7. bölüm · Gecelerin Altındaki Sabahlar. (G. A. S.)

5. Bölüm: Bu Ben Olamam

Zeynep Sıdıka KIRICI

MARDİN/ ASKERİYE/ KDM. ÜSTEĞMEN ŞAFAK'IN ODASI

(UMAY KARACA)

Sikiyim!

Korktuğum şey başıma geliyordu...

Ona aşık oluyordum...

Bu olmamalıydı ama... Hani sadece komutan-asker olacaktık Umay? Tükürdüğünü yalıyorsun şuan!

Ona aşık olmamalıydım. En azından 1-2 yıl... sonra tayini ister, Ankara'ya dönerdim. Tabii bu iki yılı ona aşık olmadan bitirmem gerekiyordu. 2 yıl sonra Yüzbaşı olduğumda ona aşık olmak istemiyordum...

ONA AŞIK OLMAK İSTEMİYORUM!

Rüyalarıma giriyordu hatıralarım.

Barış'ın topunu alıp patlattığım gün,

Barış'ın doğum günü pastasından en çok benim yediğim gün,

Barış ile yediğim çilekli dondurmalar,

Bana oje sürmeye çalıştığı o zamanlar...

Niye rüyalarıma giriyordu bu anasını siktiğim hatıralar? Sıkıntı o değildi. En azından mutlu oluyordum... ama rüya sona doğru kabusa dönüyordu.

O aşağılık oruspu... annemin şuandaki kocası...

Beni sabahlara kadar dövdüğü günler gitmiyordu aklımdan. Hani her şeyi unuttum dedim ya, yalandı. Ben hiçbir şeyi unutmamıştım. Her şeyi detaylarıyla hatırlıyordum.

Islak odunla dövüldüğüm gün,

Esir düştüğüm zaman yediğim tokatlar,

Yediğim elektrik şokları,

Ellerimin sıkıca bağlanmasından dolayı ellerimde oluşan zincir yaraları,

Annemin babamdan sonra evlendiği günü,

Babamın şehit düştüğü gün...

Rüyalarım öylece kabus oluyordu...

Kapı tıktıklandı.

"Gir!" Dedim hızla. Emir erim Tuna girdi içeri.

"Komutanım," diye asker selamına durdu. Başımla onayladım selamını. Devam etti, "Albay Bozkurt sizi emrediyor," dediğinde ayağı kalktım. Telsizimi alıp yürümeye başladım.

Albay Bozkurt'un odasının önüne geldiğimde kapıyı tıklatıp içeri girdim.

Asker selamına durduğumda yüzüme bakmadan ayağı kalktı ve camın önüne ilerledi.

"Kıdemli Üsteğmen Karaca..." dedi sessizce. Sanki ezberlemeye çalışıyordu.

"Emirleriniz Komutanım?" Dedim hızla. Hızlıca odama dönmek istiyordum. Bana baktığında gözleri dolmuştu. Selamımı başıyla onayladığıda elimi indirdim. Ve duruşumu biraz olsun değiştirdim. Uzun süre konuşmadı. Bense konuşmasını bekledim. Belliki duygusala bağlıyacaktı.

"Baban..." diye başladı cümlesine. Ama benim şimdiden içim burkulmuştu. Canım yanmıştı. O kelime benim en büyük birinci yaramdı. "Babana komutanlarımız hep 'Karaca' diye seslenirdi... Bir an onu hatırladım," dediğinde içim daha da burkulmuştu. Çünkü babam,

Şehit Kdm. Üsteğmen Selim Karaca...

Şuanda babamla aynı rütbedeydim.

O şehit ben yaralı...

Ben konuşmadım. Uzun süre konuşmadım.

"Şafak, sen babanın şafak vaktisin kızım unutma... Baban ile biliyorsun... çok yakın arkadaştım. Kardeşimdi ve benim kardeşim gözümün önünde şehit edildi..." diyip durdu. Bunu bilmiyordum...

Albay Bozkurt kardeşim dediği adamı gözünün önünde mi kaybetmişti?

"O yüzden kızım, sana sahip çıkmak boynumun borcu... biliyorum sen küçükken pek bir şey edemedim. Ama bundan sonra abin ve sen bana emanetsiniz. Bir derdin olursa ilk bana geleceksin, anlaşıldı mı?" Dedi. Bu duyguları hissetmesi güzeldi. Ama şuanda hissetmesi geç kalmışlıktan ibaretti.

"Sağolun Komutanım ama abim bir Yüzbaşı bense bir Üsteğmenim... bundan sonra pek bir derdimizin olacağını sanmam..." dedim. Başını öne eğdi. Ondan uzak durmak istediğimi anlayabiliyordu diye düşünüyordum. "İzninizle," diyip arkamı döndüm ve kapıya yöneldim.

"Şafak," dediğinde durdum ve ona döndüm.

"Emredin Komutanım," dedim sessizce.

"Unutma güzel kızım, hatıralar ölmez, hatıralar yaşatılır. Ya sevgiyle yada hüzünle ama yaşatılır. Geçmişini biliyorum. Kolay değildi.... ama oğlumu suçlama kendi geçmişin yüzünden... Çünkü bir olay tek bir kişiyi etkilemez," dedi ve durdu. Sessiz kalmıştım.

Barış'ı suçlamamı istemiyordu... klasik ebeveyn tavırları!

"Ben ciddiyim Karaca... sen çekerken benim oğlumda çok çekti. O yüzden duvarlarını aşıp oğluma, o harabeye bir bak derim... çünkü nasıl küçük Umay'ın üstünde bir enkaz varsa küçük Barış'ın üzerinde de enkaz var... dosyaları alıp çıkabilirsin üsteğmen..." dedi. Sonda masasındaki dosyaları işaret etmişti. Dosyaları alıp çıkmışken düşüncelere daldım.

Duvarları aşıp bakmak...

Benlik değildi. Ben benliğimle boğuşurdum. Başkalarıyla uğraşmak bana fazla olurdu. Ama o enkaz altına hapsettiğim kız sanki Barış'ın yüzünü gördükçe çıkıyor gibiydi.

Ama ne benim enkazımdaki kurtulacaktı ne de onun enkazının altındaki... kurtulsalar bile asla kavuşamayacaklardı.

🚬

Yüzbaşı KURT

Sandalyeme oturmuş, ayaklarımı masanın üzerine koymuş, arkama yaslanmış bir şekilde bir elimde sigarayla dosya inceliyordum. Kara kutuyla ilgiliydi. Sigaramdan bir nefes daha çekerek satırları okumaya devam ettim.

Bazı büyükşehirlerde bulunan uyuşturucu kaçakçısı örgütlere dağıtılan ürünlerden biri olan bu kokusuz uyuşturcu türü köpekler tarafından bile bulunamamaktadır.

Değişiğime gitmişti. Köpekler tarafından nasıl bulunamazdı ki? Masamın üzerinde duran deftere küçük notlar alırdım. Kalemi elime alıp deftere bazı kelimeler karaladım.

Büyükşehirler, kokusuz uyuşturucu, köpekler bulamaz, örgütler...

Satırları okumaya devam ettikçe vücudum kaskatı kesiliyordu. İnsanları ölüme sürükleyen bu şey hakkında bilgi sahibi olmak hiç hoşuma gitmemişti. Başka bir şey daha dikkatimi çekti.

Bu hapın tozu alınıp temas gerektiren çoğu yere konularak uyuşturucunun yayılmasını sağlar. Uyuşturucu temasla içilmedeki zarardan daha fazla zarara yol açar.

Çoğu hayatın sonunu getiren bu küçük hap her yerdeydi. Akla gelebilecek heryerde!

Yemeklerde, giysilerde, mobilyalarda, teknolojik cihazlarda...

Telefonuma baktım.

Lan şimdi bunda da mı uyuşturucu var! Siktirler olsun amk.

O sırada beni birisi aradı. Ayaklarımı masadan indirmeden telefona baktım. Arayan kişi...

Tatlı Bela...

Yani küçük kız kardeşim Begüm...

Telefonu açıp kulağıma götürdüm.

"Sen beni arar mıydın minik bela? N'oldu paran mı bitti yoksa..." dedim ama karşı taraftan bir ses gelmedi. Kaşlarımı hafif çattım. "Begüm?" Dedim sessizce. Yine cevap vermedi.

"Begüm iyi misin?" dedim. İçimdeki bir yer ürpermişti. Sanki ona bir şey olmuş gibiydi.

"Abi..." dedi sessizce. Onun sesiyle beraber derin bir nefes çekmeyi beklerdim ama sesi ağlamış gibiydi.

"N'oldu abim?" Dedim. Sesim kualğıma bir değişik gelmişti.

"Vizeyi teslim edemedim... sınıfta kaldım..." dedi ağlayan sesiyke. Derin bir oh çektim. Daha kötü bir şey beklerdim. Devam etti, "Babama ne diyeceğim abi..." dedi ve hâlâ sesi ağlaktı.

"Ben babamla konuşurum Tatlı Bela'm. Sen meraklanma ama bir süre babamı arama..." dedim.

Onu korumak içimden gelen bir sesti. Ve her zorda kaldığında bana sığınmasını sağlayan şey: onu yargılamadan dinlememdi.

Babamla aramızdaki farklardan biri buydu. O Begüm'le hep sert konuşurdu. Bense onun daha küçük bir kız olduğunu bilerek konuşurdum. Onun sesini duyduğumda otomatikmen tüm yargılayıcılarımı kenara bırakırdım.

Benim dünya güzeli kız kardeşim mimarlık öğrencisiydi. İzmir'de okuyordu. Babamı zar zor ikna etmiştik. İzmir'i duyduğunda orası çok uzak diyip göndermemek için çabalamıştı ama ben onu zor da olsa göndertmiştim. Ve şimdi baya uğraşıp Tatlı Bela'mı savunacaktım... yine.

"Abi... çok kızacak," diye ağlamaya devam etti.

"Sana mı kızacak Begüm? Bana kızacak! Dert etme sen, git arkadaşlarınla gez dolaş, hadi bak ibanına parada atıyorum. Hadi güzelim ağlama..." dedim onu sakinleştirmek için. Her haftabaşı ona para atmaya özen gösteriridim. Ama bu ekstraydı.

"Abi... ama-" dediğinde sözünü kestim.

"Tatlı Bela! Sinirleniyorum bak, git gez dedim sana," diyip telefonu kapattım. İbanını açıp iki bin lira attım. Bu hafta toplam beş bin lira kazanmıştı benden. Telefonu masaya bırakıp decam ettim doyayı incelemeye.

O sırada kapı çalındı.

"Gel!" Dediğimde kapı açıldı.

Karşımda her zerresine hayran olduğum kadın vardı... Umay'ım.

"Şafak?" Dedim tek kaşın havadayken.

"Komutanım Albay Bozkurt bunları bana vermişti. İmzalamanız gerekiyor..." dedi netçe.

İyi de senin bir emir erin yok mu? O niye getirmedi güzelim? Seni yorduğu için dövdüreyim mi onu?

"Sağol Şafak. Masama koyabilirsin," dedim gram değişmeyen duruşumla.

Masaya koydu dosyaları. Sonrada arkasını döndü. Bir iki adım attıktan sonra tekara bana döndü.

"Tatlı Bela kim?" Dedi netçe. Sesinin ayarında tanımadığım bir haz vardı.

"Begüm..." dedim sessizce.

Begüm'ün kim olduğunu biliyordu.

"Emin misin?" Dedi tek kaşı havadayken.

Telefonu alıp ona doğru uzattım. "Gel ara. Kimsin diye sor ama karşındaki bela küfür savurabilir..." dedim. Kaşlarını çattı.

Böyle daha mı güzeldi?

DUR! OLMAZ! OLMAYACAK DEDİK...

ONA AŞIK OLMAMALIYDIM!

Ama bu tavırları ona daha çok hayran bırakıyordu.

O dakika ikisininde aklından "Bu ben olamam..." cümlesi geçmişti.

🚬🚬🚬

Okuduğun için teşekkür ederim💙✨️

(Biraz kısa oldu. Bunun içinde özür dilerim küçük yıldız💙💫)