20. bölüm · Gecelerin Altındaki Sabahlar. (G. A. S.)
18. Bölüm: Karaca ve Kurt/ II
Bu bölüm omuzlarındaki yükü paylaşamayanlara...
SINIR ÖTESİ TOPRAKLARI
KDM. ÜSTEĞMEN KARACA.
Bir insan öleceğini hiç hissetmiş midir? Ben o gün Kars'dan çıkıp sınır ötesine gittiğimiz zaman bunu hissetmemiştim halbu ki. O kadar şehidin arasında hissedememiştim bu duyguyu. Sanırım o zaman yaşamak için bir sebebim yoktu ama artık vardı.
Barış için yaşamalıydım.
Bu durum aklım iyice karma karışık bir hâl almasına sebep olmuştu.
Ayağımın acısına rağmen ilerlemeye devam ediyordum. İçimdeki seslerden biride daha kurtulamadık diyordu. Belki de haklıydı.
Bu durum yok sayanack bir şey değildi. Eğer bizimkiler beni bulamazsa burada Karaca can verirdi. Ağaçların arasına tekrar girdiğimde soluk alamaz bir hale gelmiştim. Bir ağacın kenarına çöktüğümde sırtımı yasladım hemen. Yanlış iz bırakmalıydım. Kalkmalıydım. Yalnız gözlerim buna yardımcı olmuyordu. Kapanmak isteyen göz kapaklarım ve etrafı ezberlemeye çalışan gözler.
Ayağa kalkmak için hamle yaptığımda o morarmış şişkinlik acına okurum, dermişçesine sızladı. Acı dolu boğuk bir inilti döküldü susuzluktan kuruyan boğazımdan.
''Kalk Umay, kalk'' diye fısıldamaya çalıştım lakin sesim çıkmamıştı.
Ayağa kalkmaya çalıştığımda sanki dizlerimin bağı kopmuştu da kalkamıyordum.
Sessizce tekrar hırıltılı bir inleme koptu boğazımdan. Devam etmeliydim. Şimdi duramazdım.
Ayağımın ağrısına rağmen kalkabilmiştim. Sendeleye sendeleye yola devam ettim.
Barış Bozkurt...artık gelsen çok iyi olur...
🚬
Kurt.
Umay'ın bıraktığı izlerle devam ediyorduk. Bir sürü sahte izler bırakmıştı kurban olduğum.
Aras seslendi, ''Komutanım...''
''Bir şey mi buldun,'' diyerek ona döndüğümde yere odaklanmıştı. Ne vardı ki?
Hızla yanına gittiğimde yerdeki o kan lekeleriyle karşılaşmam yine nefes alamama sebep olmuştu. ''Bu izler daha yeni oluşmuş komutanım. Komutan Şafak buralarda bir yerlerde olabilir...'' dediğinde gözlerim hemen etrafı taradı. O kan lekelerinin devamı vardı. Umay...
Ne olur onun olsun bu lekeler. Bulayım artık onu. Ne olur...
🚬
Karaca.
Adımlarımı yavaşlattığımda uzaktan gelen adım seslerinin netliğiyle nefesim titremişti.
İzimi bulmuşlar mıydı?
Hemen ağaçlık yere doğru koştum ve çalılıkların arasına girdim. Daha fazla adım atamayacağımı anlayınca sürünmeye karar verdim. Yerde sürünmeye başladığımda toprak, bitkiler ve böceklerle iç içe olmuştum resmen.
Böceklerden normalde tiksinen ben şimdi siklememiştim bile. İz bırakmadan sürünmeye çalışmak zordu ama deniyordum. Çalılıkların arasından çıktığımda koca bir çınar ağacının iki yanında olan çalılıklar ve uçurumun hemen dibinde olması güzel bir saklanma alanı oluşturmuştu.
Adımların iyice yakınlaşmasıyla artık iyice köşeye sıkışmış hissediyordum. Hızla o ağaç ile çalılığın olduğu yere saklandım. Uçurumun yüksekliğini buradan hesaplayamıyordum. Oraya saklanmaya çalışmak yaralı olan ben için büyük bir hata olabilirdi.
Dikişlerimin patlaklığı, bacağımda ki şişkinlik, yüzümdeki morluklar, ayaklarımdaki küçük taşlar ve bana ilaç verildi mi psikolojisi artık tamamen gitmişti. Bir kaç saat öncesine kadar üşüyordum. Şimdi ise üşümüyordum. Hipotermi olabilir miydi? Saçmalama... bu mevsimde bu bölgede hiporermi geçiremezsin.
Son dakikalarımın olduğunu hissediyordum.
Doğduğum gün mü ölecektim şimdi?
Bugün 23 Ekim, bu dünyada varoluşumun günü. 29 yaşına bastığım gün ölüyordum. Ne de harikaydı?
Gözlerim kapanmaya başlamıştı.
Kapatma gözlerini! Bu kadar kolay pes edemezsin! Yapma!
O Komutan Şafak bağırıyordu Umay'a ama artık o da tükendiğimizin farkındaydı. Gözlerimi kapattım yavaşça.
Karşıma çıkan o manzarayla şok olmuştum. Yanımda Kuleli'den arkadaşım Simay vardı.
Hayır...n'olur olmasın...psikolojimi kurtarmak için çok çabaladım ne olur...
Simay sessizce bana baktığı an iki kaşının ortasına saplanmıştı mermi.
Gözlerimi açtım yavaşça.
''KOMUTANIM! BURADA KAN LEKELERİ DAHA FAZLA!'' Diye bağıran birini duydum. Elim sessizce boynuma gittiğimde kolyemin olmafığını fark ettim.
Nergis çiçeği kolyesini düşürmüş müydüm?
Sesleri de ayırt edemiyordum artık. Yavaşça gözlerim yine kapandığında karşımda babamın cenaze törenini buldum. Açmaya çalıştım gözlerimi ama yapamadım.
Annemin çığlıklarını duydum tekrardan. Abimin beni sessizce sarmaladığı. Nasıl da değişmişti hemen bakışları? Daha dün yumuşacık bakıyordu oysa. Ne ara sertleşmişti o gözler? Sessizce al yıldızlı bayrağa baktım. Dizilerdeki gibiydim şuanda. Ama her şey gerçekti. Babamı o tabuta komuşlardı. Elime de çerçeveli fotoğrafını bırakmışlardı. ''Abi babam orada mı?'' Dedim o tabutu gösterirken. ''Evet,'' dedi kısaca. Oysa eskiden sorularımı uzun uzun cevaplardı.
Gözümü açtım tekrardan. Daha fazla göremezdim o günü.
''UMAY!'' Diye bağıran birisini daha duydum. Ama bu sefer sesi çok yakındı. Önümde birisi belirdiğinde kim olduğunu dahi ayırt edememiştim. Sessizce yavaş yavaş kapanmamasına gayret etsemde kapanmıştı gözlerim.
🚬
Mardin Devlet Hastanesi.
Barış Bozkurt.
Bulmuştum onu.
Bulmuştum nefesimi.
Şükür ki bulmuştum...
İçeriye yine giremiyordum. Ama kapının önünden de ayrılmıyordum. Umay'ın yoğun bakımda geçirdiği 29 saat 28 dakika 58 saniye...59...
29 saat 29 dakika 2 saniye...
Gözümü dahi kapatmamıştım. Sadece içeriye bakıyordum.
''Oğlum su iç bari,'' diye gelen annemin sesini bile zor algılamıştım.
Yüzündeki kan çekilmiş gibiydi ilk saatlerde. Şimdi ise biraz olsun renk gelebilmişti o aşık olduğum kadına. Ailesine haber vermemiştim. Versem de ne Kenan gelebilirdi ne de Çağla. Makbule teyze zaten gelmemesi en doğru olandı.
Doktor Efsun'un kapının önüne geçip kapıyı açmasıyla dikkatim dağıldı. Hızla o camın önüne geçtim. Son olaylardan sonra devlet hastanesine gelmişti bu Doktor. 1 saatte bir yaptığı kontrolün aynısını yapıp çıktığında karşısında dikildim.
"Daha iyi. Hayati tehlikeyi atlattı. Uyanana kadar yoğun bakımda kalacak," dedi ben daha sorumu sormadan.
"Yanına gidebilir miyim artık?" Dedim zar zor çıkan sesimle. Bir iki saniye sessiz kaldı Efsun Polat. Daha sonra arkamdaki birisine baktı ve beni işaret etti. ''Hemşire yardımcı olsun, sadece 5 dakika.'' Diyip uzaklaşırken. 29 saat 32 dakikadır beklediğim cümleyi kurmuştu.
Hızla hemşireyi takip edip üstüme o mavi önlüğü, eldiven, beyaz maske ve başıma geçirmem için bir şey vermişti. Bunun adı neydi ya...siktir et.
Odanın içine girdiğimde oda oldukça ilaç kokuyordu. Umay sevmezdiki ilaç kokusunu. Hafif sağa eğilmiş başı, iki yanına bırakılmış eli, nefes alması için yerleştirilen o hava makinesi...
Bir tavure çekip oturdum sağ tarafına. Sessizce eğilip ellerine öpücükler kondurdum. Dudaklarımın hiç bu kadar yavaş ve kibar olduğunu hatırlamıyordum.
"Umay'ım...'' diyerek başımı kaldırdım sessizce. Cevap vermedi.
''Kurtarabildim mi seni?''
Cevap yok.
''Geç kalmadın de bana Şafak. Aç şu vatanımdaki bir çift toprağımı''
Cevap yok.
''Uyan be kızım. Acı şu Yüzbaşı'ya...''
Cevap yok.
Sessiz sessiz onu izleyip elini tutarken kapı açıldı ve hemşirenin kısık sesi duyuldu.
"5 dakika doldu. Çıkabilir misiniz?'' Ne ara dolmuştu şu 5 dakika? Sessizce ''Ben gidiyorum. Yalnız hissetme olur mu? Hastanenin dışında küçük işlerim var. Hemen geleceğim yavrum. Tamam mı?''
Cevap yok.
Sessizce ayağı kalkıp Umay'ın saçına bir öpücük bıraktım. Elini bırakmak istemesemde bırakmak istedim ama parmağım sıkıca sıkılarak durduruldu. Hemen gözlerim Umay'a kaydı. Ufacık da olsa aralanmıştı gözleri.
''Beyefendi çıkar mısınız,'' dedi hemşire direterek. ''Uyandı,'' dedim sessizce.
''Barış...'' demeye çalışmıştı. Çıkmamıştı sesi ama ben anlamıştım ne dediğini.
🚬
Umay.
Göz kapaklarımın üzerine sanki bir tır park etmişti. Onun kokusu var odada. Bir şeylerle uğraşıyor seslerden anladığım kadarıyla.
''Belanı sikerim senin, çak şu ateşini artık amına koyayım,'' Bu sefer sesi daha netti. Sigarayla mı uğraşıyordu ki?
''Çok şükür amına koyayım. Allah razı olsun.'' O çakmakla mı konuşuyordu? Sessizce gülümsediğimde mimiklerimin de normale döndüğünü anlamıştım.
Aslında ne olduğunu bile hatırlamıyordum. Ben nerdeydim? Niye uyuyordum? Ne zamandır uyuyordum? Ne olmuştu bana?
''Toprak gözlüm iki dakika daha bekle ne olursun. Her şey karıştı!'' Ne karıştı be adam, ne karıştı?! Ayrıca ben niye bekliyorum ya?
Bir süre sonra Barış'tan ''oh be...'' rahatlamasını duydum. Ne bok yemişti bu?
Gözlerimdeki o ağırlık geçtiğinde yavaşça gözlerimi aralamaya çalıştım. İlkinde başarılı olamamıştım. Lakin diğerinde aralanabilmişti.
İlk bakışım hiç net değildi. Sanki gözlerim netlemeği unutmuş gibiydi. Daha sonra gözümü kırptığımda geldi görüntü.
Barış o uzun koltuğa oturmuş telefonuyla uğraşıyor bir yanında koltuğa koyduğu mumları yakılmış pasta diğer tarafında ise küçük bir hediye kutusu.
Bugün günlerden...günlerden 23 Ekim miydi? Ama...en son ölüyordum ben...
Lan ben ölmedim! O kadar hissetmiştim ama yani ya...göstermeliktin bari niye bu kadar kısa sürdün be his...
Barış başını kaldırdığında ona baktığımı görünce ne yapacağını bilemedi. ''Ya sen niye Barış diye seslenmiyorsun? Ödüm bokuma karıştı!'' Cevap verememiştim. Sadece gülümseyebilmiştim. Sesim çıkmıyor gibiydi.
Sessizce pasta tabağını aldığımda tam başımın yanında diz çöktü. Pastayı da üflemem için kaldırmıştı. ''Doğum günün kutlu olsun Umay Karaca...'' Geçmemiş miydi ki doğum günüm?
''Barış...'' dedim zar zor çatlayan sesimle.
''Barış sana kurban,'' dedi hemen.
''Doğum günüm geçmedi mi ki?'' Dedim. Hâlâ zar zor çıkıyordu sesim.
''Geçti ama kutlanmayan bir doğum günü görevini asla tamamlamamış demektir. O yüzden tamamlansın değil mi görevi?'' Derken gözlerimin en derinlerine bakıyordu. Her saniye daha da çok eriyordu. 21 yıl sonra ilk defa görevi tamamlanan doğum günüm...
Yakup'un yanında doğum günlerimde gitmişti. İşte o ilk kutlanmayan doğum günümde anlamıştım Küçük Umay'ın öldüğünü. Bir insan kaç defa ölebilirdi ki?
''Nefesim yetmez,'' dedim zar zor çıkan sesim toparlanmaya başlamış gibiydi.
''Yardım ederim,'' dedi Barış hemen. ''Ama önce dilek dile,'' dediğinde ilk aklıma gelen şey Barış olmuştu. Hemen dibimdeki kişiyi dileyecektim.
Barış'la beraber çok mutlu bir hayat diliyorum.
Sessizce üflemeye çalıştım ama 5 mumdan sadece ikisini söndürebilmiştim. Hemen yardıma koşup üfledi. Son kalan mumu da bana bırakıp üflemem için bekledi. Sessizce onu da üfledim ama sönmedi. Tekrar üfledim ama yine sönmedi. Tekrar üflediğimde yüzüme doğru temas eden bir nefes daha hissettim. Aynı anda üflemiştik sönmeyen muma ve sönmüştü.
''İyiki doğdun Toprak gözlüm...'' dedi sessizce. İçimdeki bir yer değil, her uer kıpır kıpır olmuştu. Komutan Şafak bile değerli görüldüğünü hissediyordu. Barış pastayı komodine bırakıp dudaklarıma yaklaştığında kapı tıklanmadı, bildiğin yumruklandı.
Barış sinirle gözlerini dudaklarımdan alıp kapıya diktiğinde kapının arkasındaki kişinin yaşama ihtimalinin sıfıra yaklaştığını hissettim.
Barış ayağa kalkıp kapıyı açtığında zar zorda olsu Kasırga'nın heyecanlı heyecanlı beklediğini görmüştüm. Bu da çok sesli olmasa da kahkaha atmama sebep olmuştu. İlk defa bu kadar değerli hissediliyordum. İlk defa...
''Amına koyayım ben aradığımda çalın şu kapıyı demedim mi ben size! Ayrıca kim yumrukladı lan şu kapıyı!'' Dedi Barış sinirini Kasırga'ya püskürterek. ''Fatih yumrukladı,'' dedi Aras. Fatih de hemen ''Komutanım yalan söylüyor. Hem o kapıya daha yakın!'' Böyle atışmaya başlamıştı ikisi. Barış hâlâ içeri almamıştı onları. ''Hayatım içeri alsana milleti...'' dediğimde bakışları bana kaymıştı. İçi gittiği belliydi. Şaşkınlığı ise en çok belli olan şeydi.
''Ne dedin,'' derken kapıyı Kasırga'nın yüzüne kapatmıştı.
''İçeri alasana milleti...'' dedim hemen. O kelimeyi tekrardan söylemem. Bana ne!
''Umay...hayatım mı dedin bana sen?'' Diye sorduğunda yanaklarım kızarmıştı.
''Evet?'' Dedim cilveli cilveli. Sanırım yaralıyken cilve yapmak daha kolaydı. ''Tekrar der misin,'' dedi Barış. Niye tekrar diyorum ya? Neyse...
Dudaklarımı araladığımda dışarıdan Tarık'ın sesi duyuldu. ''Komutanım işiniz bittiyse içeri girebilir miyiz? Pasta çok güzel gözüküyordu.''
Barış sinirle soluduğunda gözlerini kapatmıştı. ''Hayatım...'' diye fısıldadım kapının dışında beklemekten çatlayan Kasırga'ya rağmen. ''Kurban olsun sana bu hayat,'' dedikten sonra gözlerini açtı ve hızla kapıyı açtığı gibi Tarık'ın yakasına yapışıp içeri aldı. ''Pasta mı yemek istiyordun Tarık Efendi?'' Dedi Barış sinirle. ''Yok yok istemiyorum Komutanım! Vallahi istemiyorum! Billahi istemiyorum!'' Diye avazı çıktığı kadar bağırdığında Barış'tan kafasına şamarı yemişti. ''Hastane lan burası! Sessiz ol,'' diye uyardı Barış. Barış Tarık'ın yakasını bıraktığında Kasırga'nın diğer üyeleri de tıpış tıpış içeri girmişti. Lakin bir eksikle...Boğaç neredeydi?
''Boğaç nerede?'' Dediğimde aklım sağlık ocağına gidiyordu.
''Ankara'da. Çağırıldı, merak etme iyi de.'' Dedi Emre. Burada olmamasına sevinmiş gibiydi.
''Dağıtın hediyelerinizi o kaçık doktor gelecektir şimdi,'' dedi Barış kapıyı gözleyerek. Bana hediye de mi almışlardı? Bir de...kaçık doktor kim lan?
''Komutanım teesüf ederim. Efsun hanıma lütfen kaçık demeyiniz,'' dedi Tarık bilmiş bilmiş. Lan yoksa...
''Ben ne bilmiyorum?'' Diye araya girdim Tarık'ı süzerken.
''Tarık Komutanım Efsun Doktora yanık komutanım,'' diyen kişi Alparslan olmuştu. ''Ama ne güzel saçlarını savuruyor öyle,'' dedi Tarık içi giderek.
Aras, Asena, Fatih, Emre, Barış ve ben ''eyvah'' dedik aynı anda.
Kahkahalarımız havada uçuşurken benim en mahcup olduğum ana gelmiştik. Emre sessizce hediye paketini uzattı. ''İyi ki doğdun Karaca,'' dediğinde bile mahcup hissetmem normal miydi? Sessizce hediyeyi alırken ''Sağol'' dedim utanarak. Rütbelere göre dizilmişlerdi. Sıra Elif'teydi. ''Valla ben bir şey almadım,'' dediğinde mutlu olmuştum. En azından biraz daha az mahcup olacaktım. Fatih'te sessizce hediyesini uzattığında bir kupa olduğunu anlamamak mallık olurdu.
''Ne güzel paketlemişsin öyle. Maşallah, ne olduğu hiç anlaşılmıyor.'' Diye dalga geçti Aras. ''Komutanım şuna bir ceza meza bir şey yok mu ya!'' Diye eliyle Aras'ı gösterirken bir yandan da sesindeki isyanla Barış'a bakıyordu Fatih.
''Kesin sesinizi! Bu gidişle Tarık'ın Efsun'cuğu gelecek ve ben hepinize ceza vereceğim,'' dedi Barış sinirle. Tarık'ın göğsü kabarmıştı ki Fatih düretene kadar. Tarık'da hediyesini uzattı. Aldım mahcupça. Sıra Aras'a gelmişti. ''Komutanım, bakın en güzel hediye benimki! Çok seveceksiniz. Hemen açın olur mu,'' diye hediyeyi uzattığında çok ağır bir şeydi ve direkt bırakmıştı yaralı ellerimi. ''Hayvan,'' dedi Barış Aras'a bakarken. Emre sessizce kutuyu açmam da yardımcı oldu. ''Bu bizim Asena'yla ortak hediyemiz komutanım. Malum bizim düğün işleri falanda var. Ayrı ayrı alamadık. Kusura bakmayın,'' dediğinde daha da mahcup olmuştum.
''Ya sadece kutlasanız bile yeterdi,'' dedim mahcupça. Barış 'üf'ledi bu hâlime. ''Yavrum ne güzel hediye işte. Neyine mahcup oluyon?'' Dediğinde Kasırga hemen 'o'lamıştı yavrum kelimesini. Ya ben zaten mahcup ve utanığım niye böyle yapıyorsunuz siz?
Kutuyu bir şekilde açmıştık ve karşıma çıkan çay bardağı takımıyla gülüşüme engel olamamıştım. ''Çok teşekkür ederim...'' dedim sessizce. Acaba ilk defa bu kadar hediye aldığım belli oluyor muydu? Alparslan'da küçük bir hediye paketi uzattıp aldığımda tüm bakışlar Barış'a kaymıştı. O da bakoşlarını kapıdan alıp koltuktaki küçük hediye kutusunu alıp uzattı. Yavaşça açtığımda karşıma çıkan şeyle şok olmıştum. Araba anahtarı mıydı o?
''Barış...''
''Efendim,'' dedi Kasırga'nın varlığını hatırlatarak.
''Anahtar mı bu?'' Dediğinde Kasırga'nın tüm üyelerinin bakışları donumuştu tek Barış ile Emre dışında.
''Evet,'' dedi Barış sakin sakin.
''He yani sadece anahtar hediyesi...değil mi?'' Dedim sessizce. Anahtarı kutudan aldığımda gördüğüm şey kocaman Mercedes logosuydu. Ama bunlar çok pahalıydı...Barış sadece anahtar almıştı kesin.
"Otoparkta devamı var onun,'' derken hâlâ sakindi. Aras'dan bir tane ''Hassiktir,'' duyulmuştu. Gerçekten de 'Hassiktir'di. Aras en büyük hediyenin onun alamadığına üzülmüştü lakin ben ise şoktaydım.
''Barış...'' dedim sessizce.
Barış ise Kasırga'ya dönüp ''Hasta ziyaretinin kısası makbuldür. Siktirin gidin,'' diyerek kovdu herkesi. Tarık çıkmadan önce ''Komutanım bende sizi çok seviyorum bana da bir G kasa nasıl olur?'' Diye Barış'a yalakalık yaptı.
Kasırga çıktığında Barış'la baş başa kalmıştım. Bu hediye çok büyüktü...
''Ne oldu,'' diyerek yanıma oturduğunda şaşkınlığıma anlam veremiyor gibiydi.
''Nasıl ne oldu? Barış araba almışsın!'' Dedim şokla.
''Evet güzelim,'' dedi Barış sakin sakin. Bu adam milyonerdi de ben mi bilmiyordum? Bu arabalar bir ev parasıydı!
''Kaç lira verdin sen buna!'' Dedim sinirli sinirli.
''Sana ne ya! Allah Allah...hediyenin fiyatı söylenir mi hiç?'' Diye çıkıştı.
''Barış ama bu çok büyük bir hediye...'' derken sesimin mahcupluğu artmıştı.
''Ya normalde başka bir şey alacaktım ama şimdi Aras ile Asena'nın da düğünü var ya. Ona da el atmam lazımdı. O yüzden bunu aldım. İdare edersin dimi?'' Dediğinde daha da şok olmuştum.
''Barış senin bankanda ne kadar para var tam olarak?'' Dedim şok üstüne şok olmuşken.
''Var işte,'' dedi sadece.
''Sen zenginsin?!'' Dedim daha da bir şok yaşayarak.
''Yok değilim. Sadece senin için para harcamayı seviyorum o kadar,'' derken zenginliğini yalanlıyordu.
''Ama bu...'' dediğimde sözümü kesti.
''Benim güzeller güzeli sevgilim. Aldım işte. Artık o araba senin. Hem beraber kullanırız fena mı?'' Dediğinde iyice sessizleşmiştim.
''Küçükken lojmanın karşısındaki yoldan Mercedes geçince çok hayran kalıyordun. Hâlâ Mercedes'i seviyorum de bana. Yoksa gider yeni araba alırım,'' dediğinde hemen atıldım. ''Yok yok. Çok seviyorum Mercedes'i,'' dedim panikle. Uzanıp sessizce saçlarımı öptü.
''Niye...'' dedi sessizce. Anlayamamıştım. Melun bakışlar atınca devam etti. ''Niye her operasyonda ödümü koparıyorsun?'' Dediğinde bunun cevabını bende bilmiyordum.
🚬
Günler o kadar zor geçmişti ki. Efsun'a en son yalvarıyordum beni taburcu etmesi için. Efsun ise tedaviyi reddetmeme rağmen beni orada tutup tedavime devam ediyordu. Kasırga'dan bir iki gündür ses seda yoktu. Barış'a da haliyle ulaşamıyordum.
Bugün taburcu oluyordum şükür ki. Çağatay ile Begüm gelmişti beni almaya. Yarın veya sonra ki gün Begüm'ü istemeye gidecektik ama Begüm oldukça gergindi. Tanımasam istemiyor bu işi diyecektim ama tanıyordum işte. Çağatay'la olan hayata can atıyordu.
Otoparka doğru sessiz sessiz ilerlerken Mercedes'imi arıyorduk. Begüm'ün dediği kadarıyla Barış'a yüklü bir şekilde bir miras yatmış. Bunun üzerine aldığı ödüllerin yanında verilen paralar, kendi maaşı ve ekstra bazen operasyonlar için para verilirdi. Böylece onun gerçekten zengin olduğuna tatmin olmuştum.
Mercedes'imin önüne geldiğimde plakaya baktım doğrudan. 06 UKB 1600
UKB'nin açılımı düşündüğüm şey miydi?
Umay, Karaca, Bozkurt...
Ulan Barış...
Çağatay arabanın anahtarını almaya çalıştığında anahtarı tutan elim sıkılaşmıitı. Çağatay'a gitti ters bakan bakışlarım.
''Hayırdır,'' dediğimde anahtarı kendine doğru çekmeye çalıştı. Arabayı ilk ben süreceğim!
''Umay versene şunu!'' Dedi kızgınlıkla. Anahtarı sertçe geri çektiğimde Begüm'e baktım. ''Bu adamla evlenmek istediğine emin misin? Bu malla,'' dediğimde sessizce gülümsedi ve başıyla onayladı beni.
Çağatay kendine çekti tekrardan anahtarı. E günah benden gitti o zaman
🚬
Arka koltuk prensesi olan Çağatay'ın yanında konuştuğumuz konu daha da komikti. Çağatay sürekli üflüyordu. Biz ise sürekli konuşuyorduk. Bana üflediği o kadar belliydi ki.
''Sonra işte abin topu attığı gibi annemin evlilik yıldönümü hediyesi vazoyu kırdı,''
''Eyvah...'' dedi Begüm dertli dertli.
''Abim geldidiğinde ben Barış'la parçaları birleştirmeye çalışıyorum. Japon yapıştırıcısını falanda ellerime bulaştırmıştım hep...'' dediğimde Begüm gülmeye başladı. ''Nasıl geçti o?'' Geçmişti bir şekilde. Babam geldiğinde yumuşak yumuşak çıkarmıştı. ''Çıktı işte.'' Dedim sadece.
Babamla hesaplaşma vakti ne zamandı...veya olacak mıydı?
🚬
Yavaş yavaş evime doğru çıkarken aklım babam olacak o adamdaydı. Onunla görüşmeli miydim?
İçeri girdiğimde evimin havasız kaldığını anlamak zor olmamıştı. Sessizce balkon kapısını ve diğer odaların camlarını açtım.
Evin sessizliği huzur bozucuydu. Televizyonu açıp sesini yükselttim. Bir yemek programı vardı kanalda. Kumandayı orta sehpaya bırakıp mutfağa geçtim. Su bardağımı şişeyle dolduracakken o şey ile karşılaştım.
Arıtma takılmıştı çeşmeye.
''Anasını satayım...'' diye fısıldadım sessizce. Barış mı yaptırmıştı? Eğer Barış yaptırmışsa o zaman banyoya da girmiştir...eyvah.
Su içmeden çıktım mutfaktan ve hızla banyoya ilerledim. İç çamaşırları dizmiştim her yere. Ne olur girmemiş olsun...
Banyoya girdiğimde ne makinenin üzerinde çamaşırım vardı ne de duş kabininin üzerinde vardı.
Hassiktir...
Odamdaki pencereyi açarken çok da üstünde durmadığım çamaşır sepeti...
Lambayı kapatıp hızla odama girdiğimde dolabımın kenarındaki iç çamaşırlarımla dolu çamaşır sepeti vardı, çamaşırların üstüne bırakılmış bir notla beraber.
''Kurumuşlardı toplayayım dedim. Bir iki günlüğüne Kasırga'yla Ankara'ya gidiyoruz. Geldiğimde şu tek başına göreve devam etme olayını konuşacağız güzelim. Kolunun üzerine çok gitme. Ayağına krem sürmeyi ihmal etme. Öptüm o toprak gözlerinden Şafak'ım.
Bir de plakanı beğendin mi? Resmi işlemlerden sonra plakayı değiştirmek zor olur. Değil mi, Umay Karaca Bozkurt.
'Hayatım' diyeceksin tekrardan haberin olsun!!!
Görüşürüz Toprak Gözlüm.
~Barış''
Öylece kalakalmıştım. Birincisi sen niye benim çamaşırlarımı topluyon? Kurumaları bir mazeret değil. İkincisi Ankara'da ne işiniz var ve beni niye almıyorsunuz?! Ankara'yı benden iyi bilemezsiniz ya!
Diğer şey ise...göreve tek başıma devam etmemi mi konuşacağız? Murtaza Yarbay bile aferin demişken mi? Gözüm kelimelerden iç çamaşırlarıma gitti. Bunları dolaba yerleştirsem iyi olurdu. Yoksa bu konuyu düşündükçe...off of.
Sessizce notu masaya bıraktım ve çamaşırlarımı yerleştirmeye başladım.
Eğer şu mevzuyu konuşacaksak başımız çok kötü ağrıyacaktı.
🚬
Akşamüstü.
Tavadaki su kaynamıştı. Önce tuzu serptim yetecek kadar. Sonra da makarnayı döktüm.
Hiçbir şeyle uğraşasım yoktu. O derin tavanın kapağını kapattığımda kapı çalmıştı. İçim ürpermişti o anda. Elim hemen belime gitti ve silahımı yokladı. Orada olmadığını anlayınca hrmen mutfaktan çıktım ve televizyon ünitesinin çekmecesini açtım. Silahımı aldığımda kapı tekrar çalmıştı. Kapıya vardığımda hemen o küçük delikten kapının ardına baktım.
Boyuna posuna ver şeyine hayran olduğum adam.
Kızgın gözüküyordu. Eğer bu kızgınlıkla o konuyu konuşursak kötü olurdu. Onu yumuşatmalıydım.
Silahımı bir kenara bırakıp kapının önüne geldim tekrardan. Özlemiştim onu ama o nottan sonra da içimi bir korku kaplamamış değildi. Kapıyı açtığım gibi onun elindeki poşetlere aldanmadan boynuna atladım. Beni tek eliyle kavradığı sırada bacaklarımı onun beline dolamıştım ve boynuna öpücükler konduruyordum.
''İyi misin,'' dedi çatlayan sesiyle. Sanki sinirini yatıştırıyordu. ''Seni özledim,'' dedim bir kedi misali. ''Bende güzelim...bende seni özledim."
Onun boynuna öpücükler kondururken kucağındaki benle içeri girdi kapıyı kapattı. Niye bana karşılık vermiyordu bu? Mutfağa girdiğimizde dakikalar önce yemek yapmaya çalıştığım için dağılan mutfağı gördü. Aklında soru işaretleri oluşmuşçasına ''Umay bu mutfağın hâli ne?'' Dedi.
''Ya sen bana karşılık vermiyorken niye mutfağı düşünüyorsun! İndir lan beni!'' Diye sesimi yükselttim kızgınlıkla. İnmek için çırpınmaya başladım. Göğsünü ellerimle itmeye çalıştım. Aslında yere bastığım gibi kaçardı ama beceremiyordum. Barış belimdeki sağ elini kalçama götürdü ve sol yanağı kavradı sağ eliyle. Sonra beni kendine bastırdı iyice. İçine hapsetti beni resmen. ''Elimdeki poşetler ve aklımdaki konu buna müsade edemiyor,'' dedi ciddiyetle.
Başaramamıştım. Barış üzerindeki sinirle başlayacaktı konuya.
Poşetleri bir kenara bırakıp makarnanın altını kıstı. Salona girdiğimizde beni bırakmıştı.
''Niye böyle bir şey yaptın Umay?'' Diyerrk benden uzaklaştı.
''Ne niye Barış?'' Dedim bilmemezlikten gelerek.
''Komutanım de Üsteğmen.'' Sesi oldukça sert ve netti.
''Emredersiniz Komutanım,'' dedim kabullenerek.
''Niye yaptın açıkla,'' dedi. İlk başta sustum ama bakışları çok sertti. O yüzden cevap verdim ya zaten.
''Görevi devam ettirmek için-'' dediğimde sözümü kesti.
''BEN SANA ÖYLE BİR GÖREV VERDİM Mİ!'' Diye bağırdı. Bana bağırmıştı. Herkese bağıran Barış bana da, Umay'ına da bağırmıştı. Ben herkesten farksız mıydım onun için?
''Bağırma,'' dedim sessizce. Lakin o sesimi duymamazlıktan gelmişti. ''BEN SANA YALNIZ KAL DEDİM Mİ ŞAFAK!'' Diye bağırdı...yine bağırdı.
''Bağırma Barış...'' diye tekrar ettim.
''Bağıracam Umay! Ya sen niye hiçbir şey söylemeden kendini onlara veriyorsun?''
''ÇÜNKÜ CEZAEVİNİN YERİNİ SADECE ÖYLE BULABİLİRDİK!'' Diye bağırdım bende.
''YA SANA BİR ŞEY OLSAYDI! NE YAPARDIK LAN BİZ? HİÇ DÜŞÜNDÜN MÜ UMAY!''
''DÜŞÜNMEDİM ÇÜNKÜ O AN DÜŞÜNDÜĞÜM TEK ŞEY GÖREVDİ!''
''BİZ SENİ DAĞ BAYIR ARADIK BE KIZIM! CANIMIZDAN CAN GİTTİ!''
''Kasırga'yı cezaevine götürmek için yapabilecrğim buydu.''
''KASIRGA'NIN İÇİNDE SENDE VARSIN! HEP BERABERDE BULABİLİRDİK!''
''BULAMAZDIK,'' dediğimde gözlerini kapatıp arkasını döndü bana. Parmaklarını saçlarına attı.
''Ya ölseydin Umay?'' Dedi çatlayan sesiyle.
''Ölmedim ama,'' dedim sessizce.
''Uyuşturucu enjekte edilseydi şu anda mezarının yanı başında duruyordum!''
''EN AZINDAN ŞEHİT OLURDUM!'' Dediğimde Barış sessiz sessiz ama çok şey anlatan bakışlarıyla bana baktı. O da can atardı şehitlik için. ''En azından bu hayatı çekmezdim,'' dediğimde kaşları çatılmıştı. Uzun bir süre sessizlik olmuştu.
''Bana hayatım diyip bunu mu diyorsun cidden?''
Dondum önce. Ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Hassiktir...
Onu demek istememiştim. Gerçekten onu demek istemedim.
''Ne? Hayır!'' Diye itiraz etmeye çalışsamda Barış çoktan sessizleşmişti.
''Görüşürüz Üsteğmen,'' diyip kapıya doğru yöneldi. Kapıyı sertçe vurup gittiğinde boşluğa düşmüştüm. Onu demek istemediğimi anlamamış mıydı?
İyice panik olmaya başlamışken içimden bir ses fısıldadı. Sanırım Küçük Umay'dı.
''Barış öyle birisi değil. Akşama yine oynamaya gelir,''
Doğru ya. Barış bana kızsa da bir saate kalmadan geri gelirdi.
🚬
Barış Bozkurt.
''Lan oğlum öyle çekip gittin mi cidden?'' Diye sordu Emre milyon kere anlatmama rağmen.
''Evet lan evet!'' Diye sesimi yüjsekttiğimde kafede oturduğumuzu hatırladım ve millet rahatsız oldu mu diye baktım. Sanırım kimse siklememişti.
Daha bugün tanıştığım müstakbel yengem Suzan'da buradaydı.
''Bence onu demek istememiştir. Üstüne çok gitmişsin, o da diline ne geliyorsa saymıştır,'' dedi Suzan.
Diline niye öyle bir şey geldi ki?
''La keşke dinleseydin kız itiraz etmiş bir de! Niye dinlemiyon kızı kıt beyinli?'' Dedi Emre sandalyesine yayılmışken. Öne doğru eğildim sinirden. ''Bana bak it oğlu, ayağımın altına almayayım seni!'' Diye küçük bir uyarı yaptım.
Emre gülmüştü bu tehditime. Sevgilisinin yanında bunu yapmayacağımı biliyordu. ''Suzan Allah rızası için yardım et!'' Dediğimde Suzan'ın kaşlarını havaya kalkmıştı. ''Tamam da ben Umay'ı tanımıyorum ki...'' Doğru ya. LAN SİKİYİM BU İŞİ!
''Lan oğlum siktir git kızın evine. Birbirinizi dinleyin falan. Sonra belki...'' diyeceği anda Suzan dirseğini Emre'nin göğsüne geçirdi. Ne diyeceğini tahmin etmiş olacakki pis pis Emre'ye baktı. Bakışları yıllardır zar zor susturduğum Emre'yi saniyesinde susturmuştu.
''Umay hayatta izin vermez öyle bir şeye kardeşim,'' dedim dertli dertli. Tanıyordum güzelimi. Evlenmeden olmaz öyle şey, diyeceğine de yüzde bir milyon emindim.
Hava iyice kararıyordu. Güneşin batışının yaklaşmasıyla hava kızıllaşmıştı. Gökyüzü oldukça renkliydi o dakika.
''Kral sen Umay'a gidersin. Bugün eve gelme. Umay'da seni kapıdan çevirse bile eve gelme,'' dedi Emre ayağı kalkıp Suzan'a montunu giydirmeye çalışırken. Sessiz sessiz onayladım onu. Kafeden çıktıklarında hesabın bana kaldığını fark ettim.
''Belanızı sikiyim,'' diye fısıldarken kasayq doğru ilerledim.
🚬
Umay Karaca.
Makarnamı tek başıma yemiştim. Küçük Umay haksız mıydı bu sefer? Tuz diye şeker kattığımı bile fark etmemiştim. Geleceğinden emindim ama ne zaman gelecekti?
Bulaşıklarımı bulaşık makinesine yerleştirip çalıştırdım makineyi.
Salona geçip orta sehpa'nın çekmecesine koyduğum kremi aldım. Koltuğa oturup ayağıma krem sürmeye başladım.
Umay kombin::
[Görsel: https://cdn.kitappad.com/image/user-file/561463/img/foto-1785685564.jpg]
O sırada kapı çalmıştı. Silahım hemen orta sehpanın üzerindeydi. Aldığım gibi kapıya yöneldim. Kapı deliğinden Küçük Umay'ın bir saate gelir dediği adamı buldum. Sikahımı yine bir köşeye kaldırıp kapıyı açtım ama hemen kapının kenarında kaldım.
Uzun bir süre gözümün içine dahi bakmadı. Sadece postallarını çıkarmakla uğraştı. Yanağımı kapı kenarına dayayıp onu izlerken o ise gözümün içine dahi bakmıyordu. ''Hoş geldin,'' dedim sessizce. Aklım hâlâ son cümlesindeydi.
Ona 'hayatım' derken bunu dememem gerekiyordu. Evet, ama ben o anlamda söylememiştim ki.
Barış tartışmamız daha fazla uzamaması veya gerçekten darıldığı için gitmişti. Bunun oldukça farkındaydım lakin Barış'ın şuanda bu davranışları daha çok darıldığını gösteriyor gibiydi.
İçeri girerken postallarını da eline aldı. Dikkatlice ayakkabılığa bıraktı postallarını. Sessiz sessiz salona doğru ilerledi. Bende kapıyı kapatıp peşinden gittim. Salona girdiğimde tekli koltuğa yayılmış bir şekildeydi. Başını geriye doğru yaslamasıyla boğazındaki damarlar oldukça şişmişti.
''Barış...'' dedim sessizce. Gözlerini kapattı bir süre. Tekrar açtığında ''Tarağını getir,'' dedi. Emri hem başımın hemde kalbimin üzerinde yeri olan bir komutandı Allah'tan.
Odamdan hızlı bir şekilde tarağı getirdiğimde oturmam için bacağına vurdu. Doğrulmuştu lakin o bacaklarının arasındaki şişkinliği görmemek körlüktü. Oldukça şişmişti erkekliği.
Dizine oturduğumda beni hızla iyice kendine çekti. Gelişine yaptığım topuzu açtı önce. Sonra hassas hassas taramaya başladı. Her tutamını önce okşuyor sonra tarıyordu. Kalçamın hemen altındaki şişmiş erkekliğini susturmuş gibi duruyordu.
Gözlerimi kapattım ister istemez. O kadar çok rahatlatıyordu ki saçlarımı taraması. Başımı eğdim hafifçe. Birbirimizden uzak duramıyorduk lakin yine de aramızda bir mesafe vardı şuanda.
''Onu demek istememiştim. Seni kastetmedim,'' dediğinde nefesini tuttuğunu hissettim. Tutmasın o nefesini. Tutmasın benimleyken nefesini. ''Sen benim en güzel gerçekliğimsin Barış...'' dediğimde nefesü titreyerek dışarı çıkmıştı. Taramaya devam etti. Sanki benden bir açıklama istemiyor gibiydi lakin ben bir açıklama yapmalıydım. ''Ben orada 21 yılımı söylemiştim. En azından 21 yılın ardında bıraktığı bu çöplük bedende yaşamamayı söylemiştim,'' derken sesüm titremişti.
Ortam iyice sessizleşmişti. Sonra Barış konuştu: ''Her zerresine hayran olduğum bedene çöplük deme bir daha.'' Her zerreme mi hayrandı? Yüzümde sessiz bir tebessüm oluşmuştu.
Düşecek gibi oldum bir an. Bacağını tuttum sımsıkı. O zaten beni hemen içine hapsetmişti. ''Özür dilerim Barış...'' dediğimde kaşlarının çatıldığını hissettim. ''Niye özür diliyorsun?'' Seni kırdım ya mal kafa! ''Seni-'' diye başladığım cümleyi kesti.
''Benden özür dileme Umay Karaca. Özür dilenecek bir konu değil bu. Hem bir özür gerekirse ben derim onu,'' dedi en net haliyle. Niye kendi duygularını içine atıyordu ki? O da içten içe bir özür bekliyordu. Ona döndüğümde taramayı bırakmıştı. ''Yapma bunu.'' Dedim elimi onun göğsüne bırakıp iyice ona doğru uzanırken. ''Neyi?'' Dedi kaçları havadayken bir eliyle de nereye uzanmam gerektiğini gösterir gibi beni yönlendiriyordu.
''Her şeyi üstüne alma Barış. Seni kırdım. Biliyorum, bu yüzden de özür dilemeliyim.'' Dediğimde gözlerini kapatıp bedenini geriye yasladı. Ben iyice koynuna sokuldum. ''Öyle yapmıyorum. Olması gereken bu. Bir konu varsa özür dilemesi gereken taraf benim,'' Çok bilgili bu konuda sanırım! Ortam iyice sessizleşmişti.
''Seni öyle görünce aklımı yitirdim,'' dediğinde nefesi titremişti. ''Yoğun bakımdayken saniyleri bile saydım Umay...'' derken sesi daha da kötüye gitmişti. ''Öyle bir korktum ki sen bile tahmin edemezsin,'' Onu çok fazla çıkmaza sürüklemiştim. ''Zamanın nasıl durduğundan haberin var mı senin?! Saniyeler bile akmadı! Sanki bir kum saatinin deliği tıkanmış gibiydi!'' Haklıydı, siktirler olsun ki haklıydı. Ona zarar vermiş gibi hissediyordum.
''O konuyu düşündükçe öfkelendim. Sonra da sana patladım. Eğer çekip gitmeseydim tartışma uzayacaktı. Sana bağırmam gerekirdi.'' Dediğinde gözlerini açtı. ''Hâlâ korkuyorum Umay...her dakika her saniye korkuyorum sana bir şey olacak korkusundan.'' Sessiz sessiz saçlarıma buseler kondurdu. Başımı döndürüp kalbinin üzerine derin bir öpücük bıraktım. ''İyiyim. Sen varken bana bir şey olmaz,'' dediğim anda kendine kızmaya başladı. ''Ama oldu! Ben varken seni öldürmeye kalktılar! Koruyamadım ulan seni!'' Kendine kızdıkça sesi daha çok yükseldi.
''Barış...bunun bir önemi yok artık. Bak yan yanayız artık. Geçti her şey...'' dediğimde sessizleştim. Her şey geçmemişti ki. Barış'ın sırtı...
''Eğer kendini suçlu hissediyorsan bana bir iyilik yap,'' dediğimde bacaklarımı iki yana açıp kucağına oturdum. Sessizleşti bir anda. ''Ne iyiliği?'' Dedi. Yaptığım hareketle aklı karışmıştı. ''Sırtına bakacağım Barış...'' dediğimde bakışları soğudu. Vücudu irkilmişti bu sözümle.
''Olmaz!'' Dedi kendine gelince.
''Niye ki? Göreceğim yaralarını!''
''Olmaz dedim Umay! Sırtımı göremezsin!''
''Niye?!''
''Göremezsin dedim.'' Doğrulmuştu yerinden ayaklanmaya çalıştı ama kucağındaki ben buna müsaade etmedim. ''Yaralarımı biliyorsun! Benimde seninkileri bilmeye hakkım var!''
''Olmaz Umay. Benden canımı iste bunu isteme.''
Nedenki? Niye göstermiyordu bana sırtını? Niye saklıyordu benden gerçekliğini? O benim her şeyimi bliyordu lakin ben onun her şeyini bilmiyordum! Niye bilmiyordum ki onu? İnsan hiç sevgilisini azıcık tanır mıydı?
BEN NİYE SEVGİLİMİN HİÇBİR ŞEYİNİ BİLMİYORUM?!
🚬🚬🚬
Okuduğun için teşekkür ederim küçük yıldız💙💫bölümü yorumlayıp oylarsan çok mutlu olurum🥹bu bölüm bir tık cringe gelebilir haklısınız ama olayları birleştirmeye çalıştım. Umarım bölümü sevmişsinizdir.
Bir de Umay'ın kombinleri niye böyle diye soruyorsanız cevaplayayım.
Umay yaşayamadığı gençliğini yaşatmak istiyor. Bir genç olsada böyle takılacağını iyi biliyor. O yüzden dolabında böyle parçalar var. Yani kısacası Umay farklı bir evrendeki kendini burada da yaşatmak istiyor.
Bir de bir şey soracağım. Acaba bazı ufak detayların geçtiği bir bölüm mü yapsam? Mesela böyle Barış ve Umay'ın eskiden yaşadığı şeylerle ilgili. Bunu da yorum olarak cevaplar mısın🥲😋
Bu kadardı. Bir daha ki bölümde görüşürüz🥰
KOCAMAN NERGİS ÇİÇEKLERİYLE KALIN🏵
