4. bölüm · Gaz Lambaları Sönerken: Yıl 1837

Chapter 3

Sümeyra Yalçın🤧😝

Ertesi sabah sarayın büyük yemek salonu, kuzeyden gelen soğuk bir rüzgarın içeriye sızdığı bir buzhane gibiydi. Devasa pencerelerden giren soluk ışık, masadaki gümüş takımların üzerinde soğuk parıltılar yaratıyordu. Kral Henry masanın başında, elindeki gazeteyi okurken bir yandan da koyu kahvesini yudumluyordu. Kraliçe Ophelia ve Amca Edward ise sessizlik içinde yemeklerini yiyorlardı.

Eleanor, kalbinin gürültüsünü bastırmaya çalışarak masaya oturduğunda, Louis her zamanki yerinde, kapının hemen yanındaki sütunun gölgesinde bir heykel gibi dikiliyordu. Eleanor’un elleri titriyordu; masadaki dantel örtünün altında parmaklarını birbirine kenetledi.

Prens William, tabağındaki av etini büyük bir iştahla keserken aniden durdu ve gümüş çatalını tabağına kasten sertçe çarptı. Çınlama sesi, odadaki tüm konuşmaları bıçak gibi kesti.

"Baba," dedi William, bakışlarını doğrudan Eleanor’a dikerek. "Dün gece saray güvenliğinde ciddi bir boşluk fark ettim. Ya da belki de 'boşluk' değil, fazla 'samimiyet' demeliyim."

Kral Henry gazetesini yavaşça indirdi. Yorgun gözlerini oğluna dikti. "Ne demek istiyorsun William? Sabah sabah bilmece sorma."
"Dün gece geç saatlerde," dedi William, her kelimeyi tadını çıkararak telaffuz ediyordu.

"Eleanor’u o eski, bakımsız bahçede buldum. Yalnız değildi. Yanında, sadık şövalyesi Louis vardı. Ve aralarındaki hava, bir muhafız ve hanımı arasındaki mesafeden çok uzaktı. Neredeyse... el ele tutuşacak kadar yakındılar."

Masanın üzerindeki hava bir anda buz kesti. Kraliçe Ophelia, kadehini masaya öyle bir sertlikle bıraktı ki şarap örtüye damladı. Amca Edward’ın gözleri bir yırtıcı gibi Louis’e kaydı.

Eleanor, boğazındaki düğümü yutkunarak çözdü. "Bu saçmalık!" dedi, sesi beklediğinden daha güçlü çıkmıştı. "Dün gece uyuyamadım ve bahçeye çıktım. Louis oradaydı çünkü o her zaman oradadır. Görevini yapıyordu. William, her zamanki gibi hayal gücünü entrikalarla besliyor."

"Hayal gücü mü?" diye gürledi William.

"Gözlerimin içine bak Eleanor! O şövalyenin sana nasıl baktığını gördüm. Bir kulun bir tanrıçaya tapışı gibi değil, bir erkeğin bir kadına olan açlığı gibiydi!"

Kral Henry elini masaya vurdu. Tabaklar sarsıldı. "Yeter!"

Henry, önce kızı Eleanor’a, sonra da kapıda kıpırdamadan duran Louis’e baktı. Louis’in yüzünde en ufak bir korku ya da suçluluk emaresi yoktu. O, yıllardır Henry’nin en sadık adamlarından biri olmuş, hayatını bu aileye adamıştı.

"William," dedi Kral Henry, sesi düşük ama otoriterdi. "Senin bu kıskançlıkların ve kardeşini küçük düşürme çabaların artık haddini aşıyor. Louis, bu saraydaki en sadık adamımdır. Onu ben eğittim, ben seçtim. Onun bir prensese el uzatmak gibi bir delilik yapmayacağından, kendi canımdan emin olduğum kadar eminim."

"Baba, ama gözlerimle gördüm!"

"Gözlerin sana oyun oynamış ya da sis zihnini bulandırmış," dedi Henry, konuyu kapatmak istercesine tekrar gazetesine dönerek. "Louis, bir şövalyedir. Eleanor ise İngiltere’nin geleceğidir. Aralarında bir 'elektrik' olduğunu iddia etmek, sadece onlara değil, benim kararlarıma da hakarettir. Şimdi yemeğini ye."

Eleanor derin bir nefes aldı. Kurtulmuştu... şimdilik. Ama William’ın gözlerindeki o nefret dolu parıltı sönmemişti. Aksine, babası tarafından susturulmak onu daha da hırslandırmıştı.

Eleanor çaktırmadan Louis’e baktı. Louis’in bakışları hala karşıdaki duvara kilitliydi ama Eleanor, onun çenesinin hafifçe seğirdiğini fark etti. Babasının "onun yapmayacağından eminim" demesi, Louis için bir kurtuluş değil, aslında bir hakaretti; sanki Louis’in duyguları bir hiçmiş, o sadece ruhsuz bir makineymiş gibi davranılmıştı.

Louis ise o an içinden şunu geçiriyordu: Kral haklıydı. Bir şövalye bunu yapmazdı. Ama bir aşık... bir aşık her şeyi yakabilirdi.

Masanın altındaki sessiz savaş, gaz lambalarının isli dumanı gibi tüm odayı sarmıştı. Samuel’in elçileri ise köşede sessizce bu aile trajedisini izliyor, kendi ajandalarına notlar alıyorlardı.

Kahvaltı masasında oluşan o ağır sessizlik, Lord Malphas’ın boğazını temizlemesiyle bozuldu. Elçi, elindeki gümüş peçeteliği bir kenara bırakarak Kral Henry’ye döndü.

"Majesteleri," dedi Malphas, sesi bir metalin metale sürtünmesi gibi pürüzlüydü. "Kuzeyden, Kral Sebastian’dan yeni bir haberci geldi. Prens Samuel’in katılması gereken sınır diplomatik görüşmeleri beklenenden uzun sürecek gibi görünüyor. Bu sebeple, düğün tarihinin önümüzdeki ay değil, iki ay sonrasına ertelenmesi kararlaştırıldı. Ancak..." Malphas duraksadı ve gözlerini Eleanor’un üzerinde gezdirdi. "Bu süre zarfında Prenses’in kuzey geleneklerine ve Samuel’in protokollerine hazırlanması için gözetimimiz altında olması şartıyla."

Eleanor’un kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpındı. Ertelenmişti. İki aylık bir nefes, iki aylık bir hürriyet... Babası Henry, bu haberi stratejik bir memnuniyetle karşıladı. "Güzel," dedi Henry. "Bu bize hazırlıkları mükemmelleştirmek için zaman tanır."

William ise burnundan soluyarak masadan kalktı. Babasının Louis’e olan sarsılmaz güveni ve düğünün ertelenmesi onu köşeye sıkıştırmıştı. Eleanor, ağabeyinin öfkeyle salondan çıkışını izlerken, içindeki o garip rahatlamayı gizlemek için başını önüne eğdi.

O gece, Londra’nın sisi her zamankinden daha yoğundu. Gaz lambaları, isli havanın içinde soluk turuncu küreler gibi görünüyor, yolu aydınlatmaktan çok gölgeleri büyütüyordu. Eleanor, William’ın dünkü baskınından sonra korkması gerektiğini biliyordu ama içindeki o tanımlayamadığı çekim, korkusundan daha güçlüydü.

Sarayın en ücra köşesinde, yıkık bir kule ile eski surların birleştiği yerdeki o gizli bahçeye ulaştı. Burası artık sadece bir bahçe değil, onun için dünyanın geri kalanından kopmuş bir sığınaktı. Sarmaşıkların arasından süzülüp dev bir çınar ağacının gölgesindeki taş banka ulaştığında, Louis’i orada buldu.

Louis, zırhının metalik parçalarını çıkarmış, sadece deri yeleği ve beyaz gömleğiyle duruyordu. Eleanor’un geldiğini görünce hızla ayağa kalktı. Bu kez diz çökmedi. Gözlerinde, sabahki kahvaltıda babasının kurduğu o "sadık köpek" imajına karşı bir başkaldırı vardı.

"Gelmemeliydiniz," dedi Louis. Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, bastırılmış bir volkanın gürültüsüydü. "William her yerde olabilir."

"William babamın gazabından korktuğu için odasına kapandı," dedi Eleanor, yavaşça Louis’e yaklaşarak. "Louis... Babamın sabah söyledikleri... Onun için sen sadece bir robotsun. Ama benim için..."

Eleanor durdu. Louis ile arasındaki mesafe sadece bir adımdı. Louis’in sıcaklığını, isli havanın içinde bile duyumsayabiliyordu.
"Sizin için neyim, prenses?" diye sordu Louis. Sesi bu kez fısıltı gibiydi. "Sizin için sadece kılıç sallayan, kapınızda bekleyen bir gölge miyim?"

Eleanor, hayatında ilk kez bir dürtüye teslim oldu. Elini uzatıp Louis’in koluna dokundu. Parmakları, Louis’in sert ve sıcak tenine değdiği an, her ikisi de irkildi. Bu, bir şövalye ve prenses arasındaki o görünmez ama aşılmaz duvarın ilk çatlağıydı.

Louis, Eleanor’un bu dokunuşuyla birlikte tüm dünyayı unuttu. Prensesin o kırılgan ama kararlı bakışları, onun yıllardır ördüğü tüm savunmaları yıktı. Eleanor henüz farkında değildi ama Louis o an, onun için İngiltere’yi yakmaya hazırdı.
"Sen benim bu saraydaki tek nefesimsin," dedi Eleanor.

Louis, daha fazla dayanamayarak Eleanor’un elini tuttu. Bir şövalye için bu bir idamdı. Ama Louis için bu, yaşamanın tek yoluydu. Eleanor elini çekmedi; aksine, Louis’in parmakları arasındaki o güven duygusuna tutundu.

Henüz aşkın adını koymamışlardı. Eleanor için bu bir sığınmaydı, Louis içinse kutsal bir tapınış. Ancak o gizli bahçenin gölgesinde, sönmeye yüz tutmuş gaz lambalarının uzağında, aralarındaki o elektrik, yaklaşan fırtınanın ilk şimşeği gibi çaktı.

"İki ayımız var," diye fısıldadı Louis. "İki ay boyunca, seni o kuzeyli canavara vermemek için ne yapmam gerekiyorsa yapacağım."

Eleanor, Louis’in bu kararlılığı karşısında ilk kez kalbinin farklı bir ritimle çarptığını hissetti. Bu, sadece minnet değildi; bu, ruhunun derinliklerinde uyanmaya başlayan tehlikeli bir uyanıştı.