EMİR VE İNFAZ kitap kapağı

5. bölüm / 16

5. BÖLÜM: BATI SIRTI'NA İNİŞ VE BİRİNCİ TEMAS

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: 5. BÖLÜM: BATI SIRTI'NA İNİŞ VE BİRİNCİ TEMAS

KURT GÖKTÜRK
Sınır hattındaki güvenli evden çıkıp Zaho’nun kuzeyine doğru uzanan sarp kayalıklara tırmanırken gece zifiri karanlıktı.
Önde ben, arkamda Murat Astsubay, ortamızda ise Ronya ilerliyordu. Üzerindeki sivil kıyafetleri çıkarıp yerel arazi şartlarına uygun koyu renk operasyon elbiselerini giymişti. Gür kıvırcık saçlarını ensesinde sıkıca toplamış, üzerine siyah bir fular bağlamıştı. Ela gözlerindeki o keskin ve mesafeli ifade, Ankara’daki mahkeme salonunda bana bakarken taşıdığı nefretin yerini soğuk bir ortaklığa bıraktığını gösteriyordu.
Aramızda çizilmiş net bir sınır vardı: Ben onun için kardeşinin ölümünden sorumlu tuttuğu ama kumpası çözmek için muhtaç olduğu bir askerdim; o ise benim için Can Teğmen’e olan vicdan borcum ve Faruk’u çökertmek için tek hukuki anahtarımdı.
Daha fazlası değil.
"Durun," dedim el hareketiyle.
Irak sınırının sıfır noktasındaki sarp kayalığın kuytusuna sindik. Rüzgâr kuzeyden sert esiyor, kayalara çarparak ıslık çalıyordu.
"Burası," dedim, parmağımla aşağıdaki karanlık vadiyi işaret ederek. Sesi bir operasyon komutanının gerektirdiği soğukkanlılık ve mesafeyle çıkıyordu. "Batı Sırtı. Can’ın ve timin pusuya düşürüldüğü nokta tam olarak şu iki kayalığın arası."
Ronya öne doğru hamle yaptı. Kayanın kenarına çöküp aşağıdaki zifiri karanlığa baktı. Gözlerinde ne bir gözyaşı ne de bir zayıflık kırıntısı vardı; sadece taş gibi sertleşmiş bir intikam hırsı.
"Kardeşim tam olarak nerede düştü?" diye sordu. Sesi rüzgârın uğultusu arasında buz gibi çınladı.
"Sağ taraftaki büyük kayanın dibinde," dedim, bakışlarımı vadiden ayırmadan. "Karargâh’tan Faruk’un verdiği sahte koordinat bizi tam o Doçka mevziisinin çapraz ateşine soktu. Can ilk ateşte vuruldu."
Ronya fularını düzeltip geriye çekildi. Bana döndüğünde gözlerindeki o sarsılmaz mesafe duvarı sapasağlam duruyordu.
"O mevziyi ve o telsiz kayıtlarını bulacağız Göktürk," dedi. "Faruk’un bu pusu için terör örgütüyle doğrudan temas kurduğunu kanıtlayan o belgeleri aldığım an, onu sivil mahkemelerde de askeri mahkemelerde de müebbet hapisle çürüteceğim."
"Belgeler o vadinin altındaki mağara sisteminde," dedi Murat Astsubay, telsiz frekanslarını kontrol ederken. "Ancak Komutanım, hareketlilik var. Aşağıda devriye gezen altı kişilik bir grup tespit ettim."
HK416 tüfeğimin emniyetini kapalı konumdan tek tıkla yarı otomatiğe getirdim.
"Ronya, Murat’ın arkasında kalacaksın," dedim, gözlerinin içine bakarak. Sadece net emirlere dayalı bir ses tonuyla. "Geri planda durup kayıtları inceleyeceksin. Çatışmaya girilirse hedef sen değilsin, saklanacaksın. Anlaşıldı mı?"
Ronya başını hafifçe eğdi. "Anlaşıldı Komutan. İşimizi yapalım."

KURT GÖKTÜRK
Batı Sırtı'nın dik kayalıklarından aşağıya, sisin çöktüğü vadi tabanına doğru sessiz adımlarla süzüldük. Rüzgâr kuzeyden sert esiyor, kayaların arasından geçen ıslık sesi ayak seslerimizi örtüyordu.
"Durun," dedim sol elimi havaya kaldırarak.
Arkamdaki Murat Astsubay ve Ronya anında kayaların kuytusuna sindi. HK416’nın gece görüş merceğinden vadinin girişindeki eski sığınağın kapısını taradım. Kapının önünde iki silahlı nöbetçi duruyordu.
Ancak bir tuhaflık vardı. Nöbetçilerin duruşu rahat değildi; bir şeyden veya birinden gizleniyor gibiydiler.
Tam o sırada, sığınağın arkasındaki kayalıkların arasından bir gölge sıyrıldı. Karanlığın içinden sessizce beliren bu figür, nöbetçilerden birinin arkasına yaklaştı. Saliseler içinde gerçekleşen tek bir hamleyle nöbetçinin boğazını kavrayıp yere indirdi. Diğer nöbetçi ne olduğunu anlamadan, susturuculu bir tabanca iki kez patladı.
Puf. Puf.
İki nöbetçi de yere yığıldı. Karanlıktaki gölge doğrularak başındaki kapüşonu geriye itti. Düz siyah saçları rüzgârda savruldu.
Akça.
İstihbarat Saha Görevlisi Akça... Yıllardır sınır ötesindeki en zorlu operasyonlarda yanımda duran, bu dağlarda sırtımı tereddütsüz emanet ettiğim tek kadın.
"Temiz," dedi Akça, telsizden kısık bir sesle.
Kayanın arkasından çıkıp ona doğru adımladım. Akça beni gördüğü an gözlerindeki o soğuk operasyon ifadesi yerini derin, anlık bir rahatlamaya bıraktı. Yanıma yaklaştı. Aradaki askeri mesafeyi bir kenara bırakıp elini çelik gibi sıkıca omzuma koydu.
"Geç kaldın Göktürk," dedi. Sesi sert ama bir o kadar da bana ait bir tını taşıyordu. "Mamak’tan kaçtığını duyduğumda Faruk’un seni köşeye sıkıştırdığını sandım."
"Beni biliyorsun Akça," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Yarım kalan hesabı kapatmadan gitmem."
O sırada arkamdaki kayalıkların arasından Ronya belirdi. Elindeki Glock’u sıkıca kavramış, gür kıvırcık saçları rüzgârda savrulan, ela gözlerindeki o keskin ve şüpheci bakışlarla bize doğru yürüyordu.
Akça’nın çakır gözleri anında Ronya’ya kilitlendi. Bakışlarındaki sıcaklık bir anda bıçak gibi kesildi. Elini refleksle belindeki silaha götürdü, sonra bana döndü.
"Bu kim?" diye sordu Akça. Sesi buz gibi bir sorgulamaya bürünmüştü. "Sınır ötesindeki bir operasyon bölgesine sivil bir kadını getirecek kadar delirmedin herhalde Kurt."
"Ronya Cephe," dedi Ronya, Kurt’un cevap vermesini beklemeden öne bir adım atarak. Ela gözlerini Akça’nın gözlerine dikti. "Teğmen Can Cephe’nin ablasıyım. Ve kardeşimin katillerinin peşindeyim."
Akça, Ronya’yı tepeden tırnağa süzdü. Yüzündeki o tecrübeli asker ifadesi, karşısındaki kadının kim olduğunu anladığı an daha da sertleşti.
"Şehit teğmenin mahkemedeki avukatı..." dedi Akça, hafif bir alayla. "Kurt’un rütbelerini söktüren, onu hapse attıran kadın. Şimdi onun arkasında dağda iz mi sürüyorsun?"
"O mahkemede bana sahte kanıtlar sunuldu," dedi Ronya, sesindeki o tavizsiz hırsla. "Şimdi gerçek kanıtların peşindeyim. Sen kimsin?"
Kurt olarak aralarına girdim. İki kadının arasındaki bu ani ve yüksek gerilim, havadaki barut kokusundan daha tehlikeliydi.
"Akça benim saha partnerim ve istihbarat sorumlum," dedim, ikisine de mesafeli bir ses tonuyla. "Faruk’un bu bölgedeki mühimmat trafiğini takip ediyordu. İçerideki belgeleri almamız için bize yardım edecek."
Akça bana doğru yaklaştı. Elini göğsüme koyarak sesi sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya düşürdü:
"Bu kadın bu sahaya ait değil Kurt. Sen hücresinden kaçmış bir firarisin, o ise bir avukat. Seni ilk fırsatta tekrar satmayacağından nasıl bu kadar eminsin?"
"Satmaya çalışırsa cevabını alır Akça," dedim soğuk bir sesle. "Ama Can’ın günlüğü ve o sahte raporlar elimizde. Faruk’u bitirmek için onun hukuki zekasına ihtiyacımız var."
Akça başını hafifçe salladı ama gözlerini Ronya’dan ayırmadı. "Sığınağın içine Faruk’un özel ekibinden üç kişi girdi. Belgeleri yok etmeye çalışıyorlar. Acele etmemiz lazım."
Ronya elindeki silahın emniyetini kontrol etti. Ela gözleri Akça’nın üzerindeydi.

KURT GÖKTÜRK
Sığınağın paslı sac kapısının önündeki havayı ağır bir nem, çürümüş toprak ve burnumu sızlatan bir barut kokusu kaplamıştı. Tavanındaki kaya çatlaklarından sızan soğuk dağ suyu, beton zemindeki su birikintilerine tekdüze bir ritimle damlıyordu.
Tık. Tık. Tık.
Elimdeki HK416 piyade tüfeğinin dipçiğini omzuma sıkıca dayadım. Emniyeti tek tıkla seri atışa getirdim. Solumda, yıllardır omuz omuza çarpıştığım, gölgeme bile güvenmediğim zamanlarda sırtımı gözü kapalı emanet ettiğim kadın duruyordu: Akça.
Akça’nın çakır gözleri, karanlıkta kedi gözü gibi parıldıyordu. Elindeki susturuculu MP5’in namlusunu sığınağın iç koridoruna doğrultmuş, şakaklarından süzülen soğuk teri umursamadan tam bir avcı disipliniyle bekliyordu. Aramızda tek bir kelime konuşmamıza gerek yoktu. Yılların getirdiği o kan bağı gibi kuvvetli refakat, birbirimizin bir sonraki saliselik hareketini ezbere bilmemizi sağlıyordu.
Hemen arkamızda ise Ronya ve Murat Astsubay duruyordu.
Dönüp arkama baktığımda, Ronya’nın o gür kıvırcık saçlarının ıslanıp yüzüne yapıştığını gördüm. Cildinin beyazlığı karanlıkta kuğu gibi parlıyordu ama ela gözlerindeki o gözü karalık bir santim bile geri adım atmamıştı. Elindeki Glock 19’u iki eliyle kavrayışındaki sertlik, bir avukatın kâğıt kalem tutuşu değildi; o silahı gerekirse birinin beynine tereddütsüz sıkacak bir hınçla tutuyordu.
Akça, göz ucuyla Ronya’ya nefret ve şüphe karışımı soğuk bir bakış fırlattı. Sonra bana eğilerek fısıldadı:
"Arkanızda bu sivil varken CQB (Yakın Muharebe) yapamayız Kurt. Faruk’un adamları içeride yangın çıkarıyor, evrakları yakıyorlar. Bir salise bile gecikirsek o pusunun izleri küle dönecek. Kadın burada, Murat’ın yanında kalsın."
Ronya bu fısıltıyı duydu. Bir adım öne fırladı, sesi kısıktı ama her bir harfi çelik bir örs gibi ağır vuruyordu:
"Ben buraya kapıda beklemek için gelmedim İstihbaratçı. O belgeler yakılıyorsa, hangisinin hukuki değeri olduğunu siz değil ben anlarım. Kardeşimin kanını o yangının içinden çekip alacağım. Beni arkada bırakamazsınız."
"Kesin sesinizi," dedim, aralarındaki gerilimi bıçak gibi keserek. Sesi buz gibi bir otoriteyle çıkarmıştım. "Murat, arkayı kolla. Akça, sen sağ kanattaki nizamiyeyi süpüreceksin. ben merdiven başını tutuyorum. Ronya... Elimden bir santim bile uzaklaşmayacaksın. Eğer bir kurşun sekip seni bulursa, seni buraya getirdiğim için Can’ın ruhuna hesap veremem. Anlaşıldı mı?"
Ronya dişlerini sıktı, çenesi kasıldı ama başını hafifçe salladı.
Akça cebinden çıkardığı sersemletici el bombasını (Flashbang) çıkardı. Pimi gürültüsüzce çekip sol eliyle kapının aralığından içeri fırlattı.
Üç... İki... Bir...
GÜM!
İçeride patlayan kör edici ışık ve sağır edici ses koridoru sarstı. Patlama anında kapıyı tekmeyle açıp içeri daldım.
"GİR! GİR! GİR!"
Sığınağın içi keskin bir plastik ve kâğıt yanığı kokusuyla doluydu. Kırmızı acil durum aydınlatmaları koridoru kan kırmızısına boyuyordu. Dumanın arasından doğrulmaya çalışan Faruk’un paralı askerlerinden biri elindeki Kalaşnikof’u bize doğru doğrultmaya çalıştı.
Puf! Puf!
HK416’nın susturucusundan çıkan iki el kurşun adamın göğsünde iki kırmızı delik açtı. Adam cansız bir çuval gibi duvara çarparak yere yığıldı.
Akça sağ taraftaki odaya bir gölge gibi sızdı. İçeriden peş peşe gelen susturucu sesleri ve bir adamın boğuk çığlığı duyuldu. Akça profesyonel bir kasap gibi temizliyordu içeriyi. Saliseler sonra odadan çıktı, elindeki MP5’in namlusundan hafif bir duman tüpütüyordu. Çakır gözleri bana kilitlendi: "Sağ taraf temiz!"
Sığınağın en derinindeki komuta odasına yöneldik. Demir kapı yarı aralıktı ve içeriden bir evrak imha makinesinin çatırtısı ile varilin içinde yanan kâğıtların alevi vuruyordu.
İçerideki son adam, belindeki ağır mühimmat yeleğiyle masanın üzerindeki sabit diskleri vurarak kırmaya çalışıyordu.
"Kıpırdama!" diye kükredim.
Adam komutumu duyar duymaz belindeki tabancaya davrandı. Ancak benden önce bir silah patladı.
BAM!
Bu ses susturuculu değildi. Ham ve sağır edici bir Glock patlamasıydı.
Yanımda duran Ronya’nın silahının namlusundan çıkan 9mm’lik mermi, adamın sağ omzunu parçaladı. Adam acı içinde çığlık atarak duvara yaslandı, elindeki tabanca yere düştü.
Dönüp Ronya’ya baktım. Kollarındaki hafif titremeye rağmen gözlerindeki o korkusuz ifade sabitti. Namludan çıkan duman, ikimizin arasından süzülüyordu.
"Amacına ulaştın Avukat," dedi Akça, arkamızdan içeri girerken. Sesi alaycı ama tetiği çeken kadına karşı hafif bir saygıyla pürüzlenmişti. "Ama bir dahakine merkeze ateş et, omza değil. Ölüler ateş edemez."
"Onu öldürmek istemedim," dedi Ronya, nefes nefese. Sesindeki kararlılık tüyler ürperticiydi. "Konuşması lazım. O adam Faruk’un kuryesi."
RONYA CEPHE
Silahın geri tepmesiyle kollarımda hissettiğim o şiddetli sarsıntı, omuzlarımdan aşağı bir elektrik akımı gibi yayıldı. Hayatımda ilk kez bir insanı vurmuştum. Ama içimde ne bir suçluluk ne de bir pişmanlık vardı. Yerde kanlar içinde kıvranan adam, kardeşimin pusuda can vermesine göz yuman o kirlenmiş zincirin bir halkasıydı.
Odanın ortasındaki demir varilde kâğıtlar alev alev yanıyordu.
Hiç tereddüt etmeden öne fırladım. Masanın üzerindeki sürahiyi kapıp yanan varilin içine boşalttım. Cızırdayan buhar ve duman yüzümü kaplarken, yangının altındaki yarı yanmış klasörleri ve siyah kaplı bir kütüğü elle dışarı çektim. Ellerim kurum ve sıcak külden yandı ama hissetmedim bile.
"Ne yapıyorsun sen?!" diye bağırdı Akça, kolumdan tutup beni geriye çekmeye çalışarak. "Delirdin mi kadın, ellerin yanıyor!"
"Bırak beni!" diye bağırdım, kolumu onun elinden hırsla kurtararak. "Bu kayıtlar olmadan o şerefsizleri tek bir gün bile hapse tıkamayız!"
Küllerin arasından çıkardığım yarı yanmış defteri ve masanın kenarındaki kırılmamış harici diski kucağıma aldım. Defterin sayfalarını hızla çevirdim. Islak ve yanık sayfaların üzerinde yazan isimler, mühimmat kodları ve teslimat tarihleri gözüme çarptı.
"Göktürk... Şuna bak," dedim nefes nefese.
Kurt yanıma geldi. Dev gölgesi üzerime çöktü. İri, nasırlı parmaklarıyla defterin kenarını tuttu. Aramızdaki o profesyonel ve buz gibi ortaklık, masanın üzerindeki bu delillerle daha da perçinlenmişti.
"Bu... Faruk’un kişisel sevkiyat kütüğü," dedi Kurt. Yeşil gözleri sayfalardaki rakamları okudukça daha da karanlık bir hal alıyordu. "Sadece silah kaçakçılığı değil. Batı Sırtı’ndaki pusu gecesi, Karargâh’tan atılan sahte emrin şifreli uydu kodları da burada."
"Yetmez," dedim, başımı kaldırıp doğrudan Kurt’un yeşil gözlerine bakarak. "Bu kütük tek başına mahkemede iddia makamını bağlamaz. Faruk 'Benim imzam değil, sahte' der yırtar. Bize doğrudan ses kaydı ya da onun dijital imzası lazım."
Kurt, yerde yatan yaralı adama doğru ilerledi. Adamın yakasından tutup tek eliyle duvara yapıştırdı. Adamın yaralı omzundan akan kan Kurt’un siyah operasyon eldivenlerini ıslattı.
"Kurye," dedi Kurt, sesi cehennemin dibinden geliyormuşçasına derindi. "Faruk’un yedek kasası nerede? O gece gönderdiği sesli emir kayıtları nerede?"
Yaralı adam acıyla hırladı: "Geber... Göktürk... Faruk Paşa sizin kökünüzü kazıyacak..."
Kurt adamın cümlesini bitirmesine izin vermedi. Yaralı omzuna hafifçe bastırdı. Adamın bastırdığı çığlık odanın duvarlarında çınladı.
"Tek bir şansın var," dedi Kurt. "Ya burada kan kaybından ölürsün ya da o kasetin yerini söylersin."
"Sığınağın altındaki... gizli kasada..." dedi adam, bilincini kaybetmek üzereyken. "Şifre... Can Teğmen’in... vurulduğu saatin... koordinatı..."
Aklıma bir şimşek çaktı. Can’ın cebinden çıkan o kanlı günlükteki son not!
"04:12!" diye bağırdım. "Can’ın günlüğüne yazdığı son rakamlar! Saat değil, koordinat şifresiydi o!"
Kurt adamı yere bıraktı. Masanın altındaki çelik gizli kasaya doğru yöneldi. Dijital ekrana '0412' rakamlarını hızla girdi.
KLİK.
Ağır çelik kapı gıcırtıyla açıldı. Kasadan çıkan şey, siyah bir uydu telsizi, birkaç tomar yabancı para ve hepsinden önemlisi: Üzerinde 'Karargâh - Gizli' ibaresi bulunan kırmızı bir flaş bellek.
Kurt flaş belleği alıp bana uzattı.
"Senin işin Avukat," dedi, yüzündeki o sert Bordo Bereli çizgisini koruyarak. "Faruk’un ipini çekecek ilmeği sen atacaksın."
Flaş belleği elinden aldım. Soğuk metal parmaklarımın arasında bir zafer abidesi gibi duruyordu.
Tam o sırada Akça kapının önünden bağırarak içeri daldı:
"Kurt! Telsiz hareketlendi! Faruk’un özel kuvvetlerden devşirdiği sekiz kişilik 'Siyah Tim' vadiye girmek üzere! Bizi bu mağaraya gömmek için geliyorlar!"
Kurt bana döndü. Bakışlarında ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. HK416’nın şarjörünü çıkartıp dolusunu takarken çıkan o metalik şlak sesi, önümüzdeki dakikaların ne kadar kanlı geçeceğinin habercisiydi.
"Belgeleri çantana koy Ronya," dedi Kurt. Sesi bıçak kadar keskindi. "Çıkış kapandı. Buradan savaşarak çıkacağız."

KURT GÖKTÜRK
Sığınağın beton tavanından dökülen toz bulutu, kırmızı acil durum ışıklarının altında yoğun bir sis gibi asılı kalmıştı. HK416’nın şarjörünü yerine oturturken çıkan o tok metal sesi, odadaki gerilimi en üst noktaya tırmandırdı.
"Siyah Tim..." dedim, sesimi fısıltı seviyesinde tutarak.
Faruk’un Özel Kuvvetler içinden illegal olarak devşirdiği, kimlikleri kayıtlardan silinmiş cellatlar sürüsü... Sadece emri yerine getiren, tanık bırakmayan profesyonel paralı askerlerdi. Buraya bizi canlı yakalamaya değil, bu mağarayı hepimize mezar yapmaya geliyorlardı.
Dönüp Akça’ya baktım. Çakır gözleri soğukkanlılıkla daralmıştı. Elindeki MP5’in emniyetini kontrol ederken bana doğru bir adım attı. Yıllarca omuz omuza çarpıştığım bu kadın, durumun ne kadar kritik olduğunu tek bir bakışımla anlamıştı.
"Dışarıdaki ana koridor tam bir darboğaz (Chokepoint)," dedi Akça hızlı ve alçak bir sesle. "Bizi içeri sıkıştırmak isteyecekler. Çıkış kapısına doğru bastırmazsak burada fare gibi avlanırız."
"Ana koridoru biz tutacağız," dedim Akça’ya. Sonra arkamda duran Ronya’ya döndüm.
Ronya, kırmızı flaş belleği ve yarı yanmış kütüğü taktik sırt çantasına yerleştirmiş, Glock’un sürgüsünü çekip hazırlamıştı. O gür kıvırcık saçları omzunun üstüne dağılmış, cildindeki kurum lekeleri ve ter damlaları ela gözlerindeki intikam ateşini daha da belirginleştirmişti. Aklında tek bir şey vardı: Kardeşinin adaletini o çantadaki belgelerle sağlamak.
"Ronya, beni dinle," dedim, yaklaşarak. Aramızdaki mesafe bir adımdan azdı ama sesimdeki asker disiplini buz gibiydi. "Murat’la birlikte komuta odasının arka tarafındaki havalandırma tüneline gireceksiniz. O tünel derenin kurumuş yatağına açılıyor."
"Sizi burada bırakıp gitmem," dedi Ronya, tavizsiz bir sesle. "O kasetler ve kayıtlar elimizdeyken üçümüz birlikte çıkacağız."
"Aptallık etme Avukat!" diye araya girdi Akça sertçe. Çakır gözlerinde buz gibi bir öfke belirdi. "Sen burada kalırsan hedef olursun! Kurt ve ben onları oyalamazsak tünelden bile çıkamazsınız. Görevini yap ve o çantayı koru!"
Ronya dişlerini sıktı. Akça’nın bu sert ama haklı çıkışına karşı çenesi kasıldı. Bana baktı.
"Eğer o tünelden sağ çıkamazsan Göktürk," dedi Ronya, sesindeki o sarsılmaz hırsla, "Faruk’u kendi ellerimle mahkemede değil, Karargâh’ın ortasında vururum."
"Çıkacağız," dedim soğuk bir kararlılıkla. "Şimdi hareket edin!"
Murat Astsubay, komuta odasının arkasındaki paslı demir kapağı bir levhiyle zorlayarak açtı. Tünelden içeri ilk önce Ronya süzüldü. Murat da arkasından girip kapağı içeriden yarı kapalı konuma getirdi.
Dönüp Akça’ya baktım. "Hazır mısın?"
Akça dudaklarının kenarıyla hafifçe tebessüm etti. Çakır gözlerindeki o tehlikeli avcı ifadesi yeniden belirdi.
"Seninle ölüme gitmeye her zaman hazırım Kurt," dedi.
AKÇA
Sığınağın ana koridorundaki karanlığa sindim. Sırtımı soğuk ve nemli beton duvara dayamıştım. Solumda Kurt Göktürk duruyordu.
Devasa cüssesi, siyah operasyon kıyafetlerinin içinde bir gölge gibi kaybolmuştu. Islak sarı kıvırcık saçları alnına düşmüş, yeşil gözleri koridorun girişindeki en ufak bir ışık süzüntüsünü bile yakalamak için odaklanmıştı. Yıllardır bu adamın yanında savaşıyordum. Onun ne zaman hamle yapacağını, ne zaman geri çekileceğini ezbere biliyordum.
İçerideki o sivil kadın —Ronya— aramızdaki düzeni bozuyordu. Kurt’un ona karşı hissettiği o vicdan ve koruma güdüsü, odağını dağıtabilirdi. Ama şimdi sadece ikimiz vardık. Kendi alanımızdaydık.
TAK. TAK. TAK.
Koridorun girişinden ağır taktik bot sesleri geldi. Siyah Tim sığınağa sızmıştı. Gece görüş gözlüklerinin yeşil lazer çizgileri dumanlı havayı keserek duvarda belirdi.
"Ses el bombası geliyor!" diye bağırdım.
Koridora fırlatılan parça tesirli el bombası beton zeminde yuvarlandı. Kurt bir hamlede beni arkasına doğru çekip kalkan oldu.
GÜÜÜÜM!
Patlamanın şiddetiyle kulaklarımız çınladı, duvardan kopan beton parçaları üzerimize yağdı. Şok dalgası geçer geçmez Kurt duvarın arkasından sıyrıldı.
TA-TA-TA-TAK!
HK416’nın seri atış sesi koridorda yankılandı. Koridorun girişindeki ilk iki Siyah Tim elemanı göğüslerine aldıkları mermilerle yere serildi. Ben de MP5’imi doğrultup sağ taraftan bastıran üçüncü adamı dizinden ve boynundan vurdum.
"Geri çekiliyorlar! İkinci dalga gelecek!" dedim, tüfeğin şarjörünü hızla değiştirerek.
Kurt bana döndü. Yüzündeki kan lekesi patlamanın etkisiyle açılan küçük bir sıyrıkla tazelenmişti.
"Tünel süresi doldu," dedi Kurt, sesi gürültünün arasında metalik bir netlikle çınlayarak. "Ronya ve Murat deredeki toplama noktasına ulaşmıştır. Şimdi buradan sızıyoruz."
"Önce sen Kurt," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Ben arka emniyeti alırım."
"Aptalca konuşma Akça," dedi Kurt, kolumdan sıkıca tutarak. "Birlikte giriyoruz."
Sığınağın komuta odasına doğru geriledik. Patlatılan sis bombaları koridoru tamamen beyaz bir körlüğe boğarken, havalandırma tüneline doğru ilk adımı attık.
RONYA CEPHE
Kurumuş dere yatağının içindeki çamurlu toprağa dizlerimin üzerine düştüm.
Gür kıvırcık saçlarım tamamen ıslanmış, yüzüm gözüm çamur ve kurum içinde kalmıştı. Sol ayağımdaki bileğim tünelden çıkarken burkulmuştu ama hissettiğim acı içimdeki intikam yangınının yanında hiçbir şeydi.
Sırt çantamı göğsüme sıkıca bastırdım. O çantada kardeşimin kanlı günlüğü, Faruk’un kumpas kütüğü ve kırmızı flaş bellek vardı.
"Avukat Hanım, çalılıklara girin!" diye fısıldadı Murat Astsubay, tüfeğini dere yatağının üst kısmına doğrultarak. "Komutanım birazdan tünelden çıkacak."
Tam o sırada mağaranın olduğu taraftan şiddetli bir patlama sesi daha yükseldi. Gece gökyüzü turuncu bir alevle aydınlandı.
Yüreğim ağzıma geldi. Nefesim boğazımda düğümlendi. Kurt...
Dere yatağının üstündeki çalılar hışırdadı. Gölgelerin içinden iki figür fırladı.
Kurt ve Akça.
Kurt, dere yatağına atladığı an bana doğru adımladı. Yüzündeki kan ve barut izlerine rağmen yeşil gözleri sapasağlam bana kilitlendi. Üzerimdeki çamuru, elimdeki Glock’u ve göğsüme bastırdığım çantayı süzdü.
"Belgeler tam mı?" diye sordu. Sesi pürüzsüz ama derindi.
"Tam," dedim, ayağa kalkmaya çalışarak. Ancak burkulan bileğim yüzünden hafifçe sendeledim.
Kurt bir an bile tereddüt etmeden öne atıldı, kolumdan tutarak beni dengede tuttu. Sert, nasırlı parmaklarının desteğiyle doğrulabildim. Elini anında geri çekti. Aramızdaki o mesafeli, profesyonel ortaklık sınırını korudu.
Akça, derenin kenarında durmuş çakır gözleriyle ikimize bakıyordu. Dudaklarında soğuk bir ifade vardı ama tek bir kelime etmedi.
"Faruk’un adamları tüneli patlattığımızı anladığında tüm vadiyi ablukaya alacak," dedi Kurt, harita cebinden şifreli telsizi çıkarırken. "Artık savunmada değiliz. Belgeler elimizde. Şimdi avcı biziz."
Ela gözlerimi onun yeşil gözlerine diktim.
"Hedef Karargâh mı Göktürk?" diye sordum.
Kurt HK416’nın emniyetini kapattı. Yüzünde o karanlık, tehlikeli tebessüm belirdi.
"Hedef doğrudan Faruk’un inı," dedi. "Ankara’ya dönüyoruz."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

26okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…