26. bölüm · Eylül’ün hikayesi

26. Bölüm

Asmin Ünal

Merkeze giderken adımlarım hafifti.Bir şeyin değişeceğini bilmiyordum.İçimdeki alışkanlık, Mira’yı yine pencere kenarında bulacağımı sanıyordu.Elinde taşı, sessizliği, gözleri…Bir gün daha aynı gibi başlıyordu.Ama bazı sabahlar, bildiğin her şeyin yerinden oynadığı sabahlarmış.Ve insan, bunu ancak çok sessiz olunca fark edermiş.
Sınıfın kapısını açtım.Her şey yerli yerindeydi.Duvarlardaki resimler, masa, küçük kutular…Ama Mira yoktu.Sandalyesi boştu.Ona ait olan tek şey, pencere kenarındaki küçük taştı.
Bir an bekledim.Sanki geç kalmış gibi düşündüm.Ama Mira hiç geç kalmazdı.Gelmezdi belki, ama geç kalmazdı.
Yavaşça yaklaştım sandalyesine.Taşa baktım.Ve o anda fark ettim taşın altına incecik bir kâğıt sıkıştırılmıştı.
Kalbim hızlandı.Elimi uzattım.Çekip aldım.Kıvrılmış, köşeleri yumuşamış bir kâğıt.Mira’nın el yazısı.
Küçücük harflerle şunlar yazıyordu:

“Beni kimse seçmedi.

Ama ben gidiyorum .

Sessiz olmak bazen yer değiştirmek gibi.

Taşımı burada bırakıyorum.

Çünkü sen anladın.”

– Mira

Okurken içimde önce sessizlik çöktü.Sonra bir şey kırıldı.Ama bu bir acı değil…Sanki çoktan gelmiş bir ayrılığın resmiydi.Kabullenilmiş bir boşluk gibi.
Mira kimsesizdi.Herkesin ailesi olurken onun yoktu.Ve şimdi, bir sabah, bir merkez kararıyla ya da bir evrak dosyasının içine sıkıştırılarak…O da gitmişti.Ama bana, kendi varlığıyla değil, kalışının izini bırakmıştı.
Kâğıdı iki elimle tuttum.Yavaşça katladım.Ve o taşı, kendi defterimin arasına koydum.Çünkü onun taşı, benim için bir kelimeydi.Ve ben artık o kelimeyi unutmak istemiyordum.
Sınıfın ortasında ayakta biraz durdum.Sonra onun sandalyesine oturdum.İlk defa.
Pencereden dışarı baktım.Gökyüzü griydi.Ama bu kez o gri içimi sıkmadı.Çünkü ben artık biliyordum:

Bazı insanlar sessiz gider.Ama içinden geçtikleri kişide çok uzun anılar bırakırlar .

***

Bugün kimseyle konuşmadım.Konuşacak biri yoktu.Zaten söyleyeceklerim de kalmadı.Bazen insan anlatacak bir şey bulamaz değil…Sadece anlatmanın bir karşılığı olmadığını fark eder.İşte o zaman susar.
Sabah erkenden kalktım.Perdeyi açmadım.Odaya dolan soluk ışık, pencerenin kenarındaki defterime düştü.Sayfalar kıpırtısızdı.Tıpkı ben gibi.
Bir çay koydum.Isındı, fokurdadı, sonra soğudu.İçmedim.Kendime ayırdığım küçük bir vakit bile kendime yetmedi.Çünkü bazen içindeki boşluk, dışarıdan hiçbir şeyle dolmaz.Ne çayla, ne müzikle, ne pencereyi açmakla.
Defterimi elime aldım.Uzun zamandır yazmadığım sayfaları çevirdim.Kendi el yazım bile yabancı geldi.İçinden geçip gitmiş gibi.
Bir cümle yazdım:

“Kimi zaman en kalabalık yerde bile kendi sesini duyamazsın.”

Sonra altına başka bir cümle:

“Ama bazen yalnız kaldığında , o sessizlik bile konuşur.”

Bugün yalnızdım.Gerçek anlamda.Fiziksel olarak da, duygusal olarak da.
Ama garip bir şey oldu.Bu yalnızlık, ilk kez üzerime kapanmadı.Sanki içimde bir boşluk değil de, açılmış bir alan vardı.Kimsenin girmediği bir oda.Ve o odada yalnız olmak, beni ürkütmedi.
Pencerenin kenarına oturdum.Ağaçlar rüzgârsızdı.Hareket etmeyen şeyler, zamanın nasıl geçtiğini anlatmaz.Ama ben hissediyordum.Bir şey geçiyordu.İçimden.Belki bir kırıklık.Belki bir kabuk.
Saatler geçti mi bilmiyorum.Ama gün bittiğinde, ışık griye döndüğünde, odaya bir şey çöktü.Sessizlik değil.Bir tür durgunluk.Huzur gibi değildi ama korku da yoktu.Sadece vardı.
Kendime baktım.Bu hâlimi biri görse ne derdi bilmiyorum.Ama ben içimde, kendi gözümle şöyle dedim:

“Ben hala buradayım bıraktığınız gibi.

Ne eksildim, ne çoğaldım .

Sadece duruyorum .”

Ve bazen … durmak da iyileşmenin ilk adımı olabiliyor.

***

O gece ışığı açmadım.Odada hiçbir şey değişmediği hâlde, karanlıkta her şey başka görünüyordu.Yatak, masa, sandalye…Sanki ben yokken karar vermişlerdi:Bugün de sessizlik oynayacağız.
Telefonu elime aldım, ama bakacak bir şeyim yoktu.Ne bir mesaj, ne bir ses kaydı, ne de “merak ettim” yazısı.Sonra bir şey fark ettim:Kimseye yazmak da istemedim.Çünkü kimseye kendimi anlatmak zorunda kalmadan var olmak istedim.Bu istek, hem çok hafifti hem çok ağır.
Bir aynaya baktım.Yüzüm oradaydı.Ama gözlerim bir şey anlatmıyordu artık.Sanki içimde konuşan ses, dışımdaki ifadeye uğramamıştı.
Bir kalem aldım.Boş bir sayfa açtım.Ve bu kez hiçbir anlamı olmayan şekiller çizmeye başladım.Daireler, çizgiler, kesik harfler…Hepsi bir şeye benziyordu ama hiçbir şeye ait değildi.Tıpkı içimdeki duygu gibi. Adını koyamadığım ama varlığından emin olduğum bir şey.
Bir an durdum.Sayfanın tam ortasına küçük harflerle şunu yazdım:

“Bugün hiç kimse ile konuşmadım.

Ama kendime ilk kez ‘merhaba’ dedim.”

Bu cümleyle birlikte içimde bir sıcaklık yayıldı.Küçük.Ama gerçek.Bazen kendini tanımak için kimseyle konuşmamak gerekiyormuş.Bazen en kalabalık soru, tek kişilik bir cevabın içinde gizliymiş.
Kafamı yastığa koyduğumda saat geceyi çoktan geçmişti.Ama ben hâlâ uyanıktım.Uyuyamadığım için değil, uyanık kalmak istediğim için.Çünkü ilk kez, içimle baş başa kalmak korkutucu gelmiyordu.
Gözlerimi kapattım.Bir gün birinin bana dokunmadan da anlayabileceğini düşündüm.Ve sonra…Eğer kimse gelmezse de artık kendimle kalabileceğimi.
Belki en sessiz insanlar,en çok şeyleri kendi içinde konuşuyordur.
O gece…Ben sustum.Ama içimdeki biri ilk kez bana cevap verdi…

“Kimseyle konuşmadığım gün, en çok şeyi kendime anlat.”

Ertesi sabah alarm çalmadan uyandım.Pencereye yürüdüm.Dışarısı hâlâ suskundu.Ama bu sessizliğin rengi değişmiş gibiydi.Dün üzerime çöken gri, bugün sanki biraz daha açık.
Perdeyi araladım.Camın kenarındaki buğuda parmak ucumla küçük bir çember çizdim.Sonra ortasını sildim.Dışarıyı net görmedim, ama bu bulanıklık da yeterliydi.Her şeyi olduğu gibi görmek zorunda değilim.Bazen yalnızca var olduğunu bilmek, yeter.
Masanın başına geçtim.Defterimi açtım.Yazı yazmadım bu kez.Sadece bir şeyler sıraladım:

Yalnızlık, bazen boşluk değil .
Konuşmamak, suskunluk değil .
Görülmemek, silinmek değil .
Ve hissetmek , her zaman ağrıtmaz.

Altına imza gibi küçük bir not bıraktım:

“Bugün içimdeki hiçliğe iyi davrandım.”

Kahvaltı hazırlamadım.Çünkü acıkmamıştım.Ve artık sırf bir düzeni sürdürmek için yaşamak istemiyordum.Bazen kendine izin vermek; yemek yememek, uyanmamak, gülmemekti.Ve o izin, dışarıdan düzensizlik gibi görünse de…İçeride sessiz bir onarım başlatıyordu.
Kitaplıktaki eski bir kutuyu açtım.İçinden yıllar önce yazdığım bir mektup çıktı.Kime yazdığımı hatırlamıyordum.Belki kimseye.Belki kendime.
Mektubun sonunda şöyle yazıyordu:

“Bir gün olurda kimse kalmazsa, kendini unutma.”

Okuyunca gözlerim dolmadı.Ama içimde bir şey kıpırdadı.Demek ki o gün gelmişti.Ama ben hâlâ buradaydım.Ve unutmamıştım.O gün boyunca dışarı çıkmadım.Telefon çalmadı.Kapı çalmadı.Kalbim sessizdi.Ama bu kez içimde bir şey çökmedi.Aksine, yükseldi.
İç sesim artık sadece bir yankı değil…Kendi başına duran bir cümleydi.Ve belki de uzun zamandır ilk kez,onu gerçekten duydum.

Bugün zamanı durdurdum.Saatin pillerini çıkardım.Duvar sessizleşti.Tik taklar olmadan da gün geçiyor.Belki daha ağır, ama daha dürüst.
Çünkü bazı zamanlar, rakamlara sığmaz.Bazı anlar bir dakikadan uzun,bir saatten kısa olur.İçinde yaşanan şeyin ne kadar sürdüğü değil,ne kadar dokunduğu kalır.
Koltukta oturdum.Kendime bir şey sormadım.Cevap da beklemedim.Sadece var oldum.Sanki kendi yanımda misafirdim.Sessiz, dikkatli, yargısız.
Sonra aniden aklıma çocukluğum geldi.Pencereden dışarı bakıp, biri gelsin diye beklediğim günler.Kapı çalsın diye dua ettiğim öğleden sonralar.Ve hiçbir şey olmadığında,sandalyeye oturup “Yinede iyiki varım ” dediğim sessiz akşamlar.
Belki insan bazen büyüyerek değil,o eski çocuk hâline geri dönerek iyileşiyor.Ve belki o çocuk hâlâ aynı yerde bekliyor.Sadece artık gürültüler içinde sesi duyulmuyor.
Bir kağıt aldım, üzerine kocaman yazdım:

“Ben kimseye ihtiyaç duymadan iyileşebiliyorum.”

Bu cümleyi yazarken ellerim titremedi.Çünkü artık inanıyordum.Eskiden inanmak için birilerine ihtiyaç duyardım.Şimdi sadece kendime biraz daha yaklaşmam yetiyordu.
Sonra o cümleyi pencereye tuttum.Gün ışığı kâğıdın altından geçerken harfleri aydınlattı.Kendime yazılmış bir mektup gibiydi.Görülmeye, duyulmaya ihtiyaç duymadansadece var olmaya razı bir cümle.Akşam olduğundahiç kimseyi özlemediğimi fark ettim.Bu bir unutma değil…Bir kabul.Kimsenin yokluğunda bile kendini tamamlayabilme hâli.
Ve bu hâl bana korkunç değil,inanılmaz geldi.

“Kimsenin gelmemesine alışamadım,ama artık beklemiyorum.”