10. bölüm · Gecelerin Altındaki Sabahlar. (G. A. S.)
8. Bölüm:sessiz operasyon
İSTANBUL/ OPERASYON SAATİ
Barış Bozkurt
Koridorlarda ilerledikçe içimdeki o malum arzu artıyordu. Otelin alt katındaki kumarhaneye doğru ilerledim. Aldığımız istihbarata göre buradaydı Yakup piçi. Daha önceki görevlerimde de kumar oynamışlığım olmuştu. Ama bu sefer ard arda kazanmalıydım ki dikkatini çekip bana oyun teklif etsin...
Kumarhanenin kapısına geldiğimde adamlardan biri tanıdıktı.
Alparslan...
Kılık değiştirmenin faydaları diyorum sadece...
Alparslan görevli rolünde olduğu için üstümü aradı ve geçmeme izin verirken cebine küçük bir çakı koydu ve içeri geçtim.
İçeride bir sürü kumar masası vardı. Bazılarının dikkati kumardayken bazılarınında dikkati çalışan kadınlardaydı. Bir adam geldi yanıma ve beni bir masaya yönlendirdi.
5 dakika sonra...
Kazanmıştım. İlk masayı çabucak kapatmıştım. Beni ikinci masaya sevk ettiler. Anladığım kadarıyla masalar kendileri arasında kademeliydi ve yanlış saymamışsam 12 tane masa vardı.
Kaldı 10...
Burada da 8 dakika harcayıp diğer masaya geçtim.
Kaldı 9...
Yeni masa beni hafiften zorlamıştı ama başaramamıştı. Burayıda bitirip diğer masaya geçtim.
Sayılar gittikçe azalırken en sonunda siyah takım elbiseli birisi geldi yanıma.
"Sizi krallar masasına davet ediyorlar," dedi adam. Gösterdiği masaya baktım.
Yakup...
Orada pişkin pişkin oturuyordu. Gözümün karardığını hissettiğim dakikada kulaklığımda Umay`ın sesini duydum.
"Gözünün karardığını kameralardan bile görebiliyorum. Fazla dikkat çekiyorsun..." dediğinde siyah takım elbiseli adama bakıp küstahca gülümsedim ve masaya doğru ilerledim.
Masaya oturduğumda herkesin bana baktığını hissediyordum.
"Hoş geldin yeni rakip..." dedi bir adam. Bu masada 7 kişi vardı ve bu 6 kişininde terörist bağlantılı olduğuna yemin edebilirdim. Gerçi benimde teröristlerle bir bağlantım var.
Azrailleriyim sonuçta...
"Başla," dedi Yakup. Ona bakmadan başlattım oyunu. Herkesi yendiğimde kalan tek kişi Yakup`tu.
2 buçuk saat süren bir rekabetin ardından Yakup`u da yenmiştim. Kumarhaneden çıktığımda arkamdan gelmişti.
Plan işliyor.
"Sen baya yamanmışsın kumarda," dedi Yakup.
Şu köşede kafasını kesip silah dağıttıklarına gönderesim var...
Böyle konuşmaya devam ederken kapanıma düştüğünden habersizdi. Bizimkilerin bulunduğu yere getirdim onu. Sessiz bir koridordu. Odaların içinde bizimkiler vardı sırasıyla.
"Sen niye hiç konuşmuyorsun yabancı? Karadenizde gemilerin mi battı?" Dedi Yakup. O dakika aklıma Pusu`nun beni her morali bozuk gördüğünde bunu dediği geldi.
Benden o dakikaları da almıştı bu piç...
Nasıl bunu öldürmeden Mardin`e götürebilirdim ki?
İmkansız...
Kulaklıklardan Umay`ın sesi duyuldu.
"Herşey hazır başlayın," dediğinde adama nefretle baktım.
"Ne oldu," dedi Yakup.
"Karadenizimde kasırga çıktı Yakup Ener! Pusu vakti çöktü denizlerime..." dediğimde Yakup bir şeyler anlamış olacakki bana bir tane yumrukcuk salladı. Aynı şekilde bende ona bir tane yumruk attım ama yumruğun dozunu ayarlayamamıştım. Emre geldi yanıma.
"Hani bana da bırakacaktın Kurt!" Dedi sinirle.
"Dozunu ayarlayamadım yumruğun... hem sorguda döversin," diyip geçiştirdim onu. Diğer tim üyeleride gelmişti... Umay`ım hariç.
🚬
MARDİN HAVA YOLU/ HELİKOPTER
(Umay Karaca)
Timde ölüm sessizliği vardı. Herkes Yakup`un sonunun nasıl olacağını düşünüyordu. Yakup baygındı. Hemen yanımdaki Kurt`a baktım. Camdan dışarıyı izliyordu. Kaşları son derece çatık, gözleri kızarıktı. Sanki aklı maziye gitmişti ve dönmekte zorlanıyordu. Bana baktığında bu tespitimin biraz yanlış olduğunu anlayıp önüme döndüm. Telefonunu çıkarıp açtı ve bir şeyler yazdı. Sonra da bana gösterdi.
Bu adamın ecdadını sikesim var ama Makbule teyzeye yanlış yaparım düşüncesine yol açıyor. Bir yandan da sana vurduğu gerçeği geliyor aklıma. Deliriyorum. Sorgusuna Emre`nin gireceğine söz verdim ama ben bu adamı öldürmeden duramam...
İlk gördüğümde içimden `Destan mı yazdı kral?` geçmişti ama kelimeleri okudukça nedense arkadan bir ses `güvenli...` diyordu.
AMA BU DEDİKLERİNİN GÜVENLİKLE BİR ALAKASI YOKTU Kİ!
Ona güvenmek içten geliyordu... ama bu kadarıda FAZLAYDI!
🚬
MARDİN/ ASKERİYE/ GÖZLEM ODASI
Sorguya Emre girmişti. Öfkesinin buram buram hissedeleceğine emindim...
Ama değişik bir şekilde sakin kalıyordu. Yineledi sorusunu:
"Kimlerle ortaksın Yakup Ener?!" Dedi ve sesi hâlâ sakindi ama içindeki fırtınayı hissedebiliyordum. Daha fazla dayanamayacağını kendiside anlamıştı.
Yakup`un çıtı çıkmıyordu. Dediği kadarıyla `susma hakkı`nı kullanıyordu ama biz ona öyle bir hak vermemiştik.
"LAN KONUŞ ORUSPU ÇOCUĞU!" Diye bağırdı en sonunda Kankıran. Karşısında duran adamı dövmemek için zor duruyordu.
O sırada gözlem odasına Kurt girdi. Ona baktığımda gözlerinin altı yorgunluktan şişmişti. Yanıma geçti ve içeriye seslenmek için kullanılan telsizi aldı.
"Kankıran o piçin belasını sikmeyeceksen çık dışarı," dedi netçe. Bu kadar net olmasını beklemezdim. Gözlerimi camın ardındaki, sorgu odasındaki Kankıran`a çevirdim.
Kurt`tan komut aldığına göre o piçi öldürisiye dövebilirdi. Masaya bağlı olan ellerini açtı Yakup`un. Sonra iki elini kendi arasında bağladı ve anahtarı kapıya yakın bir yere doğru fırlattı. Bir anda masayı kenarı doğru itti. Bu masanın devrilmesine yol açtı. Yakup`u alıp duvara sertçe itti ve yumruklamaya başladı.
"Konuş lan! KONUŞ!" Diye bağırdı. Yakup`un acı dolu inlemeleri dışında ses gelmedi ondan.
"NASIL ÖLDÜRTTÜN LAN PUSU`YU!" Diye bağırdı Kankıran. O dakika daha iyi anlamıştım. Pusu denen adam hem Barış hemde Emre için çok önemli bir komutandı...
Belkide bu yüzden bu kadar intikam ve nefret dolulardı.
Yakup`u yere yatırıp üstüne çıktı ve yumruklamaya devam etti. En sonunda dayanamayıp boğmaya başladı.
Yakup artık ölmek üzereydi. Kurt telsizden sorgu odasına yine seslendi.
"Kankıran ölmesin, bize lazım!" Dediğinde Kankıran`ın elleri yumuşadı ve Yakup`un üstünden kalktı. Arkasına döndüğünde sorgu odasını fazla dağııtığını anlayıp ortalığı düzenledi ve çıktı.
🚬
BARIŞ VE EMRE`NİN EVİ
(Barış Bozkurt)
Her yerde bembeyaz sisler vardı. Kankıarn`ı arıyordum
"KANKIRAN," diye bağırarak seslendim ona. Koluma birisi çarptı ve hızla uzaklaştı. Bu 3-4 defa sürdü.
"LAN!" diye bağırdım en sonunda.
"Bağırmasana Kurt," dedi birisi. Ses çok ama çok tanıdıktı. Arkamı döndüğümde bana seslenen kişiyi görmüştüm.
Pusu...
Donup kaldım. Belli ki bu gecede uyayamayacaktım.
Gerçi ben onun şehadetinden sonra hiç doğru düzgün uyuyamamıştım ki...
"Haktan?" Diye kakdım öylece. Ona gerçek adıyla seslenmemden hoşlanmazdı.
"Kes sesini! Zaten aylardır gelmiyorsunuz mezarıma! Kurudum orada amk," dedi isyanla. Onun böyle rüyama girmesini seviyordum.
"Bugünde mi rahatça uyuyamayacağım," dedim en sonunda. Sonra bana arkasını dönüp yürümeye başladı. Arkasından gittim. Onun her arkasından gittiğimde onunla ilgili anılarım geçiyordu yanımızdan.
"Emre nerede Pusu?" Dedim sessizce. Bana bakmadan yürümeye devam etti. Hızla yürüyüp yanına geçtim.
"Unuttun mu? Gizli görevde..." dedi sessizce. Ama Kankıran gizli görevde falan değildi...
O anda dank etti. Bu rüya Pusu`nun şehadetinin günüydü. O günde aramızda böyle bir konuşma geçmişti.
O anda durdum.
"H-hayır, Pusu git rüyamdan!" Dedim ama gereksizdi. Arkamı döndüm ona ve yürümeye başladım.
"Bana arkanı dönüp çekip gidecek misin yani? Nişanlıma haberimi verip gittiğinde ki gibi mi?" Dedi arkamdan. Durdum sonrada ona döndüm. O da bana dönüktü.
"Senin nişanlın!" Diyip üstüne yürüdüm, "Şehadetinden dolayı beni suçladı! Ne yapabilirdim Pusu! HA?! SEN NE YAPARDIN!" Diye bağırdım.
"Düş peşime Kurt," dedi netçe ve bana arkasını dönüp yürümeye başladı. Kontrolümde olmayan bir şekilde peşinde gittim. Bir yere gelmiştik... ama neresiydi pek anlamadım. Bir kız çocuğunun odası gibiydi.
"Demek aşık olduğun kız Kasırga`da ha?" Dedi keyifle. Komodine doğru ilerleyip çerçeveli fotoğrafı aldım.
Umay ve Selim amca...
Burası muhtemelen Umay`ın Ankara`daki odasıydı.
"Evet... ama nereden anladın?" Dedim ona bakarken.
"Bahsederdin... lakap takmıştın ondan bahsederken... Hatırlıyorsun değil mi?" Dedi Haktan yatağa oturmuşken. Soruma cevap vermemişti.
"Evet... benim küçük yıldızım o..." dedim sessizce. Time hep anlatmıştım Umay`ı... ama `küçük yıldız` lakabıyla...
O kişinin Umay olduğunu bilseler yerlerinde duramazlardı.
"Nerden biliyorsun?" Dedim sessizce. Beynimin bir oyunu değildi bu...
Dertleşmek için gelmiş Pusu`nun ruhuydu...
"Ben bilirim Kurt, ben her şeyi bilirim..." dedi dikkatlice etrafı tararken. Hayqttaykende böyle derdi...
"Beni istemiyor..." diyerek onun gelişine bıraktım kendimi. Yatağa, onun yanına oturdum. Elimdeki çerçeveli fotoğraf canımı acıtıyordu.
"Normal... seni unutmak istediği geçmişin bir parçası sayıyor..." dedi duraksayarak. Sanki söylemek istediği bir şey vardı.
"Söyle Haktan..." dedim sessizce. Onu sinir etmek hoşuma gidiyordu.
"Seni burada boğarım Kurt!" Dediğinde kahkaha attım, "Bu adam kim?" Dedi fotoğraftaki Selim amcayı gösterirken.
"Selim amca... Umay`ın babası. O da şehit oldu... tanışmadınız mı?" Dedim. Şehit ruhlarının bir arada bulunup konuştuklarına inanırdım.
"Yok... ama bu adamı hiç görmedim buralarda Kurt," dedi Haktan...
Nasıl yani?
"Ama şehit düştü?" Dedim ona bakarak. Kafasında bir şeyler dönüyordu.
"Bu adamın şehit düştüğüne emin misin? Çünkü bu adamı hiç bilmiyorum," dedi Haktan.
Ne demek istiyorsun Haktan! Açık konuş!
"Şehit olmamış olabilir mi? Hani belki esir falan düşmüştür..." dedi Pusu.
Ona tekrar baktığımda kayboluyordu.
"Gitme..." dedim sessizce. Gülümsedi, "ABİ GİTME!" Diye bağırdım. El sallayıp kayboldu.
"Haktan!"
"Barış,"
"Pusu..."
"Barış uyan!"
"HAKTAN!"
"BARIŞ UYAN!"
🚬
Uyandığımda beni sarsan Emre`yi karşımda buldum. Derin bir nefes aldım. Sıçramıştım yattığım yerden.
Emre öylece bakıyordu bana...
Onunda yaşadıkları kolay değildi. Ben ne kadar abi dediğim insanı kaybettiysem o da bir abisini şehadete uğurlamış diğer abisinin yani benim o değişimime maruz kalmıştı. Belki de o yüzden bu kadar küfürbaz bir insan olmuştu...
Geceleri uyuyamamam, içime kapanmam, eskisi gibi gülmemem, diyaloglarımı azaltmam...
Pusu`dan sonra olan şeylerdi bunlar ve bunları en iyi Emre şahit olmuştu. Her ay bir hafta evde oluyoruz dersek haftanın en az 4 günü böyle yataklardan sıçrayarak uyanırdım.
Ama bununkinin şiddeti daha farklıydı. Rüyalarımdan istediğim zaman uyanabiliyordum ama bu sefer o olmamıştı.
"İyi misin abi," dedi sessizce. Bir şeyleri merak ediyor gibiydi.
Derin soluklar alarak, "Daha iyi..." dedim. Sırtımdaki yaranın sızladığını fark ettim.
Pusu`nun şehit edildiği gün vurulmuştum...
Yaramın olduğu yere elledim. Ovuşturdum birazcık. Ağrının şiddetlendiğini anlayınca ayağı kalktım. Mutfağa gittiğimde Emre arkamdan gelmişti.
Bu halimden memnun değildi.
Dikdik bana bakıyordu. Bardak çıkarıp su doldurdum. Tam kafama dikecekken halen daha baktığını fark ettim.
"Bakma öyle Emre!" Dedim netçe, bardağı bitirip tezgaha bıraktım.
"Saat kaç," dedim ona bakarken. Saatine bakıp tekrar bana çevirdi başını.
"04.37... iki saat de olsa uyuyabilmişsin," dedi. Kaç saat uyuduğumu takip etmesi zoruma gidiyordu. Uyuyamadığımı hatırlatıyordu bana...
Buzdolabının üstüne gitti elim. Biraz gezindikten sonraa sigara paketimi bulmuştum. Alıp indirdim elimi ve paketten bir tane sigara alıp tezgaha bıraktım paketi. Ocağın yanına gidip ocak yardımıyla yaktım sigaramı. Ocağı kapatıp sigaramdan derin bir nefes aldım.
"Ne oldu?" Dedi Emre. Rüyamı merak ediyordu.
"Diğerleri gibi değildi bu rüya... sanki..." diyip durdum ve ciğerlerimdeki o dumanı dışarı verdim, "Sanki o gerçekten gelmiş gibiydi yaanıma... dertleştik..." dedim sessizce. Bunu duymak onun için birazda olsa ağırdı. Çünkü Emre babası onu terk ettiğinden beri yani küçüklüğünden beri rüya görmediğini söylemişti.
Haliyle Pusu`yu da görememişti...
Pencereye doğru yürüdüm. Onun evine doğru baktım ve ışıklarının kapalı olması beni birazcık rahatlatmıştı.
En azından uyuyabiliyordu...
"Umay hakkında bir şey olmuş gibi Barış," dedi Emre. Ona baktığımda kaşları çatıktı.
Bu çocuğun akıl okuma makinesi vardı ama itiraf etmiyordu. (Nokta!)
"Emre ikide bir piçlik yapıp düşündüğüm şeyleri yüzüme vuruyorsun, gebertirim oğlumseni!" Dedim netçe. Alayla güldü bana. Bunu yapmayacağımı biliyordu. Anlatmaya başladım:
"Pusu saçma sapan konuştu amk! Yok böyle birisini tanımıyormuş," dediğimde durdum ve bir anda yüklenen sinirimi atmak için sigaramın dumanını çektim içime doğru.
"En baştan başla. Böyle anlayamam," dediğinde derin bir nefes alıp anlatmaya başladım. Her kelimemde mimiklerinin değişmesi hiç ama hiç yardımcı olmuyordu. Anlatmayı bitirdiğimde öylece kalmıştı.
"Siktir," dedi sadece. Bu `eyvah` siktiriydi.
"Hemde ne siktir," diye karşılık verirken gözlerim onun dairesindeydi. Işıkları yandı o dakikada. Kaşlarımı çattım.
"Emre git uyu," dedim netçe. Sesimin bu kadar otoriter çıktığı zamanlarda Emre sözüme itaat ederek söylediğimi yapardı eksiksizlikle. Başını aşağı yukarı sallayıp çıktı mutfaktan. Odasının kapısı kapandığında daha rahatça Umay`ın evini gözetlemeye başladım.
Bu... rahatsız ediciydi ama hoşuma gitmişti.
Balkon kapısı açıldığında perdeyi anında kapattım ve görünmeyecek bir şekilde izlemeye devam ettim.
Elinde bir kupa, üstünde bornoz, saçları havluya sarılmış, diğer elinde kitap olan bir Umay vardı karşımda... yani balkonda.
bornozla mı çıktı o balkona...
Sabır.
Sandalyesine oturup kitabını açtı.
Okudu,
okudu,
okudu...
Aradan yaklaşık 2 saat geçmişti ve hâlâ okuyordu. Bense hâlâ onu izliyordum. Kitabını kapatıp telefonunu aldı. Bir şeyler yazdı...
O sırada cebimdeki telefondan bir titreşim geldi.
Telefonu çıkarıp baktığımda mesajın Umay`dan geldiğini görmek mutlu ettiği kadar germişti de. Mesajı açıp okumaya başladım.
Bilmem kaç saattir kitap okuyorum ve senin tek işin beni izlemek. Ayrıca o köşeden görünmediğini mi zannediyorsun? Unutma sen komutan ben asker... daha fazlası yok Barış Bozkurt...
Mesajı okuduğumda birazda olsa etkilenmiştim... ama bu kadın beni nasıl fark etti amk?
Tekrar onun balkonuna baktığımda gitmişti. İstemsizce gülümsedim. Dolaplara doğru ilerlerken mesaj attım ona
"Bir anda kaybolma huyun mu var Asker`im?" Yazıp gönderdim. Görmüştü anında. Yazmaya başladı. O üç nokta ekranda belirdikçe kalbimin hızlandığını hissettim.
"Yok komutanım, sadece beni izleyen bir tane soytarı var. Ondan kurtulmak için kayboldum yoksa niye huzurumu bozupda gideyim?"
Yazdıklarını okudukça kaşlarımın çatıldığını ve içimdeki bir şeylerin tatmin olduğunu hiisettim.
"Komutanınla nasıl konuşuyorsun askerim?" Yazıp gönderdim ve telefonu tezgaha bırakıp üst dolaplardan birini açtım ve karşımda o pek sevmediğim ama sadece onlarla uyuyabildiğim rakıları gördüm. Bir tane şişe alıp dolabın kapaklarını kapattığımda telefonuma bildirim düştü. Vakit kaybetmeden bildirime baktım.
"Ben size değil, duygularına hakim olamayan o dangalaka söyledim komutanım, yanlış anlamışsınız ve lütfen o dangalağa söyleyin `benden umudunu kessin`. Teşekkür ederim Yüzbaşı Kurt..." diye yazmıştı sadece
Umudumu kesmek mi? Hemde ondan...
İmkansız*
"O dangalakla basarım evini Şafak, ayağını denk al..." yazıp gönderdiğimde gecikmeden karşı cevap geldi:
"Ben sizi, silahım ise o dangalağı bekliyor Komutanım..."
Ukulaca sırıttım. Onun bu mizahını seviyordum. Alttan alttan tehdit etmesi ondan uzaklaşmama değil ona çekilmeme neden oluyordu.
"Elbet bir gün itiraf edeceksin Umay... ve o gün benim en güzel şafağım olacak... Niye biliyor musun? Ne kadar inkar etsemde tıka basa aşığım..." yazıp telefonu kapattım. Bu meajıma cevap vermeyeceğini biliyordum. Görüldü atıp geçecekti.
Ama o parmakları o tuşa bastığında çoktan bana kapılmış olacaktı...
🚬
(Umay Karaca)
O mesaja görüldü atmak hayatımın en büyük hatasıydı. O an onu engellemeliydim... şuanda basamadığım engelleme tuşuna basmalıydım...
ALLAH KAHRETSİN!
Kim bilir ne düşündü?
Offff
Askeriyeye gitmem gerekiyordu. Hazırlanmam yarım saatimi bulmuştu. Saçımı o kadar sıkı toplamıştım ki başımın çatlayacağını hissettim. Anahtarımı alıp evden çıktım ve büyük bir şiddetle kapıyı çarptım. Arkamdan kapınan kapıya anahtarı geçirip 3 kere ters yöne doğru hareket ettirip kilitledim kapıyı. Merdivenlerden beremin heybeti, üzerimdeki üniformanın asaletiyle indim. Binadan çıkıp askeriyeye yol aldım. Fırıncı Kemal amca dükkanını açmıştı. Her sabah olduğu gibi dükkanının önünü süpürüyordu. Saatine baktı önce sonrada bşını kaldırıp beni aradı gözleri. Hep aynı saatte giderdim askeriyeye. Alışmıştı her hal buna...
"Hayırlı sabahlar asker kızım," dedi her zamanki gibi. Bu adamla tanışalı çok olmamıştı ama kanım kaynamıştı. Mahallenin esnafı dedikleri bu olsa gerek. Bende her zamanki gibi onun selamına başımla cevap verdim. Aşağı yukarı hareket ettirip gizlice gülümsedim.
Onun evinin tam önüne geldiğimde binaya bakmadan devam ettim yürümeme.
🚬
MARDİN ASKERİYESİ/ SORGU ODASI
(Şafak)
O kapıyı açıp içeri girdiğimde gözlem odasının kalabalıklaştığını hissedebiliyordum. Albay Bozkurt`tan zar zor izin alabilmiştim. Bu adamın kılına zarar veremezmişim...
Ama niye? Ben bu adamı sabahlara kadar dövüp intikam almak istiyorum...
Sandalye çekip masanın diğer tarafına oturdum. Gözlerimde o sessiz intikam yeminimin ateşi vardı. Yakup başını kaldırıp baktı ve karşısındakinin `doktor` yaptığını sandığı kadın olduğunu anladığında kaşlarında kırılıp çatılmayan hiçbir yer kalmamıştı. İyice süzdü beni ve olayları kavramaya çalıştı. Bense dimdik durdum. Küçük Umay`ın yıllar önce ettiği yemine bağlı kalarak duruşumla kin kustum.
"Sen..." dedi sessizce Yakup. Hâlâ kavrayamamıştı ne olduğunu belasını siktiğim adam.
"Ben..." diye başladım sessizce, "Kıdemli Üsteğmen Umay Karaca..." dedim kafamdaki bordo beremin gücü, asil üniformamdaki `Şafak` yazısının kiniyle.
Uzun süre daha süzdü beni. En sonunda sarsılmaz bakışlarıma geldi gözleri. O kadar acizdi ki ona acıyordum. Alayla kısa bir gülüş attı. Dalga geçilecek birine mi benziyorum lan oradan?!
"Haddini bil Yakup Ener! Karşında bir TSK personeli var!" Dedim net ve kararlı sesimle. O an anladım. Tek bakışlarım sarsılmaz değildi. Kim olduğumu bildiğim sürece hiç kimse beni sarsamazdı.
"Lan sen doktordun," dedi isyanla. Bu üniformayla oradan doktor gibi mi görünüyorum kıt beyinli!
"Siz gerizekalılar bazı şeylere kolay kanıyorsunuz," dedim dudak büzerek. Bu büzüşüm onu iyice aşağılamıştı. O an sessizleşti. Bu sessizliği bunu kabul ettiğinin göstergesiydi. Alayla güldüm ona. Durduramadım kendimi. Buraya gelirken onu bu kadar alaya alabileceğimi düşünmemiştim.
Bir on beş dakikanın ardından konuştu:
"Bakışların aynı baban Üsteğmen..." dediğinde kablolarımın teker teker söküldüğünü hissettim, "O da senin gibi böyle sarsılmaz bakardı. Sonuç? O mezarda ben onun karısıyla..." dediğimde ileri atılıp boğazına yapıştım. O kadar güçlü sıkıyordum ki boğazını damarlarından gelen kanın varlığını hissedebiliyordum. O sırada sorgu odasında Albay Bozkurt`un sesi duyuldu:
"Böyle anlaşmadık Şafak!" Dediğinde mecburen bıraktım boğazını ve sandalyeye. Öksürmeye başlamıştı. Derin nefesler verdim sakinleşmek adına.
"Şafak mı? Sen o değilsin, Komutan Şafak`ı Kars`ta timiyle katlettirdim..." demesi işime gelmişti. Kolumdaki yazıyı işaret ettim.
"Timini katlettiğin komutan karşında Yakup Ener ve daha demin sana bir suçunu itiraf ettirdim," diyip ayağı kalktım, "Şimdi... öldü bilinen Komutan Şafak... sizin gördüğünüz son şafak olacak..." diyip çıktım sorgu odasından.
🚬
Şafak`ın odası.
Odama girdiğimde kapıyı kilitledim ve işime gömülmek için masaya geçecekken telefonum çaldı. Telefonumu cebimden çekip çıkardım ve arayan kişiye baktım
Sedef Bozkurt...
O ismi görmek yabancı gelmişti. Niye telefonumda kayıtlıydı ki? Uzun bir süre ekranla bakıştım. Açıp açmama konsunda karardızdım. Ama baş parmağım aramayı açmak için hareket ettiğinde geçmişimi insanlara yüklemekten vazgeçişimin ilk adımlarındandı.
"ALO?" Dedim netçe. Masama doğru ilerledim ve dosyaları düzenlemeye çalıştım.
"ALO, Umay kızım nasılsın," dedi Sedef teyze o anın neşesiyle.
"İyiyim... Sedef... teyze," dedim duraksıya duraksıya. Bu benim için kolay değildi. Ne kadar onları suçlamamam gerektiğini bilsemde elimde olmayarak bunu yapıyordum.
"İyiyim kızım, sesini duyayım dedim, annen nasıl, abin nasıl?" Dedi sessizce. Bende onun bu sorusuna sessiz kaldım
Annem tutuklandı. Şu anda nasıldı? O da sikimde değildi.
"İyilerdir her halde. Uzun zamandır konuşmuyorum... malum abimde asker, o müsait olunca ben olmuyorum. Ben müsait olunca o olmuyor... öyle takılıp gidiyoruz, Begüm nasıl?" Dedim. Küçük Umay`a göre o ailedeki en günahsız varlıktı Begüm. Begüm`ü daha önce hiç görmeme rağmen onu kendimden çok tanıyormuş gibi hissediyordum.
"Nasıl olsun kızım? Dersleriyle boğuşuyor. Şu anda burada biliyor musun?" Dediğimde içimdeki bir şeylerin kıpırdadığını hissettim, "Akşam yemeğe gelecek Emre`yle Barış, sende gelsene Çağatay`ı alıp..." dedi sessizce Sedef teyze. Bunu kabul etmeyeceğimi düşünüyordu. Gerçi tek o değil ben bile öyle zannetmiştim lakin bir anda:
"Tamam, geliriz."
Buna şaşıran Sedef teyze önce cevap veremedi. Sonra kekeleyerek, "En sevdiğin yemek hâlâ mantı mı?" Dedi büyük bir istekle. Sanırım çocukluğumdan bu yana değişmeyen tek şey buydu... pardon,
Burun kızarıklığımı unuttum.
"Evet, hâlâ mantı..." dedim sessizce ve o an fark ettim. Ben 21 yıldır mantıyı ağzıma almamıştım. İstemsizce burnumun ucu kızardı.
"Tamam, akşam gel sana mantı yapayım."
🚬
1 SAAT SONRA...
KURT`UN ODASI.
Kurt tarafından sertçe kapıya itildim. Beni kapıyla arasına almıştı. Daha demin bana olan aşkını milyonuncu kez itiraf etmişti. Hoşuma gitmiyor değildi ama benide zorluyordu bu itiraf için.
"Hadi itiraf et güzelim," dedi dudaklarıma doğru. Burunlarımız birbirine değecek kadar yakındı. Bunun bu yakınlığı en ufak tüylerimin bile dikleşmesine sebep olmuştu. Kapı ile arasında kalmak rahatsız etmekten ziyade hoşuma gidiyordu.
"Yok sana itiraf, çekil şurdan pislik adam!" Dedim tehditkârca. Şu anda tek bir hamleyle ondan kurtulabilirdim lakin bu hamlem ona kalıcı hasar bırakabilirdi.
"İtiraf etmediğin her dakika dudaklarına yaklaşacağım, en sonunda çekimden dolayı dudaklarıma kapanacaksın veya itiraf edeceksin şuan ve ben yine dudaklarına kapanacağım ama bak sana söz yavaş öperim..."
...
Aradan 5 dakika geçmişti ve dediği gibi her dakika daha çok yaklaşıyordu. Nefeslerimiz birbirine karışmıştı.
"Barış..." dedim sessizce. Tek bir harfin sesini çıkartırken bile dudaklarım dudaklarına değiyordu.
"Güzelim?" Dedi harfleri vurgulayarak. Böylece dudakları daha çok deümişti benimkilere.
"Hazır değilim..."
"Beklerim,"
"Ya hiç olamazsam?"
"Yine beklerim, mezarda bile beklerim sana kavuşmayı..." dedi kendinden emince, "Sensiz bir 21 yıl daha geçsin istemiyorum benim küçük yıldızım... dayanamaz bu kurt sensizliğe..." diye devam ettiğinde ufacık daha yaklaştı dudaklarıma.
Artık itiraf etmeliydim...
"Barış,"
"Efendim?"
"Tamam şu anda öp ama... en azından ben hazır olana kadar-" diye başladığım cümlenin devamını getiremeden dudaklarıma kapandı. O kadar sert, hırsla, asice öpüyordu ki ona yetişemiyordum. Bir elim onun sert ensesine gitti. Diğeri ise onun birazda olsun uzun olan saçlarına daldırdım parmaklarımı. Kucağına aldı beni. Tek eliyle beni kucağında tutarken diğeriyle boğazımı tutarak öpüşlerimize yön vermeye çalışıyordu.
İyice nefessiz kalana dek ayırmadım dudaklarımızı. Resmen 21 yılın özlemini gideriyordu bu iki vücut. Dudaklarımız ayıran kişi ben oldum. Gözlerimi açtığımda onun o ela gözlerini görmek içimi bir hoş etmişti.
"Umay..." diye fısıldadı. Umay olduğumu onaylayan bir ses çıkarttım.
"Sana zaman küçük yıldız... iyice düşün taşın, beni istersen haber edersin... ha eğer istemezsen mühimi yok... ben seni hep isteyeceğim ve ömrümün sonuna kadar seni bekleyeceğim... belki bir gün geçmişini affeder gelirsin yanıma... ama bilemem... dimdik duran bir Kurt`un mu yanına gelirsin yoksa... mezarıma mı gelirsin... bilmem," dedi sessizce ve beni yavaşça yere indirdi. Ben onun ensesini ve saçlarını bırakmak istemedim ama mecburen bıraktım...
Hiçbir şey demeden arkamı döndüm. Ama o bana seslenince durup ona döndüm. Çekmecesini açıp bir kutu çıkardı ve bana doğru uzattı.
"Eğer beni kabul edersen bunu tak o fün boynuna ki anlayayım..." dedi sessizce. Kutuyu alıp açtım... bir nergis çiçeği kolyesiydi bu... "Aşık olunan kadına alınırmış nergis çiçeği kolyesi... anlamıda gözüm senden başkasını görmüyor, demekmiş..." dediğinde sessizce ona baktım. Burnumun ucu kızarmıştı ama bu sefer mutluluktandı ve utançtandı...
Ve bilmiyordu ki en çok ben isteyecektim onun için bir dişi kurt olmayı...
🚬🚬🚬
Okduğun için teşekkürler küçük yıldız💙💫
