19. bölüm · Gecelerin Altındaki Sabahlar. (G. A. S.)

17. Bölüm: Karaca ve Kurt/ I

Zeynep Sıdıka KIRICI

SINIR ÖTESİ TOPRAKLARI.
(KURT.)
İnsan hiç sevdiğinin başına bir şey geldiğini bilmesine göre gidemez miydi hiç? Umay'ın başına bir iş geldiğinin habercisiydi o 3 el ateş.
Meydanı temizlemeden gidemezdik. Buradaki piçlerin hakkından gelip gitmem gerekiyordu. Yoksa bunlara istediğini verirdim.
Boğaç'a emanetti Umay. Eğer Boğaç'ı biraz tanıdıysam emanete sahip çıkardı.
Aklımın bir köşesi değil, her köşesi Umay'daydı. Karar veremiyordum ve bu durum şu piçin hoşuna gidiyordu.
Boynuma asılı olan tüfekten elimi çekip tabancama gitti elim. Doğrudan o şerefsizin alnına doğrulttum. "Sana konuşmak için 3 saniye, cezaevi nerede?" Sesimin ürkütücülüğüne rağmen adam alayla güldü.
"BİR!"
Adam gülmeye devam etti.
"İKİ!"
Adam gülmeye devam etti. Bacağına sıktım.
"İKİ!" Diye tekrar ettim.
Adam acıyla hiçbir şey diyemedi. Asena'nın vurduğu adamın alnına sıktım.
"KONUŞ ULAN!"
Adam gözümün içine baktı sessizce. Silahımı tekrar alnına doğrulttum. "Ü-" diye başladığım an adam bağırdı.
"HER YERDE! BEN BİLMİYORUM! SAĞLIK OCAĞINDA FİKO'NUN ADAMI! O BİLİYOR! KOMUTANI BİLEREK ORAYA ÇEKTİLER," dediğinde öylece kaldım.
Sağlık ocağı...
Fiko'nun adamı...
Cezaevi...
Umay...
UMAY!
"LAN," diye bağırırken adamın kafasına 3-4 kez sıktım.
Umay...
Kalan piçleri de Tarık ile Fatih bağladı. Kendileri bağlıyken ellerini birleştirerek tekrar bağladılar. Herkesi bağlafıktan sonra uçta kalan halatı Fatih sıkıca eline doladı.
Hızla sağlık ocağına doğru yürümeye başladım.
Umay'a bir şey olmuş olabilirdi. Bu ihtimali düşünmek dahi istemiyordum ama...
"KURT BEKLE!" Diye seslendi arkamdan Kankıran. Çamura bata çıka bata çıka sağlık ocağına en yakın tepeye çıktım. Durup etrafa baktım sessizce. Boğaç...ortalarda yoktu.
"Barış," diye seslendi Emre soluk soluğa.
Kolumu tutup tepeye çıktı Emre'de. "Lan oğlum sesimi duymaz mısın? Durup plan yapmamız lazım," dediğinde bende kablolar koptu. "PLANINI SİKERİM! O KADAR ZAMANIMIZ VAR MI SENCE!" Diye bağırdım. "VAR,'' diye bağırdı benim sesimi bastıracak şekilde. Devam etti sessizleşerek ''Komutanım paket paket hap bulduk. Sistemde de arattık. Uyuşturucu olduğuna eminiz ama ismi geçmiyor sistemde. Belli ki daha yayılımı başlamamış,'' dediğinde donup kaldım öylece. Ne demek istiyordu? Yoksa...
Umay'ım...
''Aras ile Tarık çocuklarla konuşmuş. Çocuklardan bazılarının dedikleri kadarıyla babaları annelerine ve ablalarına bunlardan veriyormuş. Anneleri iki gün içinde fenalaşıyormuş," derken tane tane konuşuyordu. ''HIZLI KONUŞ," dedim anında. ''Babalar sağlık ocağına götürüyormuş lakin geri gelmiyorlarmış. Sağlık ocağı cezaevi ile bağlantılı. Plan yapmamız lazımki cezaevini de çökertelim," dedi Kankıran.
Haklı. Ama zaman yetmez...
Umay'ın başına her şey gelmiş olabilir...
Dur bir dakika...ne?
Bakışlarım hızla Kankıran'ı buldu. "Bağlantılı mı," dedim vücudumda soğuyan sesimle.
"Muhtemelen. Eğer doğru anda her şeyi patlatırsak cezaevi bizimdir," dedi Kakıran...
Evet...yapabilirdik ama Umay...
UMAY ULAN UMAY!
"Bana bak, Barış Bozkurt!" Dedi Emre. Bu sefer bunu Kankıran değil Emre söylemişti. Deminki o çaresiz ama sert duran bakışlarım yine Emre'yi buldu.
"İnan bana Şafak'ın nasıl bir asker olduğunu en iyi ben biliyor olabilirim. O kıza bir şey olmaz. Şimdi bize Yüzbaşı Kurt'u geri ver Barış Bozkurt." Oysaki Kurt da Karaca'sının derdindeydi.
Sessizce gözlerimi kapattım. İçimden bir ses bağırmaya başladı:
ZAMAN KAYBEDİYORUZ!
ŞİMDİ DÜŞÜNMEK YERİNE PLAN YAPMALISIN!
ŞİMDİYE KADAR UMAY İLE BOĞAÇ ÖLMÜŞ OLABİLİR!
TEREDDÜTLERİN VE GECİKMELERİN YÜZÜNDEN İKİ ASKERİ KAYBETMİŞ OLABİLİRSİN.
SENİN YÜZÜNDEN UMAY ÖLMÜŞ OLABİLİR!
ŞU PLANI KUR!
hassiktir...
Gözlerimi açtım anında. ''Sağlık ocağını kuşatıyoruz. Arslan ekibine Aras'da katılıyor. Gidip şu sinyal kesicileri bulacaklar. Elif içeriyi gözetleyecek. Eğer ki bir durum göremezse sağlık ocağına gireceğiz. O zamana kadar dışarıda sessizce koğuçlanacağız. Dışarı da Boğaç ve Şafak'a ait bir iz arayacağız. KASIRGA KİMSEYİ BIRAKMAYACAK."

⏳️
Yarım saattir sağlık ocağının etrafına koğuşlanmış sağlık ocağını izliyorduk. Arslan ekibi sinyal kesicinin yerini bulması an meselesiydi. Patron farklı bir evin çatısının üzerine çıkmıştı. İçeriyi gözlemliyordu.
Bense burada kafulajlarımla yerleşmiş öylece bekliyordum! Vakit kaybetmekten başka bir şey değildi şuanda. Gitmişlerdi belliki. Götürmüşlerdi Umay'ımı...
Boşuna bekliyorduk burada.
Kankıran'a baktım sessizce. Gözleri yorgun bakıyordu etrafa ama ona rağmen oldukça keskindi.
Sessizce bana döndü bakışları. Gözleri güneşten dolayı kısılmış, kaşları çatılmıştı. Sonra sessizce sanki ümit verirmişçesine gülümsedi. Ama kısık olan gözleriyle yüzü milli travmaydı.
Sessizce iki dudağımı birbirine bastırdım.
''Umay...'' diye fısıldadım sağlık ocağına bakarken.
O sırada kulaklığımda dayanılmaz bir hışırtı hissettim. Ardından gelen tanıdık sesin Umay olması isterdim...lakin Aras'dan başkası değildi. "Rüzgar Efe konuşuyor. Kasırga sesimi duyuyorsan cevap ver." Kulaklıktaki hışırtıcı ve cızıltıların gitmemesine rağmen oldukça net gelmişti sanki.
"Yüzbaşı Kurt dinlemede Rüzgar. İyi misiniz,"
"Komutanım Alparslan birazcık donuk bakıyor etrafa onun dışında bir sıkıntı yok," derken arkadan Asena'nın sesi de gelmişti. "BOMBA!"
Hassiktirler olsun e mi?
"Komutanım bomba var. İmha etmeye çalışalım mı?"
"Etrafta çocuklar var mı?" Önemli olan buydu. Diğer o piçler umurumda değildi. "Burada bir kız çocuğu var. Onu yanımıza alıp çıkıyoruz," diye cevapladı Aras. "Çabuk olun..." diye seslendim onlara ardından Elif'e döndüm. "Patron durum raporu?"
"Komutanım içeri de belliki bir arbede yaşanmış. Etraf birazcık dağınık görünüyor. Yerde yatan birini görüyorum lakin kimlik ayrımı zor. Görüş açımdan buraya kadar komutanım," dedi sakin sakin.
Umay...
Sessizce Kankıran'a baktım. Umay'a olan korkumdan düşünemiyordum. Bana baktığında yine kısılmıştı gözleri.
Yumruğumu iki kere göğsüme vurdum.
İki gruba ayrılacağız.
Sonra yumruğumdan işaret parmağımla orta parmağımı uzattım ve sessizce sağlık ocağını işaret ettim.
Ne kadar hızlı girersek o kadar iyiydi.
Kankıran beni onayladı başıyla.
"Arslan ekibini Fatih ile Tarık bekleyecek. Kankıran'la içeriye gireceğim. Patron bir şey görürsen haber ver."
Başlıyoruz...

⏳️
Kurt.
Yoktu. Biliyordum yoktu. Yine de ümitle girdim o sağlık ocağının kapısından. Sedyede kanlar vardı. Bir sürü tüp vardı. Yere baktığımda kanların devamını gördüm. Bir masa devrilmişti. Yavaş yavaş adım attım. O sırada sedyenin ucunda bir tutam saç gördüm.
Yolunmuş bir tutam saç...
Umay.
Hayır
Hayır...
Ne olur o saç onun olmasın ne olur...
Kankıran ''Boğaç!'' Diye bağırıp diğer tarafta baygın bir şejilde dövülmüş olan Boğaç'ın yanına koştu. Sedyenin kenarında yere çöktüm. Sessizce yerdeki tutamları aldım.
Aynı renk...
Aynı doku...
Burnuma yaklaştırdım tutamları.
Aynı koku...
''Umay...'' diye fısıldadım çatlayan sesimle.
''Boğaç! Aç gözünü Boğaç!'' Diye uyandırmaya çalışyı Boğaç'ı Emre.
"Umay...'' diye fısıldadım tekrardan. Burada yoktu...yani ölmemişti ama burada yoktu.
Esir mi...
''BOĞAÇ UYAN!'' Diye bağırdı Kankıran.
''Toprak gözlüm..."
"KURT, BOĞAÇ KENDİNE GELMİYOR!" Diye bağırdı Kankıran. Sessizce ayağı kalktım. Gözümü kapattım.
~Ölmüş olabilir mi?
-Boğaç'a bakman lazım, aç gözünü!
~Umay nerde?
-Boğaç'a bak!
~Umay'ı esir mi aldılar?
~Geç mi kaldım?
-Kankıran sesleniyor ona bak!
~Umay iyi mi?
-KURT AÇ GÖZÜNÜ KURT!
Sessizce gözümü açtığımda bakışlarımın keskinliği gözümü acıtmıştı.
"Boğaç...'' diye fısıldadım.
Hızla Boğaç'a baktığımda yüzünün çoğunu kanlar içinde görmek hoş bir manzara değildi. Hemen Boğaç'ın yanına çöktüm ve başını kaldırdım.
"Boğaç," diye seslendim. Ne bir cevap vardı ne de bir kıpırdanma.
"BOĞAÇ," diye tekrar seslendim. Sonra Kankıran'a baktım. "Su getir." O yerinden fırladığında tekrar Boğaç'a odaklandım. "Boğaç sesimi duyuyorsan bir tepki ver," dedim sakin kalmaya çalışırken. Fazla sert olmayacak ama onu ayıltmaya yetecek kuvvette yanaklarına vurmaya başladım. "UYAN LAN UYAN," diye bağırdım kontrolsüzce. Fena dövülmüştü. Kankıran suyu uzattığında hemen aldım. Boğaç'ı kendime yaslayıp yüzüne su çalmaya başladım. "Bana bak Boğaç eğer uyanmazsan seni bir posta ben döverim uyanırsın," dedi Kankıran ciddi ciddi.
Bu böyle olmayacaktı. Tekrardan onu yere bırakıp ayağı kalktım. Azar azar alıp çalmıştım yüzüne suyu. Demek ki yeterli değildi. Boğaç'ın yüzüne su dökmeye başladığım günü Boğaç yerinden sıçramıştı.
"Ulan," dedim sessizce. Derin bir nefes almıştık Boğaç'ın uyanmasıyla.
1-2 dakika öylece etrafa baktı. O kadar çok vurmuşlardı ki kafasına hiçbir şey hatırlamıyor diye düşünmeye başlayacaktım. Hatırlıyordu...değil mi?
"Boğaç," diye yanına çöktüm. Bakışları bana döndü sessizce. Lan beni de mi hatırlamıyorsun Boş Boğaz?
"Efendim,'' derken sesindeki o çatallaşmayla boğazını tuttu. Belli ki baya bir canı yanmıştı.
"Umay nerde," dedim sessizce. Boğazını bırakıp iki kaşını kaldırdı. Sonra da gözü şu tüplerin olduğu yere takıldı.
"Boğaç konuşman lazım. Nerde lan Umay, NERDE!"
"Teslim oldu..." dediğinde donup kaldım. Kendi rızasıyla mı? Umay yapmaz bunu...yapmaz.
"Ne diyon olum sen," diye Boğaç'ın yakasına yapıştı Emre. Lan bu çocuğu yeni dövdüler!
Yine de dokunmadım.
"Umay... beni dövdüklerini görünce şu şişeleri devirdi. Sonra ben baya dövülünce teslim oldu. Yanıma gelip bir şey fısıldadı ama..."
"Aması yok değil mi... olmasın. Hatırla Boğaç. HATIRLA!"
Bir süre kaldı. Başını eğip gözünü bir yere dikti. Sanki beynindeki dosyalarda aradı. Ama her geçen saniye daha da umutsuzlanmıştı. Başını tekrar kaldırıp bana baktığında iki dudağını birbirine bastırıyordu. Sessizce iki yana salladığında kontrolden çıktığımı hissettim.
Ayağı kalkıp arkamı döndüm onlara. Parmaklarım kaskımı çözmeye başladı. Kaskımı bir kenara bıraktığımda gözlerimi kapatıp başımı geriye yasladım. Sessiz nefesler alıp verirken kendimi toparlamak çok zor geliyordu.
Umay, onu emanet ettiğim adamı korumak için teslim olmuştu...

⏳️
KDM. ÜSTEĞMEN KARACA.
Sessizce ilerliyorduk. Elim ve ağzım bağlıydı. Beni peşinden sürükleyen ise bana doktorluk deyip bana uyuşturucu enjekte etmeye çalışan doktordu. İsmini unuttum sanırım.
Kolum tekrar sızladı. Acaba ben fark etmeden enjekte etmiş miydi? Yok...psikolojikti. Psikolojik...
Adam beni arkasından sürüklerken oldukça keyifliydi. Bilmiyordu ki ben şuanda şu gevşek düğümü açıp kaşabilirdim ama işte emellerimiz farklıydı.
O sağlık ocağındayken doktorlukla alakası olmayan başka bir kişiyle cezaevi mevzusunu konuşmuştu. Muhtemelen şimdi oraya gidiyorduk. Bir ormanın içine girdiğimiz de rahatlamış olacak ki durup derin bir 'oh' çekti.
Çözsene lan ağzımı oruspu çocuğu! Bir konuşursam o çektiğin 'oh'u ağzına tepecem. AÇ LAN AĞZIMI!
Bana dönüp konuşmaya başladı: ''Bakıyorum da çok sessizsin asker. Ne oldu? Konuşamıyor musun yoksa?" Dediğinde iğrenç kahkahasını atmaya başladı.
Yok...buna dayanacak takatim yok lan benim.
Gözlerimle ağzımdaki düğümü işaret ettim. Boğazımda aşırı fazla tükürük birikmişti. O da yetmiyormuş gibi dişimin ağrıdığı hissediyordum. Dua etsinler dişime bir şey olmasın yoksa bunların ebesi... neyse bugün çok küfredeceğiz. Şimdi gerek yok.
''Ağzını mı açayım ben senin, ha? Adugudu budugu.'' Tek kaşım havaya kalktı. O daha demin bana bebek muamelesi mi yapmıştı?
Küçük Umay sana selam var ama kusura bakma o selamı bunun ağzına sokup burnundan çıkaracağım:)
Aç ulan artık ağzımı! O ağzımdaki düğüme yöneldiğinde gözlerim etrafı ezberliyordu.
Cezaevinin yerini bulup buradan kaçmalıydım.
Ama eğer ben kaçamadan cezaevine girecrk olursak ne yapacaktım?
Ağzımı açtığında ilk dişimi kontrol ettim. Pek sağlam denmezdi ama idare ederdi. Pişkin pişkin bana bakarken yüzüne bol köpüklü bir tükürük atacağımdan habersizdi.
Yüzüne tükürdüğümde refleksle gözlerini kapattı.
''Ulan oruspu çocuğu! Kendini çok mu üstün görüyorsun lan sen, ha!'' Derken derin derin nefesler alıyordum.
"Bana bak, gün gelir devran değişir. Sen cezaevinde etrafında dolanırken ben masa başında senin gibi piçleri ayıklayacağım," dedim keyifle. Kahkaha attı.
"Asker, kendini çok yetenekli görme. Bakıyorum da hâlâ elimdesin. Ben şimdi şurada senin kafana sıksam dediklerin olabilir mi sence-"
"Sıkmazsın çünkü buralarda A Rh- kan bulman imkansız gibi bir şey. O uyuşturucuyu test etmek için eline canlı lazımım," dedim onun sözünü keserek.
Yüzündeki gülümseme dondu. O mimiklerindeki bozulmayla daha demin ki kahkahalarını burnundan getirmiştim.
"Zekiymişsin asker... ama o uyuşturucunun sana neler yapabileceğinden bir habersin. O devirdiğin tüplerin hesabını da alacağım senden. Senin yüzünden bilmem kaç litre sıvı uyuşturucu gitti," dedi o piç kurusu yüzündekş sinsilikle.
"Keşke bir iki kutu daha düşürseydim. O zaman belki aklınız başınıza gelirdi de Boğaç'ı bırakır bana odaklanırdınız," dediğimde aklım yine Boğaç'a gitmişti. Yüzü kanlar içinde acıyla inlediği anlar zor aklımdan çıkmıştı ve belli ki tekrar hatırlamak üzereydim. Şimdi olmaz. Boğaç iyi. Barış yanında, Boğaç iyi ve güvende.
"Asker, sen bizim başımıza dertsin. Seni cezaevine götürmemeliyim diyor içimdeki ses," dedi adam benim ağzımı yoklamaya çalışırmışçasına.
''Benim gibi birisini yakalamışsın. Şansını mı tepeceksin piç bozuntusu? Bak herkese verilmez bu şans. Değerini bil," dediğim anda sağ yanağımdan yediğim yumrukla yere sendeledim. Kahkaha atarken sesimdeki o alay kendini fazlasıyla belli etmişti. Bana yapabileceği tek şey yumruk atıp tekmelemekti. Hâlâ gülerken ''Güzel yumruk ama kendini geliştirmelisin'' diye dalga geçtim. Tekrar doğrulduğumda bu sefer soldan yedim ama bu gerçekten daha güçlü bir yumruktu. Yine de duruşumdan ödün vermemeye çalıştım. Başarmış mıydım? Hiçbir fikrim yoktu. Sadece yere düşmediğimden emindim.
"Bak bu daha sertti. Aferinn, geliştiriyorsun kendini," dediğimde adam en sonunda bağırdı: ''KAPA ÇENENİ ASKER! Bakalım iğneyi yiyince de böyle konuşabilecek misin?'' Dedikten hemen sonra küçük bir iğne çıkardı cebinden. Tekme atacağım sırada dizimin iç kısmına şiddetli bir vuruş hissettim. İstemesemde dizimin üzerine çöktüğüm anda iğneyle uğraşmaya başladı.
"Çözsene lan ellerimi oruspu!" Diye bağırdığımda bu piçin adamları beni tutuyordu. "Gücün yetmiyor tabii. Sende haklısın ama bu adamlar yetmez beni durdurmaya," dediğimde önce o adamın dizine tekme attım. Sonra beni tutan ilk adama dirseğimi geçirip ayağı kalktığımda birisi beni arkamdan kavradı. Sırtımı beni arkamdan yakalayan kişiye dayayıp bana doğru bıçakla gelen kişinin kafasına tekmeyi bastım. Sırtımı dayadığım adamdan da bir çırpıda kurtulduğumda arkamı döndüm ve çarpıştığım şeyle sarsıldım. Doktorun cezaevini konuştuğu eleman...
Belimden kavradığı sırada karnına şiddetli bir şekilde dizimi geçirdim. Hızla yanından geçip uzaklaşmaya bailadığımda daha kurtulmadığımın farkındaydım.
Dur...beni cezaevine götürmeleri gerekiyor... cezaevinin yerini öğrenmeden bunların elinden kaçamam...
Bunu fark ettiğim anda durmuştum. Hızlıca künyemi çıkarıp köşeye attım.
Kasırga'ya bir iz lazımdı değil mi?
Yol boyunca belli aralıklarla Kasırga'ya iz bırakmıştım. Kollarım arkamdaki kişi tarafından kavrandığında ne kaçtım ne de onu yere serdim.
Beni kendine bastırdığı anda nefesimi tuttum. Belimi kavrayıp kalçamı o sertliğine bastırdı.
''Güzel kadınsın aslında asker ama hırçınsın işte. Hırçın olmasan şu köşeye geçerdik ne güzel,'' derken kollarımı bırakmış vücudumda geziniyordu parmakları. ''Buralarda senin gibi ince belli, hafiften kasları olan, temiz saçlı ve...'' diyip durdu ve başını boynuma eğip burnuna derin bir nefes çekti, ''bu kadar güzel kokan bir kadın bulmak imkansızdı. Sayende artık elimde bir tane var," dediğinde kanım durmuştu. Cezaevindeki kadınları sadece denek olarak kullanmıyorlardı...
''Lan...'' diye fısıldadığımda göz pınarımdaki damlanın orada güç bela durduğunu hissettim. Oradaki kadınlar yıllardır neler çekmişti kim bilir... onları kurtarmak bir kadın olarak boynumun borcuydu. Büyük bir kahkaha attı.
Cezaevinin yerini bulmalıydım artık...

⏳️
KURT.
Yolda bulduğumuz ipucularla hareket ediyorduk. Boğaç'ın durumu iyi sayılırdı...en azından yürüyebiliyordu. Bu sefer kurt dizilimi falan yoktu. Direkt ilerliyorduk arkamızdan iz bırakmayarak.
Aras konuştu: ''Komutanım, Yarbay Durmuş hatta ve oldukça sinirli geliyor sesi." İşte şimdi siktirler olsun. Bu adama nasıl açıklayacaktım ki Umay'ımı koruyamadığımı?
Telsizi çıkarıp o tuşa bastım ve ''Yüzbaşı Kurt dinlemede kale'' dedim. O cızırtılı seslerin ardından Yarbay Durmuş'un sesi duyuldu.
"Yüzbaşı Kurt, konum bildir." Dedi sert ve oldukça sinirli çıkan sesiyle.
"Suriye-Irak sınır bölgesinin Güneydoğusunda kalıyoruz komutanım," dedim o cızırtılı seslerin arasında. Tam konumu bildirmem sakıncalı olabilirdi. Telsizin dinlenmesi tehditine biraz önlem olabilirdi.
"Ülkeye yaklaşan bir gruptan bahsetmiştim. MİT ajanları tarafından etkisiz hale getirildi ama yine de dikkatli olmanızı istiyorum. Bu sınırlara bizden başkası bizden habersiz giremez! Şu cezaevinde ise sadece konumu bulmanız yeterli. Gerisini farklı bir tim halledecek," dediğinde gözlerimi gökyüzüne diktim.
"Emredersiniz Komutanım," dedim o askeri otoriterlikle.
"Bana söylemek istediğin bir durum var mı," dediğinde göğsüm hızla kabardı. Ciğerlerimin göğüs kafesime yetemediğini en net haliyle hissettim.
"Komutanım..." diyip durdum.
"Söyle evlat," dedi Yarbay Durmuş.
"Üsteğmen Karaca... yaralıydı. MİT ajanı Boğaç Albayrak'ı korumak için terör örgütüne teslim olmuş," dediğimde 'NE' diye bağırdığını duydum. Bir kaç saniyelik sessizlikten sonra devam ettim: "Şuanda onların peşindeyiz ve bir tane kara kutu vardı. Uyuşturucuyla ilgiliydi. O uyuşturucuları hem sıvı hemde hap şeklinde bulduk. Köydeki çocuklardan öğrendiğimiz kadarıyla kadınları ve kız çocuklarını bir denek gibi kullanıyorlarmış. Sağlık ocağından da cezaevine götürülüyorlarmış. Sanırım...Üsteğmen Karaca'yı cezaevine götürüyorlar Komutanım," diyip durduğumda nefesimin kesildiğini hissettim. Yine aynısı oluyordu. Yine Umay'sızlık baskın kalıyordu.
"Umay'ın peşini asla bırakmayın. Umay sizi cezaevine götürüyor. Eğer bir durum olursa bizle iletişime geçin...ve son olarak Barış..." dediğinde hemen ''Emredin Komutanım'' dedim.
"Sakın duyguların operasyonun önüne geçmesin. O aşk salaklığı üzerinde olmasın," dediğinde derin bir nefes aldım. Yine batmıştı ama fazla üstelememiştim bunu. "Emredersiniz komutanım," dedim sesimdeki o sertlikle.
"Yolunuz açık, silahınız bol olsun." Dedikten hemen sonra o cızırtılar duyuldu.
Telsizimi yerine yerleştirip bir yarım saat kadar yürüdükten sonra ormana girmiştik.
"Yine mi orman?" Diye homurdandı Elif.
"Ne güzel işte. Kokla, belki kalbine iyi gelir temiz hava," dedi Tarık.
"Senin o belanı-" dediğinde Emre sözünü kesti.
"Eğer bir kere daha bir birinizle atışırsanız olacaklardan ben sorumlu olmam. Komutanınız kayıp! Siz hâlâ şamatanın peşindesiniz!" Dediğinde herkes sessizleşmişti. Kulaklarım bunları algılarken gözlerim ise burada daha önceden olmuş olan kaosun izlerini izliyorduk. Yumruğumu sıkıp havaya kaldırdım. Dizlerimin üzerine çöküp yerdeki izlere baktım. Şu çiçeğin yaprağının üzerinde kan mı vardı yoksa bana mı öyle geliyordu?
Ayağı kalkarken gözümü alan bir ışık olmuştu. Işık yansımasının geldiği yere baktığımda bir künye gördüm.
Umay...
Yok...nolur, yok...yok...
Çalıların arasına ilerleyip o künyeyi aldım.
Umay Karaca
Ankara
A Rh-
Türk Kara Kuvvetleri
Soluğumun kesildiğini hissettim. ''Umay...'' diye fısıldamaya çalıştım ama sesim çıkmamıştı dışarı.
Elimdeki kolyeyi sıkıca tuttuğumda Alparslan'ın sesini duydum kulaklıktan. ''Komutanım burada da kan izleri var damla damla.'' Umay'ın mıydı o kanlar?
Çalılığa baktığımda kan lekesinin olmadığını görmek beni şüpheye düşürmüştü. Bilerek mi bırakmışlardı bu künyeyi?
Boğaç'a baktığımda sersem gibi yürümeye çalışıyordu.
''Boğaç otur,'' dedim hızla. Boğaç oturduğunda yanına ilerledim. Soluklanırken başladım sorularıma ''Umay'ın kolu dikilmiş miydi?''
Soluk soluğa olduğu için sadece başını hareket ettirerek onaylamıştı.
''Kanayan yarası var mıydı?''
Başını iki yana salladı.
''LAN O ZAMAN BU KANLAR KİMİN,'' derken ayağı kalktım.
Umay'ın değilse kimindi?

⏳️
KDM. ÜSTEĞMEN KARACA
Yanımızda bir dere gibi bir şey vardı. Lakin sonradan oluştuğu çok belliydi. Bana dokunduğu için kolunu kırdığım adam artık bana uzak duruyordu.
Ne kadar da masum bir insanım😇
Kokunun acısından yerinde duramıyordu. Bu doktor kılıklı piç ilk yardım yapmıştı da işte onunda burnu girmişti.
Aralarında deminden beri beni cezaevine götürünce neler yapacaklarını anlatıyorlardı. İşkencelere tamamdım. Onlar için türlü eğitimlerden geçmiştim lakin...farklı şeylerden de bahsediyorlardı. Kanımı donduruyordu bu söylemleri.
"Baksana şuraya çok güzel olmaz mı? İki saattir aralıksız bunu düşünüyorum," derken göğüslerimi işaret etmişlerdi gözleriyle.
''Gözlerini de mi oymam gerekiyor oruspu çocuğu?'' Derken kanımın soğukluğu sesime vurmuştu.
Gülüp önüne döndü ama bu gülüşü içindeki o saf korkuyu açık etmişti.
''Ne kadar kaldı?'' Dedim. Sesim bıkkın çıkmıştı. İçerideki sinsilikten eser vermiyordu.
''Niye? Çok mu yoruldun?'' Dedi burnunun direğini kırmak üzere olduğum.
''Ne kadar kaldı dedim?'' Diye sesimi yükseltince ikisi de bana döndü.
''Bak görüyor musun?'' Derken buraya bir tık uzakta ki o mağara gibi olup da önünün bekçiler tarafından korunduğu yeri gösterirken.
Bir bahane bulup oraya biraz yakın olan bir yere ipucu bırakmalıydım. Lakin üzerimde ipucu bırakabileceğim şey olarak sadece nergis çiçeği kolyem kalmıştı. Onu bırakmalı mıydım?
Başka çarem varmış gibi bunu soruyordum.
''Tuvaletimi yapmam lazım,'' dedim o ikisine bakarken. İkisi de bakıştı. Bana tekrar baktıklarında bana dokunan oruspu çocuğu konuştu: ''Burada yap,'' dedi salak salak. Sen çok mu zekisin ya?
''Kusura bakma ama ben bir kadınım. Ortalık yerde, sizin gibi piçlerin arasında tuvaletimi yapamam,'' dedim bilmiş bilmiş.
Dertli bir nefes verdi ve alnını ovuşturmaya başladı. ''Nerede yapacaksın Asker?'' Dedi diğeri.
İlerideki ormanın başı olan o yeri gösterdim bağlı ellerimle. Daha demin kolunu kırdığım adam kolumu sıkıca tutup yürütmeye başladı gösterdiğim yere doğru. ''Yoruyorsun kadın beni! Bunun acısını çıkaracağım senden. Meraklanma,'' dediğinde yüzüne tiksinerek baktım. Lan bende seni öldürmezsem...
"Dikkat et canımı acıtmak isterken canından falan olursun şimdi..." dedim iyice ormanın içine girdiğimizde.
"Zeki kadınsın biliyor musun," dedi adam kolumu sertçe çekiştirirken. "Sende zeki olduğumu anlayacak kadar zekisinde..." derken ellerimi hafifçe çözmeye başlamıştım. Bugün şans benden yanaydı. "Bir o kadar da safsın," dediğimde adamın kaşları çatıldı. "Niyeymiş?" Dedi kırık kolunun acısıyla. "Seni tuzağa çektiğimi bile anlamadın da ondan," dediğimde ellerim tamamen çözülmüştü. Adamın kırık kolunu tutup yere doğru ittiğimde acıdan çığlık atmak üzereydi. Silahına davrandığında hızla eline bastım. Acıdan çığlık atmak üzereyken kafasını sertçe döndürdüm.
Boynu kırılan adam yere düşmüştü. Arkamda bir ceset bırakmak bir izdi. Bu bir saate kalmadan kokmaya başlardı. Zaten normalde de çok pis kokuyordu. Adamın silahını alıp hızla bana gösterdikleri cezaevine doğru koşmaya başladım. Cezaevinin yaklaştıkça gizlenmem gerekti. Bir ağacın kenarına geötiğimde hızla postalımın içine sakladığım çakımı çıkarıp ve yine aynı hızla ağacı kazımaya başladım.
"Özür dilerim ama bir iz bırakmalıyım," dedim ağaca karşı.
Kocaman harflerle Prisión yazdım (cezaevi). Daha önceden Kankıran'ın CV'sine baktığımda 9 dili bildiğini görmüştüm. İspanyolca bunlardan biriydi. Hızla cezaevinin yönünü gösteren bir ok yaptım. Ceketim sağlık ocağında kalmıştı. Ağır çantam ve bazı güvenlik amaçlı silahlarda dahil. Yani kamuflajımdan geriye kalan tek şey pantolonumdu. Hızla o adamların verdiği gömleği çıkarınca yeşil u atletimle kalmıştım. Hızla buranın biraz gerisine kadar adımlarımı falan sildim ve hızla sola yöneldim. Böylece daha sık bir ormana girmiş bulundum. Arkamdan gelen bağırışmalarla koşmaya başlamıştım. Hem Kasırga'ya hemde bu piçlere iz bırakıyordum.
Hızla koşmaya devam ettiğimde bacağımdaki o morarık şişkinliğin daha fazla bana yol bırakmayacağını söyler gibi şidderli bir şekilde sızlamaya başlamıştı. Onlardan iyice uzaklaşınca bir patika yol gördüm. Diğer yandan orman sıkça devam ediyordu. Hızla ormanlık alana doğru ilerleyerek iz bıraktım.
Sahte izi kim ayırt edebilirdi?
Kasırga.
Hızla patika yola kadar adımlarımı silerek geldim. Postallarımdaki çamur bu patika yolda çok görünür bir iz bırakırdı. Postallarımı çıkarıp görünmeyecek şekilde attım. Artık sadece beyaz çoraplarım vardı ayağımda. Soluklanmaya çalışırken uzaktan o bağırış seslerini tekrar işittim ve adımlarıma dikkat ederek koşmaya devam ettim. Biraz daha uzaklaşınca ikiye ayrılan yola gelmiştim. O gömleği bir ağacın dalına bağladım ve yine sahte bir iz bırakmıştım. İşaretlemediğim yoldan devam ettim.
Ayaklarımın altına saplanan o küçük taşlar artık canımı acıtmıyordu.
Barış...umarım yanlış yola girmezsin...

⏳️
KURT.
Arkasında izler bırakan Umay'ı bulmak an meselesiydi. Sık ormanın içine dalmıştık. Yerde bir sürü ayak izleri vardı. Hepsi oldukça geniş ve büyükken birisi diğerlerine göre daha küçüktü.
Umay'ın olabilir miydi?
"Etrafa dağılın. Umay burada iz bırakmış olabilir," diye kulaklıklardan anons geçtim. Etrafa dağılıp bir iz aramaya başlamıştık. Kankıran o izlerin olduğu yere doğru hareket etmemişti. Sanki bir şey görmüş gibiydi.
"Kankıran?" Diue seslendim kulaklıktan. Kankıran bir ağacın yanında sessizce eğilip ağacı incelemeye başlamasına da hiç anlam verememiştim.
"Bir şey mi buldun?'' Diyerek yanına çömeldiğimde ağacın üzerinde yazılı olan yazıyı görebilmiştim. "Ne yazıyor," dedim sessizce. Her dili bilip de bu dili bilmiyorsa burada olay çıkarırım.
Ok'un gösterdiği yönü gösterdi. ''Cezaevi...bu tarafta. Bunu Umay bırakmış...'' dediğinde kanım donmuştu.
Yarbay Murtaza haklıydı. Umay bizi cezaevine götürmüştü.
Cezaevinin yerini bulmuştuk. Görevimiz burada son bulmuştu.
"Umay buradan mı gitti diyorsun," dedim o ayak izlerinin gittiği yeri gösterirken. "Evet... Umay cezaevine girmeyi düşünseydi onların yanından ayrılmazdı. Belli ki kaçmış. Bu izlerin arkasından gitmeliyiz," dediğinde gözümü sık ormanın içine diktim.
Bu orman bir Karaca'yı benden alamazdı.

⌛️⌛️⌛️
Okuduğun için teşekkür ederim küçük yıldız💙💫bir şey diyeceğim niye Umay'a oluyır hep derseniz o benim hatamdı. Ama bu sefer kendisi bilerek teslim oldu. Merak etmeyin uzun bir süre ona bir şey olmayacaktır...yani bulunduktan sonra🥲
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere!
NERGİS ÇİÇEKLERİYLE KALIN🏵