EMİR VE İNFAZ kitap kapağı

14. bölüm / 16

EMİR VE İNFAZ

Bölüm:14 YENİ BİR CAN, YENİ BİR ŞAFAK

Yazar: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: Bölüm:14 YENİ BİR CAN, YENİ BİR ŞAFAK

ANKARA, GÖKÇEN ASKERİ HASTANESİ - AYLAR SONRA
Fethiye’nin huzurlu koylarında geçirilen o dingin günlerin ve Ankara’ya dönüşün ardından aylar hızla akıp gitmişti. Hakurk’un çetin coğrafyasında patlayan mermilerin, adliye koridorlarındaki gerilimli bekleyişlerin ve Cihangir Sancak’ın kurduğu kumpasların yerini, şimdi hastane koridorundaki heyecanlı bir bekleyiş almıştı.
Doğumhanenin önündeki bekleme salonu adeta bir karargâh gibiydi.
Bir tarafta emekli Albay Hikmet Göktürk, her zamanki vakur duruşuyla bastonuna dayanmış tespih çekiyordu. Yanında Meryem Hanım ve Hatice Hanım ellerini duaya açmıştı. Diğer tarafta ise emekli astsubay Muzaffer Bey ile Berrin yan yana duruyordu. Berrin, elindeki dava dosyasını çoktan kapatmış, Can Teğmen’in künyesini cebinden çıkarıp hafifçe tebessüm ederek izliyordu.
Ameliyathane kapısı açıldığında Yüzbaşı Kurt Göktürk dışarı çıktı. Üzerindeki yeşil ameliyat önlüğüyle bile heybetli duruşunu koruyordu ama keskin yeşil gözlerinde sahadaki o dondurucu avcı ifadesinden eser kalmamıştı. Yüzünde, hayatında ilk defa bu kadar belirgin beliren devasa bir gurur ve şefkat vardı.
"Kurt!" dedi Hikmet Albay ayağa kalkarak. "Nasıl evlat? Akça nasıl?"
Kurt, derin bir nefes aldı. Başını kaldırıp aileye baktı.
"İkisi de çok iyi baba," dedi Kurt, sesi hafifçe titreyerek. "Akça da bebek de gayet sağlıklı."
Meryem Hanım ve Hatice Hanım sevinç gözyaşlarıyla birbirine sarılırken, Muzaffer Bey göğsünü kabartarak gülümsadı.
GÖKTÜRK SOYUNUN YENİ ÜYESİ
Kısa bir süre sonra Akça özel odaya alındı.
Dağların acımasız Bordo Bereli Üsteğmen’i, şimdi yatakta kucağındaki minik kundakla yatıyordu. Şakaklarına süzülen sarı saçları ve yorgunluğuna rağmen çakır gözlerinde parıldan o sonsuz anne sevgisi, onu dünyanın en mağrur kadını yapıyordu. Yorganın altından süzülen iddialı ve güçlü hatları, geçirdiği bu büyük mucizenin ardından yepyeni bir zarafete bürünmüştü.
Kurt odaya girip kapıyı kapattı. Yavaş adımlarla yatağın kenarına geldi. Eğilip önce Akça’nın alnına uzun, derin bir öpücük kondurdu.
"Sağ ol Akça’m..." diye fısıldadı Kurt. "Bize bu günü yaşattığın için sağ ol."
Akça gülümsedi. Çakır gözleri nemliydi. "Biz bir söz verdik Komutan. Bu topraklarda dökülen kan boşa gitmesin, soyumuz kesilmesin diye..."
Kurt, yavaşça eğilip kucaktaki küçük bebeğe baktı. Minik ellerini sıkmış, babasının kokusunu almış gibi hafifçe kıpırdanıyordu. Kurt, nasırlı ve irice parmağını bebeğin minik avucuna dokundurdu. Bebek anında babasının parmağını sıkıca kavradı.
"İsmi..." dedi Akça, Kurt’a bakarak. "Onun adı da dayısı gibi, bu vatan için gözünü kırpmadan şehit düşen Can gibi olsun mu?"
Kurt’un gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü. Bebeğe bakarak, "Can Göktürk..." dedi. "Adıyla yaşasın, vatanına ve soyuna layık bir evlat olsun."
BÜYÜK FİNAL: GELECEĞE MİRAS
Odanın kapısı tıklandı ve tüm aile içeri girdi. Berrin, kucağındaki bebeğe bakarken gözlerindeki gururu gizleyemedi. Cebindeki Can Teğmen'in künyesini çıkarıp bebeğin kundağının kenarına iliştirdi.
"Kardeşimin adı artık sadece adliye tutanaklarında veya anıtlarda değil," dedi Berrin, gülümsayarak. "Yeni bir hayatta, bir Göktürk’ün yüreğinde yaşayacak."
Hikmet Albay torununu kucağına aldığında salona derin bir saygı çöktü. Albay, torununun kulağına eğilip ezan okuduktan sonra adını fısıldadı: "Senin adın Can..."
Pencereden dışarı bakıldığında, Ankara’nın üzerinde pırıl pırıl bir güneş yükseliyordu. Hakurk’ta yazılan kanlı destan, adliyede kazanılan büyük adalet savaşı ve çekilen tüm acılar geride kalmıştı.
Kurt, Akça’nın belini kavrayıp onu kendine çekti. Akça başını onun omzuna yasladı. İki Bordo Bereli, yan yana ve omuz omuza; arkalarında bıraktıkları zaferlerle ve kucaklarındaki yepyeni gelecekle, doğan güneşin ışıklarına gülümsediler.
Kumpaslar dağılmış, düşmanlar mahkûm edilmiş, adalet tecelli etmişti. Ve Göktürk soyu, yeni bir şafakta dimdik ayaktaydı.

ANKARA, BARIŞ PINARI KARARGAHI - AYLAR SONRA
Bebeğin doğumunun üzerinden altı ay geçmişti. Can Göktürk, aile üyelerinin sevgisiyle büyürken, Akça için evdeki sessizlik kademeli olarak bir Bordo Bereli'nin ait olduğu yere, yani göreve dönme arzusuyla yer değiştirmişti.
Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın yüksek güvenlikli brifing salonunda, dev haritanın önünde duruyorduk.
Akça, sahaya dönüş fiziksel testlerini rekor derecelerle tamamlamıştı. Üzerindeki taktik siyah üniforması, fiziğini ve dinamizmini tıpkı eski günlerdeki gibi sergiliyordu. Çakır gözlerinde analık duygusunun getirdiği derinlik ile sahadaki o gözü karalığın eşsiz birleşimi vardı.
Albay Hikmet Göktürk masanın başında otursa da operasyon sevk idaresinde yeni bir yapılanmaya gidilmişti. Masada, Özel Kuvvetler Kurmay Başkanı ve Berrin Cephe de yer alıyordu.
"Cihangir Sancak içeride müebbetini yatıyor olabilir," dedi Kurmay Başkanı, önümüzdeki projeksiyon ekranını çalıştırarak. "Ancak istihbarat, Cihangir'in hücresinden dışarıya aktardığı kripto mesajların Irak sınırındaki yeni bir illegal hücrayı tetiklediğini gösteriyor. Kendilerine 'Kızıl Sancak' diyorlar. Sınır hattımızda yeni bir lojistik hat kurma peşindeler."
Akça ve ben bakıştık. Masadaki haritaya doğru birer adım attık. İkimizin arasındaki o telepatik bağ, aylar sonra bile milim aşınmamıştı.
"Lojistik hattın başında kim var Komutanım?" diye sordum, sesimdeki o tanıdık askeri kararlılıkla.
"Cihangir'in eski sağ kolu, Hakurk'tan kaçmayı başaran tek isim: Siyah Eşref," dedi Kurmay Başkanı. "Ve bu kez yalnız değiller. Adliye safhasında Berrin Hanım'ın çökerttiği finans ağının kalan parçalarını kullanarak sınırı hareketlendirmeye çalışıyorlar."
Berrin öne doğru eğildi, elindeki yeni istihbarat dosyasını masaya bıraktı. "Cihangir'in avukatları kanalıyla içeriye ilettiği notları çözdük. Bu yapı, sadece bir kaçakçılık hattı değil; Ankara'daki kamu görevlilerine yönelik yeni bir suikast listesi hazırlıyor."
MEVZİYE DÖNÜŞ
Brifing sonrasında karargahın mühimmat odasına geçtik.
Aylar sonra yeniden şarjör basmak, HK416’larımızın mekanizmasını çekip kilitlerini kontrol etmek ikimiz için de tanıdık bir ritüeldi. Akça, hücum yeleğinin cırt cırtlarını sıkarken aynadaki yansımasından bana baktı.
"Evde kalmak güzeldi Kurt," dedi Akça, sesi alçak ama içindeki o hırslı askeri ateşle yanarak. "Can’ı kucağıma almak, onu emzirmek hayatımda tattığım en büyük mucizeydi. Ama o çocuk nefes alıyorsa, arkasında huzurlu bir vatan bırakmak zorunda olduğumuz için."
Yalın ayak adımlarla yanına yaklaştım. Elini tutup taktik eldiveninin üzerinden sıktım.
"Can güvende. Meryem Annem ve Berrin arkamızda nöbetçi," dedim, yeşil gözlerimi onun çakır gözlerine dikerek. "Siyah Eşref’in o sınırı geçmesine izin vermeyeceğiz Üsteğmen."
Akça hafifçe gülümsadı. O tehlikeli, özgüvenli gülüşü yeniden yüzündeydi. "O zaman operasyon emrini ver Komutan. Sınır boyunda bizi bekleyen yeni bir hesaplaşma var."
SINIR HATTI: ZAP VADİSİ
Aynı gecenin ilerleyen saatlerinde, Skorsky helikopteri bizi ve Bordo Bereli timini Zap Vadisi’nin sarp, kayalık tepelerinden birine bıraktı.
Pervane sesleri gecenin karanlığında uzaklaşırken, Akça ve ben gecenin ortasında, kayalıkların arasında yeniden mevzilendik. Gece görüş dürbünüyle vadiyi tararken Akça yanımda bir gölge gibi duruyordu.
"Hedef bölgede hareketlilik var," dedi Akça, telsizden fısıldayarak. "Siyah Eşref’in konvoyu vadiye giriş yapıyor."
"Anlaşıldı," dedim tüfeğimin kurma kolunu son kez çekerek. "Emir net, infaz kaçınılmaz. Başlıyoruz."
Cihangir Sancak’ın gölgesi henüz silinmemişti ve sınır hattında yepyeni bir savaşın ilk pusu safhası başlamıştı.

ZAP VADİSİ, RAKIM 2100 - SAAT 02:40
Zap Vadisi’nin sarp, keskin kayalıklarını döven dondurucu rüzgâr, gece görüş dürbünümüzün yeşil merceğinde buz kristalleri oluşturuyordu. Aylar süren ev hayatı, Can’ın bebek kokusu ve sıcak yuvamız geride kalmıştı. Şimdi yine, ait olduğumuz yerde; vatanın sınır çizgisinde, gecenin tam kalbindeydik.
Akça, solumdaki kayalığın aralığına bir hayalet gibi yerleşmişti. Taktik hücum yeleğinin altındaki esnek, kıvrımlı ve atletik gövdesi kayalara tamamen uyum sağlamıştı. Çakır gözleri, gece görüş dürbününün arkasında dondurucu bir avcı odağıyla parıldıyordu. Doğum yapmış bir kadının zayıflığını bekleyenler, onun HK416’sının tetiğindeki o sarsılmaz, nasırlı parmağını görselerdi ecellerinin geldiğini anlarlardı.
"Konvoy ikiye bölündü Kurt," dedi Akça, telsizden kısık, buz gibi bir fısıltıyla. "Öncü pikap vadi tabanına girdi. İkinci araçta ağır makineli var. Siyah Eşref ortadaki zırhlı Land Cruiser’ın içinde."
"Anlaşıldı Üsteğmen," dedim, kendi HK416’mın emniyetini kapatarak. "Öncüyü geçireceğiz. İğne deliğinden girecekler. Cihangir’in dışarıya uzanan o son kirli elini bu vadide keseceğiz."
Akça hafifçe başını bana çevirdi. Gece görüşün yeşil ışığında dudaklarında beliren o tehlikeli tebessümü gördüm.
"Siyah Eşref benim," dedi Akça, sesi bir emirden daha sert. "Ankara'daki evimize, Can'ın beşiğine göz diken o itin hesabını ben keseceğim."
"Saha senin, Komutan," dedim.
PATLAMA VE TEMAS
Öncü araç, patlayıcı yerleştirdiğimiz ilk dar boğazı geçtiği an, zırhlı aracın tekerlekleri hizalama noktasına geldi.
GÜÜÜÜÜM!
Vadinin sessizliği, uzaktan kumandalı C4’ün patlamasıyla paramparça oldu. Alev topu gecenin zifiri karanlığını bir anlığına gündüze çevirdi. Siyah Eşref’in içinde bulunduğu zırhlı araç savrularak kayalıklara çarptı.
"Baskın! Baskın!"
Tetikçilerin çığlıkları, roketatar ve ağır makineli seslerine karıştı. Ancak Bordo Bereli timi çoktan çapraz ateşi kurmuştu.
Akça, mevzisinden bir kaplan gibi doğruldu. İkinci araçtaki kule nişancısını tek bir keskin atışla indirdi. Ardından kayalıklardan aşağı, alevler içindeki zırhlı araca doğru hırsla süzüldü. Hareketlerindeki o akıcılık, esneklik ve hırs, sahalardan uzak kaldığı her günün intikamını alır gibiydi.
Ben de sağ kanattan sarkarak öncü pikaptan fırlayan iki militanı etkisiz hale getirdim. Mermiler etrafımızdaki kayalıkları dövüyor, kıvılcımlar gecenin içinde uçuşuyordu.
GÖĞÜS GÖĞÜSE HESAPLAŞMA
Siyah Eşref, devrilen zırhlı aracın kapısını tekmeyle açarak dışarı fırladı. Yüzü kan içindeydi, elindeki kalaşnikofla rastgele ateş açıyordu. Akça’yı fark ettiği an silahını ona doğrultmaya çalıştı ancak Akça’nın hızı karşısında şansı yoktu.
Akça, Eşref’in üzerine bir yıldırım gibi düştü. Silahının namlusunu kenara savurup Eşref’in bileğini kırdı. Bıçak çekmeye çalışan adama attığı döner tekmeyle onu kayalıklara yapıştırdı.
Eşref duvara çarparak yere yığıldı. Nefes nefese Akça’ya baktı. Karşısında siyah taktik üniforması içinde, çakır gözlerinden alev çıkan bir kadın Bordo Bereli duruyordu.
"Sen... Sen o kadınsın..." diye hırladı Eşref, kan tükürerek. "Cihangir Bey senin öldüğünü söylemişti..."
Akça, Eşref’in boğazına taktik botunun tabanıyla bastırdı. Göğsü hızlı hızlı kalkıp iniyordu.
"Cihangir Bey’in cezaevinde tek bir hücresi var," dedi Akça, sesi vadideki rüzgârı bile donduracak bir soğukluktaydı. "Sana ise bu vadide bir mezar bile çok."
Akça, belindeki tabancayı sıyırdı. Yüzündeki o soğukkanlı avcı ifadesiyle tetiği çekti.
PAT!
ANKARA'DAN GELEN İSTİHBARAT
Tüm temas kesildiğinde, Zap Vadisi yeniden dumanlı bir sessizliğe büründü. Tim emniyet şeridini kurarken ben Akça’nın yanına yürüdüm.
Akça silahını kılıfına koydu. Bana döndüğünde, şakaklarındaki ter ve barut karasının arasında o eşsiz güzelliği yine ışıldıyordu. Elimi beline koyup onu kendime çektim. Göğsünün hızlı atışları, adrenalin ve zaferin birleşimiyle bedenime çarptı.
"İyi misin Üsteğmen?" diye sordum, gözlerinin içine bakarak.
"Hiç bu kadar iyi olmamıştım Kurt," dedi Akça, elini elime kenetleyerek. "Siyah Eşref bitti. Cihangir’in dışarıdaki son ayağı da kırıldı."
Tam o sırada telsizim cızırdadı. Arayan Ankara’dan, Adliye’den Berrin Cephe’ydi.
"Kurt! Akça! Duyuyor musunuz?" Berrin’in sesi aceleci ve gergindi.
"Dinliyoruz Berrin, alan temizlendi. Siyah Eşref etkisiz," dedim.
"Çok güzel ama kumpas henüz bitmedi!" dedi Berrin. "Cihangir'in avukatının çantasından çıkan son şifreli belgeleri çözdük. Zap Vadisi sadece bir yemdi! Cihangir’in asıl hedefi, Ankara’daki güvenli evde tutulan ailemiz ve Can!"
Akça’nın çakır gözleri bir anda buz kesti. Aramızdaki o zafer havası yerini devasa bir fırtınaya bıraktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…