaştı. Bir ailesi vardı. Anlam veremiyordu ama kalbi daha da acıdı Sarenur'un. Şimdi hiç gitmek istemediği yeni evinden daha varmadan kaçmak düşüncesi tüm benliğini kaplamıştı. Çantasını aldığı gibi ağlayarak arabadan fırladı. Tüm o cadde boyunca öyle hışımla koştu ki onu gören bir yerden kaçtığını değilde yetişmesi gereken bir şey olduğunu düşünürdü. Yetişeceği ne varsa Sarenur'un elinden alınmıştı, küçük kalbi sanki bir kara sisle boğuluyordu artık, sadece bu sisten kurtulmak için koşuyordu. Bir süre kesintisiz koştu, şu son iki gün zaman nasıl geçiyor sabah mı akşam mı onu bile anlayamayacak kadar sarsıcı şeyler yaşıyordu, artık nefesi de onun arkasında kalmıştı sanki, nefessizlikten ölmek o an gerçekten bir seçenek olsa o kaldırım taşının üstünde can vermeyi memnuniyetle kabul ederdi. Bunun mümkün olmadığı bu dünyada, Sarenur kaldırıma oturup biraz soluklanmayı en olası seçeneği gibi görünüyordu. Hem bu sırada da tüm yol dinmek bilmeyen göz yaşlarını durdurabilirdi belki. Oturduğu sokağın bir tarafı taş duvarlı diğer tarafı ağaçlı uzun ancak işlek olmayan bir sokaktı . Sarenur şehri bilmiyordu o an, bulunduğu yer çarşı caddesine bakan dükkanların arka tarafındaki sokaktı ama Sarenur bunu anlayacak şekilde yol almadığından nerede olduğunu tam anlayamıyordu. İstese de zaten nerede olduğuna bakıp anlayabilecek durumda değildi.
Yolun duvarlı tarafında bir köşeye yaslanıp ağlamasınıda durduramadığından sessizce gözyaşı dökmeye devam etti. Tüm yolda nakliye arabaları kasalar ve karşı kaldırımdan geçen üç beş insan dışında başka bir şey yoktu. Sarenur Cihat'ın bir aile kurduğunu bilmiyordu, aslında Cİhat yolda bundan bir ara bahsettiyse de ruh gibiydi tüm yolculuk, farkına bile varmamıştı belki de. Çantasından konaktan son dakika çaldığı bir bileziği çıkarıp parmaklarının arasına aldı, sanki ezip kıracakmış gibi sıka sıka bileziğe bakarak ağlamaya devam ediyordu. Bu bilezik dedesinin annesi Meryem'e hediye ettiği antika bir parçaydı ama sonrasında bir öfkeyle kızından aldığı bilezikti. Bu bileziğe layık bir evlat olmadığını söyleyip almış bileziği Hasan Ağa. Bilezik ince işçilik yapılmış eski telkari sanatının nadide örneklerindendi. Değeri Sarenur'un pek umru değildi ama annesinden hiç bir şeyin orada kalmasını istemediğinden almıştı bu bileziği. Şimdide başka bir eve getirmişti ama daha o eve giremeden düştüğü hâli düşünüp ağlıyordu. Artık bir yerden sonra bu sel olan gözyaşları yavaş yavaş dinmeye başlıyor, yerini keder dolu bir yüze bırakıyordu.
Bir süredir çöktüğü duvar dibinde elinde bilezik öylece oturan ve hâlâ dayısına ulaşamayan Sarenur'un aklına dayısının planını tamamlamak geldi. İstanbul'a bir otobüsle gidebileceğini düşünmesiyle ayağa kalktı. O varana kadar dayısına ulaşır tüm bu insanlardan uzakta olursa belki bir nefes alıp olan biteni de dayısı ona anlatabilirdi diye düşündü. Evet bu uygun bir plandı diye onayladı kendini içinden, hemen elini yüzünü koluyla silip bileziği cebine attı. Ayağa kalkıp silkelenmesiye karşısında kendinden birkaç yaş büyük sayılabilecek tipte iki oğlan çıktı....
Tekinsiz tipteki biri kavruk gözleri kıpkırmızı olmuş olağanla, yüzünün sol tarafında faça izleri olan asker tıraslı iki oğlan karşısına dikilmişti. Oğlanlardan kavruk olan "ne arıyon kız burada" dedi. Kafasının hayırdır der gibi sallayarak. Sarenur "yoluma gidiyorum" ,deyip uzaklaşmaya çalışırken oğlanlardan façalı olan ters yöne yönelen Sarenur'un gömleğinin arka yakasından tutup kendilerine geri çevirdi kızı. Diğer kavruk çocuk, konuşmayı o devam ettirecekti belli ki,"şişt ne kaçıyon!!!" diye sarsarak omuzundan kızın çantasını aldı. Sarenur tüm bunların ardından birde bu durumla karşılaşmasıyla dili tutulmuştu. İlk defa böyle tiplerle karşılaşmıştı. Zaten ağlamaya göz yaşı kalmayan gözleri çantasının karıştırılmasını peşi sıra da cüzdanının boşaltılmasını izleyebiliyordu sadece. Bir kaç saniyelik sessizliği façalı bozdu, "telefon" dedi, Sarenur façalı oğlana bakıp ne yaşıyorum ben düşüncesinden çıkamadığında ne dediğini anlamadı. Kızı tuttuğu gömleğinden tekrar sarstı "telefonu versene mal" dedi, diğeri ise kızın telefonunu almak için kızın sağını solunu yoklamaya başladı. Sarenur'un donmuş aklı birden yerine geldi o sarsılma buna vesile oldu belliki ve bileziğin fark edilmemesi için telefonununu çıkarttı diğer cebinden ama bu arada cebinde bir şeyler olduğu anlayan kavruk boşalttığı çantayı yere atıp "ne var la orda" kızın ceplerine bakmayı façalıdan devraldı hemen, Sarenur'un o ana kadar tesirinde olduğu korkak sessizliği birden bozuldu kaybedecek tek bir şeyi vardı, onu da kaybedemezdi. "Aaaağh" diye kopardı yaygarayı bağırıp yardım istiyor bir yandanda tekmeler savuruyor, elleriyle onu tutmaya çalışanlara karşılık veriyordu ama bu iki oğlana gücü yetmeyen Sarenur bu arbedeyi kaybedeceğini anlayınca "yemine bakın her şeyi alın valla bu para etmez yemin ederim, yapmayın" demeye başladı, yalvarması bitmiyor bu sırada çocuklar kızı çekiştirip duruyordu. En son façalı cebinden çıkardığı bıçağı çekti. "Ver şunu çizerim ha" dedi. Sarenur'un gözler fal taşı gibi açıldı. Gerçek bir kavgaya daha önce hiç girmemiş, bu masum genç kız birde bıçaklanacağı yüksek ihtimal olan böyle bir anı yaşamayı tahmin etmemişti hiç. İnsan böyle zamanlarda gösterir mayasını ama durumun gafletiyle okuyamaz ruhunun kılavuzunu. Yaparım, yapamam ya da yapmam dediği ne var ne yok böyle anlarda tartılır. Façalının tehdidine karşılık tüm korkusuna ve titreyişlerine rağmen başını iki yana sallayıp "Olmaz" dedi. Kızı zorlamaya devam ettiler bu sesleri duyanlar olur diye "imdaaaat" diye bağırıyordu bir yandan da. Kavruk kızı kollarından tutup cebindeki takıyı almaya çalışırken Sarenur çırpınıyor tekmeler atıyor sağa sola başta cebinden çıkartmaya çalıştıkları takıyı Sarenur eline almış bırakmıyordu. Façalı bıçağı kızın karnına sallarken Sarenur diğer eliyle aniden bıçağı itti. Sağ elinin üstünde uzunca bir kesik olmasıyla birlikte her yarın kıpkırmızı olması bir oldu bu acıyla bileziği bırakmış elinin acısından çığlık atıyordu.
Sarenur'un kopardığı yaygarayı duyan onsekizindeki Ferzan ön caddeden arka tenha sokağa koşarak geldiğinde Sarenur kanlar içindeki yere çökmüş elini tutuyordu. "Şerefsiz pislikler" diye bağıran Sarenur'a bir tekme savurmaya yeltenen Kavruk gaspçı Ferzan'ın "Laan" diye bağırtısının saniyesinde kafasını çevirmesi ile bacağına çoktan tekmeyi yedi, bu tekmenin etkisiyle de dizlerinin üstüne düştü. Kavruğun Ferzan'ın sağlam bir yumruk ile bayıltacağı konumda olan o müptezel yüzü, sapına kadar hak ettiğini düşündüğü yumruğuyla buluştu. Bu buluşma kavuğun kaldırıma yığılmasıyla sonuçlandı. Kızın cüzdanıyla çantasını yağmalamayı bırakıp kaçmaya yeltenen façalı müptezele fırsat vermeden Ferzan önünü kesti. Keskin ve emin bir bakışla "hiç yeltenme" dedi. Façalı kaçamayacağını anladığı an bıçağını Ferzan'a doğru savurarak hamle yapmaya hazırlandı. O sırada Sarenur hâlâ yerdeydi. Doğrulmaya çalışıyor elinin acısıyla ve şahit olduğu şiddetten korkarak daha da uzağa sürükledi kendini, duvar dibinde dövüşe seyirci olmuştu. Yumruğun etkisiyle yere düşen kavruk da kendine geliyordu bir yandan da ve ayaklandı ki ikisinin de birden Ferzan'a çullanıp onu indirebilecekleri düşündüler ama Ferzan önce bıçağıyla hamle yapan façalıyı bileğinden tutup boşluğa doğru çekti, bununla birlikte öne doğru gelen kafasına bir kafa darbesiyle oğlanın yere kapaklaması bir oldu. Bu sırada Ferzan'ın arkasından boğazına saldırdı kavruk, koluyla boğazını sıkmaya başladı. Ferzan çırpınmadan soğukkanlılıkla boğazını saran kolun olduğu taraftaki üst bacağını eliyle kavrayıp kavruğun dengesini bozdu bozulan bu dengesiyle beraber sırt üstü yere serdiği oğlanının boğazını kavradığı kolundan da kurutuldu. Hemen üstüne çıkıp kavruğun kan çanağına dönmüş gözlerini, ağzını, yüzünü yumruklamaya başladı. Ferzan kafa atıp bayılttığı facalıyla işi bittiğinden bu kavruğun hakkından iyice gelecekti. Üstüne çıktığı müptezeli bir yandan yumrukluyor bir yandan da küfürler sallıyordu. Oğlanın ağzı yüzü kan içinde kalıncaya kadar buna devam eden Ferzan taki bayıldığını anlayınca kadar devam etti. Tüm bunlar zaten bir kaç dakika içinde olup bitmiş. Sarenur'un sesinden sebep sokağa birilerinin daha gelmesi ve polisinde bu gösterinin sonunda kapanışı yapmasına ise birkaç dakika vardı daha.
Ferzan ayağa kalktı. "Kodumun itleri" deyip yerde köşeye sinmiş korkudan ve acıdan yüzü taş kesilmiş kıza doğru yöneldi. Kendinin farkında bile değildi o an Sarenur. Elinden oluk oluk akan kanı dahi unutmuş gibiydi adeta, dehşet içindeydi. Dili yine tutulmuş ilk defa böyle bir saldırı görmüş ve yaşamıştı. Kızın sakinleşmesi için Ferzan yumuşak biraz önce ettiği küfürler hiç sarf etmemiş gibi bir sesle, Sarenur'la göz göze gelecek şekilde yere tek dizinin üstüne oturup "Korkma geçti, sakin ol" dedi. Kızın kanayan elin için sağa sola bakındı bir anlığına ama elini saracak bir şeyler yoktu her yer leş gibiydi. yere serdiği iki gaspçının üstündekiler alıp kızın yarasını sarmak midesini bulandırdı. En nihayetinde tişört üstüne giydiği gömleği aklına geldi hemen, gömleğini çıkarıp kızın eline bastırdı. Ferzan'ın da üstünde kalan tişörtü biraz önce kafa attığı facalının kanına bulanmıştı ama Sarenur'un üstü başı her yeri kendi kanı olmuştu. Kız gömleğini bastıran Ferzan'a o an ilk kez baktı. Ferzan kızın elini iyice sarıp kanamayı bastırmaya çalışıyordu. Hastaneye gitmek gerekecekti, kıza bunu söylemek için başını kaldırdı ki zaten Ferzan'a bakan Sarenur'un gözleriyle göz göze geldi. İlk görüşte aşk nedir bilmeyen Ferzan Sarenur'un ağlamaktan kızarmış o kehribar gözlerine baktığında, o iki oğlanı değil pataklamış olmak doğrudan gebertmiş olmak istedi. Kafasından "Böyle bir şeye kıyılır mıydı hiç? Bırak el kaldırmayı bakmaya kıyamazdı insan bu kıza." diye geçti. Gerçekten de öyleydi incecik narin vücudu Ferzan'ın karşısında hâlâ titriyordu. Hafifçe açılmış pembe dudaklarından hiçbir kelime dökülmese de ömür boyu sadece bu sessizlik için yanı başında durmak isterdi Ferzan, tüm bu saniyelik düşünceler Ferzan'ı adeta dondurmuştu. Çözülmesi Sarenur hâlâ titrerken "te-te-teşekkür ederim" demesiyle gerçekleşti. Ferzan'ın sonsuz sessizliğine bile razı olacağı dudaklarından Sarenur'un sesini duymak onda tarifini bilmediğim bir his yarattı. Diğer yandan dudağının sol kenarında ufak ve ani bir tebessüme sebep oldu bu titrek teşekkür. Sarenur yutkunup "bilezik" dedi. Ferzan kızın gösterdiği yere döndü, Kalkıp yerdeki telkariyi aldı ve kıza getirdi, Sarenur fısıltıdan biraz daha yüksek bir sesle "ezilmiş" dedi. İşte o an, pembe dudaklarının iki kenarı gerilip aşağıda doğru yöneldi, gözlerinden tekrar yaşlar boşalmaya başladı. Ferzan ne yapacağını şaşırıp etraftaki eşyalarını da topladı, bu sırada etrafa insanlar toplandı derken iki dakika içinde polis gemişti bile. Ferzan kızın eşyalarını hepsini toplamış bileziği de kızını elinden alıp çantasına koymuştu. Gözünü ondan ayıramayan ve onu teselli etmeye çalışan Ferzan, Sarenur'un sessiz ve şok içindeki haline hayli üzülmüştü, kimdi bu kız? neden buradaydı? Onda öylesine bir merak uyandırıyordu ki bu kız ama kederden oracıkta ölebilecek bir halde olan bu kızı daha fazla yıpratmak istemiyordu. Bu esnada telkariyi kızın çantasına koyduğu yerden geri çıkarıp cebine attı. Polis gelip dört gencide de karakola götürmek için oradaydı şimdi.
Sarenur nasıl lanet bir gündür bu Allah'ım diye içinden geçirirken müptezellerin ifadesi alınmış saçma sapan karışık ifadeler vermişler hatta kızının kurye olduğunu onlara bir şeyler satmaya çalıştığını söylemiş biri. Bundan sebep Sarenur da mağdur olduğu için ifade verip çıkıp gidebilecek durumdan nezarethaneye alınan gençler arasına katıldı. Henüz onaltısında olan Sarenur'un ailesine ulaşmak için dayısını arayan polis Sarenur gibi Asım'a ulaşamadı çünkü o da yeğeni gibi tutuklanmış vaziyetteydi. Sarenur'dan farklı olarak o babasının yaş tahtaya basmayan bir adam olmasından sebep onu, Sarenur tamamen yerleşene kadar yani birkaç gün daha içeride tutacaktı ki işler geri dönüşü olmayan bir hal alabilsin.
Eline hastanede pansuman yapılıp ifadesi alınan Sarenur nezarethaneye alındığında karşı taraftaki kilitli kodeste de Ferzan vardı. Zaten tüm gün yaşadıkları yetmezmiş gibi birde karakolluk olması... inanamıyordu bunlara. Endişeden rengi atmıştı bunda kaybettiği kanında etkisinin olması muhtemeldi tabi ancak Ferzan'ı gördüğünde birden adrenalinle bir dirayet geldi kıza. Onu nezarethaneye koyan polis memuruna yüksek sesle "bu çocuktu beni kurtaran onu da mı aldınız içeri! Ya tek yaptığı yardım etmekti. O iki çocuk gasp ediyordu beni, anlattım ya bu çocuğu bari çıkarın" diye polis memuruna yakarıyordu ancak nafile. Memur "sakin ol, ara sıra buraya uğrar o. Sen kendini düşün geç otur" cevabını aldı. Ferzan da belli periyotlarla kavgalara karışan, başını belaya sokmayı görev edinmiş bir genç olarak o karakolun tanıdık misafiriydi.
Kızı içeri kilitleyip giden polis memurundan sonra karşılıklı iki ayrı parmaklıklı kapı ardından Ferzan ile Sarenur duruyordu. Ferzan Sarenur'a boşver der gibi gözlerini kapatıp başını salladı. Sonrasında "otursana, elin nasıl?" dedi.
Sarenur öylece kaldığı parmaklıklı kapı ardından Ferzan'ın o dingin sesiyle gerçekliğe döndü. Banka oturdu. Sarenur sağ elinin üstüne yapılan pansumanı tutarken cevap verdi. "dikiş falan attılar, bilmiyorum iyi galiba". dedi. Endişeli yüzü kendini düşünmesini söyleyen memurun ona hatırlattığı kaçışından sebep bu sabah tanıştığı babasıyla ne yapacağını aklına getirdi. Şayet onu aramak isterse ne numarası ne de adresini biliyordu. Ne var ki zaten onun gelmesini de istemiyor dayısına ulaşılmasını umuyordu. Bu düşünce dağının arkasından eline bakıp aniden "ama iyileşecekmiş" diye ekledi ve bunu derken başını kaldırıp Ferzan'a baktı. O zaten ona bakıyordu. Ferzan bakışlarını çekmeden Sarenur'u seyretmeye devam edecek bir haldeydi, banka oturmuş başını duvara yaslamış öylece oturuyordu. Yüzünü Sarenur'a cevirmiş bir halde öylece sabaha kadar durabilirdi. Bu berbat haldeki kıza gerçekten hem üzülüyor hemde anlama veremediği müthiş bir yakınlık hissediyordu. Bu haline kendi de anlama vermemiş ama anlam falan da umrunda değildi Ferzan'ın. Bu hisse bayılmıştı. Bu kızı her gün görmeliydi. Daha onsekizlik kalbine bu kızın varlığı öyle derin işlenecekti ki seneler sonra bile silinemeyecekti. Sarenur bu bakışın uzunluğunu ve derinliğini fark edemeden özür diledi hemen. "benim yüzümden başına neler geldi. Kusura bakma lütfen, sen olmasan... teşekkür ederim." dedi başını önüne çevirirken hemen peşi sıra üzerindeki yorgunluğa rağmen coşkulu sayılabilecek bir biçimde "ama ifademde her şeyi anlattım çıkarırlar seni bana yardım ettiğini falan her şeyi söyledim." dedi. Sonra düşünceli bir biçimde "gerçi bende buradayım ama... ortaya çıkar gerçek di mi? " diye Ferzan'a yöneldi. Şu berbat günün sonunda kendisine gerçekten yardım edebilen tek kişiydi bu güzel bakışlı çocuk. Sarenur'nun yüreğinde minnetten fazlası vardı ama öyle cehennem bir gün yaşamıştı ki kendi hislerini fark edecek durumda bile değildi. Ferzan'ın Sarenur'u kurtarması Sarenur'un lanet gününün tek iyi yanıydı ve bu kızın hayata karşı kendisinin dahi bilmediği bir yerlerde ona umut veriyordu. "bir kaç saate çıkarız biz sen merak etme. " dedi.
Sarenur anlamamış şekilde kaşlarını çatarak Ferzan'a baktı ama bir şey sormadı. Oda kafasını Ferzan gibi duvara dayadı. Gözlerini kapattı. Ferzan hâlâ onu seyrediyordu. Duvara yasladığı kafasını kaldırıp tamamen Sarenur'a döndü merakına yenik düşmesi için uygun zamandı.
"Sahi adın ne seni?" dedi. Sarenur birden açtı gözlerini, Ferzan'a dönüp,"Sarenur benim adım." dedi. Ferzan öne doğru eğilmiş olan vücudunu hafifçe dikleştirip baktığı kıza küçük bir tebessüm edip devam etti, "Sare ha, memnun oldum Sare ben Ferzan" dedi.
Sarenur utangaç bir hisle hafifçe onaylar gibi başını aşağıyaya indirip kaldırdı ve Ferzan'a dönerek, "Ama Sarenur benim adım"dedi. Az biraz çekingenliği kırılmıştı. Ferzan kaşlarını hafifçe çatıp ardından bu sefer fark edilecek tam bir gülümsemeyle, "Tamam, Sare desem de yine aynı olmaz mı?" dedi. Gözleri doğrudan Ferzan'ın gözlerine çevirdi, "Olmaz aslında ama.. Olsun" dedi.
Kızdırdım mı acaba kızı diye düşündü ama bir kaç saniye sonra başını önüne çeviren kız tekrar devam etti, " Ben de memnun oldum Ferzan" dedi.
Ferzan adının Sare'nin dudaklarının arasından çıkışından itibaren ismin daha çok sevmişti sanki. Bu iki genç kalp o günün gecesine kadar kaldıkları o nezarethanede birbirlerine kendilerinin bile fark edemediği ince ince örecekleri derin bağın ilk ilmeklerini atıyordu. Ertesi gün, Sare için tam bir muammaydı. Öte yandan Ferzan için bir daha görebileceğinden bile emin olmadığı bu ağlamaktan harap olmuş yüzü acaba gülerken görebilir miydi, düşüncesiyle geliyordu.
Bölüm etkileşimi
