7. bölüm / 14
Gaz Lambaları Sönerken: Yıl 1837Chapter 6
Bölümler 14Şu an: Chapter 6
- 1 Entrance (Giriş)477 kelime
- 2 Chapter 1 (Bölüm 1)1.149 kelime
- 3 Chapter 2717 kelime
- 4 Chapter 31.065 kelime
- 5 Chapter 4736 kelime
- 6 Chapter 5980 kelime
- 7 Chapter 6983 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Chapter 71.062 kelime
- 9 Chapter 81.088 kelime
- 10 Chapter 91.151 kelime
- 11 Chapter 101.232 kelime
- 12 Chapter 111.085 kelime
- 13 Chapter 12891 kelime
- 14 Chapter 13996 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sarayın büyük ziyafet salonu, o akşam bir kutlama alanından ziyade, görkemli bir mezarlığı andırıyordu. Tavandaki devasa avizelerden akan bal mumu, masanın üzerine birer damla kan gibi düşüyor; pencerelerin dışındaki isli Londra sisi, camlara çarpan rüzgârla birlikte içeri sızmaya çalışıyordu. Prens Samuel’in onuruna verilen "Hoş Geldin Yemeği", Eleanor için bir infaz töreni gibi başlamıştı.
Kral Henry, masanın başında her zamanki mağrur tavrıyla oturuyordu. Solunda Kraliçe Ophelia, sağında ise yeni misafirleri Prens Samuel vardı. Eleanor, Samuel’in tam karşısına oturtulmuştu; bakışlarını tabağından kaldırmıyor, öğleden sonra dudaklarında bıraktığı o zehirli tadı unutmaya çalışıyordu.
Louis ise salonun köşesinde, diğer muhafızlarla birlikte bir gölge gibi dikiliyordu. Kılıcının kabzasını öyle sıkı kavramıştı ki, parmak boğumları zırhının metalinden daha beyaz kesilmişti. Bir şövalyeydi o; yeminleri vardı, sınırları vardı. Ama en önemlisi, bir hiçliği vardı.
Eleanor’un yüzündeki o solgunluğu, gözlerindeki o sönmüş ışığı gördükçe içi parçalanıyordu. William’ın onu koridorda durdurduğu o an, Louis hayatında ilk kez kendi güçsüzlüğüyle bu kadar sert yüzleşmişti. O, sadece bir piyadeydi; Samuel ise bir şah.
"Şerefinize, Prens Samuel," dedi Kral Henry, gümüş kadehini havaya kaldırarak. "Bu birliktelik, İngiltere’nin sönen lambalarını yeniden yakacak."
Samuel, kadehini yavaşça kaldırdı ve gözlerini Eleanor’a dikti. "Işık sadece sokaklarda değil, sarayın en kuytu köşelerinde de yanmalı, majesteleri. Bazı yerlerin fazla karanlık kaldığını fark ettim."
Bu sözlerin altındaki iğneleyici tonu sadece Eleanor ve o sırada kapıda duran Louis anlamıştı. Eleanor, başını yavaşça kaldırdı.
Gözleri masanın diğer ucundaki Louis ile kısa bir anlığına kesişti. Louis’in gözlerindeki o derin çaresizliği ve sessiz özrü gördü. O an anladı ki, Louis de perişandı. Ancak elinden hiçbir şey gelmiyordu. Bir kralın iradesine ve bir prensin gücüne karşı, bir şövalyenin kılıcı kağıttan farksızdı.
"Eleanor, neden bu kadar sessizsin?" diye sordu Kraliçe Ophelia, sesi buz gibi bir uyarıyla. "Müstakbel eşin burada, seninle ilgileniyor. Bir kraliçe adayı gibi davran."
"Affedersiniz anne," dedi Eleanor, sesi titreyerek. "Sadece biraz yorgunum. Londra’nın havası bugünlerde çok ağır."
"Kuzeyin havası seni canlandıracaktır," diye araya girdi Samuel, sinsi bir gülümsemeyle. "Orada is yoktur, sadece kar ve demir vardır. Ve tabii ki, itaat."
Yemek boyunca baskı hiç azalmadı. William, Samuel ile gizli bir ittifak kurmuşçasına şakalaşıyor, Amca Edward ise köşesinden bir kuzgun gibi herkesi izliyordu. Louis, bu manzarayı izlerken hayatı boyunca hissetmediği bir aşağılanma duygusuyla doldu. Sevdiği kadının bir mal gibi pazarlanışını, ruhunun ezilişini seyretmek, bin kılıç darbesinden daha çok canını yakıyordu. O güçlü kolları, o keskin kılıcı ne işe yarardı ki, eğer Eleanor’un tek bir damla gözyaşını durduramıyorsa?
Yemek sona erdiğinde, konuklar dağılırken Samuel, Eleanor’un yanına yaklaşıp eğilerek elini öptü. Eleanor elini çekerken tiksintisini gizleyemedi. Samuel, bu tepkiyi gördüğünde Eleanor’un kulağına doğru eğildi:
"Daha yeni başlıyoruz, küçük prenses. Yarın bahçede bir yürüyüş yapacağız. Umarım sadık şövalyen de bize eşlik eder. Onu izlemek beni eğlendiriyor."
Samuel kahkahalarla uzaklaşırken, Eleanor olduğu yerde donup kaldı. Louis, görev gereği salonu boşaltan muhafızların arasındaydı. Yanından geçerken, birbirlerine tek bir kelime bile edemediler. Ama Louis’in omuzlarının çöküklüğü ve Eleanor’un bakışlarındaki o derin keder, binlerce feryada bedeldi.
O gece Eleanor odasına döndüğünde, penceresinden sönen gaz lambalarına baktı. Karanlık her yeri kaplıyordu. Louis ise kışlasında, karanlıkta kılıcını bilerken tek bir şeyi düşünüyordu:
Güçsüzlük bir kader miydi, yoksa bir tercih mi?
Ziyafetin ertesi günü, Londra’nın üzerine çöken isli duman, güneş ışığını tamamen boğmuştu. Saray bahçesi, Victoria döneminin o titiz geometrisiyle dizayn edilmiş olsa da, distopik krallığın karamsarlığı her ağaç dalına sinmişti. Prens Samuel, üzerinde kuzeyin ağır kürklerini taşıyan görkemli paltosuyla Eleanor’un koluna girmiş, bahçenin taş yollarında ağır ağır yürüyordu.
Birkaç adım arkalarında ise Şövalye Louis yürüyordu. Louis’in görevi, "müstakbel çifti" korumaktı; ama aslında bu, Samuel’in kurguladığı en rafine işkence yöntemiydi. Louis’in gözleri, Samuel’in Eleanor’un kolunu sıkıca kavrayan eline kilitlenmişti. Zırhının içindeki bedeni, her adımda biraz daha kasılıyor, kılıcının kabzasını tutan eli, öfkesinden bembeyaz kesiliyordu.
"Görüyor musun Eleanor," dedi Samuel, sesindeki her kelime bir kırbaç gibi Louis’in kulaklarına çarpıyordu. "Burası çok bakımsız. Kuzeye gittiğimizde sana paslanmaz demirden bahçeler inşa ettireceğim. Orada her şey benim kontrolümde olacak. Tıpkı senin gibi."
Eleanor bir şey söylemedi. Gözleri, Louis’in yere çivilenmiş bakışlarıyla buluşmaya çalışıyordu ama Louis, başını kaldırmıyordu. Çünkü kaldırırsa, içindeki o yıkıcı öfkenin Samuel’in boğazına sarılmasından korkuyordu.
Yolun sonundaki büyük fıskiyenin önüne geldiklerinde, Samuel aniden durdu. Eleanor’u kendine doğru sertçe çekti. "Hala o soğuk bakışlar..." dedi Samuel alayla. "Belki de sadık şövalyenin önünde bana biraz daha yakın davranmalısın. Sonuçta o, senin güvenliğinden sorumlu; senin nasıl mutlu olduğunu görmeli, değil mi?"
Eleanor "Lütfen yapma," diye fısıldadı ama Samuel onu dinlemedi. Samuel, Eleanor’un belini kavrayıp onu kendine mühürledi. Tam o sırada Eleanor, bahçenin diğer ucundaki terasta babası Kral Henry’yi gördü. Henry, yanında Kraliçe Ophelia ile birlikte onlara bakıyor, yüzünde nadir görülen o gururlu gülümsemeyle bu birleşmeyi izliyordu.
Eleanor’un kalbi ikiye bölündü. Babasını, o sert ama kendince seven adamı hayal kırıklığına uğratmak, krallığı bir iç savaşa sürüklemek demekti. Babasının o masadaki "Louis'e güveniyorum çünkü bir şövalye bunu yapmaz" deyişi kulaklarında çınladı. Babasını üzmek, onun o yorgun omuzlarına bir yük daha bindirmek istemiyordu.
Samuel, Eleanor’un tereddüdünü ve babasına bakışını fark etti. Sinsi bir gülümsemeyle eğildi. Eleanor, gözlerini sımsıkı kapattı. Samuel, Louis’in tam karşısında, onun yanan bakışlarının menzilinde Eleanor’u zorla, uzun ve sahiplenici bir şekilde öptü.
Eleanor, babasının mutluluğu ve krallığın selameti adına bu aşağılanmaya mecburen sessiz kaldı. Karşı koymadı, ama karşılık da vermedi. Sadece bir heykel gibi donup kaldı.
Louis için o an, dünyanın sonuydu. Sevdiği kadının, başka bir adamın kollarında, babasının rızasıyla ve kendi çaresizliğiyle kurban edilişini izliyordu. Bir şövalye olarak müdahale edemezdi. Bir aşık olarak ise ölmek istiyordu. Kılıcını çekip Samuel’in kellesini oracıkta alabilirdi, ama bunu yaparsa Eleanor’u ölüme mahkum edeceğini biliyordu. Güçsüzlük, Louis’in boğazına bir urgan gibi dolandı.
Samuel geri çekildiğinde, Eleanor’un yanağındaki o tek damla yaşın Louis’in kalbine bir kurşun gibi saplandığını gördü. Samuel, zafer kazanmış bir komutan edasıyla Louis’e döndü ve fısıldadı:
"Gördün mü şövalye? Bazı şeyler sadece sahiplerine aittir. Sen ise sadece seyretmek için varsın."
Samuel, Eleanor’u tekrar koluna takıp saraya doğru yürümeye başladığında, Louis fıskiyenin başında tek başına kaldı. Suyun sesi, kulaklarındaki o uğultuyu bastıramıyordu. Louis, ilk kez o gün anladı ki; gaz lambaları sadece sokaklarda sönmüyordu. Onur, sadakat ve umut da o isli dumanın içinde boğulup gidiyordu.
Bölüm etkileşimi
