8. bölüm · Gecelerin Altındaki Sabahlar. (G. A. S.)

6. Bölüm: Tüm Gerçekliğimize...

Zeynep Sıdıka KIRICI

UMAY'IN EVİ

(BARIŞ BOZKURT)

Kafasına dikti şişeyi hayranı olduğum kadın. 1 saattir aralıksız içiyordu güzelim. Sarhoş olmaya başlamıştı ama kabul etmiyordu. Karşımdaki koltuğa yayılmıştı. Minicik şortu ve iç gösteren tişörtüyle canımı sıkıyordu. Her an biri gelecekmiş gibi hissediyordum. O malum bordo sütyen ile beyaz yarı ıslak tişört sayesinde tanışmıştım. Sütyen... dantelliymiş. Yani sanırım o şeylere dantel diyorlardı...

Elimde tuttuğum sigaramdan bir nefes daha aldım. Daha yarım saat önce dertleşiyorduk... ne ara bu hale gelmiştik?

Yatırmam lazımdı Umay'ı. Biraz daha içerse tamamiyle sarhoş olurdu. Yarın pazar izni vardı. O yüzden rahatça içmesine izin veriyordum ama bu kadarı fazlaydı. Beşinci şişesini de açmaya çalıştı.

"Umay yeter, çok içtin, daha sonra yine içersin," dedim ama dinletemedim. Şişeyi açmam için bana uzattı. "Açmıyorum Umay, içmeyeceksin dedim bitti!" Dedim ona bakarak. Dudak büzdü bana. Gözlerini istekle kırptı. Şımarık Umay'a ait davranışlardı bunlar. Onun bu mimiklerine dayanmak çok zordu.

Aslında dudaklarını kavrayıp doya doya ama bir türlü doyamayacak şekilde öpesim vardı

Ama Umay Karaca'nın hiçbir şeyiydim. O yüzden olmazdı. Aklı başında olsa o şişeyi çoktan kafama geçirmişti. Sadece o değil. İçmemek için zor duruyordum. İçip sarhoş olursam burada Umay'ın pişman olacağı şeyler yaşanırdı. Onu pişman etmek istemezdim. Umay'ın bana uzattığı şişeyi aldım ama açmadım. Orta sehpada kalan iki dolu şişeyide alıp mutfağa gittim. Dolaba koyup geri geldiğimde Umay koltukta gözlerini kapatmıştı ama uyumuyordu. Yanına gidip eğildim. Daha sonrada yere oturdum.

"Umay..." diye seslendim ona. Umay olduğunu onaylayan bir ses çıkardı.

"Kalk hadi, yatağına git. Bende buraları toplar çıkarım evinden..." dediğimde cıkladı.

"Gitme..." dedi sessizce. Sesi şarabın etkisiyle oldukça çatlamıştı.

O bana demin gitme mi demişti!

"Gitmem lazım... hadi kalk sonra yatağında uyu," dedim. Ses gelmedi. Uykuya dalıyordu. Eline dokundum.

"Umay..." diye seslendim tekrardan.

"Hıh..." dedi sessizce.

"Kalk güzelim hadi," dedim ve yine reddetti. "Koltukta mı uyuyacaksın cidden? Hadi güzelim kalk," dedim ama yine sesim ona ulaşmadı.

"Barış..." dedi fısıltılı sesiyle.

"Efendim güzelim," dedim ona bakarken.

"Odamdaki fili getirsen yeterli ben burada uyurum," dedi. Ne dedi ne dedi! Fil mi dedi o?

"Yatağına götüreyim mi seni? Burada sırtın ağırır..." dedim sessizce. Onayladı beni.

Sırtından kavrayıp doğrulttum onu. Sonra elimi dizlerinin altından geçirip ayağı kalktım. Kucağımda uyuyan Şafak'la yatak odasına ilerledim. Odaya girdiğimde yatağın üzerinde o pembe peluş fil vardı. Gülümsedim burukça. İnce, pike gibi bir battaniye vardı yatağa serilmiş. Şafak'ı yine aynı pozisyonda ama tek kolumla kucağımda tuttum ve diğer elimle battaniyeyi kaldırdım.

Umay'ı yatağa yerleştirdiğimde burnunu kaşıdı. Onun bu tatlı haline gülümsedim ve üstünü biraz olsun örttüm. Elleri filini arar gibi hareket etti. Filini ellerine teslim ettiğimde gülümsemişti. Yanına oturdum.

Uyuyordu...

Önüne düşen saçlarını kulaklarının arkasına attım. Ensesinin terlemiş olabileceğini düşünüp saçlarını kaldırdım ve yastığa bıraktım. Ensesine üfledim. Cidden terlemişti. Üstüne eğildiğimi fark ettiğimde dudaklarımın kenarı kıvrılmıştı. Umay'ın yanağına sade bir öpücük kondurup ayağı kalktım. Odadan çıkmadan önce,

"Teşekkür ederim güzelim" dedim çünkü daha demin benle dertleşmişti...

🚬

Umay KARACA

Bir çatışmanın ortasındaydım. Bir anda bir patlama ile yere yığıldım. Ayağı kalktığımda etrafa baktım. Benden biraz ötede yere serilmiş bir Kurt vardı. Yanına gittim. Barış'ın yüzünün bir kısmı kandı. O kadar çok kanıyordu ki yarası nerede çözememiştim. Kafasını dizlerimin üzerine koydum. Hafif çıkmış sakallarında gezindi ellerim.

"Barış..." dedim sessizce. Karşılık vermedi. Vücudu sarstım.

"Barış aç gözlerini," diyerek tekrar sarstım vücudunu. Ama açmadı gözlerini. Parmaklarım şah damarına gitti.

Kalbi... kalbi atmıyordu!

Üstüne eğildim. Kalbini dinlemeye çalıştım. Ama hiçbir ses yoktu.

Şehit mi düşmüştü?

"BARIŞ!" diye kocaman bir çığlık attım. Uyanmadı.

Bu bir çeşit kabus olmalıydı! O ölemezdi!

Gerçi ölemezdi zaten, şehit düşerdi.

Şehit düşemezdi! Bu bir kabus olsun n'olur kabus!

Ayağı kalktım. Ellerimi kafama bastırıp kafamı öne eğdim.

"KABUS! Bu bir kabus! Gitmedi!"

🚬

Gözlerimi açtığımda etraf kapkaranlıktı. Bense ter içinde kalmıştım. Ellerime baktığımda filim oradaydı. Ayağı kalkıp lambayı açtım. Başım çok kötü dönüyordu. Sanki saatlerce içmiştim...

Lan biz bayağı içtik ya!

Komodinin üzerinde bulunan sürahi baktım. Bomboştu. Sürahiyi alıp odadan çıktım. Karanlıkta mutfağa doğru ilerledim. Mutfak ile salonun ışık anahtarları yan yana olduğundan ikisinide yakıvermiştim. Mutfağa girdim ve arıtmadan su doldurdum. Salona geri gittiğimde herşey oldujça düzenliydi.

Ben bu kadar düzen sevmem ki?

Salonun diğer ucunda olmama rağmen orta sehpanın üzerinde bür kağıt olduğunu görebiliyordum. Koltuğa oturup sehpadaki kağıdı alıp okumaya başladım.

Şafak bunu sana yazıyorum çünkü biliyorum ki her şeyi hatırlamaya başladığında onunla bir şey yaşadım mı diyeceksin. Yaşamadık merak etme. Sadece dertleştik ve ben seni odana götürdüm. Evi toplayıp çıktım. Gece için teşekkür ederim. Ama bir dahakine bu kadar fazla içme...

~Kurt

Ne!

Hassiktir!

Ben bununla mı içtim! Cidden mi ya! N'olur şaka olsun ama! Ben.... HAYIR!

Onunla niye içtim ki! Nereden bilecektim bir şey yaşamadığımızı? Kim bilir sarhoşken neler yapmışımdır...

SİKTİR AMA YA!

Balkona çıkıp onun evine baktım. Işıkları yanıyordu. Mahallemiz küçük olduğunu için ilk evle son ev arasında çok az bir mesafe vardı. Perdesi açıldı.

Kurt... doğrudan bana bakıyordu.

Elini kaldırdı normal birisine selam veriyormuş gibi. Normalde olsa selama karşılık verirdim. Ama... küçük Umay için sınırlarımı fazlasıyla zorlamıştım. Başımı salladım onun selamına karşılık vererek. Perdeyi kapatmadan camın önünden kayboldu. Bekledim geri gelmesini geri geldiğinde telefonunu kulağına tutuyor gibiydi. Elimle 'bir saniye bekle' işaretini yapıp içeri girdim. Koltuğun üzerindeki telefonumu alıp tekrardan balkona çıktım. Korkuluklara yaslandım.

Beni aradığında kalbim küt küt atıyordu. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.

Bir süre ikimizde konuşmadık. Nefeslerimizi dinledik.

"Başın ağrıyor mu?" Dedi en sonunda Kurt.

Ama sesi daha çok beni hep merak eden küçük Barış gibiydi. Başımı salladım ona doğru bakarken. İki dudağına bastırdı sanki. Başımın ağrısını reddettiğimi anlıyordu sanki.

"Kime yalan söylüyorsun Umay? Karşında seni senden çok tanıyan birisi var..." dedi sessizce.

Beni benden çok tanıyan biri... tuhaf.

Bir süre daha konuşmadık.

"Ben... sarhoşken, saçmaladım mı?" Dedim sessizce. Üzerimde hâlâ sarhoşluğumun etkisi vardı.

"Hayır... yani bence saçmalamadın," dedi. Sanki bir boklar yapmıştım ama rezil hissetmiyim diye söylemiyordu.

"Ne bok yedim?" Dedim sessizce. Sesimde oldukça fazla utanç vardı.

"Sadece..." diye başladı cümlesine. Bense şimdiden kendimi rezil hissetmiştim. "Gideceğim dediğimde gitme dedin o kadar. Sonra zaten seni yatırdım..." dedi.

NE DEMİŞİM!

Gitme mi demişim? İyi bok yemişim!

"Unutma sarhoşluğun etkisi... normalde demem," diye toparlamaya çalıştım. Başını iki yana salladı.

"Yalan söylemiyorum Kurt," dedim kaşlarımı çatarak.

Ah.... başım....

"Yalan söylüyorsun demedim zaten Umay, sadece bence insanlar normalde söyleyemediklerini sarhoşken söylerler," dedi kendini ifade etmeye çalışarak.

Benimse başım çok kötü dönmeye başlamıştı. İçtiklerim etkisini gösteriyordu.

"Sen iyi misin!" Dedi telaşla.

"Hıhı..." diye fısıldadım sessizce. Zar zor çıkmıştı sesim. Bedenimin geriye doğru savrulduğunu hissettim. Yere düştüğümde Kurt telefondan bana sesleniyordu. Sesi oldukça telaşlıydı.

"Geliyorum güzelim, bekle!" Dedi. Benimse gözlerim iyice kararıyordu.

1-2 dakika içinde kapımda olmuştu ve nasıl olmuşsa içeri girmişti. Balkona geldiğinde oldukça terlemişti. Sırtımdan kavrayarak beni doğrulttu.

"Sana yemin ediyorum bir daha içmene izin vermeyeceğim," dedi telaşla. Sesi telaşıyla beraber sanki daha korkutucu bir hal almıştı. Güldüm onun bu sitemine. Beni kucağına alıp odama götürdü.

"Lan sen yine mi içtin!" Dedi sinirle.

Nereden biliyim ben? Sarhoşken ne yaptığımı biliyprum sanki!

"Ne alaka..." dedim güçlükle. Ayaklarım yere inmişti. Dimdik durmaya çalıştım karşısında.

"Zature olacaksın! Üstüne bak! Hep şarap dökmüşsün!" Dedi ve hâlâ sinirliydi.

Öyle mi olmuş?

Dolabımdan bir kıyafet aldı. Sonra yanıma gelip kollarımı üstümdeki kıyafetten çıkardı.

"Ne yapıyorsun sen be!" Dedim ve sesim yine zor çıkmıştı.

Ona karşılık vermek istemiyordum...

Yeni kıyafetin kollarını geçirdi. Şarap döktüğüm kıyafeti üstümden çıkardığı anda diğerini başımdan geçirip tamamen giydirdi.

"La havle..." dedi sessizce ama duymuştum.

Gülerken "Duydum..." dedim.

"Duy Umay bir şey demiyorum ama normale döndüğünde kendini parçalamak isteyeceksin," dedi ve hâlâ sinirliydi.

Haklıydı... kendi ağzıma sıçardım.

Ama şu anın keyfini hiçbir şey vermiyor diyebilirdim. Çatık kaşlarıyla gözlerimin içine baktı. Ama gözlerime baktığı her saniye çatık kaşları ve sinirden dört köşe olan gözleri yumuşuyordu.

Gözlerime dayanamıyordu...

İkide bir dudaklarıma bakmayq başladı. Bu bakışları beni daha çok kendine çekiyordu. O sırada içimdeki sert Umay uyanmaya başlıyordu...

Duygulara yeri olmayan Umay, kendine geliyordu.

Kaşlarımı çattım.

"Bakma ikide bir dudaklarıma!" Dedim sertçe. Afalladı önce. Sonra normale dönmeye başladığımı idrak etti.

"Ben gidiyim Şafak, yoksa burada öldürülürüm..." dedi ve uzaklaştı.

Bence de git deve!

"Uyu bir süre. Kendine dönüyor olsan bile başının dönmesi geçmez," diyip kapıyı açtı ve gitti.

Dış kapınında kapanma sesi geldiğinde kendimi yatağa attım.

"Gerizekalı!" Diye yükseldim kendime.

Ulan mal! Adamdan uzaklaşmaya çalışıyoruz sen ne yapıyorsun?!

"Nerede herkesin korktuğu Şafak?" Dedim kendi kendime. O Şafak geceye karışmış gibiydi.

Ama her şafağın öncesi gece değil miydi? Yarının Şafak'ı ya hiç tanımadığımsa? Ya duyguları tekrardan oluşmuş bir Şafak'sa?

Bu... bu duygular ya aklımın önüne geçerse?

Buna asla izin vermemem lazımdı. Bu beden hayata küsmüş bir Umay'ı daha kaldıramazdı.

Ayağı kalkıp boy aynamın önüne geçtim. Gözlerimin içindeki her duyguyu ayırt edebiliyordum...

Korku, pişmanlık, öfke, kin, kararsızlık ve en önemlisi... ümitsizlik.

Benim duygu çerçevem bu kadardı. Olumlu duygulara yer yoktu bu ruhta... ya küçük Umay'ın ruhunda... bu olumlu duygular ona aitti.

Ya içimdeki zincirleri kırıp özgürlüğüne kavuşursa?

🚬

Ertesi Gün...

Yüzbaşı Kurt

Askeriye koridorunda ilerledim. Pazar izni olmasına rağmen buraya gelmiştim...

Bununsa açık bir nedeni vardı:

O ve gözlerinden uzaklaşmak...

Umay'ı gördükçe kendime sahip çıkamıyordum. Bir akımla ona çekiliyordum.

Odama girip kapıyı kapattığımda derin bir nefes aldım. Arkamı dönüp alnımı kapıya yasladım ve derin soluklar alıp vermeye devam ettim.

Bu ben olmamalıydım... Selim amcanın emanetine hıyanet eder gibi hissetmek istemiyordum...

Babam haklıydı...

O Selim amcamın kızıydı,

O benim askerimdi,

O Şafak'tı,

O benim tanımadığım Umay'dı,

Duygulara yeri olmayan Umay'dı,

Bana tek bir yeri olmayan Umay'dı...

O buydu. Peki ya ben?

Kurt... Yüzbaşı Kurt...

Öfkelendiği zaman dağları inleten Kurt...

Uluduğu zaman herkesi titreten Kurt...

Ben Yüzbaşı Barış Bozkurt!

"Sen Yüzbaşı Barış Bozkurtsun! Aklını kullan! Senin öfken her yeri yıkar! O malum duygular ise bizi köreltir!" Dedim kendi kendime.

Arkamı döndüğümde küçük Umay karşımdaydı. Bana masumca bakıyordu.

"Bende mi seni kö-köreltirim?" Dedi sessizce. Bu beynimin bana oyunuydu. Bu oyuna gelmemeliydim. Ama onuda kırmamalıydım.

"Sen bana değil... diğer Barış'a aitsin ufaklık... uzaklaş!" Dedim kibar olmaya çalışarak.

Psikolağa görünmem lazım! En acilinden!

Masama geçip oturdum. Kaybolmuştu minik Umay... onun gitmesi ikimiz içinde iyiydi. Dosyalardan birisini elime aldım.

Yakup Ener Dosyası...

Dosyayı açıp göz gezdirdiğimde gözüme bir isim takıldı...

Makbule Karaca Ener...

Donup kaldığımı hissettim. Gözlerimi kısıp doyayı daha detaylı incelemeye başladım.

Dünyada tek bir tane Makbule Karaca yoktu sonuçta... hem belkide kendi ismidir... dediğim sırada okuduklarımla tamamen emin olmuştum.

Bu kadın Makbule teyzeydi... Selim amcamın uğruna ölebileceği iki şeyden biriydi. Biri kızı Umay diğeride Karısı Makbule'ydi... lakin Selim amcam ölmemişti... Vatanı uğruna şehit düşmüştü.

Ama bu dosyayı Umay getirmişti! Okumuş muydu? Okumuş olsaydı da bana getirirdi ama geldiği anda 'Tatlı Bela' mevzusunu açmazdı. Dikkatlice okumaya devam ettim satırları. Yakup Ener bir silah tüccarıydı... dağlarda canına okuduklarıma silah verendi...

Onca şehidin ölmesine sebep olan kişiydi...

O sırada aklımdan bir geçmiş geçti...

Pusu ve ben tuzağa düşmüştük. Pusu ağır yaralıydı. Ona baktım, kısa bir bakıştı. Pusu ağzındaki kanlarla bana bakıyordu.

"N'oldu lan?! Ne bakıp duruyorsun! Yarana bastırmaya devam etsene!" Dedim Pusu'ya sertçe.

Uzun bir süre sonra konuştu.

"Kurt..." dedi. Kurt olduğumu onaylayan bir ses çıkardım.

"Mezarıma uğrayın lan! Öyle çok kuru kalmasın... Kankıran'a da sen sahip çıkarsın artık... güveniyorum bak sana... Benden bu kadar ha... Kasırga'ya... selamım var... sağ çıkarsan iletirsin... Söyle albaya... Kasırga'nın komutanlığını bana verdi diye... gerçi ben vasiyetimi yazdım da... olsun," dediğinde dolmuş gözlerimle ona baktım.

"Kurt..." diye seslendi tekrardan.

"Saçma sapan konuşacaksan sus Pusu!" Dedim sert olmaya çalışarak.

"Bu.... bu vatan önce sana... sonra diğerlerine... sizde Allah'a emanetsiniz... Eşhedü-" diyip sözü kesildi. Büyük bir titremeyle tekrar ona baktım. Elinde bir kağıt vardı. Kağıtta 'Yakup Ener' yazıyordu.

Kardeşim... şehit düşmüştü...

Derin bir nefes aldım.

Lan benim kardeşimin... abim dediğim adamın katillerindendi bu...

BENİM YOL ARKADAŞIMIN KATİLİYDİ BU ADAM!

Ses tonumun gittikçe değiştiğini hissettim.

Telefonumu çıkarıp Kankıran'ı aradım. İkinci çaldırmamda açtı telefonumu.

"Annem yanımda çabuk de!" Dedi. Ve arkadan annesinin sesi geliyordu.

"Askeriyeye gel... Pusu'nun katilini buldum," diyip kapattım.

Yarım saat dolmadan kapı tıktıklandı. 'Gel!' Dedim buz kesen nefesimle.

Kankıran iki koca adımla içeri girdi.

Sivil haliyle gelmişti mal!

... sabır...

Yüzü tedirgin ve öfke doluydu. İntikam arzusu kaplamıştı bedenini...

Aynı benim gibi...

"Bizim gerçekliğimiz bu Kankıran... birimiz şehit düşer diğerlerimiz intikam arzusuyla yanıp tutuşur..." dedim sessizce. Başıyla onaylamakla yetindi.

"Kim bu pezevenk?!" Dedi içindeki yılların öfkesiyle.

"Tim içindeki birinin tanıdığı ama büyük ihtimal nefret ettiği birisi..." dedim sessizce.

Üstü kapalı bir şekilde Umay'ı kasdetmiştim.

"Kimin?" Dedi ve hâlâ içindeki o arzuyu hissediyordum. Bu öfkeyle Umay'ı bile yakardı...

Buna ölsemde izin vermezdim.

"Şimdilik o kişiyi söylemeyeceğim ama... detaylıca bir şeyleri öğrenmem gerekiyor," dedim ona bakarak.

"Niye söylemiyorsun Barış?!" Dedi isyankârlığıyla.

"O kişiye zarar vereceğinden korkuyorum..." dedim bir itiraf isteğiyle. Küçümseyici bakışlar attı.

"Umay'ın tanıdığı birisi..." dedi sessizce.

Akıl okuma makinası olduğundan şüphe ediyorum bu çocuğun.

"Evet... ama bak öyle düşündüğün bir tanıdıklık değil bu..." dedim Umay'ı savunarak.

"Nasıl?" Dedi tek kaşı havadayken.

"Dosyalardan anladığım kadarıyla Yakup Ener... yani Pusu'nun katili, Umay'ın üvey babası... ama emin değilim. Bu yüzden Umay'ın detaylı... en detaylı bir dosyasına ihtiyacım var," dedim ayağı kalkmadan hemen önce.

"Tamam bu bizim MİT'teki arkadaşa söyleriz. O en detaylı dosyayı yollar," dedi. Benimse aklıma bir soru takılmıştı.

Kankıran Umay'a bir şey yapar mıydı?

Umay o adamın silah tüccarı olduğunu bilmiyordu. Buna emindim. Çünkü Kdm. Üsteğmen Şafak şimdiye kadar yakalatmıştı o adamı.

"Umay bilmiyor Kankıran... Buna eminim. Bilsey-" derken sözümü kesti.

"Bilseydi ihbar eder onu kendi elleriyle teslim ederdi devlete. Bende biliyorum bazı şeyleri Kurt. Merak etme hem... sen kabul etmesende o senin aşık olduğun kadın, benimde yengem ve silah arkadaşım. Ona zarar gelmesine izin vermem..." dedi.

Derin bir nefes almıştım. Bu duyguları alttan alttan kabul etmiştim ama bundan Emre'nin haberi yoktu. Gururla ona baktım.

Alttan alttan gülümsedi şebek maymunu.

Ve o günki yeminimizi tekrar hatırlamıştık...

YAKUP ENER, KORK BENDEN! KARDEŞİMİN İNTİKAMINI ALMAYA GELİYORUM!

🚬🚬🚬

Okuduğun için teşekkür ederim küçük yıldız💙💫

Birazcık sonraki bölümü anlatayım, eğer fikir değişikliği olmazsa çoğunlukta Umay'ın karanlık geçmişi ve Barış'ın intikam arzusu ön planda olacak. Umay'ın niye duygusuzlaştığının üstünde durarak anlatacağım. Barış- Umay sahnesi az olur diye planlıyorum.

NEYSE DİĞER BÖLÜMDE GÖRÜŞÜRÜZ🖤