11. bölüm / 17
ESKİ SEVGİLİM | CHANMİNGülün hesabı
Bölümler 17Şu an: Gülün hesabı
- 1 Ayrılık549 kelime
- 2 Özlemişim amk480 kelime
- 3 Piç adam678 kelime
- 4 Patronculuk620 kelime
- 5 Kafanı sikiyim Seungmin523 kelime
- 6 Bay Jean1.386 kelime
- 7 “Seungmin’nin yeri benim yanım.”1.329 kelime
- 8 Sapık adam1.408 kelime
- 9 ASANSÖR2.079 kelime
- 10 Beyaz gül1.475 kelime
- 11 Gülün hesabı1.198 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 Jisung ve Chanın Planı1.708 kelime
- 13 Gerçekler1.075 kelime
- 14 Öpüşme1.560 kelime
- 15 hyunjin artık şirkette942 kelime
- 16 “Günlerdir seni izliyorum Han Jisung”1.005 kelime
- 17 Baskın basanındır1.411 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Paspasta bulduğum o tek beyaz gülü evde bırakmak içimden gelmemişti ama açıkça taşımak da fazlasıyla ele verirdi. Sabah evden çıkarken evrak çantamın fermuarını açıp gülü, ofise götürmem gereken kalın dosyaların en üstüne, kapak kısımlarının arasına nazikçe sıkıştırdım. Sadece sapı ve hafifçe görünen beyaz yaprakları dışarıdan belli oluyordu.
Şirketin cam kapısından içeri girdiğimde her zamanki hareketli pazartesi havası beni karşıladı. Masama ulaşıp soluklanmak için çantamı bıraktım. Tam o sırada, bütün hafta sonu evde birlikte vakit geçirdiğimiz, her anımı ezbere bilen Jisung elinde iki karton bardak kahveyle masama yanaştı.
Kahveyi önüme bırakırken gözlerini kısmış, ukala bir gülümsemeyle beni süzüyordu. "Günaydın Seungmin," dedi, sesindeki o muzip tonu gizlemeye gerek bile duymadan. "Bütün hafta sonu evde beraberdik, kahvaltıda bile gözümün içine bakıp durdun. Anlat bakalım, dünkü kapı olayı neydi öyle? beyaz gülün nereden geldiğini buldun mu bari?"
Elimi refleks olarak masanın üzerindeki dosyaların arasına sıkıştırdığım güle doğru götürüp hızla geri çektim. Yanaklarımın hafifçe ısındığını hissederek kahveyi aldım.
sesimi olabildiğince düz ve mesafeli tutmaya çalışarak. "Bütün hafta sonu beraberdik diyorsun ama evde öyle bir şey konuşmadık bile.Kargo falandır, üzerinde isim yoktu."
Jisung sesli bir şekilde güldü ve sandalyesini masama biraz daha yaklaştırdı. "Hadi ama Seungmin! Cumartesi günü markete gittiğimizde bile arkada dönüp dönüp duruyordun, pazar sabahı da zil çaldığında kapıyı nasıl fırlayarak açtığını görmedim mi sanıyorsun? O gülün kimden geldiğini gayet iyi biliyorsun bence."
"Bilmiyorum falan diyorum, uzatma istersen," diye karşılık verdim, ne kavgacı ne de tamamen kaçan o dengeli ses tonumla. Masanın üzerindeki dosyaları toparlamaya çalıştım. "Hem işimiz başımızdan aşkın, şuraya bak."
Jisung başını iki yana sallayıp kahvesinden bir yudum aldı. "İyi, sakla bakalım sırrını. Ama bu kadar gizemli takılıyorsan arkasında büyük bir adam var demektir; benden söylemesi."
Tam o sırada Jisung’un telefonu masanın üzerinde titremeye başladı. Ekranına bakıp hızla açtı.
"Efendim?" dedi Jisung telefona. Karşı taraftaki atölye sorumlusunu bir süre dinledikten sonra yüzünü buruşturup telefonu kapattı ve bana döndü. "Atölyeden arıyorlar; son numune raporlarını acil Chan hyung’a iletmemizi istiyorlar yine. Bugün yönetimle bir toplantısı varmış, 'acele masasına bırakın' diyorlar."
"Tamam, ben bırakırım," dedim Jisung’a başımla işaret ederek.
Jisung telefonu masaya bırakıp masama doğru hafifçe eğildi. "Bak, Chan hyung’un odasına gidiyorsun madem, dikkat et de o güller dökülmesin ortalığa," diye fısıldayıp kıkırdayarak sandalyesini geriye çekti.
"Sana laf anlatmak imkânsız gerçekten," diye homurdandım ama yüzümün ısınmasına engel olamadım.
Derin bir soluk alıp masamdan kalktım ve kalın evrak destesini elime aldım. Sayfaların arasına sıkıştırdığım beyaz gülün kadife yaprakları hafifçe aralanmıştı. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir dosya taşıyordum ama o gül oradaydı ve sanki tüm odaya Chan’in kokusunu yayıyordu.
CEO katına doğru yürümeye başladım. Asansörden inip uzun koridoru geçtiğimde sekreter masasındaydı.
"Chan hyung içeride mi?" diye sordum, sesimi resmi ve mesafeli tutarak.
"İçeride Seungmin ama şu an telefonda, birazdan çıkar," dedi sekreter. "Doğrudan masasına bırakabilirsin istersen, bekliyor zaten o raporları."
"Tamam, teşekkürler," diyerek kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdim.
Oda her zamanki gibi minimalist, ağır ve Chan’in o baskın enerjisiyle doluydu. Üstüne giydiği siyah boğazlı kazak ve koyu gri ceketiyle sırtı dönük, cam kenarında dışarıyı izliyordu. Telefonla koşturmacalı bir görüşme yapıyordu, beni fark ettiğinde sadece hafifçe başını çevirip içeri girmemi işaret etti.
Adımlarımı sessizce atarak geniş maun masaya yaklaştım. Dosyaları bırakmak için masanın üzerine yöneldim. Dosyaları elime aldığım an, aralarındaki beyaz gülün uç kısmı masanın ahşap yüzeyine doğru hafifçe kaydı.
Elimi hemen uzatıp gülü saklayacaktım ki telefon görüşmesini bitiren Chan’in tok ve derin sesi odayı doldurdu.
"Dosyaları bırakman yeterli, çıkabilirsin Seungmin," dedi Chan, adımlarını masaya doğru yöneltirken.
Sesindeki o otoriter ama benim varlığımla anında yumuşayan tonu duymamazlıktan gelerek başımı salladım. "Raporlar ve atölyenin son listesi burada hyung. İncelemeniz gereken diğer evraklar da aralarında."
Chan masaya yaklaştı. Gözleri önce dosyalara, ardından doğrudan dosyaların arasından utangaçça sarkan o tek beyaz güle kaydı.
O an odadaki hava birden değişti. Chan’in adımları masanın kenarında durdu. Yüzündeki o sert, mesafeli patron ifadesi yerini yavaş ama engellenemez bir tebessüme bıraktı. Gözlerinin içindeki o derin parıltıyı, gülün orada olduğunu gördüğü anda yaşadığı o sessiz zafer duygusunu çok net yakaladım.
Chan başını yavaşça kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Göz bebekleri koyulaşmıştı.
"Demek... dosyaların arasına sıkışmış," dedi Chan. Sesi fısıltı gibi ama kulaklarımda çınlayacak kadar net ve derindi. Kalbimin hızlandığını hissettim ama duruşumu bozmadım.
"Dosyaları düzenlerken araya karışmış sanırım," diye yalan söylemeye çalıştım, sesimin titrememesi için büyük bir çaba sarf ederek. "Görmemişim."
Chan masanın üzerine doğru hafifçe eğildi. Aramızdaki o mesafeyi yine ustalıkla kapatarak bana doğru bir adım attı. Tenimin onun yakınlığıyla ısındığını hissettim.
"Öyle mi?" dedi, dudaklarındaki o karizmatik kıvrım daha da belirginleşirken. "Demek hiçbir şey bilmeden, tamamen tesadüfen o gül benim odama kadar geldi, öyle mi Seungmin?"
"Evet," dedim bakışlarımı kaçırmadan, ne kavgacı ne de teslim oluyormuş gibi görünen o dengeli ses tonumla. "Gereksiz detaylara takılmasak iyi olur hyung. Raporları bıraktım, çıkmam gerekiyor."
Chan parmaklarını masanın kenarına dayadı. Odadan çıkmama izin vermeyecek kadar yakınımda duruyordu ama fiziksel bir temasta da bulunmuyordu. O ince çizgide yürümeyi çok iyi biliyordu.
"Takılmayalım tabiatıyla," dedi Chan, sesindeki o yakıcı fısıltıyla. "Ama bazen bazı detaylar, insanın tüm duvarlarını yıkmak için yeterli olur. Tıpkı dün sabah olduğu gibi."
Yanaklarımın alev alev yandığını biliyordum ama geriye doğru bir adım bile atmadım. "Benim işim var hyung, çocuklar ofiste bekliyor."
Chan hafifçe başını salladı, gözlerindeki o derin ve sahiplenici bakışı bir saniye bile üzerimden çekmedi. "Gitmesine izin veriyorum şimdilik Seungmin. Ama o gülün o dosyaların arasından nasıl çıktığını ileride uzun uzun konuşacağız."
Arkama bile bakmadan ofisten dışarı attım kendimi. Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Koridora çıktığımda derin bir soluk aldım; ona teslim olmamıştım, mesafemi korumuştum ama içimdeki o buzların onun bir bakışıyla nasıl erimeye başladığını da inkâr edemezdim.
Masama döndüğümde Jisung hemen başını kaldırdı ve kıkırdayarak sordu: "Neden bu kadar kızardın sen? Adam içeride seni dövmedi ya, yoksa gül meselesi yüzünden sıkıştırdı mı?"
"Hiçbir şey söyleme Jisung," diye homurdandım çantamı karıştırarak. "Sadece işime dönmek istiyorum."
Öğleden sonra, alt kata arşiv evraklarını kontrol etmeye inerken koridorun ortasında karşıdan gelen Minho’yu fark ettim. Şirketin en soğuk ve mesafeli adamlarından biri olan Minho, elleri cebinde, her zamanki kusursuz yürüyüşüyle geliyordu. Yanından geçerken hafifçe başımı sallayıp selam verecektim ki Minho adımlarını durdurdu.
"Seungmin," dedi Minho, sesi her zamanki gibi düz ama netti.
"Efendim Minho hyung?"
Minho hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Seninle ilgili Jisung’un bir ricası vardı da... Atölyedeki son koleksiyon için bu akşam birlikte çalışmamız gerekiyormuş. Şirket dışındaki o sessiz kafede buluşalım diyor ama bana pek güvenmiyor galiba, senin aracı olmanı istedi."
İçimden gülümsedim. Jisung’un Minho ile ilgili o "ulaşılmazlık" duvarını aşmak için nasıl yanıp tutuştuğunu biliyordum. Chan bu konuda arka planda Minho’ya bazı projeler devrederek aslında Jisung’a bu fırsatı yaratmıştı; bunu anlamak zor değildi.
"Tabii ki hyung," dedim gülümsemeye çalışarak. "Ben Jisung’a söylerim, akşam kesinlikle orada oluruz."
"İyi," dedi Minho kısa bir baş selamı vererek yoluna devam etti.
Akşam mesai saati bitimine doğru toparlanırken Jisung heyecanla masama geldi. "Ne dedi Minho hyung? Kabul etti mi?"
"Etti, etti," dedim gülerek çantama dosyalarımı koyarken. "Akşam kafede buluşuyorsunuz. Ama teşekkürünü Chan hyung’a edersin artık, bu planın arkasında kimin olduğunu ikimiz de biliyoruz."
Jisung gözlerini devirdi ama yüzündeki o mutlu sırıtışı gizleyemedi. "Aman iyi, bırak da adamın küçük bir kıyağı olsun."
Şirketten birlikte çıkarken arkama dönüp son bir kez CEO katının olduğu yöne baktım. Pencereden dışarıyı izleyen o silueti hayal meyal görebiliyordum. O gül oradaydı, aramızdaki mesafeler hâlâ duruyordu ama her geçen gün o duvarlarda yeni bir çatlak oluşuyordu. Ve bu, korkmam gereken ama bir o kadar da durduramadığım bir gerçekti..
Bölüm etkileşimi
