Gitmem Lazım-1

Vaveyla Yazarı: Afzal Per

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Gitmem Lazım-1

Kamer Sare'yi ikna edebilecek durumda değildi ancak belki onunda elinde bir kaç bilgi veya koz olursa bu kız çocuğundan kurtulabilirim diye düşünüyordu. Otelden çıktığı gibi bu topraklarla hiç bağı olmayan birinin nasıl böyle bir hana sahip olacağını düşünüp kızın soyunu sopunu araştırmaya koyuldu. Agirlerle uzaktan da olsa akrabalığı olan bir kaç ortak tanıdık bulmayı umut ediyordu ancak o kapıda kapalıydı. Bir iki anlaşma yapmak için görüştüğü bölgenin ileri gelenlerinin ara ara oturup yemek yediği bir mekan vardı. Şanslı gününde ise ordakilerden birileri bu han sahibi hakkında işine yarayan bir iki bilgi verebilirdi diye düşündü. Masaya şehrin zenginlerinden tanıdık eşraftan insanlar bir bir gelince iki sofra kalabalıklaştı, yemek birden yedi sekiz kişilik muhabbeti koyu bir masaya döndü. Günü daha karanlığa teslim etmediklerinden alem yapamayacak olan bu masa, işler, sınırdaki mal geçirme sıkıntıları falan derken Han konusundaki derdini açan Kamer eşrafa sekteye uğrayacak kaçakçılığından ziyade masadakilerin de sadece inanmış gibi yaptığı mağduriyet sebebini anlattı iki satır. Restorasyondan sebep başının ağrıyacağını yenilemeyi illaki yaptıracakları konusunda yeni mal sahibinin direttiğinden bahsetti. Konu malum handan açılınca masada farklı farklı bir sürü bilgi çıktı. Çoğu Kamer'in bildiği şeylerdi bir de yalan yanlış dedikodular vardı ama ne çıkarsa diye Kamer'in han konusu ile ilgilenenlerin dediklerine kulakları dikildi. Zaten masanın öteki ucunda ayrı konular konuşuyor her köşede başka bir sohbet dönüyordu ama kulaklarını dikmiş herkesi dinlemeye çalışan Kamer bulsa bulsa bu masadan bir şeyler bulabileceğini biliyordu. Kimisi Kamer'e hak veriyor,"Her bir halt tamam bi restore mi ne o eksikti, kusur kalsın o da" diyor, kimisi "uzlaş doğrusu budur" falan derken, o mal sahibi hakkında konuşunca masadakiler Kamer'in bahsettiği genç kadının kim olduğunu anlamadılar bile, Van'lı aileyi herkes bilmezdi ama Asım Agir'i biliyordu kimisi. Konu merak uyandırdı Kamer'den asıl mal sahibinin bu kadın olduğu Asım Ağanın o devralana kadar ilgilendiğini öğrendiğini söyleyince masadakiler de hayret etti. Kimisi "Yav Asım'ın anasının Hanı değil orası?" dedi kendince, kimisi "Agirlerin o han yanlışın var aileye aitti sattılar demekki" dedi. Kimisi de "Satılsa bilmez miyiz gözüm! İlk Kamerle Babası kapar orayı" dedi kamer'e doğru onay bekler bir ifadeyle. Kamer de başıyla katıldı bu yoruma. Konu yine ticarete döndü, masada hakim konu değişirken Han'ın konusuyla hâlâ ilgilenen bir iki kişi vardı. Kamer kızın aileden olmadığını Asım'ın oğulları olduğunu öğrendi ise de emin değildi. Ayrıca tüm o han aileden olsa bile bir kadına verilmeyecek türden büyük bir mirastı ve erkek varis ölüp kalmazsa Sarenur gibi genç bir kadına kalamazdı da. Tüm bu gıybetle karışık tahmin yürütmeler esnasında iki yan masalarına geçen Serdaroğlu ailesinden iki kişi yemeğe gelmiş yanlarında da bu yöreden olmadığı belli olan tombul orta yaşlı, fularlı ve açık renk takım elbiseli variyetli olduğu her halinden belli bir adamla, asistanı görünümlü kağıt kadar soluk tenli gençten, ince yapılı bir adam vardı. Masalarına geçerken iş konuşacakları belli olan bu iki adam, muhabbeti bol masaya selamı eksik etmediler, şehrin büyük iş yapan adamlarının birbirlerini tanıması böyle bir yörede işten bile değildi tabiki. Serdaroğullarının selamına masadakilerle birlikte Kamer de karşılık verdi. Ki bu selamın etkisiyle Serdaroğulları ile alakalı küçük bir sohbet dolandı. "Bunlarında amcazadeleri hapiste ha, daha bir mi iki mi senesi kalmış ne diyorlar." dedi, masanın yakın ucunda eski sarraf yeni bağcı Metin. Kamer "neden girmişti nedir mevzu?" diye sorma gereği duydu. Kamer gibi adamların şehirde olup biten ne varsa bilmeme gibi durumları olmazdı ama bu olaylar olurken Kamer Adana'da inşaat işindeydi. İş güç tek meşguliyeti değildi, bir yandan da alemlerden kafasını kaldırmayan zevk düşkünü halleri ve devamlı kafayı çekme alışkanlığı o zamanlardaki algısını da pek yerinde tutamamış, memleketindeki haberlere ilgisinin azalmasına neden olmuştu. Kamer'in sorusuyla yanında oturan altmışlarındaki Kuyumcu Mustafa çabuğundan anlattı. "Adam öldürmeye teşebbüs. İçeriye attılar." dedi. Bu esnada eliyle yokladığı turşuluk biber tabağından bir biberi ağzına attı. Ardından Kamer'e döndü. Kamer anlayamadı, daha da deşti. İçeriye nasıl girsin ki, kendisi dışında girebilecek bi ton adam vardır diye düşündü. Böyle düşünmesi normalde. Bulundukları topraklarda Cihat gibi ailesi olan, güçlü zengin adamların heleki ağa oğlu olanların hapis yatmalarına gerek kalmayacak kadar imkanları vardı. Kanunsuz iş yapmak Kamer gibiler için normal sayıldığından suç işleyen adamın gücüne rağmen hapis yatması hayret ediyordu. Anormalin normal olduğu zihinlerde terazi de kantar da keyfe keder işlerdi. Kamer "Cihat Serdaroğlu, kendi niye girdi ki, Şahit mi çoktu, nedir yani, Mısto dayı?" diye sorunca bu soruya karşılık yediği biberin acısını sindirip başını düşünür şekilde kaldırdı. Yıllar önceki olayları hatırlamaya çalışan kuyumcu "hah" dedi söze girdi. "Yahu tam ne oldu etrafa yayılmadı, aileler engel oldu gerçi o Asım çöktü bu Serdaroğullarının tepesine de ama sen onu boşver ben senin kimi dediğini şimdi anladım."dedi.
Babacan bir gülümseme kapladı yüzünü, yine aynı turşu tabağına gitti eli, ağzına layık bir biber ararken Kamer konunun Sarenur'a geldiğini anladı "eee" dedi.
"Şimdi Cihat'ın ilk eşinden bir kızı vardı. O sıralar getirmişler yanlarına kızı, benim en küçük torunun onunla çok arkadaşlığı vardı ordan hatırlarım. Sarenur. Bu olaylar olunca kızı annesinin ailesi alıp götürmüş herhalde, kızı bir daha göremedik. Senin dediğin kız odur işte, adını hatırlamaya gayret ediyordum sen deyince adını heh tamam dedim bu o." dedi. Gözüne kestirdiği biberi ağzına atıp Kamer'e döndü. Kamer anlamadı Sarenur'un soyadı Agir ama Cihat'ın kızı mı yani diye düşünüp, "Ne yanı kız Agir değil Serdaroğludur?" diye sordu hayretle. Mustafa turşu biberi çiğnerken onaylar anlamda gözlerini yumup açtı.

Kamer kafasında kırk tilki döndürmeye başladı, öğrendikleriyle ne yapsa işine yaradı diye düşündü, Kuyumcu Mustafa'nın Sarenur ve babasının ailesiyle olan bağlardan pek haberi olmadığından anlattığı hikayeye dayanarak Kamer, Sarenur'un baba tarafındaki aile büyüklerine giderse durumu çözebileceğini Sarenur'un onların ricası üzerine Kamer'in istediği gibi hareket edeceğini düşündü. Hâl böyle olunca Bawer Serdaroğlu'nun ayağına gitmeli ve torununun kendi işlerini nasıl zora soktuğunu ve az biraz da yalanla süsleyerek masum olamayan tüm o tipine ve tekinsiz tavrına rağmen mağdur bir durumdaymış gibi yardım talep etmesi gerekiyordu. Belki hanı kendisine satmak için bile ikna edebilirdi. Farkında değildi ama bu durum Kamer'in şeytanlarını yanlış tarafa uyandırıyordu. Bu uyanışın sonunda çıkacak cehennem ateşinin ilk kendisini yakacacağından da bi haberdi... " Sarenur'u def etmek için Serdaroğlu ailesine kızı şikayet etmek" zaten Serdaroğlu ailesiyle yıllardır ticareti olan babasının da sağladığı bir tanışlık vardı. Aralarındaki ahbaplık sayesinde yeni yetme torunlarının ticaret döndürdüğü adamın oğluna karşı diretmesine engel olurlar, kızıda ayak altından çekerlerse Kamer kaçakçılığına ve henüz Sarenur'un kurcalamaya fırsatı olmadığı diğer gün yüzüne çıkmamış işlerine de devam edebilirdi. Bu düşünceler Kamer'in aklını kurcalarken Sarenur'un yeni temsilcisi Ferzan ise Halit'le Kamer'in de handa olduğunu düşünerek, hana doğru geçiyordu.

Ferzan eli közlenen Halit'i bulmuştu karşısında. Kamer ise çoktan Bawer Serdaroğlu'nun konağına varmıştı. Ferzan'la Kamer uzaktan akraba sayılsalar da Ferzan Kamer'i pek sevmezdi, ne mal olduğunu yıllardır etrafından duyduğu hikayelerden sebep biliyordu ama parasının ve gücünün de bol olması insanların Kamer'e karşı saygısından ziyade duyduğu korkuyu besliyordu. Ferzan'ı bağlamayan bu güç muhatap olarak dayısı Halit'e bırakmıştı ki, Ferzan kebapçı Halit'le yalnız konuşup şikayetlerinin mesnetsizliğinden ve karşılarında kendisinin olacağından bahsedip durumu uzatmamalarını söyleyecekti.

Aynı saatlerde konaktan içeriye buyur edilen Kamer, pek yolunun düşmediği bu yere sanki hiç yabancısı değilmiş gibi bir edayla girdi. Serdaroğlu konağı, ailenin başı olan Bawer Serdaroğlu'ndan dört nesil öncesinde kendi dedeleri tarafından inşa edilmiş ve hâlâ ellerindeydi. Duvarlarının diplerinde renkli renkli çiçeklerin olduğu koca bir avlusu vardı ki Serdaroğlu olan tüm çocuklar bu avluda oynayarak büyümüş ilk azarlarını da, ya konağa giren herkesin ilk dikkatini çeken o güzelim çiçekleri ezdiklerinden ya bir şeyleri kırdıklarından ya da avludaki süs havuzuna atladıklarından sebep, bu avluda almıştır. Ancak bu çocuklardan biraz farklı olarak Bawer'in en büyük oğlu Cihat'ın azarlandığı yıllar çocukluğunu aşınca babası Bawer onu üst katta paylardı. Oğlunu dizginleyemen babanın oğlu ne yapsa başına dert olduğunu düşünmeye başlaması Cihat'ın onbeşlerindeki aşırılıklarıyla ufaktan yer etmişti. Cihat dışında tüm torunlar, evlatlar avluda hâlâ bu düzenle büyüyor, orada oynadıkları oyunların iyi tatlı çocukluk anılarını zihinlerinde taşıyarak erişkinlik hayatlarının içine giriyorlardı.

Kamer'in o koca avludan içeri girer girmez ileride bulunan sağlı sollu iki merdiven avlunun kenarlarından üst kata doğru çıkıyordu. Konakta tek seçenekler bu merdivenler değildi ama, Sarenur'un gizlice çıkmak için kullandığı zemin kata inen iç merdivenleri de vardı. Zemin katta, mutfak, evdeki çalışanların odalarının olduğu ve iki büyük salon dışında birkaç banyo ve bolca koridor bulunuyordu, daha çok kışın kullanılan iç merdivenlerle ikinci kata çıkılıyordu. Kamer avludan yükselen merdivenle üst kata Bawer Serdaroğlu'nun bulunduğu küçük salona yönlendirildi. Üst katta bir zamanlar da misafir odasından dönüştürülmüş Sarenur'un eski odası dışında yedi yatak odası iki küçük salon bulunuyordu. Sarı taşlarla yükselen yapı şehrin belkide en görkemli yapılarındandı. Konağın girişi bile şehrin diğer sokaklarından farklı olarak genişçe bir alana açılıyordu. Şehirdeki diğer kallavi ailelerden çok daha fazla toprağa sahip olan Serdaroğlu ailesinin bu ferah alana açılan bu küçük meydana yıllardır öyle alışmış ki eski halini hatırlayan yoktur belkide. Aslında yaklaşık elli sene önce bulundukları konağın girişinin böyle açık bir alana açılmasınını engelleyen bir iki ev bulunuyordu. Ancak bu evleri alıp da yıktırmaktan hiç çekinmeyen bu aile fertleri, gören gözler için eski toprak ağalarının kibrini hâlâ taşıdıklarının kanıtıydı. Ne var ki insanlar artık görmesi gerekene dahi gözlerini kapatmayı gayri ihtiyari kabullenmişlerdi. Yaklaşık yarım dönümlük arsayı konaklarının dışındaki girişinin genişliği için tahsis etmişlerdi.

Kamer Bawer ağanın yanına girer girmez elini öpmeye yeltendi. Buna ağırbaşlılıkla izin vermeyen Bawer yanına oturması için işaret etti. Koltuk takımından ziyade duvardan duvara sedirlerle kaplı eski usül salonun sol köşesinde doğru Bawer Ağa ve Kamer oturmuştu. Kamer'in peşi sıra gelen kahverlerin aralarına bırakılmasıyla Kamer karın ağrısını ufaktan yol yapması için hal hatır faslına başladı.

En nihayet Kamer durumundan bahsedince Bawer "işin Asım Agir'le değil midir senin? Bana neye geldin?" deyince,Kamer "Senin torun bizi çok zorluyor, bi başladı kanundur şudur budur diye, bizi handan kovuyor." diye açıklamasını yaptı. Bawer'in gözleri kısıldı, gri siyah, ağarmış kaşları çok hafiften çatıldı, anlamadım der gibi bakan o kısacık ifadesi daha fark edilmeden Bawer'i aydınlatacak isim Kamer'in ağzından çıkmıştı bile. "Sarenur, Bawer Ağa, Senin torunun, Allah aşkına sen ya da oğullarınla muhatap olasak çözmüştük şimdiye de, iş aylardır avukatta, gitti geldi vaz geçiremedik, şimdi torunun geldi." deyince Bawer "Sarenur?" dedi lafını bölerek . Kamer gözünün içine bakarak "evet, geldi" deyince devam etmesini istercesine başı sola doğru az biraz aniden hareket etti. Kamer sanki doğrulamasını istercesine gözlerine beklenti içinde bakarak devam etti.

"Buraların adetleri de nedir ne değildir pek bilmiyor belli ki, burada büyümemiş anladığım. sen baksan hal çaresine. Neticesinde torunundur. Kaç aydır uğraşıyoruz bu işle."

Bawer hayda der gibi bir nefes verdi kısık bir "üf" sesiyle. Kamer'e yardım etmek zorunda değildi. Bu "üf" Kamer'in derdiyle de ilgili değildi zaten. Kamer'e asla anlatmayı tercih etmeyeceği maziden sebepti. Torunu diye bildiği kızın bırak ailesinin ferdi olmayı, kızla neredeyse on senedir ne görüşmüş ne de konuşmuştu. Bunda aslında en büyük pay Sarenur'un dayısı Asım'ındı. Kızı geri alır almaz bir daha ne Bawer'in yüzü tutu kızla görüşmeye ne de Cihat'ın gücü yetti kızını geri almaya.

Bahsetmeyeceği o mazide Sarenur'un onaltı yaşlarında ilk defa konağa geldiğini, ondan önce varlığından dahi haberlerinin olmadığı bu kız çocuğunu ailenin içine almaya kendilerince gayret ettikleriydi. Aslında yıllar önce annesi Meryem'in kendisini artık istemeyen ve ona inanmayan kocası Cihat'tan uzaklara kaçıp izini sildiğini, Van'daki ailesi dahil kimsenin haber alamayıp öldü diye bildiklerini, yıllar sonra Meryem'in ölümü ile Van'daki ailenin Meryem'in yıllarının nasıl geçtiğini öğrenip, kızına yıllarca baktığını ama sonrasında Hasan Ağa'nın, bir kızı olduğunu Cihat'a söylemesiyle bu şehre ve bu konağa getirdiğini, burada kaldığı zamanın sonunda da oğlunun hapse kızınsa geldiği gibi aniden gittiğini Kamer'e anlatmadı. Bunların hiç birini sonrasında da anlatmaya niyeti yoktu ama Kamer'e söyleyeceği başka şeyler vardı.

Ferzan ise Halit'le konuşmuştu. Aslında Halit'in şikayeti Kamer'le olan işleri için artık pek önemli değildi, bu konuyla Ferzan gibi bir adamın avukat olarak ilgilenmesine pek anlam veremeyen Halit şikayetini geri çekmeyi kabul etti zaten yapacakları tüm transferi yapmışlardı. Başka başka zırvalarla Ferzan'ın konuyla alakasının sebebini de öğrenmeyi amaçlıyordu. Ailesinin variyeti Ferzan'ın avukatlık değilde işlerinin başında olmasını gerektirecek kadar çoktu. Birbirleriyle devamlı iş meclislerinde karşılaşan bu iki adam ilk defa aynı masadaydı. Ferzan kirli olan hiçbir şeyi hayatında barıdırmamayı, işine de bunun bulaşmamasının gayreti içinde olduğundandır, bu yabancılık belkide ama Halit "belli ki bu mevzuda başka çıkarları var Alandağların" diye düşünmeden de edemiyordu. Kamer henüz ortalarda yoktu, Ferzan'da anlaştıklarını ve verdiği sözün bir ağırlığı olmasından sebep anlaşmalarından dönemeyeceğini Halit'e dümdüz söyledi. Konu Sare olunca akıllı davranamadığını fark etse de artık diyeceğini demişti. Halit mülk sahibinden değilde Alandağların hışmını karşısına almak istemediğinden mertlik postunun içindeki korkusunun yoğunluğuyla "sözüm sözdür" diye karşılık verdi.

Halit'le el sıkışıp eyvallah deyip Halit'in restoranından çıktı. Restoran hanın en üst katında güney batıya dönük bir terası olan ve günün sonunda şehirden görülebilecek en güzel manzarayı sunardı ancak bu iki adamda artık bu toprakların insanı olduklarından mı yoksa hararetli konularla başları ayrı ayrı kalabalık olduğundan mıdır bu manzarayı fark etmediler bile. Ferzan handan çıkarken daha, cebinden bir paket sigara çıkarmıştı bile arabasına binmeden önce bir dal içip ondan sonrasında Sare'yle görüşmek için bahanesi olan bu durumu konuşmaya kızın yanına gidecekti. Hanın ön tarafı çok işlekti arabasını arka çıkış olan tarafa bıraktığından hanın arka çıkışına geçti. Burası daha sakin ve hana gelenler için bir otopark sayılabilecek yolun karşısında tek sıra halinde dizilmiş arabaları olduğu bir alandı. Bunlardan bir de Ferzan'ın arabasıydı. Daha hanın kapısından çıkması ile paketinden çıkardığı sigarayı direkt ağzına götürdü. Ferzan çakmağıyla sigarasını yaktı. Paketi cebine koyarken derin bir nefes çekti sigarasından. Kapının kenarına doğru bir iki adım atıp hana giren çıkan olur diye yol üstünden çekildi. Sokağın karşısında park ettiği arabasına binmeden sigarasını bitirmeyi planlıyordu. Daha dördüncü çekişte Kamer arabasıyla hana gelmişti bile. İndiği gibi arabasını alan valesinin kafasından tutup "aynı yere çek, öğren şunu aslan" dedi. Lafını bitirir bitirmez kendisini çoktan gören Ferzan'ı fark etti, Ferzan sigarasını ağzından çıkarıp tokalaştılar. Kendisinden yaşça büyük olan bu adamla Ferzan, pek uyuşamazladı ama birbirleri ile yaşadıkları her anlaşmazlıkta da babalarının araya girmesiyle ne mesele varsa üstü örtülürdü. Kısacası git gelli ilişkileri olan bu iki adamı da dizginleyen babalarının telkinleriydi. Şimdilik birbirleriyle sorunları olmadığından, samimi de olmayan ama dalkavukluğa kaçmayan tanış selamı verdiler birbirlerine. Ferzan'ın neden geldiğini şimdi de gideceğini öğrenince Kamer'in yüzündeki sırıtış belirdi kısa bir anlığına, bu Ferzan'a ters girmekten çekinmeyen adamın yıllardır ne taşkınlık yapsa uslanmadığından artık cürretkârlık ufaktan kanına işlemişti. Şimdi bu da Ferzan'a denk gelince işler daha çetrefilli bir hal aldı. Ne diyeceğini normalde tartan kurnaz bir adam olan Kamer, Ferzan'ın kendisinden küçük olduğundan ve eskiden beri onu sevmediğini-ki bunda da Ferzan'ın yirmilerindeyken tanışmalarının peşi sıra masum birkaç köylü gencin hayatlarına mal olan Kamer'ın kaçakçılık ticaretiyle doğrudan ilgisi vardı- şimdiki cüretkarlığını gizlenmeye lüzum görmedi belki de. Bundan sebep kendini tutamayan o hin bakışlı sırıtış kapladı yüzünü. Ferzan "ne güldün?" deyince Kamer'in ağzının bir kenarı bir anlığına gerilip sonrasında yok bi'şey der gibi bir jest yaptı. Ferzan "var bi şey dilinin altında söyle neymiş bileyim" diye tekrarlayınca isteğini lafa girdi. "Yav bu Sarenur'un avukatlığı sana mı kaldı? bizim bildiğimiz Tarık vardı" dedi. Kaşlarını kaldırıp alt dudağını dışarı çıkarıp irdeleyen bir tavırda devam etti. "Senin gibi adamın bağı ne bu kızla diye soruyor insan." deyince Ferzan anladı bir şeyleri bildiğini. Elindeki sigarasından son bir nefes çekip izmariti atmasıyla "akıllı insansa sormaz" diye karşılık verdi, Kamer'in gözünün içine bakarak, o anda Kamer'in arabadan indiğinden beri suratına yayılmış o güleç ifadedeki yüzüne yayılmış ağzı toplandı. Karşıdaki velet değildi artık Kamer de bunu biliyor ama Ferzan'ın cevabındaki tondan onun da kendisine ters gittiğini anladı. Tabi keyfini bozmadan Bawer Ağanın kendisine söylediklerinden sonra anlamıştı ki, ailenin kötü kanı Sarenur'un gelişini, Serdaroğluna ispiyonlamıştı Kamer. Onun gitmesi için hiç bir şey yapmasa Serdaroğlu ailesi onu zaten postalardı diye yolda kafasından geçirmişti. Üstüne birde Sarenur'un Ferzan'la olan münasebetini de öğrenince şimdi geriye sadece Ferzan'a boş olmadığını kanıtlamak vardı. bu 'sidik' yarışına girmek Kamer'in kendi zihniyetindeki adamların arasında önemli sayılabilirdi ama karşındaki adamın o zihniyetten farklı olduğunu anlamamak ilk hatasıydı ve altta kalmamak için tüm çiğ fikirleriyle hareket edecekti. Ferzan uzatmadan yol almanın doğru olacağını düşünüp arabasına doğru yürümeye başladı. Kamer'in de sinirini dürten tavrı yüzünden arkasını dönüp gidiyordu ki, Kamer yine açtı ağzını "yahu daha doymadın mı, almış kaçırmışsın kızı, o da elinden kaçmış,belli ki istemiyor, hâlâ peşindesin. Şehir de kadın mı kalmadı? El vereyim sana istersen, öğretirim bi' şeyler, kanıtlarsın kendini. Böyle meczup olma, üzülürüm."

Ferzan bu lafları duyup "ne diyodun lan sen" diyerek bir hışımla Kamer'in üzerine yürüdü. Kamer'in çenesine sol yumruğuyla vurup adamı tek hamlede yere yığdı. İlk darbeden sonra milletin Ferzan'la Kamer'in birbirinden ayırana kadar Ferzan o beş on saniyede çoktan Kamer'in üstüne çullanmış, bir yandan adamın yüzünü durmadan yumrukluyor bir yandanda ağzından "lafını bileceksin it, gebertirim seni, şerefsiz köpek" gibi sözleri fışkırıyordu. Kamer'de seri yumruklardan bulduğu ilk fırsatta Ferzan'ın karnına olanca gücüyle bir yumruk savurdu. Bu darbenin etkisiyle savrulan Ferzan'ı üzerinden atmasıyla ayaklandı, peşi sıra Ferzan'da kalkmıştı. Birbirlerine tekrar gireceklerken etraftan ayırmaya yeltenen birkaç kişi bir yandan Ferzan'ı tutuyor bir yandan da Kamer'i durdurmaya çalışıyorlardı. Ferzan küfürler savurmaya devam ediyorken Kamer'e, Kamer de "yalan mı lan söylediğim, iyilik edelim dedik, takık müptezel" diye karşılık veriyordu. Tam o sırada Ferzan'ın ağır küfürlerinin etkisiyle sinirlenen Kamer'in silahına davranmasıyla "durun yapmayın" sözlerinden oluşan tüm gürültü bir anlığına kayboldu. Onu sıkı tutan iki kişi Ferzan'ı yavaş yavaş serbest bırakıyorları ama tam olarak ellerini de Ferzan'ın üzerinden çekemiyorlar. Silah çıkınca ortalığı sakinleştirmek ve yanlış bir durum olmaması için farkında bile varmadıkları belli belirsiz bir dona kalma yaşıyorlardı. Ferzan kafasına doğru tutulmuş silahı görünce kafasını hafiften önüne eğdi, yumruk attığı elini tutup ovuşturdu. Elini silkip kafasını kaldırdı tekrardan, gözünde korku veya şaşırma yoktu, yüzünde küçümsemenin neredeyse tam tanımı olabilecek, iğrenmeyle karışık ufak bir gülümseme belirip kayboldu bi an. Kafasını bir defa sağ tarafa sallayıp Kamer'e döndü. Bu fütursuz tavırları Kamer'i iyice sinire sürüklüyordu, dünkü velete bak, diyordu içinden. Kamer'in sözle başlayan kışkırtmasına Ferzan'da gülerek yanıt veriyordu sanki. "sık, durma sık. Seni döven adamı kurşunla ki ne büyük bi kaypak olduğunu ayan olsun. Kavgada bile namert olmak sana yakışır, yap hadi" dedi Ferzan. Öfkesininin içinde cirit atacak kadar kaplamıştı her yeri sanki, ateş püsküren gözlerini Kamer'e dikmiş, Kamer'de ondan ayırmıyordu gözlerini, Ferzan'ın bu sözleri Kamer'i iyice delirtiyordu ama zaten sinirine yenik düşüp de çıkarmıştı silahını. Kendide yanlış yaptığının farkındaydı, çıkardığı silahı aniden indirip "bunun hesabını görecem, hade siktir git dedi". Ferzan bu lafın üzerine "onun üstüne sende alası mı var," deyip "kaypak it" diye ekledi. Kamer bi hareketlendiyse de onu ve Ferzan'ı tekrar tutmaya yeltenen etrafındaki adamların "yapmayın, etmeyin, hadi yolunuza, akrabasınız etmeyin" lafları havadaki hıncın yerine doluştu. Ferzan onu tutanların ellerini kollarını üzerinden silkip arabasına doğru gitti. Bi' hışımla arabasıyla gazladı. Sare'nin yanına gitmek istiyordu sadece ama ayarını bozan Kamer'i istediği gibi tartaklayamadığından hâlâ içi de soğumamıştı. İçinden "bu çakal bu yalan yanlış şeyleri hangi Serdaroğlundan öğrendi de böyle gevşek gevşek konuştu" diye düşündü ama çok düşünmeden aklına cevaplar geldi. Asıl sorun ettiği ise tatlı tatlı Sare'nin yanına gitmek varken bu olanlar, şimdi ikisininde canını sıkacaktı. Sare'den de bu durumu gizlese bile çok geçmeden kulağına gelecekti diye düşünüyordu. Öte yandan öncesinde anlaştığı Halit de Kamer'e saldıran Ferzan'la bu saatten sonra birlik eder miydi? Sare'ye bir iyi bir kötü haber verebilirdi ama yüksek ihtimal sadece kötü haber vardı elinde. Sare'ye hallederim ben senin için dediği işi daha da çıkmaza sokmuştu, ağır ve sakin olduğu bunca senenin sonunda konu Sare olunca yine taşkın davranmıştı. Bunu fark ettiyse de artık bir önemi yoktu olan olmuştu. Aklına Halit'le ilgili birkaç şey gelince yolda telefona bir iki görüşme yapıp, Sare'nin oteline doğru sürdü.

Sare'nin geldiği bu şehir pek çok zorluk çıkarıyordu insanın karşısına. Zor tabiatı ve iklimi, insanlara da tesir ediyor, güçlü olanın dayandığı bir yer yapıyordu buraları. Ancak yine de bu şehirde günün kavgası gün batımıyla birlikte sanki toz oluyordu. Ertesi günü yaşamaya değer kılacak güzelliklerdendi güneşin batışı. En azından Sare'ye hissettirdiği şey böyleydi. Sarı kahve arası toprağın , hiçbir fırçadan çıkamayacak kadar mavi ve berrak gökyüzüyle çizdiği keskin ufuk çizgisi gün batarken seyretmeyi bilene unutulmayacak cinsten manzaralar bırakıyordu. Sare de bunu daha ilk geldiği zamanlardan hatırlıyordu. Bundan sebeptir kaldığı otelin kafesinde bu güzel manzarayı seyreden bir masada oturup günün kavgaların yoruculuğuna rağmen yarına yinede yaşamaya değer kılacak bir şeylerin olduğunu görmek, belkide kendini buna ikna etmek istiyordu.

Tatlı esen bir meltem yüzüne vurdukça oturduğu masanın bulunduğu yerinden memnuniyet duymaya başladı. Bulunduğu yer şehrin birazda olsa merkezine uzak bir bölge yamaçtan şehri gören bir oteldi. O huzur anının içinde çalan telefonunu bekletmeden açtı. "Efendim, Ferzan" dedi bir çırpıda. "Sare otelde misin? oraya geliyorum da." dedi ufaktan gergin bir sesle. Hâlâ kendini sakinleştiremediğinden, "Oteldeydeyim Ferzan da bi'şey mi oldu?" dedi kaygılı bir sesle, yıllar geçmiş olmasına rağmen Sare Ferzan'ın sesindeki o ufak gerilimi anlamıştı. Sare'ye "yok bi şey, şey... yani aslında var ben gelince konuşalım" dedi. Tam bu sırada Sare'nin karşısında dikilen eski bir sima belirmişti. Sare başını kaldırıp şaşkınlığa bürünen ifadesiyle Ferzan'a cevap verdi. "Ta.. tamam burdayım." deyip kapattı.

Şaşkın ifadesi değişmeden karşısına dikilen amcası Behzat sandalyeyi çekip Sare'nin karşısına oturdu. Behzat Serdaroğlu ailenin ikinci oğluydu. İkinci oğul olmayı, abisi Cihat hapse girdiğinden beri bırakmıştı ne varki. Babasından sonra sözü dinlenen tabiatıyla sıradaki lider o olacaktı diyordu tüm eşrafı. Orta boylu sağlam yapılı bir adamdı. Sare onu son gördüğünden bu yana açık kumral olan saçlarında beyazlar çıkmış, Çatık alnının kırışıklıkları iyice belirginleşmiş ancak bu yaşlanmadan ziyada oturaklı bir ağaya dönüşmesi gibi görünüyordu. Abisinin aksine daha sakin ve sessizlikle işin halleden ama ne kandan ne de yaygaradan korkmayan, babasının kibrini de kendisiyle birlikte yaşatacak olan vekildi.

"Hoş geldin mi diyelim Sarenur? Ne denir böyle bir durumda? Bende bilemedim." Sarenur ne diyeceğini bilemedi bir an, hiç beklemiyordu karşısında Behzat amcasını görmeyi, "Hoş bulduğum bir şey yok valla, ama yinede teşekkür ederim" dedi. Aralarında öyle derin bir bağ da yoktu aslında. Az konuşan ama devamlı gözünün üzerinde olduğunu hissettiren Behzat o zamandan bu zaman değişmeyen bakışlarıyla Sare'yi tekrar inceliyodu. "çok değişmişsin" dedi. "büyüdüm" dedi Sare. Önündeki kahve fincanı iki eliyle tutarken, fincanın içindeki telveye bakıyordu ara ara. Doğrudan Behzat'ın gözlerine bakmak niyeyse biraz rahatsız etmişti onu. Ancak bu rahatsızlık onun sinmesine sebep değildi söze girdi hemen, "neden geldin diye sorucam ama sanırım sende aynı şeyi sormak için geldin" dedi amcasına. " e haliyle soracak çok sorum var aslında ama baya yaygara kopmuş bizimde kulağımıza geldi.",

"sizin?"
"babam. Haber etti senin geldiğini, şu Şavkî Han, seninmiş, bunca sene dayınındı orası, sana mı kaldı, Asım öldü mü yoksa?" dedi hin bir bakışla. Sarenur bir saniye beklemeden cevap verdi. "öldüğü falan yok, eskiden de benimdi, şimdi de benim. Benim olana benim bakmam gerek. her ne kadar burayı sevmesem de bir mirasım var ona da sahip çıkacağım."
"iyi çık, çıkma diyen yok." dedi terastan görünen manzaraya bakıp kıza tekrar döndü ve devam etti. "Bak Sarenur, düz adamım ben doğrudan soracağım. Burada yaşamaya mı niyetin var?" " varsa ne olacak" dedi Sarenur kaşlarını çatarak.
"iyi olmayacak" diye bir karşılık geldi ve devam etti. "ya ne olacak, işini halledip geldiğin yere dön demeye geldim ben." Sarenur'un planı da buydu aslında ama Behzat'tan duyunca bunları buraya geldiğinden beridir bastırdığı o hıncı ufak ufak içini dürtmeye başladı.
"meraklısı değilim şehrinize, işlerimi halledip döneceğim"
"hah iyi işte, senin işini hallederim ben çabuğundan, sende çıkıp gidersin. Babanın haberi hâlâ yok geldiğinden, işler sana da bana da daha da zor olur o öğrenirse. En çabuğundan gitmen en iyisi" dedi. Sarenur bu baban lafıyla iyice bir tırmanan öfkesini bastırıp.
"te Allah'ım ya, her gelen ben halledeyim hanı diyor, silkelersen kafadan onbeş sene yiyecek adamlarla muhatabım ben" dedi hayret eder bir tavırla ve "ne yapacaksın 'benim için' bilmiyorum da, bana kalırsa bu yardımsever halinle yapacağın ne varsa benim değilde,o kaçakçıların hayrına olacak gibi geliyor."

Behzat Sare'nin başta tam neden bahsettiğini anlamadı ancak geri kalanlar için diyecekleri vardı,"bilmediğin düzenin, bilmediğin adamları, bizi kırmayan adamları toz kaldırmadan ikna ederiz sende şu hanı yenileme işinden sonra kiraları toplamaya devam edersin, neyse ne artık, burada işleyen düzen kanun gibidir, gelipte yaygara yapmanın faydası yok. Burada kaldığın iki senede anlamış olman lazımdı ama işte kime diyorum"

Sarenur derin bir nefes aldı ve nefesini verirken sandalyesinin arkasına doğru gerinip hafiften "üf " diye bir fısıltıyla boşalttı ciğerlerini, oynayan asabını dizginliyordu. Sarenur'un böyle sinirlenmesinin sebebi yıllar öncesine ona yaşattıkları şeylerden sonra utanmadan hâlâ geniş geniş git onu yap bunu yap denmesiydi. Sinirden bir saniyeliğine ufak bir gülme aldı Sarenur'u ve lafa girdi, sol elini masadan kaldırıp tüm parmaklarını birleştirerek
"o depoda gördüklerimden sonra ben onları barındırmam hanımda, ne kirası!" Behzat şaşırmıştı. Böyle bir cevap aldığı bilgilerden farklı çıkınca nasıl yani der gibi baktı. "Bak Sarenur velev ki çıkardın Halit'le Kamer'i, olacak şey değilde, onlar çıksa da başkası giremez oraya Kamer'le Halit'i ezmezler, çekinirler, şu bu, o zaman ne olacak boş hanı ne yapacaksın?" dedi alaycı bir gülmeyle. Karşısındakinin işten anlamayan bir kız çocuğu olduğunu düşünen Behzat'ın bu lafıyla Sarenur ayaklandı. "Bak şimdi Behzat bey, tane tane tek seferde söyleyeceğim iyi anla. Düzendir, adettir diyorsun ama böyle buyursuz şak diye oturuyorsun masama önce kendin usül öğren, biz yakın değiliz böyle konuşamazsın benimle bu ilk diyeceğim. İkincisi benim olana sahip çıkarken 'sizden' izin alacak değilim. İstersem bomboş bırakırım hanımı. Ayrıca burada da ister bir gün kalırım ister bir ömür. Böyle etrafındaki ahaliden sayma beni, onu yap bunu yap demenin bir hükmü yok benim üzerimde. Aklını kendine sakla bence, ben kendi işime bakıyorum yoluma çıkmayın yolunuza çıkmam"dedi. Ardından parmağını kaldırıp "Son, üçüncüsü de" dedi, bir an dudaklarını gerip ve çenesini sıkıp bıraktı ve devam etti. "üçüncüsü de babam falan değil o herif. Ben Agir'im baba diye de Asım Agir'i bilirim."son sözüyle Behzat da ayaklandı.
" Konuşmaya bak hele, dünkü veletsin, senin iyiliğin için konuştum ben sen ne anlarsan anla" dedi ve geldiği taraftan yürüyerek çıktı.

Behzat otelden çıkarken Ferzan yeni varmıştı otele, otelin önünde karşılaştılar. Serdaroğlu ailesiye husumetli olan Ferzan, Behzat'ı gördüğüne şaşırmıştı. Behzat kafasını sallayıp, işe bak der gibi bir ifadeyle, "Sarenur da aynı böyle afalladı beni görünce, siz hayırdır ya düğün mü yapacaksınız yoksa böyle bir olmuşsunuz belli ki. Bak sana tavsiye yıllar önce beceremedin ama bu sefer canınızı iyi sakının ha" dedi hin bir gülümsemeyle, Ferzan ona cevap vermeye fırsat bulamadan kapısı çoktan açılmış aracına bindi beş altı saniyede de uzaklaştı aracı.

Ferzan'ın asabını bozup gitmişti. Behzat'ın ayarlarıyla oynamak gerçekten zordu, çelik gibiyi sinirleri vardı. Ne var ki kendinin aksine, gerek laflarıyla gerek tavrıyla zıvanadan çok adam çıkardığını yöredeki herkes bilirdi.

Ferzan içeri girerken "uyuz herif" diyip Sare'ye bakındı. Sare de o esnada asabını bozan Behzat yüzünden zor bela edindiği huzuru da kaçmıştı. Odasına çıkmak istedi, asansöre yönelmek için kafeden lobiye geçmiş olan Sare'yi gören Ferzan "Sare" diye seslendi. Birbirlerini görünce hâlâ allak bullak oluyorlardı. Yüz yüze olmaya alışmaları biraz zaman alacaktı. Ferzan bir kaç saniyede gerçek hayata dönüp içindeki aptal aşığı susturdu. Sare ona dönünce, "Benzat'ın ne işi var burada?" diye sordu. Sare çok bir şey anlatmamayı seçti. "Neden geldiğimi merak etmiş, önemli bir şey yok" diye kapadı konuyu. Ferzan'la aynı tarafta mıydı ki, kendince yalnız olduğunu çoktan kazımıştı kafasını. Şimdi geçmişinden kendisine musallat olacak olanları Ferzan'a mı şikayet edecekti. Ferzan bir zamanlar tüm varlığının adayabileceği biriydi ama o zamanlar çok küçük ve saftı, artık ne Ferzan'a bel bağlamayı ne de kendine yardım edilmesini istiyordu. Ne var ki Ferzan Sare'nin bu duvarlarına her ne kadar dikkat etmeye gayret etse de, boyna aşıp duracaktı o duvarları, dur deyince öyle yekten durabilmek bu adamın fıtratında yoktu.

Sen niye geldin peki diye sorunca Sare, Ferzan birden hatırladı ve aslında anlaşmaya vardıklarını ancak sonunda Kamer'le biraz ters düştüklerinden bahsetti, Sare bu "biraz ters düşme" durumunun ne olduğunu anlayamadı ama üstelemeden kendi konusuna döndü. Şikayetin ortadan kalkacağını duyunca biraz rahatladı ama Ferzan Halit'in Kamer'le olan kavgasından sonra sözünden dönebileceğini düşünmeden edemiyordu. Bundan sebep ertesi sabah erkenden Halit'i arayıp bu şikayeti kaldırmazsa ortaklarından çaldığını, ortaklarına söylemekle tehdit edecekti. Halit altın ve taş işinde olan sarraflarla da çalışıyordu, ülkenin dışından el altından bazı taşlar getirtiyordu şehire. Daha taşları şehre getirmeden ilk teslim alan Halit olunca ve tüm o taşlar gözüne fazla gelince sezdirmeden fazlalık olarak gördüğü bir kaç taş almakta sakınca görmemişti. Ferzan'ın bu meseleyi nasıl öğrendiğini hiçbir zaman çözemeyecekti.

Sare'ye verdiği bu haberden sonra diğer mesele Halit'le Kamer'in halletmekti, elinde onlara karşı bir kaç şey vardı ama bu işi hemen çözerse de Sare'nin işi biter bitmez gerisin geri döneceğini biliyordu. İşi biraz da uzatsa da onun bir müddet daha kalmasını sağlayabilirdi aslında, kafasından geçen bu düşünceler arasında birden garsonun iki kahve getirmesiyle dağıldı. Gerçekliğe dönünce önüne gelen sıcak kahvenin sert kokusuyla kendine geldi. Kafasından geçen bencilce planı kendine yakıştırmaya yakıştırıyordu ama Sare'ye kıyamayacağından işi sürüncemede bırakmadan halletmenin doğrusu olduğunu, onun istediğinin bu olduğunun farkındaydı. En azından Sare'ye olan can borcunu ödeyemese de böylelikle onu memnun edebilirdi. Sare sessiz duran Ferzan'a doğrultmuştu gözlerini, Ferzan da kahvesine bakıyordu ki gözlerini Sare'ye döndürmesiyle Sare bir anlığına daldığı andan çıkıp, " ne düşünüyorsun, bir sorun mu var?" dedi hanı kastederek.

Ferzan'ın dudağının sağ köşesi küçücük bir gülümseme için yukarıya kıvrıldı bu soruya cevaben, ve "yok "dedi ona bakarak ama aslında sorun vardı, yazık olan ikisini düşünüyordu Ferzan. Bundan bahsetmedi ve yıllar sonra iki satır konuşabildiği bu genç kadını üzmemek için eskiye dair hiçbir şey açmadan, başka sorular yöneltti. Bunca sene nasıldı, neler yapıyordu ölesiye merak ediyordu ve daha fazla bunları öğrenmeden duramayacaktı. Önce Ferzan sordu Sare de anlattı. Sare'nin neler yaptığını, hayatının nasıl olduğunu öğrenince içinde bir yerlerde kırıldı. Onsuz devam etmesini tabikide istiyordu ama bunun Sare'nin gerçeği olduğunu duymak da anlam veremediği şekilde kalbini kırmıştı. Planladığı çoğu şeyi gerçekleştirildiğini fark etti. Ferzan hayatında yokken de Sare tek başına devam etmişti, insan sevdiğinin iyi olmasını, birlikte olamasalar da hayatına devam etmesini ister, ister ama bunun dilekten öte yaşanan gerçek olduğunu bilmek, içinde yeşerttiği erdem ağacını dibinden sökecek bir kederle yok edebilirdi yüreği. Ferzan'ın erdem ağacının sarsıntısı içinin ormanlarını titrettiyse de karşındaki Sare fark etmedi incindiğini, bunu hiç belli etmeden Sare'yi dinlemeye devam etti. Ancak onun fark etmediği Sare'nin anlattığı her şey doğru ama eksikti.

Ayrıldıktan sonra bir süre Asım dayısıyla kalmıştı zaten o dönemlerde Hasan dedesinin ölmesi söylemek acı da olsa Sare'nin bir aileye sahip olmasını sağlamıştı. Bunlardan bahsederken iki sene süren terapiler ve hastane günlerinden bahsetmemişti Ferzan'a. Ondan bir iki sene sonrasında, Sare önce İngiltere'ye oradanda, şef olabilmek için gastronomi okumaya Amerika'ya gitmişti, bu süreçte tek de sayılmazdı yurt dışındaki ilk bir kaç yıl onunla birlikte kardeşi saydığı Asım'ın oğlu Sahim hep yanındaydı. Yıllar travmaların üzerin yavaş yavaş örterken Sare devamlı çalışarak tutunmuştu hayata ancak Ferzan'a geçen zamanda ne yaptıklarını anlatırken yaşadığı zorluklardan ya da nasıl hissettiğinden bahsetmedi. Amerika'da okul bitince bir süre mutfaklarda çalıştı. Dönmek bir seçenek değildi, sonrasında da işler yolunda gitti ve ilerledi. Son altı ayında da ABD 'deki işletmesiyle ve mutfağını yönettiği kendi restoranıyla ilgileniyordu. Tüm zamanını buraya ayırmıştı son zamanlarda, bunlardan bahsetti. Planlarında kendi mekanını büyütmek buraya da hiç dönmemek olduğunu ama işlerin hesapladığı gibi çıkmadığını söyleyerek hikayesini bitirdi.
Dudakları gergin gözleri hüzünlüydü. " burası... ne zaman unutmaya yeltensem hayatımın sanki bana ait olmadığını zorla hatırlatıyor bana" dedi ve derin bir nefes çekip Ferzan'a döndü. "Sen peki..." dedi. "Sen anlat şimdi de, okulunu bitirmişsin belli ki" dedi, sanki mezuniyetini dünyanın öbür ucundan izlememiş gibi davranıyordu. Biraz önceki hüzün, hafiften tebessüm alan dudaklarıyla birlikte ondan biraz olsun uzaklaşmıştı ilk karşılaşmalarında söyleyemediği pek çok şey vardı, çoğu hâlâ boğazında düğümlü kalsa da bu bir kaç kelimeyi o düğümden çıkarabildi. Onunla konuşmak dışarıdan hiç kimsenin sezemediği kadar çok sarsıyordu Sare'yi ama yine de Ferzan'ı görmek içten içe ruhunu ısıtıyordu sanki, bu ısının sebebini kurcalamamanın en kolay seçenek olduğu bu sıcaklığın hoşnutluğuyla birlikte gelen hüznüde kabul etmesi gerekiyordu.

Ferzan'ın sırasıydı şimdi, Sare'nin aksine onunun sözleri daha filtresizdi, o da Sare gibi sadece kendisinin neler yaptığından ama derine inmeden anlatmaya çalışacaktı. Her ne kadar yıllardır kurumuş kalmış yüreğiyle yaşamaya alıştıysa da onu tek çiçeklendirecek kişi gelmişti artık. Ferzan'ın onu ilk gördüğünde ki umutları, o masadayken unutulmuştu bile, sadece onunla konuşmak bile yetiyordu sanki. Özleminin büyüklüğü, o uçarı ve umarsız aşkını bile dizginleyecek bir sakinlikle kaplıyordu Ferzan'ı. En nihayetinde o da anlatmaya başladı.

"Nereden başlayayım bilemedim... Sırayla gideyim, sen daha Van'da iken buradan gittikten sonraki son görüşmemizden sonra, ben onca zaman dağıttığım ne varsa toplamaya başladım. Bazı kötü alışkanlıklar falan... bildiğin şeyler." dedi Sare'ye yönelmiş gözlerini bir anlığına kaçırıp tekrar devam etti. "Hepsinden arınmak zaman aldı. Sonrasında da okula döndüm. Avukat olmaya pek yüzüm yoktu... olanlardan sonra...." tekrar gözlerini kaçırmak istedi ama yapamadı Sare hiç kımıldamadan ona bakıyordu gözlerinin nemlendiğini fark ediyordu Sare ancak göz bile kırpmadan Ferzan'ın devam etmesini bekledi ona bakarak.

"ama dediğin gibi ikinci hayattı bu bizim için, bende olabilecek en iyi halimle yaşamaya çalıştım. Ankara'ya okula döndüm. Git gel yaptım buraya bi' süre, düşününce burada uzun kalmamak için okul iyi bahaneydi, şimdi fark ediyorum da" dedi, kendisine hayret eden belli belirsiz bir gülümseme bir saniyeliğine kapladı yüzünü. Kahvesinden bir yudum alıp Sare'ye yöneldi tekrardan Sare hâlâ hiç hareket etmeden, gözlerini ondan ayırmadan devam etmesini bekliyordu çünkü içten içe onu kemiren merakı biraz da olsa son bulacaktı ve Ferzan sözlerine devam etti.
"Okul bitince bir kaç sene İstanbul'da yaşadım. Orada da avukatlık dışından kendi işlerimizle de uğraştım. Sonra..."
Başını önüne eğip devam etti cümlesine.
"Burada beni bekleyen çok şey vardı, işler büyüdü babamın bana burada ihtiyacı varmış ya da bahanesi buydu bilmiyorum ." Ferzan bir söyleceği sözlerinden çekindi kısa bir an duraksasa da devam etti " bir ara bir nişanlandım ama devam etmedi" dedi ki bu cümlenin altında yaşadığı koca bir hikaye vardı ancak sarenin ona devam etmesi için dönmüş bakışları bunu duymasıyla dahada ağlamakli olduysa da Sare de kendini tuttu Fenrzan da devam etti " neyse olmadı o iş, en nihayetinde işerin başında olam gerekti, öyleydi böyleydi derken kaçmayı bırakmam gerektiğini anladım, temelli geri döndüm."dedi.

Cümlesi bittiğinde Ferzan'ın tüm konuşma boyunca daralan ciğerleri Ferzan'ın derin bir nefes alışıyla hayata döndüler. Sare bunları anlatırken onun yüzünde yıllarca kendini esir eden kederinin aynısının Ferzan'ı da hapsettiğini fark etmişti. Onun sesi, bakışları, Sare'yi oturduğu yere çakılı halde bırakmıştı. Onu bu bastırılmış, kederli ifadeyle görmek ondan ayrılmayı kendi seçmesine rağmen Sare'in içini acıtıyordu.

Sare manzaraya dönmüş etrafı seyretmeye başlamıştı, Ferzan'ın bir başkasıyla birlikte olması şaşılacak şey değildi ama ilişki devam etmese de onun biriyle evlenmeyi planlaması tarifsiz bir sızıydı Sare için. Bu düşüncelerin dağılması için manzarayı seyre otaklandı, oturduğundan beri fark ettiği ama sormakta emin olamadığı bir soru vardı. Ferzan Sare'nin manzaradan gözlerini çekip de kendisine dönmesiyle ona yakalandı ama gözlerini ayırmadı. "Ferzan birşey soracağım ama." "ama?" diye karşılık verdi Ferzan. Sare "sadece merak ettim" diye devam edince teslimiyet barındıran bir seste "neyi? sen sor, ben cevaplarım" dedi. Sare, "onca yıldan sonra etraf çok değişmiş ama burası... merak ettimde burası.." dedi, cümlesini bitiremeden Ferzan cevap verdi.
"Burası orası, evet." dedi, bakışlarını Sare'den alıp manzaraya dönerek ve devam etti.

"ben İstanbul'daydım, buraya gelmeyeli iki yıl falan olmuştu. Döndüğümde buraya gelmek istedim ama diktiğimiz ağacın olduğu, buluştuğumuz bu tepede bu oteli buldum. Ağacı da kesmişler zaten."
"anladım" dedi Sare kısık bir sesle, yüreğindeki üzüntü kısıyordu o sesini. Duyduklarından etkilenmişti ancak bunu belli etmedi ya da etmediğini sandı. Ferzan'a döndü ve devam etti,
"şehir baya değişmiş. manzara tanıdık gelince... biz büyürken şehir de büyümüş anlaşılan."
Kahvesinden bir yudum aldı ve devam etti. "ama yine de burası da çok güzelmiş", gözlerini otele çevirip oteli kastederek.
Ferzan buna cevap olacağını düşünmeden kafasında dönen tek cümleyi sarf etti ve Sare'ye dönük olan yüzünü onun gibi otele çevirip
"diktiğimiz ağaç daha güzeldi." dedi.

Karşılıklı oturan bu iki genç devam eden konuşmalarından birkaç saat önce yaşadıkları tüm gerginlikleri ardlarına almışlarıdı. Sadece bir zamanlar birbirlerini ezberinde olan bu iki ruh şimdi ne kadar değiştiklerini çözmeye, birbirlerini öğrenmeye çalışıyorlardı. Ferzan'a annesinin babasının nasıl olduğunu soran Sare'ye Ferzan ailesinin iyi olduğunu, küçük kardeşin Aziz'in gençlik maceraların ve başını beladan kurtarmak için uğraşlarından bahsetti. Aile ve kardeşler konularından sonrasında Tarık ile olan iletişimi, nasıl birlikte çalıştıklarını soran Ferzan. Şirin ile Tarık'ın düğününe gelip gelmeyeceğini sordu. Sare bunu bilmediğin söyledi. Ferzan'ın o düğünde olmasını gerektiğini aslında Tarık ile Şirin'in tanışmalarına vesile olduğunu o gün öğrenmişti Sare'de. Akşam üstünden akşam saatlerine bağladıkları konuşmaları sonunda ileride deşilecek pek çok konuşmaları olacağını sezerek vedalaştılar, Ferzan evine Sare de odasına çıktı. İkiside şu an hayatlarında birlerinin olup olmadığını sormadı, soramadılar. Şimdi hayata karşı korkusuzca göğüs geren bu ikili konu sevda olunca cesaretleri kaçtıkları delikten çıkamıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.