11. bölüm · Gaz Lambaları Sönerken: Yıl 1837

Chapter 10

Sümeyra Yalçın🤧😝

Kuzey’in dondurucu rüzgarı yerini, maden ocağının ağzından yükselen nemli ve sıcak bir buhara bırakmıştı. Eleanor, Samuel’in talimatıyla o sabah hayatında giydiği en tuhaf kıyafetlerin içindeydi. Saray elbiselerinin o narin dokusundan eser yoktu; üzerinde kalın, kahverengi kaba deriden yapılmış, beli sıkıca kavrayan bir pantolon ve üzerine giydiği, içi kürk astarlı ama dışı su geçirmeyen ağır bir ceket vardı.

Ayaklarında ise çamur ve kömür tozuna dayanıklı, demir burunlu ağır botlar bulunuyordu. Saçlarını ensesinde sıkıca bir bezle bağlamış, üzerine de başına düşebilecek taşlardan korunmak için metal bir koruyucu takmıştı.

"Bu kıyafetlerle bir prensese değil, bir isyancıya benziyorum," dedi Eleanor, asansörün paslı zincirlerine bakarak.

Samuel, elindeki gaz lambasının fitilini yükseltirken ona yandan bir bakış attı. "Güzellik yerin üstündekiler içindir Eleanor. Yerin altında sadece hayatta kalmak vardır."

Buharla çalışan devasa asansör sarsılarak aşağı inmeye başladığında, ışık yavaş yavaş kayboldu. Derinlere indikçe hava ağırlaşıyor, duvarlardan sızan suların sesi yankılanıyordu. Asansör sert bir sarsıntıyla durduğunda, yerin yüzlerce metre altındaydılar. Burası, Londra’nın yanan gaz lambalarının kalbiydi; isli, karanlık ve ürkütücü.

Samuel önden ilerleyerek yolu aydınlatıyordu.

Eleanor, ağır botlarıyla engebeli zeminde yürümeye çalışırken, etraftaki madencilerin terli ve kömür karası yüzlerini görüyordu. Bu insanlar Samuel’e korkuyla karışık derin bir saygıyla bakıyorlardı.

Tam dar bir geçitten geçtikleri sırada, Eleanor ayağında yumuşak, tüylü ve hızla hareket eden bir şey hissetti. Karanlığın içinde bir canlının botlarının üzerinden kaydığını duyumsamasıyla birlikte, kontrolsüz bir çığlık attı.

"Ah! Bir şey var! Ayağımda bir şey var!"

Refleks olarak geri sıçradığında dengesini kaybetti ve ıslak zeminde kaydı. Samuel, inanılmaz bir çeviklikle lambayı kenara bırakıp Eleanor’u belinden yakaladı. Işığı yere tuttuğunda, devasa bir maden faresinin karanlığın içine kaçtığını gördü.

"Sadece bir fare Eleanor," dedi Samuel, onu hala kollarında tutarken. Sesi sakindi ama gözlerinde ilk kez bir endişe kırıntısı vardı. "Burada senden daha çok onlara ait olan bir dünyadayız."

Ancak o an, asıl tehlike kendini gösterdi. Madenin derinliklerinden gelen boğuk bir gürleme sesi, mağaranın duvarlarını titretti.

"Grizu!" diye bağırdı ilerideki bir işçi. Tavandan iri kaya parçaları düşmeye, destek kirişleri çatırdamaya başladı. Toz bulutu her yeri kaplamıştı ve görüş mesafesi sıfıra inmişti.

İşçiler panik içinde kaçışmaya başlarken, Samuel hiç tereddüt etmedi. Eleanor’u bir koruma içgüdüsüyle kendi gövdesinin altına aldı ve onu bir kaya çıkıntısının dibine, en güvenli köşeye bastırdı. Kendi sırtını düşebilecek parçalara siper etmişti.

"Kımıldama!" diye kükredi Samuel.
Toz ve duman arasında, Samuel sadece Eleanor’u korumakla kalmadı; tavanın çökmek üzere olduğu bir noktada mahsur kalan iki genç madenciyi fark etti. Eleanor, Samuel’in karanlığın içine dalışını dehşetle izledi. Samuel, omuzlarını devasa bir kereste desteğinin altına vererek, tavanın tamamen inmesini engellemek için inanılmaz bir fiziksel güç sergiledi. Damarları şakaklarında şişmiş, yüzü ter ve kömürle bulanmıştı.

"Çıkın dışarı! Hemen!" diye bağırdı madencilere.
İşçiler kurtulup güvenli bölgeye geçtiğinde, Samuel son bir hamleyle kendini geriye doğru attı ve devasa kiriş büyük bir gürültüyle çöktü. Ortalık bir an için ölüm sessizliğine gömüldü. Eleanor nefesini tutmuş beklerken, dumanların arasından Samuel’in öksürerek ayağa kalktığını gördü.

Samuel, üstündeki tozu silkeleyerek Eleanor’un yanına geldi. Eli kanıyordu ama yüzünde hiçbir acı belirtisi yoktu. Onu yerden kaldırdı ve yüzündeki tozu nazikçe sildi.

"Korktun mu?" diye sordu, sesi hala o pürüzlü tondaydı ama bakışlarında bir "karanlık kahramanlık" gizliydi.

Eleanor, karşısındaki adama bakarken Louis’i düşündü. Louis olsa muhtemelen onunla birlikte ağlar, onu saray bahçesinde korumaya çalışırdı.

Ama Samuel... Samuel bu cehennemin ortasında durmuş, hem onu hem de tebaasını kurtarmıştı.

"Sen... neden kendini tehlikeye attın?" diye sordu Eleanor, sesi titreyerek.

Samuel, Eleanor’un çenesini hafifçe kaldırdı. "Çünkü bu krallık sadece tahtlardan ibaret değil Eleanor. Bu karanlığın içinde dik duramazsan, o taht senin mezarın olur. Benim dünyama hoş geldin."

Eleanor o an anladı; Samuel sadece kötü bir adam değildi. O, bu distopik dünyanın vahşetine göre şekillenmiş, merhametini kılıcıyla koruyan bir liderdi. Kalbi hala Louis için sızlasa da, zihni Samuel’in bu sarsılmaz gücüne karşı ilk kez gerçek bir hayranlık duymaya başlamıştı.

Madenin derinliklerinde asılı kalan toz bulutu yavaş yavaş dağılırken, Eleanor hâlâ Samuel’in göğsüne yaslanmış, kalbinin o vahşi ritmini dinliyordu. Samuel, genç kadının omuzlarını yavaşça bıraktı ama bakışlarını üzerinden çekmedi. Yüzündeki kömür karası, alnından süzülen kanla birleşmiş, ona korkutucu ama bir o kadar da büyüleyici bir görkem katmıştı.

"İyisin," dedi Samuel, bu bir soru değil, bir tespitti. Eleanor’un sarsılan bedenini tutarak onu asansöre doğru yönlendirdi. "Halkım için bu sadece sıradan bir salı günü Eleanor. Ama senin için... sanırım Londra’nın yasemin kokulu çay saatlerine dönme isteğini körükledi."

Eleanor, az önce tanık olduğu o dehşet verici sahneyi zihninden atamıyordu. "Hayır," dedi nefes nefese. "Londra’da her şey bir yalanın üzerine kuruluymuş gibi hissediyorum. Burada ise... her şey fazla gerçek. O adamları kurtarmak zorunda değildin Samuel. Bir prens olarak sadece izleyebilirdin."

Samuel, asansörün paslı kafesi yukarı doğru tırmanırken acı bir gülümsemeyle cevap verdi: "Bir prens sadece izlerse, halkı da onun düşüşünü sadece izler. Ben bu demir yığınlarını sadece altın için yönetmiyorum; bu insanların her birinin nefesi benim sorumluluğumda. Louis sana sadakati anlatmıştır, ama ben sana bedelini gösteriyorum."

Yeryüzüne çıktıklarında, dondurucu kuzey rüzgarı terli vücutlarına bir kırbaç gibi çarptı. Eleanor, Samuel’in sağ elinin feci şekilde titrediğini ve parmak boğumlarından oluk gibi kan aktığını o an fark etti. Kirişi tutarken kendini feda etmişti.

"Elin... Samuel, elin çok kötü durumda!"
Samuel eline bakıp umursamazca bir küfür savurdu. "Önemli değil. Saraya dönünce bakarlar."

"Hayır, şimdi bakmalıyız," dedi Eleanor, içindeki o çekingen prensesi bir kenara iterek. Kendi boynundaki ipek fuları çözdü ve Samuel’in kanayan elini sıkıca sarmaya başladı. Samuel, genç kadının bu beklenmedik otoritesi karşısında sessiz kaldı. Eleanor’un parmakları, Samuel’in sert ve yaralı tenine değerken, dün gece aynı yatakta hissettiği o garip çekim yeniden canlandı.

Eleanor, Louis’in yumuşak ellerini düşündü; o eller hiç böyle yaralanmamıştı, hiç böyle ağır yüklerin altına girmemişti. Samuel’in elleri ise bir krallığın tüm yükünü taşıyordu. O an Eleanor, iki adam arasındaki uçurumu daha net gördü: Biri ruhunu besliyordu, diğeri ise hayatta kalmasını sağlıyordu.

Sarayın kapısına ulaştıklarında, Kraliçe Margaret onları kapıda karşıladı. Eleanor’un üzerindeki kömür tozunu ve Samuel’in yaralı elini görünce kaşlarını kaldırdı ama yüzünde onaylayan bir ifade vardı.

"Görüyorum ki Kuzey seni biraz kirletmiş Eleanor," dedi Margaret, sesi bu kez daha az mesafeliydi. "Ama temiz kalmak, hiçbir işe yaramayanların lüksüdür."

Gece çöktüğünde, Eleanor kendi odasına gitmek yerine ayaklarının onu Samuel’in odasına götürdüğünü fark etti. Kapıyı vurduğunda Samuel, üzerinde sadece ince bir gömlekle, yaralı elini sarmaya çalışırken masasında oturuyordu.

"Yine mi sen?" dedi Samuel, ama sesinde bir davet vardı. "Yoksa farelerden mi korktun?"
"Hayır," dedi Eleanor içeri girerek. "Sadece... yardım etmek istedim."

Eleanor, pansuman malzemelerini alıp Samuel’in yanına oturdu. Odanın içindeki şömine gürül gürül yanıyordu. Eleanor, Samuel’in elindeki eski sargıyı çözerken, aralarındaki sessizlik artık bir tehdit değil, bir paylaşımdı. Samuel, Eleanor’un her hareketini dikkatle izliyordu.

"Neden hala Louis’i düşünüyorsun?" diye sordu Samuel aniden.

Eleanor duraksadı. "Onu düşündüğümü nereden çıkardın?"

"Çünkü ne zaman bana böyle dikkatli baksan, zihninde bir kıyaslama yapıyorsun. Onu bir masal kahramanı, beni ise masaldaki canavar olarak görüyorsun." Samuel, sağlıklı olan elini kaldırıp Eleanor’un çenesini tuttu ve yüzünü kendine çevirdi. "Ama unutma Eleanor, masalların sonunda prensesi canavardan kurtaran o kahraman, genellikle canavarın ödediği bedelleri asla ödememiş olandır."

Eleanor bir şey diyemedi. Samuel’in gözlerindeki o karanlık derinlik, onu içine çekiyordu. Samuel, ona doğru eğildi; bu kez ne William vardı ne de bir gösteri. Sadece iki insanın, yerin yedi kat altında paylaştığı o ölümcül anın yarattığı çekim vardı. Samuel, Eleanor’un dudaklarına çok yakın bir mesafede durdu.

"Beni sevemeyeceğini biliyorum," diye fısıldadı Samuel. "Ama bana saygı duyacaksın. Ve bir gün, bu güç için bana teşekkür edeceksin."
Eleanor, Louis’e ihanet ediyormuş gibi hissetse de, Samuel’in bu karanlık kahramanlığı karşısında kalbinin duvarlarının yıkıldığını hissediyordu. Samuel’in dudakları, Eleanor’un alnına sert ama koruyucu bir öpücük kondurdu ve geri çekildi.

"Şimdi git uyu prenses. Yarın Londra’ya, o isli yalanların içine geri dönüyoruz."