14. bölüm · Gaz Lambaları Sönerken: Yıl 1837

Chapter 13

Sümeyra Yalçın🤧😝

Samuel’in saraydan ayrılışının üzerinden henüz yirmi dört saat geçmişti ki, Londra’nın isli havası Eleanor’un odasının pencerelerine zehirli bir nefes gibi yapıştı. Eleanor, odasında bir mahkûm gibi bir uçtan bir uca yürürken, kapının ardında Louis’in varlığını hissedebiliyordu. Louis orada, sadece birkaç santim uzağındaydı; ancak aralarına Kuzey’in buzlu dağları ve Samuel’in gölgesi girmişti.

Tam o sırada, kapının ağır sürgüsü çekildi. İçeri giren Louis değildi. Prens William, elinde iki kadeh şarap ve yüzünde o midesini bulandıran yapay gülümsemeyle içeri süzüldü. Arkasından kapıyı Louis’in yüzüne kapattı ve sürgüyü içeriden vurdu.

"Ah, sevgili kardeşim," dedi William, kadehlerden birini Eleanor’un masasına bırakarak. "Samuel’in gidişiyle oda ne kadar da soğumuş. O vahşi adamın sıcaklığına çabuk alışmıştın, değil mi?"

Eleanor mesafesini korudu. "Burada ne işin var William? Babam odamdan çıkmamamı emretti, senin girmene izin verdiğini sanmıyorum."

"Babamız şu an Amca Edward ile ülkenin iflas eden hazinesini tartışıyor," dedi William rahat bir tavırla koltuğa yayılarak. "Ben ise seninle... bir aile meselesini konuşmaya geldim. Ya da daha doğrusu, bir temizlik meselesini."

William cebinden katlanmış, mühürü sökülmüş bir kağıt çıkardı. Eleanor’un kalbi tekledi; bu Louis’e aylar önce yazdığı, hiçbir zaman göndermediği ama çekmecesinde sakladığı o küçük notlardan biriydi.

"Bunu nerede buldun?" diye tısladı Eleanor.

"Çekmeceler her zaman kilitli kalmaz, Eleanor. Hele de saray muhafızları krala değil de bana sadık olduğunda." William ayağa kalktı ve Eleanor’a doğru yürüdü. "Bu kağıt, senin ve o şövalyenin idam fermanı olabilir. 'İffetsizlik ve vatan hainliği'... Samuel bunu görse ne yapar dersin? Kuzey’in gururu, müstakbel eşinin bir piyadeyle gizli mektuplaşmalarını öğrenirse Londra’yı gerçekten yakmaz mı?"

Eleanor’un rengi kireç gibi oldu. "Bu sadece eski bir not. Samuel beni tanıyor, bana güveniyor!"

"Öyle mi? Samuel sadece güce ve mülkiyete güvenir," dedi William sesi alçalarak. "Ama asıl tuzak bu değil, Eleanor. Asıl tuzak dışarıda, kapının hemen ardında."
William aniden sesini yükseltti, bir tartışma çıkarıyormuş gibi bağırmaya başladı:

"Hayır Eleanor! O şövalyeyle kaçmana izin veremem! Onu sevdiğini biliyorum ama bu krallığa ihanettir!"

Eleanor ne olduğunu anlamadan William elindeki şarap kadehini yere fırlattı. Cam kırıkları etrafa dağılırken William kendi ceketini yırttı ve masadaki ağır bir şamdanı yere devirdi.

"Yardım edin! İhanet var!" diye bağırdı William kapıya doğru.

Kapı aniden açıldı. Louis, kılıcı çekilmiş halde içeri daldı. Gördüğü manzara şuydu: William yerlerde sürüklenmiş gibi görünüyor, Eleanor ise dehşet içinde köşede duruyordu. William, Louis’i görür görmez bağırdı:
"Şövalye! Prenses Eleanor seninle kaçmak için bana saldırdı! Bana o gizli planlarınızdan bahsetti! Tutuklayın bu haini!"

Tam o sırada koridordan Amca Edward ve beraberindeki muhafızlar belirdi. Bu planlanmış bir baskındı. William, Louis’in Eleanor’a olan duygularını biliyordu ve onu kışkırtarak Eleanor’u "kaçmaya çalışan bir hain" durumuna düşürmüştü.

"Hayır! Yalan söylüyor!" diye feryat etti Eleanor.
William, Edward’ın yanına gidip Eleanor’un o gizli notunu masaya bıraktı. "Kanıt burada amca. Prenses, Samuel yokken bu şövalye ile kaçma planları yapıyormuş. Ben engel olmak istedim, bana saldırdı."

Edward, nota tiksintiyle baktı. "Bu bir skandal değil, bu bir darbe girişimi. Louis... Kılıcını bırak. Sen de Eleanor, babanın emriyle kuleye kapatılacaksın. Samuel dönene kadar hiçbir yere gidemezsin."

Louis, kılıcını bırakmadı. Gözleri Eleanor ile buluştu. William’ın tuzağı kusursuzdu; eğer Louis kılıcını bırakırsa ikisi de ölecekti, bırakmazsa asılacaktı. Louis, Eleanor’un gözlerindeki o çaresizliği gördüğünde ilk kez kendi güçsüzlüğünü bir silaha dönüştürdü. Kılıcını yere attı ama William’ın gözlerine öyle bir nefretle baktı ki, Prens bir an geri adım attı.

Eleanor, muhafızlar tarafından kollarından tutulup odadan çıkarılırken William, kulağına eğilip fısıldadı:
"Gördün mü küçük kardeşim? Samuel seni koruyacak kadar yakında değil. Ve artık... bir şövalyen de yok."

Eleanor, kuleye götürülürken son kez Louis’in zincire vurulduğunu gördü. William, Samuel gelmeden önce Eleanor’u "akıl sağlığı yerinde olmayan bir hain" olarak damgalayıp evliliği iptal ettirmeyi ve taht yolunu tamamen temizlemeyi amaçlıyordu.

Gaz lambaları o gece Eleanor için sadece sönmedi; tamamen kırıldı.Londra Kulesi'nin rutubetli odasında zaman, duvardan sızan su damlaları gibi yavaş akıyordu. Eleanor, hücresindeki sert taş sedirde oturmuş, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti.

Dışarıdan bakıldığında çaresiz bir mahkûm gibi görünse de, zihni madenlerdeki makineler gibi aralıksız çalışıyordu.

William’ın kurduğu bu sahnede en zayıf halka kendisiydi ve biliyordu ki atacağı her yanlış adım, William’ın eline yeni bir koz verecekti. Bağırıp çağırmadı, kapıları yumruklamadı. Samuel’in madenin derinliklerinde asansörün bozulduğu o anki halini hatırladı: “Sakin ol Eleanor, oksijeni boşa harcama. Kurtarma ekibi gelene kadar sadece nefes al.”

Şimdi kendi kurtarma ekibi yoldaydı. Samuel’in bu hakareti asla cevapsız bırakmayacağını, William’ın sığ planlarını Kuzey’in soğuk mantığıyla darmadağın edeceğini biliyordu. Eleanor sadece pencereden sızan gri ışığa baktı. Artık korkmuyordu; sadece Samuel’in şehre girdiği an çıkacak olan o fırtınanın sessizliğini dinliyordu.

Sarayın mahzenlerinde ise Louis, William’ın fiziksel ve psikolojik saldırılarına göğüs geriyordu. William, Louis’in karşısında elindeki gümüş saplı kırbacı masaya bırakmış, büyük bir sakinlikle şarabını yudumluyordu. Louis zincirlere vurulmuştu, gömleği parçalanmıştı ama bakışları hala William’ın gözlerinin içine dikiliydi.

"Bana tek bir imza ver Louis," dedi William, sesi neredeyse şefkatliydi. "Prensesin seni ayarttığını, bu kaçış planını onun kurduğunu söyle. Senin canını bağışlayayım. O şerefsiz Kuzeyli gelmeden bu işi bitirelim."

Louis, çatlamış dudaklarından sızan kanı yere tükürdü. Sesi kısık ama sarsılmazdı. "Prenses Eleanor... bu saraydaki tek masum ruh. Senin gibi bir yılanın... kendi kardeşini satmasını izlemek, bu zincirlerden daha çok canımı yakıyor."

William öfkeyle ayağa kalktı. "Sadakat karın doyurmaz şövalye!" Kırbacı savurduğunda Louis sadece gözlerini sıktı; bir feryat bile vermedi. O, Eleanor’u koruyamamıştı ama onun onurunu bu karanlıkta savunmaya kararlıydı.

Yüzlerce mil ötede, sınır boylarındaki diplomatik çadırda Samuel, önündeki haritayı inceliyordu. Kapı hızla açıldı ve Kuzeyli habercisi içeri daldı. Mühürlü kağıdı Samuel’e uzattığında, Samuel kağıdı büyük bir titizlikle açtı.
Kağıdı okurken yüzünde tek bir kas bile titremedi.

Masaya vurmadı, bağırmadı. Sadece gözlerindeki o buz mavisi ışık, yerini simsiyah bir kuyuya bıraktı. Kağıdı yavaşça katlayıp masanın üzerindeki mumun alevine tuttu. Kağıt küle dönerken, Samuel’in sesi çadırın içinde yankılandı:

"William... Haddini aşmanın bir bedeli olduğunu sana en acı şekilde öğreteceğim."

Samuel, yanındaki komutanına döndü. "Diplomatik görüşmeleri bitirin. Onlara deyin ki; Prens Samuel’in şahsi bir meselesi var. Ordunun öncü birliğini hazırlayın. Dinlenmeyeceğiz. Londra’ya varmamız gereken süreyi yarıya indirin."

Samuel, Eleanor’a körkütük aşık olduğu için değil; kendisine ait olanın, müttefikinin ve "kendi kraliçesinin" böyle ucuz bir oyunla harcanmasını kendisine yapılmış bir hakaret olarak gördüğü için harekete geçiyordu. William, Samuel’in satranç tahtasındaki en önemli taşına el uzatmıştı ve Samuel, oyunun kurallarını bozmaya geliyordu.