2. bölüm · Gaz Lambaları Sönerken: Yıl 1837

Chapter 1 (Bölüm 1)

Sümeyra Yalçın🤧😝

Eleanor, balkondan aşağıya, kılıçların birbirine çarparken çıkardığı o tiz metali sese bakarken, aslında sadece bir şövalyeyi değil, bu kasvetli krallıktaki tek gerçeklik kırıntısını izliyordu. Louis, bir şövalyeden fazlasıydı; o, Eleanor’un çocukluğundan beri yanında olan, ona bu dünyadaki tek güvenli liman gibi hissettiren koruyucusuydu. Ancak Louis için durum çoktan değişmişti.

Louis kılıcını kınına sokarken alnından süzülen teri elinin tersiyle sildi. George, arkadaşının bakışlarının nereye kilitlendiğini çok iyi biliyordu. "Gözlerini ondan ayır Louis," dedi George, sesini sadece arkadaşının duyabileceği kadar alçaltarak. "Kral Henry’nin kulakları her yerdedir ve William’ın gözleri bir baykuşunkinden daha keskindir."

"Ben sadece görevimi yapıyorum George," dedi Louis, ama sesindeki o hafif titreme onu ele veriyordu. Louis için Eleanor, sadece korunması gereken bir prenses değil, bu isli gökyüzünün altındaki tek yıldızdı.

Onun için canını verirdi; ama kalbini vermenin, canını vermekten çok daha tehlikeli olduğunu henüz idrak ediyordu.

O sırada sarayın devasa meşe kapıları gıcırtıyla açıldı ve Amca Edward belirdi. Edward, Kral Henry’nin kardeşiydi ancak kralın aksine o, gölgelerin adamıydı. Yüzündeki soluk deri, sanki hiç güneş görmemiş gibi bembeyazdı. "Gençler, bu kadar antrenman yeter," dedi Edward, ince ve hışırtılı bir sesle. "Kral, akşamki yemek için konseyin toplanmasını emretti. Prens Samuel’in elçileri yola çıkmış bile."

Eleanor, "Samuel" ismini duyunca içindeki o soğuk ürpertinin daha da derinleştiğini hissetti.

Prens Samuel, kuzeyin en güçlü hanedanlarından birinin varisiydi ve babası Margaret ile Sebastian, bu birleşmeyi krallığın bekası için tek çare olarak görüyorlardı.

Prens William, Eleanor’un yanına gelerek koluna girdi. "Duyuyor musun Eleanor? Samuel geliyor. Belki o zaman bu bahçelerde boş boş dolaşmaktan vazgeçersin. Bir kraliçe adayı, bir şövalyenin kılıç sallayışını izleyerek vakit öldürmemeli."

Eleanor, ağabeyinin kolundan sertçe kurtuldu. "Ben sadece havayı teneffüs ediyordum William. Ve bildiğim kadarıyla, henüz kimsenin kraliçesi değilim."

"Henüz," diye fısıldadı William, sesi zehir gibiydi.
Sarayın içine girdiklerinde atmosfer daha da ağırlaştı. Duvarlardaki devasa gaz lambaları, isli bir ışık yayıyordu. Koridorlarda yürürken her köşe başında fısıldaşan saray görevlileri, Eleanor’u gördüklerinde susuyorlardı. Bu sarayda sırlar, ekmekten ve sudan daha önemliydi.

Louis, Eleanor’un birkaç adım gerisinden yürürken onun omuzlarının hafifçe çöktüğünü fark etti. İçinde bir şeylerin cız ettiğini hissetti. Ona yaklaşmak, elini omzuna koyup "Korkma, ben buradayım" demek istiyordu. Ama o bir şövalyeydi. Bir piyadeydi bu satranç tahtasında. Bir şövalye asla bir prensese dokunamazdı, hele ki kalbi böyle deli gibi atarken.

Akşam yemeği için büyük salona geçildiğinde, Kral Henry tahtında bir heykel gibi mağrur oturuyordu. Yanında Kraliçe Ophelia, yüzünde hiçbir duygu belirtisi olmadan şarabını yudumluyordu.

"Halk huzursuz," dedi Kral Henry, sesini tüm salonda yankılatarak. "Gaz lambaları için gereken yağ azalıyor. Fabrikalardaki işçiler daha fazla ücret istiyorlar. Eğer kuzeyle birleşmezsek, bu kış Londra yanar."

Eleanor, babasının gözlerindeki o acımasız kararlılığı gördü. Henry kızını çok seviyordu, evet; ama bir kral olarak İngiltere’yi kızından daha çok seviyordu. Eleanor’un hayatı, bu büyük makinenin bir dişlisiydi sadece.

Yemek boyunca Louis, kapı eşiğinde nöbet tutarken gözlerini bir an bile Eleanor’dan ayırmadı. Eleanor ise tabağındaki yemekle oynuyor, ara sıra kafasını kaldırıp etrafındaki bu soğuk görkeme bakıyordu. Bakışları bir ara Louis ile kesiştiğinde, Louis hafifçe başını eğerek ona selam verdi. Bu, bir şövalyenin saygı gösterisiydi; ama Louis’in gözlerinde o an çakan o şefkat dolu parıltı, Eleanor’un içindeki bir buz kütlesini eritmiş gibiydi.

Eleanor şaşırmıştı. Louis’i hep bir koruyucu, bir abi, bir dost olarak görmüştü. Ama o bakışta farklı bir şey vardı. Daha derin, daha yaralı ve daha tutkulu bir şey. Henüz bu duygunun adını koyamıyordu, ama o gece gaz lambaları teker teker sönerken, Eleanor odasında karanlıkta oturmuş o bakışı düşünüyordu.

Sarayın derinliklerinde ise Amca Edward ve Prens William, loş bir odada harita başında fısıldaşıyorlardı.

"Samuel ile evlilik gerçekleşmeli," diyordu Edward. "Eğer Eleanor direnirse, onu ikna edecek yollarımız var."

"Direnirse, o şövalyesine ne kadar güvendiğini bir de zindanlarda görürüz," dedi William, elindeki şarap kadehini sertçe masaya bırakarak.

Dışarıda rüzgar, isli Londra sokaklarında uğulduyor; gaz lambaları birer birer sönerken, büyük fırtınanın ilk rüzgarları sarayın surlarına çarpıyordu.Sarayın ağır metal kapıları, gecenin zifiri karanlığında devasa bir canavarın çenesi gibi gıcırdayarak açıldı. Dışarıdaki sis, açılan kapıdan içeri bir yılan gibi süzülürken, at nallarının parke taşlarındaki ritmik vuruşları koridorlarda yankılandı. Prens Samuel’in elçileri gelmişti.

Gelen heyet, Victoria döneminin o ağırbaşlı zarafetinden ziyade, kuzeyin sert ve endüstriyel soğukluğunu taşıyordu. En önde, Prens Samuel’in sağ kolu ve babası Kral Sebastian’ın sadık mühürdarı Lord Malphas yürüyordu.

Malphas, boğazına kadar düğmeli simsiyah bir redingot giymişti ve göğsünde, buharla çalışan mekanik bir saatin sürekli tıkırtısı duyuluyordu; bu tıkırtı, sanki herkesin ömründen bir şeyler çalıyor gibiydi.

Kral Henry, taht odasının merdivenlerinde elçileri karşılamak için ayağa kalktı. Eleanor, annesi Ophelia’nın hemen yanında, tırnaklarını avucuna geçirmiş bir halde duruyordu. Louis ise, tahtın birkaç metre uzağında, mızrağını sımsıkı kavramış, gözlerini bir an bile elçilerin üzerinden ayırmıyordu. Elçilerin yaydığı o baskıcı enerji, salondaki gaz lambalarının bile titremesine neden olmuştu.

"Kral Henry," dedi Lord Malphas, başını sadece bir santim öne eğerek. Bu, bir selamdan ziyade bir meydan okumaydı. "Kuzeyden, Kral Sebastian ve Kraliçe Margaret’ın en derin saygılarını ve... acil beklentilerini getirdim. Londra’nın gökyüzü her geçen gün daha da kararıyor. Bizim kömür madenlerimiz ve mekanik gücümüz olmadan, bu şehrin gaz lambaları kış bitmeden tamamen sönecek."

Kral Henry’nin çenesi kasıldı. Henry, bu sözlerin arkasındaki tehdidi biliyordu. Eğer bu evlilik gerçekleşmezse, kuzey yardımı kesecek ve Londra karanlığa gömülüp isyanın kucağına itilecekti. "Prens Samuel’in niyetini biliyoruz Lord Malphas," dedi Henry tok bir sesle. "Kızım Prenses Eleanor, iki krallığın birleşmesinin mührü olacaktır."

Eleanor, babasının ağzından çıkan bu kesin cümleyle sanki bir kafesin içine kilitlendiğini hissetti. O an gayriihtiyari bir şekilde bakışlarını Louis’e çevirdi. Louis’in yüzü bir mermer kadar hareketsizdi ama tuttuğu mızrağın sapındaki parmak boğumlarının bembeyaz kesildiğini gördü. Louis, Eleanor’un çaresizliğini hissediyor, ama bir şövalye olarak bu diplomatik kıyıma müdahale edememenin ıstırabını yaşıyordu.

"Prens Samuel bizzat gelmedi mi?" diye araya girdi Prens William, sesindeki küstahlığı gizlemeye gerek duymadan.

Malphas, soğuk gözlerini William’a dikti. "Prensimiz, düğün hazırlıklarıyla ve sınır boylarındaki fabrikaların denetimiyle meşgul. Kendisi, Prenses Eleanor’u bahar gelmeden önce kuzeyin puslu tepelerinde, yeni sarayında görmek istiyor. Sabrı, Londra’nın sisi kadar kalındır ama sınırları vardır."

Bu sözler, saray halkı üzerinde görünmez bir baskı kurmuştu. Sanki duvarlar üzerlerine geliyordu. Kraliçe Ophelia, kızının titreyen elini sertçe tuttu. "Eleanor, misafirlerimize gülümsesene. Bu bir yas değil, bir kurtuluş başlangıcıdır," diye fısıldadı kulağına.

Eleanor, zoraki bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı ama bu daha çok bir acı çekme ifadesine benziyordu.

Toplantı sona erip elçiler kendilerine ayrılan karanlık kanada yerleşmek üzere çekildiklerinde, saraydaki hava iyice ağırlaşmıştı. Herkes dağılırken, Louis yerinden kımıldamadı. George yanına yaklaşıp elini omzuna koydu.

"Fırtına kapıda Louis," dedi George fısıltıyla.

"Prens Samuel sadece bir koca değil, bu şehri yutmaya gelen bir fatih gibi davranıyor. Eleanor’un gözlerini gördün mü?"

"Gördüm George," dedi Louis, sesi derinden ve yaralı geliyordu. "Kendi babasının onu bir varil kömürle takas edişini izledi."

"Dikkatli ol dostum. Hislerin, kılıcından daha çok kan akıtabilir bu sarayda."

Louis cevap vermedi. Sadece karanlık koridorda uzaklaşan Eleanor’un gölgesini izledi. Eleanor ise odasına giderken, arkasında hissettiği o koruyucu bakışın, aslında dünyadaki tek gerçek dayanağı olduğunu henüz tam olarak fark etmemişti. İçindeki korku, yavaş yavaş merakla ve bir tür sığınma ihtiyacıyla birleşmeye başlıyordu.

Gaz lambaları o gece her zamankinden daha erken söndürüldü. Saray, sadece entrikaların fısıltılarıyla ve kuzeyli elçilerin koridorlarda yankılanan ağır adımlarıyla doluydu.