6. bölüm · Gecelerin Altındaki Sabahlar. (G. A. S.)
4. Bölüm: Küçük Yıldızların Işığı
SINIR ÖTESİ TOPRAKLARI
( UMAY KARACA)
Dün geceyi köyde geçirdikten sonra yola koyulduk. Emre önde, Elif onun arkasında, Fatih ile ben yan yana, arkamızda Tarık ile Alparslan, en arkamızda ise Barış vardı.
Dün gece beni dua ederken izleyen bir komutan vardı.
Barış...
Dün beni izlemişti. Ve hiçbir şey olmamış gibi arkasına dönüp gitmişti. Ya ben orada babamdan yardım istiyorum. Belki bize yol gösterir diye o...
Ciddan sabır💥
Kurt`un sesi duyuldu kulaklıklarda.
"Kara kutudaki evrakları alıp siktir olup gidiyoruz!"
"Emredersiniz Komutan`ım," dedi herkes. Buraya geldiğimizde amacımzı farklıydı. O zehirli mermiyi almaktı. Sağolsun Rüzgar kendini feda etmişti bu işte. Şimdi sırada şehirlerde satılan ve köpekler tarafından bulunamayan o uyuşturucuların formülündeydi. Kara kutunun içinde olduğunu öğrenmiştik.
Kara kutuda sanırım dün Kankıran ile yanlışlıkla keşfettiğimiz mağaradaydı. Gerçi oradan artık almışlardır. Sonuçta tüm silahlarını helikoptere yükleyip Türkiye`ye göndermiştik.
Mağaraya vardığımızda oldukça sessizdi etraf ve buna rağmen içeriden ses soluk gelmiyordu. Ezen ile Tarık önden girdi mağaraya ve 2 dakika içinde geri geldiler.
"Bomboş bu mağara..." dedi Ezen.
"Boşuna mı yürüdük o kadar!" Dedi isyankârlığıyla Tarık.
"Ben seni Fatih`le beraber yürüteceğim zaten! Sen dur! Ayaklarınızın altı su toplayana kadar ayaklarınızda kalacak o ayakkabılar. Sonra sizi çıplak ayakla çalışma sahasında tam tur tüm hareketleri yaparak yürüteceğim!" Dedi Kurt sinirle.
"Komutanım!" Dedi ikiside aynı amda ama Kankıran susturdu.
"Albay Bozkurt mu ceza versin yoksa size!" Dedi Kankıran. Mehmet amcanın cezalarını bilirdim. Abim ile Barış`ı az süründürmemişti yaramazlık yaptıklarında.
"Bence Albay Bozkurt verse daha iyi olur. Sonuçta operasyonu düzenleyen o..." dedi Patron.
Fatih ile Tarık dışında herkes bu fikre katıldı.
"Komutan`ım benim ne günahım var?" Dedi Fatih isyanla.
"Kurunun yanında yaş da yanarmış Astsubay Atan. Bir şey olmaz," dedim Fatih`e bakarken.
"Komutan`ım bari siz yapmayın!" Dedi Tarık.
"Neyi yapmayacakmış Komutan`ın! Adı üstünde asker: KOMUTAN!" Dedi Kurt ve oldukça sinirliydi.
"Komutanım şuradan siktir olup gitsek mi? Malum bulmamız gereken bir kutu ve dönmemiz gereken bir yuva var," dedi Kankıran. Gayet haklıydı. Burada goygoy yapmak yerine işe dönmeliydik.
"Dağılıyoruz! Kara kutuyu etrafta arayacağız! Şafak, Kankıran benimlesiniz! Patron bu iki mala dikkat et! Ezen sen burada gözcü olarak kal! Bir durum olursa kulaklıklardan haber et! Kulaklıklardan ulaşamazsan ulu!" Dedi Kurt. Emirleri katiydi.
"Komutanım Ezen`i tek başına bırakmak doğru olmaz..." dedim. Kurt`un bakışları bana döndüğünde biraz olsun yumuşamıştı lakin hâlâ sertlerdi.
"Kankıran buradasın!" Dedi. Kankıran Kurt`a baktığında yeni bir küfür seansının başlayacağı netti. Bana baktı Kankıran. Kısa bir bakıştı. Sonra Kurt`a döndü. İkimiz arasında bakışları hızlı bir şekilde 1-2 kere kaydı.
"Ulan senin..." diyip dilini susturdu.
Tepkisi... değişik. Ve niye ben kalmıyorum?
"Komutanım bende kalabilirim," dedim Kurt`a bakarak.
Kurt tekrardan bana baktığında o eski yumuşaklığı yoktu.
"Şafak benimlesin o kadar! Kankıran Ezen`le kalıyorsun! Patron şu ikisine sahip çık!" Dedi Kurt. Ve ilk cümlesini vurgulayarak söylerken. Son cümlesini Fatih ile Tarık`ı süzerek bitirmişti.
Barış beni yanından ayırmak istemiyordu...
Ama niye Barış?
🚬
Kurt ile yan yana ilerlerken odağım kara kutuydu. Ama belli ki Kurt`un odağı farklıydı. İkide bir bana bakıp duruyordu. Tekrar bana baktığında kaşlarım çatık bir şekilde ona baktım.
"Komutanım ikide bir bakmasanız olmuyor mu?" Dedim bir imayla.
"Şafak sana ne! Askerime bakıyorum!" Dedi Kurt haklı çıkmaya çalışırken.
"Komutanım askerinizi düşünüyorsanız odağınızı etrafa çevirin. Malum sınır ötesi topraklarındayız!" Dedim sinirle.
Uzun uzun baktı bana.
Küçük Umay: "Bakmasın bize! Eskiden nasıl bakmadıysa şimdi de bakmasın! Bakma bana Barış! Arama beni büyük halimin vücudunda!" dedi.
"Bakma Barış Bozkurt!" Dedim sertçe. Uzun uzun baktı yine.
"Affetmedi değil mi Küçük Umay..." dedi sessizce. Önüne dönmüştü.
"Affetmez! Affetmeyecek!" Dedim ve hâlâ ona kırgın ve kızgındım.
"Umay bak ben-" diye başladığı cümleyi bitirdim.
"Komutanım gerek yok. Eskiler mazide kaldı. Artık bir önemi yok." Dedim.
Baktı yine uzun uzun. Sonra önüne döndü.
"Kara kutu çok önemli..." dedi konuyu değiştirmek adına.
"Farkındayım... ve anladığım kadarıyla bu kutunun peşinde tek biz yokuz."
"Aynen öyle Şafak..." dedi sessizce.
"Beni niye izliyordun?" Dediğimde tekrar bana bakmıştı. Kapattığım konuları açmak elimde olan bir şey değildi.
"Yanına gelecektim. Sigara içmek için. Sonra dua ettiğini fark ettim. Kısa sürer diye bekledim ama düşündüğüm gibi olmadı. Sonra da gittim zaten," dedi kendini açıklayarak, "Rahatsız olacağını bilseydim gelmezdim." Dedi.
"Rahatsız olmadım. Ama garibime gitmedi değil." Dedim sessizce.
"Nesi garipti?" Dedi Kurt... resmen fısıldamıştı.
"Bilemiyorum komutanım-" dediğimde sözümü kesti.
"Küfretmek istemiyorum. Bu yüzden sadece ikimiz varken n`olur `komutanım` deme!" Dedi Kurt sertçe.
"Kurt! Sen benim komutanımsın ve öteye gitmeye çalışıyorsun!" Diye sesimi yükselttim.
"Evet çalışıyorum Şafak! Bana da yardım etmek zorundasın!" Dedi Kurt biranda durup bana bakarak.
"Sadece komutanımsın Barış..." dedim çatlayan sesimle.
"Sadece komutanın olmak istemiyorum..."
"Ne istiyorsum?!" Dedim sertçe ve sesim oldukça yükselmişti.
"Eski Umay`ımı... seni istiyorum." Dedi
"Eski Umay`ı bu vücutta arama! Yıllar önce Hakkari`de öldü senin Umay`ın! Biliyor musun? Tek küçük Umay değil... bende sana küsüm! Hemde o kadar küsüm ki... seni şu elimdeki silahla vurasım geliyor!" Dediğimde donup kalmıştı.
Bir süre sonra, "Vur... senden gelen mermiye razıyım.." dedi.
"AMA BEN RAZI DEĞİLİM! Ne sana ne de çocukluğuma razıyım!" Dedim.
Sessiz kalmıştı. Önüme döndüm ve tekrar yürümeye başladım. O da önüne dönüp yürümeye başladı.
Küçük Umay, "Kırılmış mıdır? Ya kırılmışsa! Canı acımaz mıydı Barış`ın? Acırdı!"
Barış`ın canını mı yakmıştım?
🚬
Barış BOZKURT
Bana aşık olmayacaktı değil mi? Benim ona olan aşkım sahipsiz mi kalacaktı?
Ama aşkım sahipsiz kalırsa bende sahipsiz kalırdım. Ben sahipsiz kalmak istemiyorum... Ben Umay`ımı istiyorum. Ben güzelimi istiyorum. Ben onu istiyorum... ama o beni istemiyor.
Haklıydı. Tek küçük Umay'ın değil, onunda kalbini kırmıştım. Gelmediğim için kırgındı. Ama şuanda yan yanaydık. Niye bunu dert ediyordu ki? Geçmişi değiştiremezdik...
Belliki 21 yıl içerisinde bensiz yaşamadığı kalmamıştı...
Kötü şeyler yaşadığından mı bana bu kadar kırgın ve kızgındı? Ama ne yaşamıştı ki?
Ne yapmışlardı ki benim Umay'ıma?
Kim dokunmuştu güzelime?
Bunları öğrenecektim. Ve öğrendiğim zaman kim ne yaptıysa.... elimden çekecekleri vardı. Umay'a kim zarar verdiyse sonu benim elimden olacaktı.... Olmalıydı.
Bir gün... bir gün seninle o kadar güzel bir günümüz olacak ki... bana olan aşkını kabul edeceksin, seni öyle bir öpeceğim ki o 21 yılı hafızandan sileceğim...
O günü bekliyorum güzelim ve n'olur bana yardımcı ol...
🚬
Umay KARACA
Barış kalbime ördüğüm duvarları yıkmaya çalışıyordu. Tuğla tuğla inşa ettiğim duvarı yok ediyordu. İçime hapsettiğim Umay'ı dışarı çıkarıyordu. Beni yok ediyordu...
O Umay mutluydu.
O Umay gülüyordu.
O Umay şımarıktı...
Ama bu Umay öyle değildi...
Babasının intikamı için 21 yıl yaşamış bir kız...
Olmak istediği mesleği reddedip asker olan kız...
Sabahlara kadar dövülen kız...
Annesini reddeden kız...
Sevgi barındıran tüm duyguları sömürülmüş kız...
Abisini baba olarak gören kız...
Sabahlara kadar babası rüyasına girsin diye o pembe fille uyuyan kız...
Babası bir kez bile rüyasına girmeyen kız...
O kız yani Umay yani ben, Barış'ı asla benimsemeyecektim. Geçmişime, çektiğim acılara, ağlamaktan dört köşe olduğum günlere yeminim vardı...
Peki ya düşündüğüm gibi bu yeminlerimin sebebi Barış mıydı? Yoksa başkaları mıydı?
Bilemiyorum...
Ama şunu biliyorum ki: Ne Barış beni ne de ben Barış'ı benimseyecektim...
Biz sürekli iki yabancı olarak kalacaktık....
Zamanında birlikte gülüp eğlenen iki yabancı...
Bu iki vücut birbirini tanıyordu ama bu iki ruh birbirini tanımıyordu...
Tanımayacaklardı.
🚬
MARDİN/ OPERASYON TAKİP GÖZLEM ODASI...
Albay Bozkurt sertçe dosyaları masaya fırlattı. İki saat önce Kasırga timiyle iletişim kopmuştu. Rüzgar'ın durumu kötüydü. Ve onunla beraber yıkılan bir can vardı...
Asena...
Albay'ın dikkati ise hâlâ sınır ötesinde olan oğlu ile kızıydı.
Barış...
Umay...
Umay'a belki tam bir babalık yapamamıştı ama kendi kızından çok değer vermişti ona... Selim'in emanetiydi Umay... kardeşinin emanetiydi o kız...
Ya oğlu? Yıllar önce arası bozulan ama babalığını hiç esirgemediği oğlu...
Mehmet Bozkurt tek bir şey yüzünden yıkılırdı. O da ailesi... ve ilk göz ağrı nerede ne yapıyor bilmiyordu...
"Oğlum neredesin?" diye geçirdi içinden Albay.
Oğlunu kaybetmek onun için en büyük acı olacaktı.
🚬
SINIR ÖTESİ TOPRAKLARI
(UMAY KARACA)
Patlamalar ardı ardına geliyordu. Silahımı tekrar kavrayıp ateş ettim. Tüm atışlarımda tek tek indirdim düşmanı. Hemen yanıma baktığımda Kurt oradaydı. Hedefine odaklanmıştı.
Küçük yıldızlar gibi parlıyordu mermilerimiz.
Mermiler savaşırken benimse aklım sürekli babama gidiyordu. Odaklanamaz hale gelmiştim.
"Şafak! Odağını topla!" Diye seslendi Kurt.
"Emredersiniz," dedim sessizce.
Tekrar ateş etmeye başladım. Kara kutuyu almıştık ama başka almak isteyenlerde vardı belliki. Buradaki herkesi öldürüp siktir olup gidecektik.
"Komutanım bir pikap daha geliyor" dedi kulaklıklara Patron.
"Amına koduklarım bitmiyor!" Diye isyan eden Kankıran'ın seside duyuldu kulaklıklarda.
"Patron! Buraya girmesinler! İndir hepsini," dedi Kurt. Üstüne yattığım kara kutuya baktım. Aklıma bir şey gelmişti.
"Komutanım bu kara kutuyu açabilirim. İçindeki dosyaları alırız," dedim Kurt'a bakarak.
"Olmaz, kutuyuda inceleyeceklermişmiş!" Dedi Kurt.
🚬
2 saat süren çatışmadan kurtulmuştuk. Diğerleride bulunduğumuz alana geliyordu.
Kurt ayağı kalkmıştı. Elini uzattı kalkmam için. Elini görmezden gelip kendim kalktım.
"Sinirlerimi bozuyorsun Şafak, elimi tutunca sana aşık olmuyorum merak etme!" Dedi. Sessizdi ama bir o kadar sertti.
Bu mesele takım ruhunu ayırıyordu. Ve bu hepimiz için tehlikeliydi.
"Kasırga hiza al! Ana vatan'a dönüyoruz!" Dedi Kurt.
🚬
TÜRKİYE HAVA SAHASI/ HELİKOPTER
Herkes şakalaşıp gülüşürken ben çok sessizdim. Bir yandan Rüzgar'ın durumunu düşünürken Asena'yı da düşünüyor diğer yandan aklımdan hiç çıkmayan Barış'ın sözlerini düşünüyordum. Onunla bu aramızdakiler timin bütünlüğünü tehdit ediyordu. Ama bunu anladığını düşünmüyordum.
İki saattir beni izliyordu. Ne bakıyon da diyemiyordum ki!
"Şafak," dedi Kurt.
"Komutanım?" Dedim.
"Sen bizi dinlemiyor musun?" Dedi Fatih.
"Dinlemiyorum Fatih! Ne yapacaksın!" Dediğimde Kurt araya girdi.
"Üsteğmen Karaca!"
"Emredin komutanım" dedim gözünün içine bakarak.
Derin bir nefes verdi. Kankıran konuştu:
"Diyoruz ki, bizimle ilk operasyon için bir döner mi ısmsrlasan?" Dedi.
Saçmalık
"Komutanım mantıken sizin bana almanız gerekir," dediğimde Fatih ile Tarık'ın yüzü düşmüştü.
Ezen,"Yok komutanım, bizim gibilerle aynı ortamda bulunduğunuz için almalısınız," dediğinde ona en ters bakışımla baktım.
Kurt'un sessizce 'Eyvah' dediğini duydum.
"Tekrar et astsubay," dedim buz kesen sesimle.
"Komutanım valla o anlamda söylemedim," diye kendini açıklamaya çalıştı.
"Sus Astsubay Ezen!" Dedim hâlâ ona bakarkan. Sonra Barış'a döndüm. Bakışlarımın daha sert bir hal aldığını anladım.
"Komutanım Ezen'e 36 saatlik bir nöbet yazabilir miyiz," dedim. Kahkaha attı herkes. O ise sessizce bana bakıp gülümsedi. Ezen'e baktığında onu yalvarırmışçasına bakan gözlerini görünce daha da güldü.
"Astsubay Ezen! Sana en yakın tarihe 36 saatlik nöbet yazıyorum," dediğinde herkes daha çok güldü lakin Ezen hiçde öyle değildi.
"Ama komutanım-" derken sözünü kestim ve
"Ses kes Astsubay," dedim.
🚬
MARDİN/ UMAY'IN EVİ
Sivil halimden çıkıp üstüme doğru düzgün şeyler geçirdim.
Umay'ın kombin::
Odamdan çıkıp mutfağa ilerlediğim sırada zil çaldı. Kapıya gittim. Kapıyı direkt açtım. Karşımda sizil haliyle duran bir Kurt vardı.
"Siktir," dedi bir ağız dolusu beni süzerken.
"Ne var? Niye geldin," dedim hızla.
"Çağatay'ı akşam çağırmışsın bizide çağırdı da sen hayırdır?" Dedi Kurt.
Evet Çağatay'ı akşam yemeğe çağırmıştım. Onunla sohbet etmek güzel oluyordu.
Asıl sen hayırdır piç kurusu?!
"Asıl sen hayırdır Barış? Ben davet ettim mi seni!" Dedim hızla.
"Etmedin ama geldim ayrıca bu halinle mi karşılayacaksın Çağatay'ı" dediğinde kendime baktım.
"Ne varmış halimde?" Dedim ona tekrar bakarak. Tek kaşım havadaydı.
"Sen bana sivil mi dövürteceksin Umay!" Dedi sertçe.
Daha fazla katlanamazdım buna. Kapıyı kapatmaya çalıştım ama araya ayağını koydu.
"Umay tamam aç bir şey demiyorum," dedi
Zaten diyemezsin puşt!
İçeri girdiğinde beni iyice süzdü. Her bir zerremde kaşları çatıldı.
"Bakmasana öyle Barış!" Dedim en sonunda. Gözlerini üstümden alıp ayakkabılarını çıkardı ve kenara koydu. Mutfağa geçtim. Arkamdan o da geldi. Derin derin soluklar alıyordu. Arkamı ona döndüm.
"Hayırdır Barış sen ya! Komutanımsın diye her boka karışamazsın," dedim.
"Sütyeninin askıları gözüküyor arkandan! Bir de bordo seçmişsin!" Dedi sinirle.
"SANA BE!" Dedim sertçe.
Derin nefesler almaya devam etti. Bana arkasını dönüp ellerini tezgaha yasladı. Başını öne eğip sakinleşmeye çalıştı. Bir süre sonra tekrar bana baktı.
"Umay ben yemek yapayım, sende üstüne düzgün şeyler giyin, altınada! Hem sen zaten yemek yapmayı pek sevmezsin..." dediğinde şok olmuştum.
Ulan bunu nerden biliyon!
Çatık kaşlarımla süzdüm onu. Şort vardı altında. Bacak kaslarını görebiliyordum. Üstünde ise ince beyaz bir tişört vardı.
"Yemek yapabilecek nisin ki," dediğimde alayla güldü. Unuttuğum bir şey vardı ki bunu Barış Bozkurt'a söylemiştim. Onu az çok tanıyordum. O yapamadığı şeyi 2 dakikada ya yaptırır yada inat eder yapardı.
"Yaparım. Ne istersin yemeğine?" Dedi Kurt. Sesinde alay ve özgüven vardı.
"Kuru fasulye pilav?" Dedim seçenek ararmışçasına.
"Güzel olurdu ama fasulyenin önceden ıslatılması gerekir Şafak. O yüzden olmaz..." dediğinde mutfakla alakamın onunla yarışamayacak kadar düşük olduğunu anlamıştım. Bu bilgiyi daha yeni öğrenmem beni onun gözünde küçük düşürmüş olacakki bana hâlâ incelermiş gibi bakıyordu.
"Ne biliyim ben! Yap işte bir şeyler!" Dedim sertçe.
"Yani üstünü değiştireceksin?" Dedi umut ararmışçasına.
"Maalesef evet! İki saat senin dır dırını çekemem," dedim ve odama doğru ilerledim. Üstüme onun tabiriyle 'düzgün şeyler' giydim.
Umay'ın yeni kombin:
Mutfağa geri döndüğümde salatalık kesiyordu.
"Oldu mu komutanım? Erdiniz mi muradınıza!" Dedim kollarımı iki yana açarak.
Bana ters bir bakış attı. Sonra iyice süzdü beni. Önüne dönüp derin bir nefes verdi.
"Daha iyi Umay..." dedi sessizce.
Kral sen ne bekliyorsun benden? Daha ne kadar kapanabilirim?
Dolaba ilerledim. Sanki evde ne olup olmadığını bilmiyormuş gibi içki aradım.
"İçki var mı sizde?" Dedim ona bakarak. Canım çok fazla içmek istemişti.
"Bilmem... Kankıran gelsin, geri gönderirim bakması için..." dedi domatesleri kesmeye başlamışken.
Yaptığı işe karışmak gibi olmasında... hacı sen n'abıyorsun? Ayrıca kendim gidip alabilirim... ama şuanda istiyorum ya hani!
"Şuanda istiyorum..." dedim ona diklenerek. Hafifçe eğildiği tezgahın üzerinden doğruldu ve tamamiyle bana döndü.
"Umay delirtme beni, millet gelecek birazdan! Sen içkinin peşindesin! İçmeyeceksin umarım 3 koca adamın yanında..." dedi ve bir tık haklı gibiydi.
Ama sana mı soracağım be ne zaman içeceğimi!
"İçeceğim. Sana ne!" Dedim sertçe. Derin bir soluk daha alıp verdi. İçinden sabır dilediğine emindim. Ama niye böyle davranıyordu ki...
"Tek ben yanında olsaydım kaç şişe bitirdiğin zerre umurumda olmazdı. Ama başka eril varlıklar olursa etrafta, cidden deliririm. Kendime adli sicil kaydı oluşturum." Dediğinde doğrudan bana bakıyordu. Bunu hiç utanmayarak söylemişti.
Kıskanıyor muydu... ama ben ona ait değildim ki! Ben kimseye ait değildim! Ben bana aittim. Başka kimsenin olamazdım. Olmazdım...
Biraz daha sessiz kaldık. Sonra o işine döndü. Bense sandalyeye oturdum.
"Çocukken bir oyun oynardık hatırlıyor musun?" Dedi bir anda. Hangi oyundan bahsediyordu ki? Ayrıca çoğu şeyi hatırlamadığımı ona söylemiştim.
"Hangi oyun?" Dedim sessiz ve düşünceliyken.
"Yıldız oyunu... gece balkona çıkıp yıldızlara bakardık. Hangi yıldız daha parlak diye bakardık. En parlak yıldızı bulan kazanırdı," dediğinde hâlâ arkasını bana dönüktü. Ve oyunu maalesef ki hatırlamıştım... ama hatırlamam gerekirdi.
"Hatırlayamadım," dedim aklıma gelen anlarımız kenara iterek. Öfledi.
"Yazık... bir daha kine oynayalım diyecektim," dedi. Ve sesi nedense kulağıma değişik gelmişti.
Sanki canı yanmıştı...
"İyi misin," dedim ayağı kalkarken.
"Evet! Otur sen!" Dedi panikle. Bir boku becermişti. Yanına gittiğimde avcundan kan geliyordu. Derin bir şekilde kesmiş gibiydi.
"BARIŞ! AFERİN SANA NE GÜZEL BIÇAK KULLANIYORSUN!" diye bağırdım sinirle. Bileğinden tutup elinin tersini elimin üstüne koyarak avcuna baktım. Üflemeye başladım yaraya. Nedense canımdan can gidiyordu üfledikçe...
Sanki ben üfledikçe onun canını daha çok yakıyor gibi hissediyordum.
Bileğini iyice kavrayıp üflemeye devam ederken onu yanıma alarak odama geçtim. Bir tane fularım vardı. Onunla sarabilirdim...
Umay'ın fuları:
Fuları alıp eline sardım. Fularım hep kan olmuştu.
Barış'a baktığımda doğrudan bana bakıyordu.
"Acıdı mı?" Dedim sessizce. Cıkladı bu soruma.
"Ama şunu anladım..." dedi sessizce kafamı 'niye' dermişçesine hareket ettirdim.
"Ben doğru yıldızı bulmuşum Umay... iyiki seni bulmuşum..."
🚬🚬🚬
Okuduğun için teşekkür ederim küçük yıldız💙💫
