15. bölüm · Gecelerin Altındaki Sabahlar. (G. A. S.)

13. Bölüm:kuyruklu yıldızlar

Zeynep Sıdıka KIRICI

MARDİN DEVLET HASTANESİ
(BARIŞ BOZKURT)
Önden ilerleyen kişi babamdı. Önden önden gidiyordu. Arkasında hemen annem vardı. Benim yanımda ise elini sımsıkı tuttuğum Toprak gözlüm vardı.
Selim denen adamın yanına gidiyorduk. Yanında yeni kurduğu ailesi de vardı. Bu Umay'a hiç iyi gelmeyecekti. Buradan sonra onu bir iekilde ikna edip psikolağa götürmem gerekiyordu. Sinir krizi geçirmişti muhtemelen. Tekrarı olmamalıydı.
Odaya doğru ilerledikçe tırnaklarını elime geçirdi. Korkuyor muydu? Tedirgin miydi? Özlemiş miydi? Bilmiyordum ama şuanda bir sürü duyguyu beraber yaşıyorduk.
Gelmişken ayaklarına da bakılması lazım. Tüm cam parçalarını çıkardım ama ciddi bir şey var mı diye bakılmalı.
"Barış gitmesek?" Dediğinde ona baktım. Sesi çok fazla titremişti.
"Ben yanındayım yavrum ama istemiyorsan dönelim," dedim sessizce. Umay sessiz bir şekilde durduğunda bende durdum.
"Barış daha sonra gitsek...ben hazır değilim," dedi. Sesi tedirgindi. Benim yanımdayken bile bu kadar tedirgin olması hoşuma gitmiyordu.
"Tamam toprak gözlüm. Sen ne zaman istersen geliriz," dedim onu yüzünü avuçlayarak. Böyle de tatlı gözüküyordu. Gözleri dolmuştu. Bu da benim kaşlarımın çatmasına sebep olmuştu, "Buraya kadar gelmişken öldürürüm o adamı," dedim en net halimle. Güldü hemen. Gülünce ne de güzel kısılıyordu o toprak gözleri...
Vatan toprağıydı o gözler, vatan kadar değerli vatan kadar paha biçilemez.
Vatanımdaki o küçük toprağımdı o bir çift göz...sadece benim toprağımdı.
"Hadi artık," diye bir ses duyduğumda arkama döndüm. Annemin sesi Umay'la olan dakikalarımı çürütüyordu. Arabada Umay'la konuşmayayım diye sürekli bana sorular sormuştu. Umay ilk geldiğinde böyle değildi bu kadın. Ne olmuştu ona?
"Biz gelmeyeceğiz anne. Siz gidin, Umay iyi değil. Sonra..." diye seslendim anneme. Kaşlarını çatmıştı o da. Sanırım bizim ailede bu genetikti. Sonra bize arkasına dönüp yine babamın peşine takıldı annem.
"Yavrum," diye seslendim toprak gözlüme.
"Buyrun benim," dedi hemen. Ona baktığımda gözünün içinin biraz olsun parladığını görmek bana dünyaları vermişti.
"Önce ayağını baktıracağız, sonra psikoloğa" dediğimde kaşlarını çattı.
"Gerek yok iyiyim," dedi sertçe. Niye kaçıyordu ki?
"Toprak gözlüm ne seçenek sundum ne de soru sordum. Hadi," dediğimde gözlerini kaçırdı.
🚬
(Umay Karaca)
"Peki ne hissettin o dakika," dedi kadın psikolog. Allah'ım sabır ver ya...
İstemiyorum dedikçe buraya getirdi beni. Kadına cevap vermediğim bilmem kaçıncı soruydu bu. Barış odada duvara yaslanmış benim cevaplarımı bekliyordu. Ne kadar rahatsız edici davrandığını bilmiyor gibiydi.
"Doktor hanım, ben bu konuşmayı reddediyorum. Zamanınızı çaldım, kusura bakmayın." Diyip ayağı kalktım. Bunu ikinci defa yapıyordum. İlk yaptığımda Barış izin vermemişti gitmeme. Ne gerek vardı psikoloğa? Ne hissettiğimi bende bilseydim kendim arardım çözümümü!
Bu sefer beni engellemesine izin vermeden çıktım odadan. Hızlıca yürümeye başladım. Hızlı yürümeye çalıştıkça ayağım sızlıyordu...
"Umay," diye seslendi bana. Dönmedim geri ona. Beni fazlasıyla germişti. İstemiyordum konuşmak nesini anlamıyordu!
"Umay," diye seslendi yine. Sesi tam arkamdan geliyordu. Onu ciddiye almadan yürümeye devam ettim. Tekrar ''Umay'' diyerek beni belimden tutarak kendine çevirdi ve çekti.
"Ne var?" Dedim sinirle. Kaşlarımın çatılmasına engel olmamıştım.
"Ne ne var?! Yavrum niye gidiyorsun," dedi aklındaki bilinmezlikle.
"İstemiyorum anlasana!" Diye sesimi yükselttim.
"Tamam toprak gözlüm ama bu senin iyiliğin için," dedi çaresizce.
"Umurumda değil Barış Bozkurt," diyip onun elinden kurtuldum ve dimdik yürümeye devam ettim. Askeri yönlerimden verdiğim taviz yeterdi.
Taksiye bindiğimde peşimden gelmişti. O da binince dik dik baktım ona.
"Niye biniyorsun?" Dedim tek kaşım havadayken.
"Çıldırtma beni Umay," dedi netçe daha sonra önüne döndü. Bu çıldırsa ne olacak be?
"Oooo Komutan Hanım," dedi Taksici abi beni tanıyınca. Bu adam buraya ilk geldiğimde kullandığım taksinin şoförüydü.
"Abi nasılsın," dedim gülümsemeye çalışırken.
"İyiyim hamd olsun kızım sen," dedi abi dikiz aynasından bana bakarak.
"İyi sayıyılırım bende abi," dediğimde Barış öksürdü. Taksici abi ona baktığında birazcık sessizleşti.
"Yüzbaşı Bozkurt," dedi abi ciddice.
"Komutanım," dedi Barış tedirgince.
Ney?
Komutanım mı dedi o?
LAN BU ABİ TAKSİCİ DEĞİL Mİ!
"Ulan eşek sıpası! Ben sana demedim mi ben artık komutanın değilim diye," diye kızdı şoför sandığım abi.
"Ama komutanım," diye itiraz etmeye kalkışınca daha çok kızmaya ve söylenmeye başladı Şoför abi. Öyle olunca kolunu cimcirdim Barış'ın.
"Ne oluyor biri açıklayabilir mi?" Dedim sessizce. Ortam gergindi ama ben daha çok gerilmiş gibiydim.
"Emekli Albay Rüstem Sancak kendileri," diye takdim etti Barış.
Lan,
LAN!
Emir erim Tuna Sancak'ın babası mıydı bu adam!
"K-komutanım," dedim sesim titreyerek. Lan ben bu adama birde o zaman para vermiyor diye emir vermiştim.
Allah'ım niye hep ben ya...
"Bak bu da 'komutanım' diyor. LAN BEN ARTIK ASKER DEĞİLİM," diye yine yakındı.
"Tamam Komutanım," dedi çaresizce Kurt.
"Lan hâlâ Komutanım diyor! İN LAN ARABADAN," diyip durdurdu aracı Rüstem Sancak.
"Ne," diye dondu Barış.
"Yüzbaşı! Ben gideli sende anlama kıtlığımı başladı çocuğum ha! Çok mu kötü aşık oldun bu kıza," dediğinde değişik bir şekilde yanaklarımın kızardığını hissettim. Lan bundan mı utanıyorum?
"İn diyor adam Barış, in arabadan!" Dedim sinirle. Barış dertli dertli kapıyı açıp indi arabadan. Önce sert kapattı kapıyı, bunun üzerine Rüstem Sancak bağırdı. Barış'ta kapıyı tekrar açıp olabildiğince nazik olmaya çalışarak kapattı kapıyı.
---
Aradan 5 dakika geçmişti ve ne ben konuşuyordum ne de Rüstem Sancak.
"Eee komutan kızım, nasıl gidiyor hayat?" Dedi Rüstem Sancak
Nasıl gitsin işte, koskoca 21 yılımın bir yalandan ibaret olduğunu öğrendim
"İyi...sayılır, sizin?" Dedim duraksayarak.
"Benimle sizli konuşmana gerek yok kızım, bana Rüstem amca desen yeterli. Bakma sen o Barış zibidisine," dediğinde kıkırdadım. Barış'ı alaya alan komutanları seviyordum.
"Peki Rüstem amca," dedim hâlâ gülerken.
"Duydum olanı biteni. Esir düşmüşsün," dedi dikiz aynasından bana bakarak.
"Biraz öyle oldu ama şuanda iyiyim," dedim gerçekliğimi yalanlayarak. Nasıl iyi olabilirdim ki şuanda? Babam yaşıyormuş benim babam...
"Umay kızım, bak ben biliyorum her şeyi. Azcık daha yalan söylersen atarım seni arabadan." Dedi Rüstem amca. Başımı eğdim hâlâ gülümserken ama bu sefer burnumun ucu kızarmıştı.
"Koskoca 21 yılım yalanmış," dedim sessizce. Camdan dışatı bakmaya başladım.
"O yalan seni kutsal bir mesleğe getirdi ama kızım. O yalan olmasaydı sence Barış'la şimdiki gibi olabilir miydin? Anladım çocukken aşıktınız birbirinize ama 21 yıl sizi elbet yine ayıracaktı. Baban konusuna gelirsek...babanı tanımam etmem ama eğer bunca yıl gelmemişse hata sende değil ondadır. Kendi canını sıkmayasın. Git onun canını sık. Şafak değil misin sen? Git o adamın burnundan getir Şafak ama görev bilincini kaybetme kızım. Bu vatan kişisel hatalar yüzünden tehlikeye girmemeli," dedi Rüstem amca. Yanağımdan bir yaş süzülürken hemen sildim onu. Haklıydı.
Can sıkma vaktiydi.
Ama bu kadar bilgiyi nereden biliyordu? Tuna'nın kulağını sıkma vakti gelmişti anlaşılan ama önce birilerinin hayatını sıkacaktım.
Rüstem Amca, evimin önüne getirdiğinde durdurdu aracı.
"Sıkma canını Umay. Git kafanı dinle. Sonrada timinin isminin hakkını ver. Kasırga gibi es gürle ve unutma ki timine ve görevine geri dönmen gerekiyor artık. Komutan Şafak olman gerekiyor artık." Dedi Rüstem amca. Sözleri beynime işlenirken parayı uzattım ama onun ters bakışlarını görünce geri çektim parayı.
"Bana bak, eğer bu Barış efendi seni istemeye gelirse benden isteyecek." Dedi kaşları çatıkken.
"Emredersin Rüstem amca," dedim gülerek.
Arabadan indiğimde soğuk hava yüzüme çarpmıştı. Yaz ne ara bitmişti aklım almıyordu. Taksi uzaklaştığında telefonumu çıkarıp tarihe baktım.
20 Ekim 2026...
"Vay be..." dedim sessizce. 29'a son 3 gün ha...
Değişik...
🚬
Eve girdiğimde her şey gözüme batmıştı. Hemen üstümü değiştirdim. Pijamalarımdan ayrı kalamazdım.

[Görsel: https://cdn.kitappad.com/image/user-file/561463/img/foto-1782762133.jpg]

Yani...
Pek de pijama sayılmazlardı ama bir şey olmaz. Sonuçta uyurken giyiyorum, o yüzden Siktir Et.
Var ya...sanırım bunu demeyi özlemişim.
Geri dönüp kapıyı kilitledim. Kafamı dinlemek istiyordum. Mutfağa geçtiğimde kasıklarıma amansız bir ağrı girdi.
"Siktir..." diye fısıldadım. Önce sessiz sessiz etkisini göstermeye başladı. Dolabı açıp bardak çıkardım ve henüz daha tamamiyle ayarlayamadığım su sorunu geldi aklıma. Arıtma yoktu, bu yüzden şişe şişe eve su alıyordum. Dünya masraf yapmıştım. Arıtma taktırmaya param yoktu...yani vardı da. Ne gerek vardı ki? Litrelik bidonlarla samimiyim sonuçta.
Sürahiye baktığımda sürahideki suyun bittiğini görmek kasıklarıma yine amansız bir ağrının girmesine sebep olmuştu.
"Kocaman siktirler olsun..." diye fısıldadım kendi kendime. Uzun zamandır gelmeyen reglim şimdi mi geliyordu? Cidden mi ya...
O litrelik pet şişeyle göz göze geldiğimde derin bir nefes verdim. Yavaşça oraya gidip şişenin hemen yanına oturdum.
"Çok ağır olma lütfen," dedim sessizce. Demin bir şişeyle mi konuşmuştum?
Buna güşerken şişenin kapağını açıp bardağıma doldurmaya başladım.
Niye direkt sürahiye doldurmuyordum ki?
"Siktir et," diye söylendim ve bana pekde ağır gelmeyen şişeyi yerine bırakıp kapağını kapattım. Suyu başıma diktiğimde ağrım biraz olsun kesilmişti.
Lan...
Ben yere oturdum...
Ama bu da olmaz ki ya...
Güç bela yerimden kalkarken bir şeylerin boşaldığını hissetmek reglimin bana bir darbesi olmuştu. Hızlıca lavaboya girip işimi hallettim. Lavabodan çıktığımda her yerim ağrıyordu.
Balkona doğru ilerlerken zilin çalması tüylerimin diken diken olmasına sebep olmuştu. Televizyon masasının çekmecesinden silahımı alıp kapının oraya geçtim.
O küçük gözden kapının diğer tarafına baktığımda Barış'ı görmek biraz olsun içimi rahatlatmıştı. Silahımı indirerek kapıyı açtım.
Önce süzdü beni. Silahı görünce kaşları çatılmıştı. Bu niye buradaydı ki? Evet onu görmek beni rahatlatıyordu...ama ona kırgındım psikolog olayından dolayı...ama sanki gidiyordu bu kırgınlık.
"Umay beni vurmayı düşünüyorsan bunu operasyonda yapmanı öneririm," dedi çatık kaşlarıyla. Güldüm ister istemez.
İçeriye girdiğinde kargo poşetini uzattı.
"Çağatay'dan almamışsın. Getireyim dedim," derken içi gide gide baktı bana. Kapıyı kapatıp kargo poşetini aldığımda kasıklarıma giren ani ağrıyla inledim.
"Umay?" Diye fısıldadığında ona baktım. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Karnıma sancı girdi de..." diye fısıldadım zar zor.
"Regli mi oldun," dediğinde kaşlarımın havaya kalkmasına engel olamadım. Gülümsedi benim bu halime, sonra da beni kucağına aldı ve mutfağa götürdü. Beni mutfak tezgahına bıraktığında eğilip dolapları karıştırmaya başladı.
"Ne arıyorsun?" Dedim karnımdaki o feci ağrıyla.
"Sıcak su torbası..." diye fısıldadığında içimde bir şeyler kıpır kıpır oldu.
"Odamda..." dedim sessizce. Ayağı kalkıp burnumun ucunu öpmek için eğildi ve sessizce minik bir buse kondurdu.
Mutfaktan çıktığında ben hâlâ o tezgâhın üzerindeydim.
Odama girdiğini duydum. Birkaç saniye sonra çekmecelerin açılıp kapanma sesi geldi.
"Bunu da nereye koymuştun be Toprak Gözlüm..." diye kendi kendine söylendiğini duyunca istemsizce gülümsedim.
"Beyaz dolabın en alt çekmecesi!" diye seslendim.
"Öyle desene yavrum..."
Bir dakika sonra elinde sıcak su torbasıyla geri döndü.
Musluğu açıp içine sıcak su doldururken yüzündeki ciddiyet sanki operasyona hazırlanıyormuş gibiydi.
"Bu kadar ciddi olmana gerek var mı..." dedim gülerek.
"Dalga geçme." Dedi işiyle ilgilenirken.
"Geçiyorum." Dedim müptelası olduğum gözlere bakarken
Kapağını sıkıca kapattıktan sonra yanıma geldi. Beni kendine çekerek "Uzan güzelim," diye fısıldadı.
"İyiyim," diye diretince kaşları biraz daha çatıldı.
"Umay..." diye fısıldadı tehditkârca
"Barış..." diye karşılık verdim. Biraz cilve yapmaya çalışıyordum ama çok zordu...
"İnat etme. Ağrın var işte, uzan." Dedi tek bir nefeste.
Göz devirdim ve "Uğraştığımız şeye bak...yarım saate geçerdi," diye söylendim.
"Geçerdi veya geçmezdi ama o yarım saat ikimizede cehennem gibi gelirdi," derken su akıtıyor mu diye bakıyordu. Bu haline istemsizce güldüm.
Torbayı dikkatlice karnıma yerleştirdiğinde gözleri gözlerimi buldu. İkimizinde içi gidiyordu gözlerimize
"Çok sıcak mı?" Diye fısıldadığında dudaklarıma yaklaştı ve ara ara dudaklarıma baktı.
"Yok..." derken derin bir nefes verdim. Nefesimi içine hapsetti ve resmen yuttu.
"Böyle daha iyi olur," diye fısıldayıp torbayı koyduğu yerden alıp tam kasıklarımın üstüne koydu. Tam da orası ağrıyordu. Gözlerimi kapattım o sıcaklıkla. Bir süre sonra ağrının hafiflediğini fark edebilmiştim. Ben uslu uslu dururken o beni geriye yaslanmamı sağlayıp buzdolabına doğru ilerledi. Gözlerimi açtım hemen. Kaşlarımın çatık olduğuna emindim.
Buzdolabını açtığında onunda kaşları çatıldı. Acaba günde ne kadar çatılıyordu o kaşlar?
"Umay..."
"Efendim..." diye cevap verdim sessizce.
"Buradaki her şey bozulmuş..." diye fısıldadığında kaşlarım çatıldı.
"Nasıl yani," dedim sessizce.
"Bu tenceredeki yemekler zaten gitmişti de. Domates falan...onlarda gitmiş" diye söylendi. Tencereleri teker teker çıkarıp içindeki yemekleri çöpe boşalttı. Bir süre sonra ortam çok kötü koktu.
"Domates falan alınması lazım..." diye fısıldadı yemekleri çöpe dökerken.
"Alırım," diye karşılık verdim. Kredi kartım 'hayır' diye bağırıyordu.
"Ne zaman..." dedi sessizce. Tencereleri yıkamaya başladığında benden hâlâ bir cevap yoktu.
"Bir ara..." diye fısıldadım en sonunda çatlayan sesimle.
"Bir ara diye bir tarih yok," derken son tencereyi de yıkayıp kenara koydu süzülmesi için. Çağla ablam neyime güvenerek bu kadar yemek yapmıştı?
Ellerini peçeteyle kurulayıp peçeteyi çöpe attı ve mutfak kapısına yöneldi.
Kaşlarım çatılmışken "Nereye?" Dedim. Sesim daha dik çıkmıştı.
"Markete gidiyorum Toprak gözlüm," dediğinde içimde bir panik dalgası oluşmuştu.
"Gitme," dediğimde sesimdeki panik çok fazla belli olmuştu ve ister istemez bir çığlık gibi yankılanmıştı.
Bu sefer gerçekten durdu ve bana döndü. Kaşlarının her zerresi çatıkken "Neden?" Diyebildi sadece.
Cevap veremedim başta. Onun gitmesinden korkuyordum ama bunu söyleyemezdim ki...
"Ev sessiz oluyor," diye bir bahane ürettim. Bunu söylediğim anda pişman olmuştum. Gözlerimin içine öyle bir baktı ki keşke söylemeseydim diye iç geçirdim.
Sonra yavaşça yanıma geldi. İki elini iki yanıma koyup üstüme doğru eğildi ve "Sessiz olmasına izin vermeyeceğim," diye fısıldadı dudaklarımın üzerine.
Aklıma fesat fesat şeyler gelmesi normal miydi...
"Nasıl," diye fısıldadım korkuyla.
"Yarım saatte dönerim," dediğinde başımı iki yana salladım.
"Yarım saat bile istemiyorum," diye reddettim onu. Bunu ben mi demiştim...offf
Bu sefer yüzünde o meşhur gülümsemesi belirdi ve "Toprak Gözlüm..." diye fısıldadı dudaklarıma. O böyle yaptıkça sıcak su torbasının etkisi azalıyordu.
"Hı?" Diye mırıldandım.
"Bu, beni bırakma demenin çok dolaylı bir yolu," dediğinde dudaklarımı büzdüm isyanla.
"Abartma," diye fısıldadım o içimdeki keyifsizle.
"Abartmıyorum. İki gündür böylesin. Gideceğimi mi sanıyorsun Umay..." diye fısıldadığında burnumun ucu kızardı ve gözlerim doldu. Bu bile onun için yeterli bir cevaptı. Bu halime kıyamaz gibi oldu. Gözlerini kapattı sıkıca.
Gözlerini açıp elimi tuttu ve "On dakikada dönerim." Dedi.
Sustum sadece. Anlamıyor muydu? Gitmesini istemiyordum...
"Söz. Kurt sözü," dediğinde iç çektim.
"Tamam," diye fısıldadım diretemeyeceğimi anladığımda.
Dudaklarıma eğilip kısaca öptü. Sonrada kapıya yöneldi.
"Barış," diye seslendim ona sessizce.
"Hı?" Diye karşılık verdi bana.
"Çikolata al," dedim gülerek. O da gülerek bana döndü.
"Emredersiniz Komutan Şafak," diyip yine arkasını döndü.
"Bir de..." diye mırıldandım. Duyması imkansız gibi gelmişti ama duymuştu.
"Söyle yavrum," dedi.
"Şu... büyük olanlardan," diye tarif etmeye çalıştım. Kahkaha attı bu halime, sonra da "Tamam. Büyük olanlardan," diye kabul etti.
🚬
Akşam yemeği yiyorduk. Barış çok güzel bir kuru fasulye pilav yapmıştı. Hayatımda yediğim en güzel yemeklerden biriydi.
"Yavaş ye güzelim, kaçmıyor bir yere." Dedi gülerek.
Sana ne ya...
Omuz silktim onu önemsemeden ve o büyük iştahımla yrmeye devam ettim. Günler hatta haftalar sonra böyle yemek yiyordum.
"Umay boğazında kalacak sevgilim. Yavaş ye şunu nolur..." dedi Barış hâlâ bana bakarken.
"Barış sen benim lokmalarımı mı sayıyorsun?" Diye kaldırdım başımı. Kaşlarım çatılmıştı. 'Yok artık' dermişçesine bir nefes verdi.
"Umay saçmalama yavrum. Hızlı yiyorsun sadece. İstediğin kadar ye hatta istersen biraz daha yapabilirim ama nolur yavaş ye," dedi kendini açıklayarak. Omuz silktim yine bu sözlerine başımı eğip yemeğime devam ettim.
"Rakı içelim mi," diye başımı kaldırdığımda derin bir nefes verdi.
"Olmaz güzelim. Yarın ikimizde işe gideceğiz. Komutanların karşısına yarı sarhoş bir şekilde çıkmak istiyorsan..." dediğinde dudaklarını büzüp omuz silkti. 'Sen bilirsin' diyordu resmen.
Doğru ya...
Yarın Komutan Şafak'ın günüydü.
Umay olarak daha çok konuşmalıydım, yarın Umay'a yer kalmayacaktı.
Ayaklarımı sallamaya başladım bir çocuk gibi. Barış'ın dizlerine çarpıyordu ayaklarım. ''Toprak gözlüm...'' diye güldü Barış. Komik mi gelmişti ona bu yaptığım? Nesi komikti! Oysa abimde bana eşlik ederdi...
Bu hayatta doğru erkek kriterim abime göre şekillenmişti hep. Yapabileceğim bir şey yoktu.
"Nesi komik Barış?" Diyerek kızdım ona.
"Duygu geçişlerin...daha demin bana kızıyordun şimdi ise o içinde hapsettiğin Küçük Umay'ı çıkarıyorsun dışarı," dediğinde sessizleştim. Gerçekten de öyle oluyordu. Barış'ın yanında ortaya çıkıyordu Küçük Umay.
"Yavrum?" Diye seslendi bana kaşığımı tabağa bıraktığımda. Ağzımı açıp konuşacağım anda Barış'ın telefonu çaldı. Boğazını temizleyip telefona baktığında kaşları çatıldı.
"Kim..." diye fısıldadım.
"Murtaza Yarbay..." dediğinde ne söyleyeceğini hissetmiş gibi olmuştum.
''ALO? Komutan," diye açtı aramayı Barış. Kulağına koymak yerine sesliye aldı bende duyayım diye.
"Yüzbaşı, timine haber ver. Önemli bir operasyon var. Şafak'da gelsin. İzinli ama vatan meselesi izin beklemez. Yarın 3 sularında yola çıkacaksınız. Askeriyede bekliyorum şuanda. Çabuk olun," dediğinde ikimizde bakıştık. Gözlerimiz o askeri kimliğe bürünmüştü bile.
"Emredersiniz Komutanım," dedi Barış hemen o askeri ve gür çıkan sesiyle. Deminki o şefkat dolu sesinden eser yoktu.
"Detay vermiyorum. Masa başında konuşacağız zaten," dediğinde operasyonun ciddiyetini hissetmek daha da belirginleşmişti.
"Emredersiniz Komutanım!"
"İyi akşamlar Yüzbaşı"
"Sağol!" Dedi Barış askeri sesiyle. Yarbay aramayı kapattığında bakıştık.
"Bugünlük bu kadar sevgililik yetmek zorundaymış Umay..." diye fısıldadığında Barış ayaklanmıştı. Bulaşıkları hızla makineye yerleştirdim ben. Barış ise time haber verdi. Barış evine gittiğinde bende odama geçip askeri üstümü giydim.
İyi ki bu formaydı...başkası yakışamazdı.

🚬🚬🚬
Okuduğun için teşekkür ederim Küçük Yıldız💙💫birde bir konu vardı😅aşırı fazla askeri şey yazmadığımı fark ettim. Bu yüzden şu sıralar askeri konulara yoğunlaşacağım🫡🪖ve hikaye akışı bizim geleceğimizden ilerliyor. Yani üç gün sonra Umay Karaca'nın doğum günü🎂eğer 23 ekim'de doğan varsa doğum günü kutlu olsun şimdiden🥳🥳🥳