8. bölüm / 14
Gaz Lambaları Sönerken: Yıl 1837Chapter 7
Bölümler 14Şu an: Chapter 7
- 1 Entrance (Giriş)477 kelime
- 2 Chapter 1 (Bölüm 1)1.149 kelime
- 3 Chapter 2717 kelime
- 4 Chapter 31.065 kelime
- 5 Chapter 4736 kelime
- 6 Chapter 5980 kelime
- 7 Chapter 6983 kelime
- 8 Chapter 71.062 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Chapter 81.088 kelime
- 10 Chapter 91.151 kelime
- 11 Chapter 101.232 kelime
- 12 Chapter 111.085 kelime
- 13 Chapter 12891 kelime
- 14 Chapter 13996 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sarayın taş duvarları o gece Eleanor’un üzerine her zamankinden daha fazla geliyordu. Samuel’in bahçedeki o sahiplenici, hoyrat öpücüğünün izi hâlâ dudaklarında bir yanık gibi duruyordu.
Odasındaki aynada kendine bakarken, sadece bir prenses değil, ruhu yavaş yavaş kararan bir mahkûm görüyordu. Babasının mutluluğu için sessiz kalmıştı ama bu sessizlik içindeki fırtınayı daha da büyütmüştü.
Gece yarısını vuran çanlar, Londra’nın isli karanlığında yankılanırken Eleanor, pelerinine sarılarak odasından süzüldü. Ayakları onu yine o kimsenin bilmediği, vahşi sarmaşıkların koruduğu gizli bahçeye götürdü. Burası artık onun için sadece bir kaçış noktası değil, gerçek benliğini bulduğu tek yerdi.
Bahçeye girdiğinde, paslanmış demir kapının gıcırtısı sisin içinde kayboldu. Louis oradaydı. Sırtı Eleanor’a dönüktü, bir heykel gibi kımıldamadan duruyor, sönmüş bir gaz lambasının altındaki karanlığı izliyordu. Louis, Eleanor’un yaklaştığını duyduğunda omuzları sarsıldı ama dönmedi.
"Gitmeliydiniz prenses," dedi Louis. Sesi, kırılmış bir camın keskinliği kadar yaralıydı. "Bugün... bugün gördüklerimden sonra burada olmaya hakkım yok. Sizi koruyamadım. Sizi o adamın kollarından çekip alamadım. Ben sadece bir hiçim."
Eleanor, Louis’in yanına ulaştığında onun titreyen ellerini gördü. Louis, hayatı boyunca taşıdığı o "güçlü şövalye" maskesini ilk kez tamamen düşürmüştü. Eleanor, aralarındaki o bitmek bilmeyen protokolleri, sınıfsal uçurumları ve Samuel’in yarattığı o iğrenç anıyı bir kenara itti.
"Louis, bana bak," dedi Eleanor yumuşak bir sesle.
Louis yavaşça döndü. Gözleri kan çanağı gibiydi, öfke ve çaresizlik arasında gidip geliyordu. "Babanızın önünde sizi öptü," diye fısıldadı Louis. "Ve ben sadece izledim. Kılıcım kınında paslandı Eleanor. Gücüm yetmedi."
"Senin suçun değil," dedi Eleanor. Bir adım daha yaklaşarak Louis’in göğsüne elini koydu. "Babamı üzmemek için ben de sustum. Ama o öpücük... o öpücük bir fetihti, bir aşktı değil. Benim ruhum orada değildi."
Louis, Eleanor’un gözlerindeki o derin hüzne baktığında, içindeki kor ateşin daha da büyüdüğünü hissetti. "Seni bu karanlıktan kurtaramadığım her saniye ölüyorum," dedi.
Eleanor, hayatında ilk kez kendi kaderinin iplerini eline aldı. Kimsenin görmediği, gaz lambalarının ışığının bile sızamadığı bu vahşi cennette, kalbinin sesini dinledi. Louis’in konuşmasına izin vermeden, parmak uçlarında yükseldi ve ellerini şövalyenin sakallı yüzüne koydu.
Louis ne olduğunu anlamadan, Eleanor onun dudaklarına kapandı.
Bu, Samuel’in zoraki ve soğuk hamlesinin aksine; sıcak, titrek ve masumiyetin isyanı olan bir öpücüktü. Eleanor, bu kez bir kurban olarak değil, bir kadın olarak, kendi isteğiyle o yasak meyveye dokunmuştu. Louis, şaşkınlıktan bir an donup kalsa da, saniyeler içinde bu tutkuya teslim oldu. Kollarını Eleanor’un beline dolayarak onu bu dünyadan koparırcasına kendine çekti. O an ne Kral Henry vardı, ne Prens Samuel, ne de sönen gaz lambaları... Sadece birbirinin içinde kaybolan iki ruh vardı.
Eleanor, dudaklarını ayırdığında nefes nefeseydi. Louis’in gözlerinde ilk kez çaresizlik yerine bir umut ışığı gördü. Ama bu ışık aynı zamanda en büyük tehlikeleriydi. Eleanor, yaşadığı bu anın ağırlığı ve heyecanıyla sarsıldı. Bir şey söylemesine fırsat vermeden, Louis’in parmaklarını son kez sıktı ve hızla arkasını dönüp bahçeden uzaklaştı.
Louis, karanlığın içinde taş kesilmiş halde kalırken; Eleanor, sarayın soğuk koridorlarında bir gölge gibi süzülerek odasına girdi. Kapıyı arkasından kapatıp sırtını dayadığında kalbi bir davul gibi çalıyordu.
Dudaklarında hâlâ Louis’in tadı vardı. Gaz lambaları dışarıda tamamen sönmüştü ama Eleanor’un odasındaki karanlık, artık ona korkutucu gelmiyordu. O gece, bir prenses olarak girdiği bahçeden, kalbi bir şövalyeye ait olan bir kadın olarak dönmüştü.
Eleanor, odasının kapısına yaslanmış, göğsü aldığı hızlı nefeslerle inip kalkarken dışarıdaki sisli sessizliği dinledi. Dudaklarındaki o yakıcı his, sadece bir öpücüğün izi değil, geri dönülemez bir eşiğin aşılmasıydı.
Louis’in o şaşkın ama tutku dolu bakışı zihnine kazınmıştı. Ancak bu sarayda mutluluk, zehirli bir kadehteki şarap gibiydi; tadı damağındayken etkisi can yakmaya başlıyordu.
Ertesi sabah, güneş Londra’nın isli ufkunda yine soluk bir leke gibi belirdiğinde, sarayda alışılmışın dışında bir hazırlık telaşı vardı. Eleanor, henüz dün geceki o gizli isyanın etkisinden çıkamamışken, babası Kral Henry tarafından acilen çalışma odasına çağrıldı.
İçeri girdiğinde ağır bir tütün kokusu ve Prens Samuel’in o rahatsız edici varlığıyla karşılaştı. Samuel, babasının masasının hemen yanında, sanki çoktan o tahtın ortağıymış gibi mağrur bir tavırla dikiliyordu.
"Gel Eleanor," dedi Kral Henry, sesi her zamankinden daha yorgun geliyordu. "Prens Samuel ile senin için bir karara vardık. Düğünden önce birbirinizi ve yönetim şeklimizi daha iyi tanımanız gerektiğini düşünüyoruz. Samuel, seni kuzeydeki madenlerimize ve kendi mülklerine kısa bir geziye götürmek istiyor."
Eleanor’un dizlerinin bağı çözüldü. Kuzey, Samuel’in kalesiydi; orada kimsesi yoktu, en önemlisi de Louis yoktu. "Baba, ben... yani bu çok ani değil mi?"
Samuel bir adım öne çıktı, Eleanor’un yanına gelip elini omuzuna yerleştirdi. Parmaklarını Eleanor’un köprücük kemiğine baskı yaparak geçirdi; bu, Henry’nin göremeyeceği kadar ustaca ama Eleanor’u nefessiz bırakacak kadar sert bir fiziksel baskıydı.
"Haftalardır bu sarayın kasvetli duvarları arasındasınız prenses," dedi Samuel, sesi bir yılanın tıslaması kadar pürüzsüzdü. "Kuzeyin sert havası ve madenlerimin görkemi size asıl gücün ne olduğunu öğretecektir."
Kral Henry başını salladı. "Ben de uygun buldum. Yanına koruma olarak en güvendiğim adamı, Louis’i vereceğim. İçim ancak öyle rahat eder."
Louis’in adını duymak Eleanor’un yüreğine bir su serper gibi oldu. Eğer o yanındaysa, her türlü cehenneme gidebilirdi. Ancak Samuel’in yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi. Samuel, Henry’ye doğru dönerek hafifçe eğildi, sesine yapay bir kırgınlık tonu ekledi.
"Bağışlayın Majesteleri, ancak bu gezi bir askeri operasyon değil, bir yakınlaşma seyahati," dedi Samuel, gözlerini Henry’nin gözlerine dikerek. "Müstakbel eşimle baş başa kalmayı, birbirimizin alışkanlıklarını ve sınırlarını korumasız, maskesiz tanımayı tercih ederim. Kendi muhafızlarım bizim için yeterli güvenliği sağlayacaktır."
Kral Henry tereddütle kaşlarını çattığında, Samuel darbeyi vurdu:
"Yoksa Majesteleri... Kuzey’in güvenliğine dair bir şüpheniz mi var? Ya da bana, müstakbel damadınıza karşı gizli bir ön yargınız mı oluştu? Kendi kızımı koruyamayacağımı mı düşünüyorsunuz?"
Henry, bu diplomatik manevra karşısında köşeye sıkıştı. Kuzey ile olan kömür anlaşması pamuk ipliğine bağlıyordu ve Samuel’e olan güvenini sarsmak demek, Londra’nın tamamen kararması demekti. "Elbette hayır Samuel," dedi Henry elini masaya vurarak. "Sadece Eleanor’un alışkanlıkları..."
"Alışkanlıklar değişmek içindir baba," dedi Samuel, Eleanor’un kolunu canını yakacak kadar sertçe kavrayarak. "Öyle değil mi Eleanor?"
Eleanor, kolundaki o mengene gibi sıkan elin acısıyla irkildi ama babasının o çökmüş omuzlarına bakınca itiraz edemedi.
Louis’den koparılıyordu. Kendi rızasıyla başlattığı o yasak kıvılcım, şimdi bir yangına dönüşmek üzereydi ve o yangının ortasında tek başına kalacaktı.
"Nasıl isterseniz baba," dedi Eleanor, sesi bir ölününki kadar ruhsuzdu.
Samuel zaferle gülümsedi. Eleanor’un kulağına doğru eğilip sadece onun duyabileceği bir sesle fısıldadı: "O bahçede aldığın nefeslerin bedelini kuzeyde ödeyeceksin prenses. Şövalyen seni kurtaramayacak kadar uzakta olacak."
Louis o sırada kapının dışında nöbet tutarken, içeriden çıkan Samuel’in o kibirli yürüşünü ve Eleanor’un gözlerindeki o dipsiz dehşeti gördü. Kralın emri kesindi: Louis sarayda kalacak, Eleanor ise celladıyla birlikte kuzeye gidecekti. Louis’in elleri kılıcına gitti ama gücü yetmedi; o sadece emirleri dinlemek zorunda olan, kalbi parça parça edilmiş bir gölgeydi.
Bölüm etkileşimi
