3. bölüm / 14
Gaz Lambaları Sönerken: Yıl 1837Chapter 2
Bölümler 14Şu an: Chapter 2
- 1 Entrance (Giriş)477 kelime
- 2 Chapter 1 (Bölüm 1)1.149 kelime
- 3 Chapter 2717 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Chapter 31.065 kelime
- 5 Chapter 4736 kelime
- 6 Chapter 5980 kelime
- 7 Chapter 6983 kelime
- 8 Chapter 71.062 kelime
- 9 Chapter 81.088 kelime
- 10 Chapter 91.151 kelime
- 11 Chapter 101.232 kelime
- 12 Chapter 111.085 kelime
- 13 Chapter 12891 kelime
- 14 Chapter 13996 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Londra’nın üzerine çöken sis, o gece sadece sokakları değil, sarayın devasa taş duvarlarını da yutmuş gibiydi. Prens Samuel’in elçilerinin gelişiyle saraydaki hava, soluk almayı bile bir yük haline getiren o metalik, ağır bir baskıya bürünmüştü. Prenses Eleanor için odasının duvarları artık bir koruma değil, bir zindan parmaklığıydı.
Gece yarısı olduğunda, Eleanor üzerindeki ağır saray elbisesinden kurtulmuş, yerine daha sade ama yine de asaletini ele veren koyu lacivert bir pelerin almıştı. Kalbi göğüs kafesine çarparken, elinde küçük bir fenerle koridorun karanlığına süzüldü. Nereye gittiğini tam olarak bilmiyordu ama bildiği tek şey, babasının ve elçilerin o boğucu "pazarlık" kokan nefesinden uzaklaşması gerektiğiydi.
Sarayın arka tarafında, bakımsızlıktan vahşileşmiş, yüksek duvarlarla çevrili ve saray halkının pek uğramadığı eski bir bahçe vardı. Burası, Victoria döneminin o nizamlı bahçelerinden farklıydı; ağaçlar birbirine girmiş, heykellerin yüzleri yosunla kaplanmıştı.
Eleanor, paslı demir kapıyı yavaşça ittiğinde, içeride bir karaltı fark etti. Korkuyla geri çekilecekken, o karaltının dik duruşunu ve omuz yapısını tanıdı.
"Louis?" diye fısıldadı Eleanor.
Şövalye Louis, elinde kılıcıyla değil, sanki bir düşünce yükünün altında eziliyormuş gibi bir taşın üzerinde oturuyordu. Eleanor’un sesini duyar duymaz hızla ayağa kalktı ve alışkanlıkla elini kılıcının kabzasına attı. Ancak gelenin prenses olduğunu görünce hemen diz çöktü.
"Prenses Eleanor... Bu saatte burada olmanız güvenli değil," dedi Louis. Sesi, Eleanor’un içindeki fırtınayı dindiren tek melodi gibiydi ama Louis’in kendi içinde kopardığı fırtınalardan Eleanor henüz habersizdi.
"Güvenlik mi?" dedi Eleanor acı bir gülümsemeyle. "Louis, babam beni hiç görmediğim bir adama, bir varil kömür ve birkaç fabrika hissesi karşılığında satarken, sarayın içinde ne kadar güvende olabilirim ki? Dışarıdaki sis bile babamın odasındaki o soğuk kararlılıktan daha merhametli."
Louis başını kaldırdı. Gözleri Eleanor’un nemli gözleriyle buluştuğunda, içindeki o koruyucu dürtü yerini tarifi imkansız bir sızıya bıraktı. Louis için Eleanor sadece korunması gereken bir kraliyet üyesi değildi; o, Louis’in karanlık dünyasında elini uzatıp da dokunamadığı tek ışıktı.
"Kralımız... krallığın geleceğini düşünüyor olmalı," diyebildi Louis, kelimeleri boğazında düğümlenerek. Bu yalanı söylerken kendinden nefret etti.
Eleanor ona doğru bir adım attı. Aralarındaki o resmi mesafe, bahçenin bu vahşi sessizliğinde incelmişti. "Sen de mi öyle düşünüyorsun Louis? Sen de mi benim sadece bir 'mühür' olduğuma inanıyorsun?"
Louis yutkundu. Eleanor’un bu kadar yakınında olması, pelerinden yayılan o hafif yasemin kokusunun sisle karışması Louis’in savunmasını yerle bir ediyordu. Yıllardır kalbinin en derin köşesine gömdüğü o duygu, Eleanor’un bu savunmasız hali karşısında taşmaya başlamıştı.
"Benim ne düşündüğümün bir önemi yok efendim," dedi Louis, sesini sert tutmaya çalışarak. "Ben sadece bir şövalyeyim. Görevim sizi korumak."
"Beni kendimden de koruyabilir misin?" diye sordu Eleanor, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Bu evlilikten, bu karanlıktan, üzerimize sönen bu gaz lambalarından..."
Louis, bir anlık refleksle elini havaya kaldırdı, Eleanor’un yanağına düşen bir saç telini çekmek istedi ama parmakları havada asılı kaldı. Bir prensese dokunmak ölümdü. Ama ona aşık olmak, ölümden de öte bir azaptı. Louis elini geri çekti ve yumruk yaptı.
"Eğer elimden gelseydi," dedi Louis, gözlerinde ilk kez Eleanor’un fark edebileceği kadar büyük bir tutkuyla. "Sizi bu şehirden, bu unvandan, hatta bu zamandan alıp kaçırırdım. Güneşin isli olmadığı bir yere..."
Eleanor duraksadı. Louis’in sesindeki o derinlik, bir dostun ya da bir korumanın sesinden çok daha fazlasıydı. İlk kez, Louis’e sadece bir şövalye olarak değil, bir erkek olarak bakıyordu. Louis’in omuzlarındaki yükün sadece zırhından ibaret olmadığını, gözlerindeki o hüzünlü parıltının kendisine duyduğu imkansız bir hayranlıktan beslendiğini hissetmeye başladı.
Eleanor’un kalbi, korkudan değil, bu yeni keşfettiği duygunun ağırlığıyla hızla çarptı.
Tam o sırada, bahçenin girişindeki çalılıklardan bir hışırtı yükseldi. Bir baykuşun kanat çırpışına benzemiyordu bu; daha çok, ağır bir botun kuru yapraklara basarken çıkardığı o kaçınılmaz sesti.
Louis anında Eleanor’un önüne geçip kılıcını çekti. "Kim var orada?" diye gürledi.
Karanlığın içinden, Prens William’ın o alaycı yüzü belirdi. Elindeki gaz lambasını havaya kaldırarak yüzlerini aydınlattı. "Bak sen... Bizim küçük prensesimiz ve sadık köpeği, gecenin bu saatinde tozlu bir bahçede neyi paylaşıyorlar?"
William’ın bakışları, Louis’in kılıcına değil, Eleanor’un yüzündeki o suçluluk ve şaşkınlık karışımı ifadeye kilitlenmişti.
William’ın elindeki fenerin titrek ışığı, Eleanor’un solgun yüzünde dans ediyordu. "Bir cevap bekliyorum," dedi William, sesi gecenin sessizliğinde bir kırbaç gibi şaklayarak. "Gecenin bu vaktinde, bir şövalye ve bir prenses... Fazlasıyla şiirsel, bir o kadar da tehlikeli."
Louis, kılıcını indirmeden ama saygı sınırını koruyarak bir adım öne çıktı. "Prenses Eleanor hava almak istemişti, majesteleri. Güvenliğini sağlamak benim görevim."
"Görev tanımların gitgide genişliyor Louis," dedi William, yüzündeki o çarpık gülümsemeyle. "Ama şimdilik bu masalı kendinize saklayın. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, gerçekler gün yüzüne çıkacaktır."
Bölüm etkileşimi
