EMİR VE İNFAZ kitap kapağı

11. bölüm / 16

EMİR VE İNFAZ

11. BÖLÜM: BÜYÜK HESAPLAŞMA VE ANKARA’DA ŞAFAK

Yazar: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: 11. BÖLÜM: BÜYÜK HESAPLAŞMA VE ANKARA’DA ŞAFAK

KURT GÖKTÜRK & AKÇA
Ankara, Güvercinlik Askeri Havaalanı - Saat 04:30
Sikorsky’nin pervaneleri yavaşlayıp durduğunda, Ankara’nın soğuk ve ıslak ayazı açık kargo kapısından içeri doldu. Sınır ötesindeki duman, barut ve kan kokusu yerini Başkentin gri ve puslu havasına bırakmıştı.
Helikopterden ilk Akça indi. Taktik botları ıslak betona bastığında, hücum yeleğinin altındaki atletik ve kıvrımlı fiziği, gece lambalarının cılız ışığında mağrur bir silüet çiziyordu. Şakaklarından süzülen barut karası, çakır gözlerinin dondurucu parlaklığını daha da ön plana çıkarıyordu.
Hemen arkasından indik. Sırt çantamda Cihangir Sancak’ın tüm kirli finans ağını ve dış bağlantılarını içeren o çelik çanta vardı.
Akça yanıma yaklaştı. Aramızda telsiz seslerinin ya da patlamaların olmadığı o nadir anlardan biriydi. Yavaşça elini koluma koydu; parmaklarının taktik kumaş üzerinden hissettirdiği o sıcak baskı, mühimmat odasında mühürlenen bağın sessiz bir hatırlatıcısıydı.
"Cihangir’in dışarıdaki köpekleri son bir hamle yapacak Kurt," dedi Akça, sesi alçak ama bıçak gibi keskindir. "Berrin’i ve bizi hedef alacaklar. Telsizden gelen son istihbarat bunu doğruluyor."
"Biliyorum," dedim, yeşil gözlerimle pistin karanlık köşelerini tararken. "Ama unuttukları bir şey var: Bu şehirde adalet sadece adliye salonlarında değil, bizim kurduğumuz tuzaklarda tecelli eder."
Akça hafifçe gülümsadı. O gülüşte hem tehlikeli bir çekicilik hem de kayıtsız bir cesaret vardı. "O zaman şafağı adliyenin önünde karşılayalım Komutan. Ailelerimizi ve Berrin’i korumak için son darbeyi vurma vakti."
BERRİN CEPHE
Ankara Adliyesi Önü - Saat 06:15
Güneş henüz doğmamıştı. Ankara Adliyesi’nin heybetli sütunları, sabahın kör karanlığında devasa birer nöbetçi gibi duruyordu.
Siyah kabanımın yakasını kaldırdım. Gür kıvırcık saçlarım rüzgârda savrulurken elimdeki kalın duruşma klasörünü sıkıca tutuyordum. Yanımda babam Muzaffer Bey vardı. Emekli bir astsubay olarak, elini kabanının cebindeki beylik tabancasından bir an bile çekmiyordu.
"Gelen var Berrin," dedi babam, kısık bir sesle.
Adliye caddesinin iki başından motor sesleri yükseldi. Plakasız, siyah iki minibüs ve bir otomobil, adliye meydanını kapatacak şekilde hızla üzerimize doğru kırdı. Araçların kapıları kayarak açıldı; ellerinde otomatik silahlar olan maskeli beş adam dışarı fırladı. Cihangir’in cezaevinden saldığı son intikam timiydi bu.
"Hiç kıpırdamayın!" diye bağırdı öndeki tetikçi, silahını doğrudan bana doğrultarak. "Cihangir Bey’in selamı var Avukat!"
Babam Muzaffer Bey anında önüme geçti, tabancasını kılıfından sıyırdı. Ancak tek bir tabancayla beş otomatik silaha karşı durmak imkânsızdı.
Tam o sırada, adliye sütunlarının arkasından ve caddenin karanlık köşelerinden motor gürültüleri patladı.
ŞLAK!
Bir keskin nişancı tüfeğinin tok sesi adliye meydanında yankılandı. Öndeki tetikçinin elindeki otomatik silah parçalanarak yere düştü.
PUSU BOZULUYOR
"Özel Kuvvetler! Silahları bırakın!"
Adliye binasının çatısından sarkılan halatlarla iki Bordo Bereli yıldırım gibi yere indi. Sağ kanattan ise siyah taktik aracıyla fırlayan Akça, arabayı tetikçilerin üzerine kırarak yollarını kesti.
Akça, aracın kapısını açıp dışarı fırladı. Taktik tişörtü, hücum yeleği ve belindeki çifte tabancasıyla tam bir fırtına gibiydi. İlk tetikçiyi yakın dövüş hamlesiyle yere serip silahını boşa çıkardı.
Ben ise adliyenin ana merdivenlerinden aşağı koşarak indim. HK416’mın doğrultusunda kalan diğer iki adam, karşılarında Bordo Bereli timini ve çatıda mevzilenmiş keskin nişancıları görünce neye uğradıklarını şaşırdı.
"Kıpırdayanı vururum!" diye gürledim.
Tetikçiler silahlarını tek tek yere atmak zorunda kaldı. Saniyeler içinde, Cihangir Sancak’ın Ankara’daki son hücre yapılanması da adliyenin soğuk mermerleri üzerinde kelepçelendi.
ŞAFAK SÖKERKEN
Polis sirenleri adliye meydanını doldururken Akça silahını kılıfına koydu. Yüzündeki hafif ter damlaları ve zafer gülümsemesiyle Berrin’e doğru yürüdü.
Berrin, derin bir nefes alarak Can’ın avucundaki künyesini sıktı. Bana ve Akça’ya baktı. Ela gözlerinde yıllardır süren o ağır mücadelenin nihayet sona ermesinin huzuru vardı.
"Geldiniz," dedi Berrin, sesi hafifçe titreyerek.
"Söz verdik Avukat," dedi Akça, Berrin’in omuzlarına dokunarak. "Seni ve adaleti o kalleşlere teslim edecek değildik."
Yürüdüm, Berrin’in ve Akça’nın yanında durdum. Güneş, Ankara ufku üzerinde gri bulutları yararak ilk altın sarısı ışıklarını fırlatmaya başladı.
Cihangir Sancak’ın dışarıdaki tüm uzantıları yok edilmiş, finans ağı ele geçirilmiş ve kurduğu kumpas tamamen tarihe gömülmüştü. Can Teğmen’in ruhu artık şad, ailelerimizin başı dikti.
Akça elini yavaşça elimin üzerine kaydırdı. Parmaklarımız adliye merdivenlerinde birbirine kenetlendi. Berrin elindeki dava dosyasını sıkıca kavradı ve adliyenin kapısına doğru baktı.
Dağda kanla, adliyede kanunla yazılan o büyük dava bitmişti. Şimdi ise yan yana, omuz omuza yürüyeceğimiz yeni bir şafak başlıyordu.

ANKARA, HAREKAT MERKEZİ GÜVENLİ EVİ - GECE YARISI
Sikorsky’nin gürültüsü ve Hakurk’un buz gibi ayazı geride kalmıştı. Ankara’nın kenar mahallelerinden birinde bulunan istihbarat güvenli evine girdiğimizde, dışarıdaki sağanak yağmur camları dövüyordu.
Akça, ağır taktik çantasını ve Cihangir'in finans kilitlerini barındıran çelik çantayı masanın üzerine bıraktı. Üzerindeki ıslanmış hücum yeleğini çıkarıp kenara koyduğunda, siyah taktik tişörtünün sardığı atletik, iddialı ve son derece güçlü fiziği loş ışıkta belirginleşti. Yüzündeki barut lekeleri ve şakaklarından süzülen ter damlaları, çakır gözlerinin dondurucu ve bir o kadar da baştan çıkarıcı parlaklığını daha net ortaya çıkarıyordu.
Odaya çöken sessizlikte, ikimizin de nefes sesleri duyuluyordu. Sahada omuz omuza kurşun sıktıktan sonra, bu küçük odanın içinde baş başa kalmak aramızdaki o yakıcı çekimi yeniden ateşledi.
"Ankara sakindi ama fırtına kopmak üzere," dedi Akça. Sesi, çatışma adrenalininin ve gece yaşanan o yakınlaşmanın etkisiyle kısıktı.
Bana doğru birkaç adım attı. Taktik botlarının ahşap zemindeki tok sesleri odada yankılandı. Yanıma ulaştığında durdu; elini kaldırıp göğsümdeki kurşun geçirmez yeleğin cırt cırtlarını yavaşça açmaya başladı. Parmaklarının dokunuşu, zırhın üzerinden bile sıcaklığını hissettiriyordu.
"Berrin adliyede son hamlesini yaptı," dedim, sesimdeki pürüzü gizleyemeyerek. Bakışlarım Akça’nın çakır gözlerinden, hızlı nefes alışverişiyle kalkıp inen dolgun göğsüne kaydı. "Şimdi sıra Cihangir’in dışarıda kalan son kırıntılarını temizlemekte."
"Onları sabah hallederiz Komutan," dedi Akça. Sesi artık bir üsteğmenin emre itaati değil, bir kadının açık davetiydi.
Elini ensemdeki ıslak saçlarıma kaydırdı. Beni kendine doğru çektiğinde, dudakları dudaklarıma milimler kala durdu. Nefesi yüzümü yakıyordu. Yılların getirdiği askeri disiplin, o an Akça'nın kıvrımlı ve göz alıcı varlığı karşısında tamamen eriyip gitti.
"Bu gece değil..." diye fısıldadı Akça, gözlerimin en derin noktasına bakarak. "Bu gece sadece biz varız. Ne kumpas, ne görev, ne de ölüm."
Güçlü kollarımı beline dolayarak onu kendime doğru sertçe çektim. Kıvrımlı hatları bedenime kenetlendiğinde, dudaklarımız gecenin karanlığını patlatan bir tutkuyla buluştu. Yoldaşlıkla başlayan bu kader birliği, Ankara’da şafak sökmeden hemen önce durdurulamaz bir aşka dönüşüyordu.
Güvenli evin loş ışıkları, dışarıda camları döven sağanak yağmurun ritmiyle yıkanıyordu. Kapının arkamızdan kilitlenmesiyle birlikte, Hakurk’un soğuğu da Ankara’nın gri stresi de dışarıda kalmıştı.
Akça, belindeki kılıfı ve tabancasını masanın üzerine yavaşça bıraktı. Üzerindeki taktik tişörtün sıkıca sardığı iddialı ve güçlü hatları, odanın sarı ışığında daha da belirginleşmişti. Yılların askeri disipliniyle bilenmiş o atletik ve kıvrımlı fiziği, şu an herhangi bir zırhtan çok daha etkileyici bir cüretle karşımdaydı. Çakır gözleri, yorgunluğuna rağmen sönmeyen bir tutku ateşiyle parıldıyordu.
"Nefes al Kurt," dedi, sesi neredeyse fısıltı gibi alçalarak. "Dağda mermi yakarken bu kadar kasılmıyordun."
Yanıma kadar yürüdü. Her adımı, aramızdaki o görünmez ama yakıcı çekimi daha da sıkılaştırıyordu. Elini kaldırıp tişörtümün yakasından tuttu, parmak uçları boynumdaki sıcak tenime değdiğinde ikimizin de nefesi kesildi. O temas, Hakurk’ta ertelenen, mühimmat odasında mühürlenen her şeyin patlama noktasıydı.
"Savaştık Akça," dedim, ellerim belindeki o kıvrımlı ve pürüzsüz hatlara sıkıca kenetlenirken. "Günlerdir öldürmemek ve ölmemek için savaştık."
"Şimdi yaşamak için," diye karşılık verdi Akça.
Başını hafifçe geriye attı; dudakları boynuma, tam şah damarımın attığı yere temas ettiğinde vücudumdaki tüm kasların kasıldığını hissettim. Akça’nın parmakları saçlarımın arasına kaydı, beni kendine daha sert çekti. Göğsünün göğsüme baskısı, kalbinin o hızlı ve sabırsız atışlarını doğrudan hissettiriyordu. İki asker, iki Bordo Bereli değildik artık; sadece birbirine susamış iki insandık.
Sırtını arkasındaki ahşap masaya dayadığında onu hafifçe kaldırıp masanın üzerine oturttum. Bacakları otomatik olarak belimi sararken, dudakları tutkuyla dudaklarıma gömüldü. Bu öpücükte barut tadı yoktu; yılların getirdiği bastırılmış arzunun, ölümün kıyısından dönmüş olmanın getirdiği o vahşi yaşam arzusu vardı.
Akça’nın elleri tişörtümün altından sırtıma kaydı, tırnakları kaslarıma gömüldü. Dudaklarından dökülen kısık iç çekişler, odadaki yağmur sesini bastırıyordu.
"Seni kaybetmeyeceğim Kurt..." dedi öpüşlerin arasında, nefes nefese. "Hiçbir kurşun, hiçbir kumpas seni benden alamaz."
"Hiçbir güç Akça," diye fısıldadım, boynundaki o tatlı kokuya kendimi bırakırken. "Hiçbir güç bizi bu saatten sonra ayıramaz."
O gece, güvenli evin karanlığında zaman da görev de hükümsüz kaldı. Şafak söküp Ankara yeni bir güne uyanana kadar, birbirimizin varlığında kaybolduk.
Şafak sökerken Ankara üzerindeki gri bulutlar dağılmaya başlasa da odadaki o derin, sarsılmaz sessizlik varlığını koruyordu. Gece boyunca fırtına gibi esen o vahşi tutku, yerini sabahın ilk ışıklarıyla birlikte pürüzsüz bir huzura bırakmıştı.
Akça, göğsüme yaslanmış, düzenli nefeslerle uyuyordu. Islak sarı saçları omzuma dağılmıştı. Şakaklarındaki barut karası silinmiş, sahadaki o dondurucu ve acımasız Bordo Bereli ifadesi yumuşayarak yerini tamamıyla savunmasız bir kadının güzelliğine bırakmıştı. Yorganın altından süzülen iddialı hatları, her kıvrımıyla bu gece yaşananların bir rüya olmadığını fısıldıyordu.
Elimi yavaşça beline, oradan da karnına doğru kaydırdım. Parmaklarımın altındaki o sıcaklık, sadece bir görev ortağının değil, kaderimin ta kendisinin sıcaklığıydı.
O an, tam parmaklarımın durduğu yerde, tanımlayamadığım gizemli bir his içimi kapladı. Sanki Hakurk’un ölüm kusan vadilerinde, namluların gölgesinde yeşeren o yakıcı tutku, gecenin karanlığında kök salmıştı. İkimizin de bilmediği, henüz zihnen kavrayamadığımız ama bedenlerimizin ve ruhlarımızın sessizce mühürlediği o mucize, geleceğin ilk tohumu olarak oradaydı.
Akça hafifçe kıpırdandı. Çakır gözlerini yavaşça açtığında, bakışları doğrudan gözlerimi buldu. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim kadar derin, anlamlı ve hafif bir tebessüm belirdi. Elini karnındaki elimin üzerine koydu; parmaklarımızı kenetledi.
"Hiç böyle hissetmemiştim Kurt," dedi, sesi sabahın sessizliğinde buğulu ve pürüzsüz yankılanarak. "Sanki... Sanki içimdeki o derin savaş bitti. Başka bir şey başladı."
Eğilip alnından uzunca öptüm. "Savaş bitti Akça," dedim, sesimdeki kararlılıkla. "Artık kurşunların arasında değil, yan yana kuracağımız bir gelecekteyiz."
Ancak o an ikimiz de farkında değildik; dağlarda vatan uğruna dökülen kanın, adliyede kazanılan adaletin ortasında, o gece yeni bir hayatın ilk adımı atılmıştı. Akça, sadece benim yoldaşım ve sevdam değil, artık Göktürk soyunu taşıyacak bir annenin ilk gizli hislerini içinde taşıyordu.
Masadaki telsiz hafifçe cızırdadı. Berrin’den mesaj gelmişti: "Adliye önünde süreç başladı. Son belgeler teslim ediliyor."
Akça yataktan doğruldu. Giysilerini giyerken gözlerindeki o avcı ışıltısı geri dönmüştü ama bu kez içinde farklı, daha derin bir koruma içgüdüsü vardı.
"Son kez gidiyoruz Komutan," dedi Akça, silahının şarjörünü takarken bana bakıp gülümsedi. "Hem vatan için, hem de geleceğimiz için."

ANKARA, HAREKAT MERKEZİ GÜVENLİ EVİ - ŞAFAK SÖKERKEN
Pencereden süzülen ilk gri ışıklar, odaya yayılan o tutkulu ve ağır havayı aydınlatıyordu. Masanın üzerindeki taktik teçhizatlar, çelik çanta ve belimden çıkardığım HK416... Hepsi bir anda anlamını değiştirmişti.
Akça, üzerini giyinmek için yataktan kalktığında, siyah taktik tişörtü yavaşça üzerine geçirdi. Şakaklarına dökülen sarı saçları ve o iddialı, güçlü fiziğiyle aynanın karşısına geçti. Ancak her zaman silahını kontrol ederken takındığı o buz gibi taktiksel ifade, bu kez yerini başka bir şeye bırakmıştı. Elini hafifçe karnının üzerine koydu. Duraksadı.
Gözlerimiz aynadaki yansımada buluştu.
"Bir şey var Kurt," dedi Akça, sesi ilk defa bir operasyon öncesinde titreyerek. Çakır gözlerinde ne korku vardı ne de tereddüt; sadece daha önce tatmadığımız devasa bir kabulleniş vardı. "Bedenimi tanırım. Sahada kaç kurşun yediğimi, hangi kemiğimin ne zaman kırıldığını hissederim. Ama bu... Bu başka bir şey."
Ayağa kalkıp arkasından ona sarıldım. Ellerimi karnındaki ellerinin üzerine kapattım. Göğsüm onun sırtına yaslandığında, ikimizin de kalbinin aynı hızda, aynı ritimle çarptığını hissedebiliyordum.
"Göktürklerin kanı kolay pes etmez Akça," diye fısıldadım kulağına. "Hakurk’un ayazında kaybetmediğimiz o geleceği, burada, tam bu anda inşa ettik."
Akça başını geriye yasladı, gözlerini kapattı. "Dağda sırt sırta dövüşürken bir gün bir çocuğum olsun istemedim hiç. Ama senin çocuğun... Bir Göktürk... İkimizin parçası..." Sözleri yarım kaldı ama dudaklarındaki tebessüm her şeyi anlatıyordu.
CİHANGİR SANCAK'IN ÇÖKÜŞÜ
Sincan F Tipi Cezaevi - Saat 07:00
Cihangir Sancak, hücresindeki havalandırma penceresinden süzülen sabah ışığına bakıyordu. İçerideki tüm gücü tükenmişti. Dışarıda Berrin Cephe’nin mahkemeye sunduğu son adli tıp raporları ve kripto belgeler, tüm mal varlığına el konulmasını sağlamıştı.
Hücre kapısı açıldı. İçeri giren Başsavcı ve iki infaz koruma memuru, ellerindeki yeni tutuklama kararını okudular:
"Sanık Cihangir Sancak; devletin güvenliğine karşı suç işlemek, terör örgütüne finans sağlamak ve sahte belge düzenlemek suçlarından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır. İnfazın derhal başlamasına karar verilmiştir."
Cihangir, elleri arkadan kelepçelenirken dizlerinin üzerine çöktü. Yıllarca kurduğu o karanlık imparatorluk, bir kadın avukatın kalemiyle ve iki Bordo Bereli'nin dağda attığı kurşunlarla tamamen yok edilmişti.
YENİ BİR ŞAFAK
Güvenli evden çıkıp taktik araca bindiğimizde, Akça yan koltuğa oturdu. Tüfeğinin şarjörünü son kez kontrol etti ama bu sefer bakışlarında sadece bir savaşçının hırsı değil, koruması gereken yepyeni bir canın içgüdüsü vardı.
"Adliyeye gidiyoruz," dedim, kontağı çevirirken.
"Adliyeye gidiyoruz Komutan," dedi Akça, bana dönüp gülümseyerek. "Berrin dosyayı kapatsın. Biz de yeni hikâyemize başlayalım."
Ankara sokaklarında şafak sökerken, arkamızda bıraktığımız kumpaslar ve kanlı savaşlar geride kalmıştı. Sırada, adaletin tecelli ettiği o son duruşma ve Göktürk ailesinin yeni üyesiyle başlayacak olan yeni bir dönem vardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

25okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…