1. bölüm · EMİR VE İNFAZ
1. BÖLÜM: İKİ AYRI DÜNYA, TEK FIRTINA
KURT GÖKTÜRK
Frankfurt Havalimanı’nın buz gibi cam kapılarından dışarı adım attığımda, yüzüme çarpan nisan yağmuru bana yabancısı olmadığım bir hissi hatırlattı: Soğukluk.
Almanya’da geçirdiğim yıllar, disipline ve kurallara olan sadakatimi bir çelik gibi dövmüştü. Müttefik birliklerle yürüttüğümüz ortak eğitimler bitmiş, pasaport kontrolünden geçip Türk Hava Yolları’nın uçağına doğru yürürken adımlarım her zamanki gibi ölçülüydü. Ancak göğsümün sol tarafında, derinde bir yerlerde beliren o ince sızı hava şartlarından kaynaklanmıyordu.
Vatanıma dönüyordum. Ama bu bir kavuşma değil, yeni bir cepheye intikaldi.
Uçaktaki yerime oturup gözlerimi kapattığımda cebimdeki siyah kaplı defterin varlığını hissettim. İçinde Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan gelen resmi transfer emrim vardı: Ankara / Bordo Bereliler Müşterek Özel Operasyon Komutanlığı...
Benim için mekanların bir önemi yoktu. Askerdim. Soru sormaz, emri uygular, hedefe kilitlenir ve timimi hayatta tutardım. Yıllardır hayatımı bu basit, sarsılmaz denklem üzerine kurmuştum. Uçağın motorları gürlerken kendi içimdeki o sessiz ortama çekildim. Birkaç saat sonra kendimi Türkiye’nin en sıcak, en karanlık sınır hattında bulacağımı biliyordum.
Ankara’daki karargah binasına vardığımda gece yarısını çoktan geçmişti. Üniformamın kollarını sıvayıp harita odasındaki devasa ekrana baktım. Karşımda duran altı kişilik tim, buradaki ilk ekibimdi. Hepsinin gözlerinde o tanıdık, keskin ışık vardı. Özellikle gencecik bir teğmen dikkatimi çekti: Can Cephe. Gözlerindeki o inançlı, yetenekli ama henüz tam törpülenmemiş heyecan, bana kendi ilk yıllarımı hatırlattı.
"Beyler," dedim. Sesim odadaki tüm fısıltıları anında kesti. "Almanya’da veya burada olmamız hiçbir şeyi değiştirmez. Benim timimde kural birdir: Herkes birbirinin sırtını kollar. Emirsiz adım atılmaz, hissiyatla hareket edilmez. Biz bir makineyiz. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı komutanım!" gürlemesi duvarlarda yankılandı.
Irak sınırına yakın, istihbaratın işaret ettiği bir terör hücresi vardı. Gece operasyonuydu. Teğmen Can öne çıkıp hava şartlarının helikopter indirmesini riske sokabileceğini söylediğinde gözlerimi ona diktim.
"Asker," dedim sakince. "Biz hava güzel olduğunda pikniğe gitmiyoruz. Düşmanın 'bu havada gelemezler' dediği an, bizim kapıda olduğumuz andır. Hazırlanın."
O helikopterin pervaneleri gürültüyle dönmeye başladığında, bu görevin sadece bir operasyon olmadığını, hayatımı kökünden sarsacak bir fırtınanın ilk adımı olduğunu henüz bilmiyordum.
RONYA CEPHE
İstanbul’daki plazanın otuzuncu katındaki ofisimin pencerelerine vuran yağmur damlalarını izlerken elindeki porselen fincandan bir yudum kahve aldım. Tadı dilimde acı bir tortu bıraktı.
Masamın üzeri ertesi gün görülecek ağır ceza davasının klasörleriyle dolup taşıyordu. Henüz otuz iki yaşımdaydım ama adliye koridorlarında adım geçtiğinde insanların duruşunu çeki düzen verdiği o avukatlardandım. Adalete olan inancım benim tek sığınağımdı. Kanunlar netti, kurallar açıktı; duyguya yer yoktu.
En azından masamın başındayken böyleydi.
Telefonumun masanın üzerinde titremesiyle bakışlarımı dışarıdaki gri İstanbul manzarasından ayırdım. Ekranda o ismi gördüğüm an, gün boyu yüzümde taşıdığım o sert, tavizsiz ifadenin bir anda eridiğini hissettim: Can (Kardeşim).
"Abla?" dedi hattın diğer ucundan gelen ses. Arka planda helikopter pervanelerinin derinden gelen ritmik sesi yankılanıyordu.
"Can?" dedim, sesimdeki tüm profesyonel zırhı bir kenara bırakarak. "Neredesin sen? Sesin neden bu kadar geriden geliyor?"
"Birliğe geçiyoruz abla. Eğitim bitti, görev bölgesine intikal var birazdan. Çok vaktim yok, sadece sesini duymak istedim."
Göğsümün ortasına oturup kalan o tanıdık ağırlık yine belirdi. Can bizim ailemizin göz bebeğiydi. Onu hukuk okuması, masa başında güvende olması için çok ikna etmeye çalışmıştım ama o üniformanın peşinden gitmişti. Bordo beresini taktığı gün gözlerinde gördüğüm gurur hâlâ dün gibi aklıımdaydı.
"Kendine dikkat ediyorsun değil mi Can? Bak, yeni bir komutan atanmış birliğinize diye duymuştum... Almanya’dan gelmiş."
"Evet," dedi Can. Sesi rüzgarın gürültüsüyle cızırdayarak geliyordu. "Kurt Göktürk Yüzbaşı. Adam tam bir buzdağı abla. Geldiği ilk günden beri ne bir tebessüm gördük ne fazladan tek bir kelime. Ama adam işinin uzmanı, arkasında yürürken insana garip bir güven veriyor."
Kurt Göktürk... İsmini ilk kez duyuyordum ama Can'ın sesindeki o çekinceli saygı dikkatimi çekmişti.
"Sadece kurallara uy Can," dedim endişemi gizlemeye çalışarak. "Kahramanlık yapmaya kalkma. Seni bana sağ salim lazımsın, anladın mı?"
"Emredersiniz Avukat Hanım," diye takıldı her zamanki gibi. Sonra sesi biraz uzaklaştı. "Abla kapatmam lazım, helikoptere biniyoruz. Seni seviyorum."
"Ben de seni canım... Çok dikkat et."
Telefon kapandığında simsiyah ekrana uzun uzun baktım. İçime aniden, sebebini kestiremediğim simsiyah bir huzursuzluk çöktü. Fincanı masaya bıraktım. Ellerimin hafifçe titrediğini fark edince parmaklarımı kenetledim. Her şeyin yolunda gideceğine, Can’ın o komutanın arkasında güvende olduğuna kendimi inandırmaya çalışarak dosyalarıma geri döndüm.
O gece o telefonda duyduğum pervaneler, kardeşimin sesini son kez duyduğum an olarak hayatıma kazınacaktı.
KURT GÖKTÜRK
Helikopterin rotor pala gürültüsü, kabin içindeki herkesin düşüncelerini bastıracak kadar baskındı. Gece görüş gözlüklerimizin yeşil tonlamalı merceklerinden dışarıya, Zaho-Hakkari sınır hattının dik ve uçurumlu kayalıklarına bakıyordum. Hava şartları tahminimden de kötüydü; yoğun sis ve şiddetli rüzgar, çelikten yapılmış bu dev kuşu bir yaprak gibi sallıyordu.
Gözlerimi timin üzerinde gezdirdim. Can Teğmen hemen karşımda oturuyordu. Tüfeğinin kayışını parmaklarının arasında öyle sıkı tutuyordu ki eklemleri bembeyaz kesilmişti.
"Teğmen!" diye bağırdım, gürültüyü aşmak için.
Bana doğru baktı, gözlerindeki o genç hırs sisin arasından bile seçiliyordu.
"Nefes al," dedim, sesimdeki ritmi hiç bozmadan. "Heyecan seni öldürür. Soğukkanlılık hayatta tutar. Gözlerini hedef haritasından ayırma."
"Sağ ol komutanım, iyiyim!" diye bağırdı geri.
O an telsizimden görev komuta merkezinin Kriptolu Kanal-4 üzerinden çağrısı yükseldi. Cızırdayan frekansta Tabur Komutanı Mareşal Albay’ın sesi belirdi:
"Gölge-1, burası Karargah. Son istihbarat güncellemesi geldi. Hedef kampın batı kanadında ağır mühimmat yığınağı tespit edildi. Planda değişiklik var. Sızmayı batı sırtından yapacaksınız. Tekrar ediyorum, batı sırtı."
Kaşlarımı çattım. Zihnimdeki haritayı hemen önüme açtım. Batı sırtı, istihbarat raporlarında Kör Nokta olarak işaretlenmiş, mayın riski yüksek ve iki dik kayalık arasında sıkışmış dar bir Boğaz'dı.
"Karargah, burası Gölge-1," dedim, başparmağımla telsiz mandalına basarak. "Batı sırtı doğal darboğaz. Süvari birlikleri ve tim için tuzağa açık alan. Sızmayı doğu vadisinden planladığımız gibi yürütmeyi teklif ediyorum."
Telsizin diğer ucunda birkaç saniyelik, anormal bir sessizlik oldu. Ardından Albay’ın pürüzsüz ama tavizsiz sesi tekrar duyuldu:
"Gölge-1, emir kesindir. İstihbarat Taktik Başkanlığı’ndan onaylı üst düzey bilgidir. Batı sırtından sızılacak. Anlaşıldı mı?"
Sistemde bir şeylerin yanlış oturduğunu hisseden o eski askeri refleksim alarm vermeye başladı. Almanya’daki tatbikatlarda da, sınır ötesi operasyonlarda da bir şey öğrendiysem, o da aniden değiştirilen emrin arkasında her zaman bir bilinmeyen olduğuydu. Ancak emre itaatsizlik benim kitabımda yazmazdı.
"Anlaşıldı Karargah. Batı sırtına iniyoruz." Telsizi kapattım ve time döndüm. "Plana sadık kalıyoruz ama gözleriniz 360 derece açık olacak. Bir şeyler ters giderse, ilk kural: Benim işaret ettiğim hatta çekilin."
Helikopter batı sırtına yaklaşırken halatlar aşağı salındı. İlk ben indim. Ayaklarım ıslak ve çamurlu toprağa bastığı an, dağın üzerimize çöken o ağır kokusunu ciğerlerime çektim. Barut ve nem kokusu.
Tim tek tek aşağı kaydı. Can Teğmen en son indi. Arka emniyeti alması için onu hemen arkama konumlandırdım. İlerleme sırasına geçtik. Sis öyle yoğundu ki beş metre ötemdeki askeri seçmekte zorlanıyordum.
Tam darboğaza girdiğimiz an, vadinin derinliklerinden tek bir el silah sesi yükseldi.
Bir telsiz sinyali kesilmesi sesi değil, bir keskin nişancı atışıydı.
Ve hemen arkamda, Can Teğmen’in göğsünden çıkan o boğuk, yıkıcı nefes sesini duydum.
"Komutanım..."
Arkamı döndüğümde Can dizlerinin üzerine düşüyordu. Göğsündeki çelik plakanın tam yanındaki boşluktan kan fışkırıyordu. Ama asıl korkunç olan bu değildi. Aynı anlarda, vadinin iki yanındaki kayalıklardan üzerimize onlarca otomatik silahın ateşi başladı.
Pusuya düşürülmüştük. Ve bizi bu pusuya düşüren, Karargah’ın tam beş dakika önce verdiği o ısrarlı emirdi.
RONYA CEPHE
Gecenin saat üçüydü.
Ağır ceza dosyasındaki son sayfayı da inceleyip kapağını kapattığımda şakaklarımdaki zonklama çekilmez bir hal almıştı. Masamdaki kahve bardağı çoktan soğumuş, diplerinde koyu bir tortu birikmişti. Koltuğumda geriye yaslanıp gözlerimi yumdum.
İçimdeki o garip, karanlık sıkıntı bir an olsun hafiflememişti. Aksine, saatler ilerledikçe göğsüme yerleşen o taş daha da ağırlaşıyordu.
Telefonumu elime aldım. Ekran bomboştu. Can’dan yeni bir mesaj veya arama yoktu. "Operasyondadır, şebeke çekmiyordur," diye fısıldadım kendi kendime. Bu ilk değildi. Can göreve gittiğinde günlerce haber alamadığımız zamanlar olurdu. Ama bu kez farklıydı. Bu kez ruhum sanki bir yangının kokusunu alıyordu.
Ayağa kalkıp camın önüne yürüdüm. İstanbul’un ışıkları yağmurun altında bulanık sarı lekelere dönüşmüştü.
Tam o sırada telefonum çalmaya başladı.
Zil sesi gecenin sessizliğinde bir camın kırılması gibi çınladı. Ekranda babamın ismi yazıyordu. Saat gecenin üçüydü ve babam bu saatte asla aramazdı.
Korkudan felç olmuş gibi parmağımı ekranda kaydırdım. Telefonu kulağıma götürdüğümde sesim çıkmadı.
"Ronya..." dedi babam. Sesi o kadar çaresiz, o kadar kırıktı ki hayatımda onu hiç böyle duymamıştım. Ağlamıyordu, hayır; sesi sanki ruhu bedeninden çekip alınmış bir ölünün sesiydi.
"Baba?" dedim, sesim titreyerek. "Ne oldu? Can mı?"
"Evimize... evimize Kara Kuvvetleri'nden geldiler kızım," dedi babam, her kelimede nefesi kesilerek. "Garnizon Komutanı geldi..."
Dünya üzerindeki tüm sesler bir anda kesildi. Ağır ceza koridorlarında yıllardır dinlediğim sanık savunmaları, hakim tokmakları, ağlayan müşteki çığlıkları... hepsi zihnimde yok oldu. Sadece tek bir cümle zihnime çivi gibi çakıldı.
Garnizon Komutanı geldi.
Askeriyede Garnizon Komutanı eve çay içmeye gelmezdi. Garnizon Komutanı kapıyı çalıyorsa, o evden bir can sökülüp alınmış demekti.
"Yalan..." diye fısıldadım. Bacaklarımdaki derman çekildi. Masanın kenarına tutunmaya çalıştım ama ellerim kaydı, buz gibi parkenin üzerine diz çöktüm. "Yalan baba, Can daha akşam aradı beni! Komutanının yanında olduğunu söyledi, güvendiğini söyledi!"
"Şehit düşmüş kızım..." dedi babam. Ve ilk kez hıçkırığı telefonda patladı. "Kardeşin... Can’ımız yok artık."
O an göğsümün ortasında bir şey tamamen kırıldı. İçimdeki adalete, kanunlara, düzene inanan o profesyonel avukat öldü; yerine sadece kardeşinin kanıyla kavrulmuş, canı çekilmiş bir kadın kaldı.
"Kim?" dedim. Sesim bir fısıltıdan ibaretti ama içindeki nefret buz gibi keskindi. "Kim yaptı bunu ona?"
"Operasyon komutanı..." dedi babam, hıçkırıklarının arasından. "İhmal diyorlar kızım. Uyarıları dinlememiş. Birlik fırtınada tuzağa çekilmiş. Komutanı emre uymayıp timi ateşe atmış..."
Gözlerimden tek bir damla yaş aktı, parkenin üzerine düştü.
Kurt Göktürk.
Can'ın güvendiği, "buzdağı gibi" dediği o komutan. Almanya'dan gelen o adam. Kardeşimi bile bile ölüme sürüklemişti.
Gözlerimi kapattığımda zihnimde bir yemin belirdi. Adliye koridorlarında kazandığım tüm yetkiyi, tüm hırsı, tüm hayatımı tek bir amaca adayacaktım. O üniformayı o adamın üzerinden sökecektim. Onu yargının karşısına dikecek, hayatını elinden alacaktım.
"Ağlama baba," dedim, sesimdeki titreme aniden bıçak gibi kesilerek. "Ben geliyorum. Ve o adamı kendi ellerimle mahvedeceğim."
KURT GÖKTÜRK
"Sıhhiye! Emniyet alın!"
Kendi sesim, vadinin duvarlarında patlayan mermi seslerinin ve kayalardan seken şarapnel parçalarının uğultusunda bile yırtıcı bir aslan gibi yankılandı. Can’ın bedenini sol kolumla kavrayıp devasa bir kayanın kuytusuna çekerken göğsümdeki hücum yeleğine sıçrayan sıcak kanı hissettim.
Can gözlerini bana dikmişti. Dudakları aralandı, konuşmaya çalışıyordu ama ciğerlerine dolan kan sadece boğuk bir hırıltı çıkarmasına izin veriyordu.
"Sakin ol Teğmen," dedim. Sesimde en ufak bir panik tınısına izin vermedim. Bir askerin ölüm anında duyacağı en son şey komutanının korkusu olmalıydı. "Bana bak. Gözlerimin içine bak. Nefes alacağız. Çıkacağız buradan."
"K-komutanım..." diye fısıldadı Can. Parmakları üniformamın yakasına yapıştı. "Ablam..."
"Sus. Enerjini harcama," dedim. Sol elimle göğsündeki yaraya tampon yaparken sağ elipimdeki telsizin mandalına bastım. Karargah kanalına bağlandım. "Gölge-1’den Karargah’a! Pusuya düşürüldük! Bize verilen koordinatta yoğun roket ve Doçka ateşi altındayız! Ağır yaralımız var! Acil hava desteği ve tıbbi tahliye helikopteri istiyorum, derhal!"
Telsizin diğer ucundan bir süre sadece parazit sesi geldi. Ardından soğuk, mesafeli bir ses cevap verdi:
"Gölge-1, Karargah. Bölgedeki yoğun hava muhalefeti ve görüş sıfırlandığı için hava desteği kalkış yapamıyor. Kendi imkanlarınızla doğu hattına sızıp tahliye bölgesine çekilin. Tekrar ediyorum, hava desteği olumsuz."
Gözlerim karardı. Gökyüzündeki sis yoğun olabilir ama bir Özel Kuvvetler helikopterinin kalkamayacağı kadar imkansız değildi. Karargah bizi batı sırtındaki tuzağın içine kendi elleriyle itmişti, şimdi ise üzerimize kapağı kapatıyordu.
Bu bir hata değildi. Bu bir ihraç, bir harcama operasyonuydu.
"Komutanım! Sol kanat düşüyor! Yaklaşıyorlar!" diye bağırdı Başçavuş Murat.
"Ateş baskısını kesmeyin!" diye kükredim. Can’ın nabzına parmağımı bastım.
Gitti.
Parmağımın altındaki o hafif, ritmik atış... Birkaç saniye içinde tamamen durdu. Can Teğmen’in gözleri gökyüzünün karanlığına sabitlenip kaldı. Almanya’da geçirdiğim o steril eğitim alanları, masa başı strateji odaları, nizamiye kuralları... Hepsi o an Can’ın gözlerindeki ışıkla birlikte söndü.
Ağlamadım. Bir asker sahadayken ağlamazdı. Ağlamak için önce hayatta kalmak gerekiyordu.
Can’ın gözlerini eliyle kapattım. Künyesini boynundan çekip aldım. Cebimdeki siyah kaplı defterin arasına, o emir yazısının hemen yanına koydum.
"Murat!" dedim, ayağa kalkarken. Sesim artık bir insana değil, çelik bir mekanizmaya aitti. "Sis bombalarını öne atın. Can’ın naaşını alıyoruz. Doğu vadisine yarma harekâtı yapıyoruz. Tek bir adam bile geride kalmayacak. Hareket!"
O gece, bana kurulan kumpasın tam ortasından timimi ve bir şehidimizi söküp aldım. Ama o dağdan aşağı indiğimde, arkamda sadece ölen bir teğmen değil, kendi üniformamın ruhunu da bıraktığımı henüz bilmiyordum.
RONYA CEPHE
Ankara’daki Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nin (GATA) morg koridoru, hayatımda gördüğüm en soğuk yerdi. Bir adli tıp uzmanı olarak onlarca otopsiye girmiş, mahkeme salonlarında cinayet dosyalarının en kanlı fotoğraflarına bakmış bir kadındım. Ama o kapının önünde dururken adımlarım yeri tutmuyordu.
Babam arkamdaki bankta bir gölge gibi büzülmüş, elindeki tespihi çekiyordu. Annem ise iğnelerin etkisiyle baygın bir halde tekerlekli sandalyede duruyordu.
Yalnızdım.
Siyah ceketimin yakalarını kaldırdım, içeri giren subaya baktım. Karşıdan üç asker geliyordu. En öndeki adamın üzerindeki kamuflaj henüz yıkanmamıştı. Botlarındaki çamur kurumuş, göğsündeki hücum yeleğinin izleri kumaşa işlemişti. Yüzü çamur, is ve... kan lekeleriyle doluydu.
Göz göze geldik.
O an anladım. Bu adam, Can'ın telefonda bahsettiği o komutandı. Kurt Göktürk.
Gözlerinde tek bir pişmanlık izi aradım. Bir yıkım, bir suçluluk, bir geri çekilme... Hiçbiri yoktu. Bakışları buz gibiydi. Sanki az önce dağda bir kardeşimi kaybetmemişiz de, sıradan bir görevi tamamlayıp rapor vermeye gelmiş bir bürokrat gibi duruyordu.
Bana doğru yürüdü. Tam önümde durdu. Boyun hizasındaki künyeyi elinde sıkıyordu.
"Avukat Ronya Cephe?" dedi. Sesi o kadar pürüzsüz ve tepkisizdi ki, o ses tonu içimdeki yangına benzin döktü. "Kardeşiniz Teğmen Can Cephe... Görevini son ana kadar bir kahraman gibi yerine getirdi. Naaşını ve kişisel eşyalarını getirdim."
Elini uzattı. Elinde Can’ın kanlı künyesi duruyordu.
O el... Kardeşimi ölüme gönderen, uyarıları dikkate almayıp timi pusuya soktuğu söylenen o adamın eli.
Kuzeyden esen soğuk bir rüzgar gibi elimi kaldırdım ve uzattığı künyeye vurup elinden düşürdüm. Metal künye morgun fayans zemininde acı bir çınlamayla yankılandı.
"Bana kahramanlık masalları anlatma Yüzbaşı!" diye bağırdım. Sesim morg koridorunu bir bıçak gibi kesti. Güvenlik askerleri öne doğru bir adım attı ama Kurt tek bir el hareketiyle onları durdurdu. Gözünü bile kırpmadı.
"Raporları okudum," dedim, yüzüne doğru bir adım atarak. Aramızda birkaç santim kalmıştı. Boyu benden çok uzundu ama o an onun gözlerinin içine bakarken devleştiğimi hissettim. "Hava şartları bozukken, helikopter indirilmeyecek durumdayken, kural ihlali yaparak timi o boğaza sokmuşsun. Karargahın 'çekil' emrine rağmen ilerlemişsin. Sen bir komutan değilsin. Sen bir katilsin."
Kurt Göktürk yüzündeki tek bir kası bile kıpırdatmadı. Bakışları benim gözlerimin en derin noktasına kilitlendi.
"Prosedürler sahada her zaman işlemez Avukat," dedi sakince. "Benim görevim emri uygulamak ve-"
"Senin görevin," diye sözünü kestim, parmağımı göğsüne bastırarak, "kardeşimi sağ salim bana getirmekti! O sana güvendi! 'Arkasında yürürken güvende hissediyorsunuz' dedi bana! Sana inandı!"
Gözlerindeki o buz tabakasında çok küçük, anlık bir çatlama görür gibi oldum. Ama hemen kapandı.
"Mahkemede görüşeceğiz Yüzbaşı," dedim, sesimi fısıltı seviyesine düşürerek ama her kelimeye ant içerek. "O üzerindeki şerefli üniformayı kendi ellerimle sökeceğim. Seni cezaevinin en karanlık koğuşuna attırmadan, o askeri unvanını elinden almadan bana uyku haram."
Kurt Göktürk bana baktı. Derin, sessiz ve tuhaf bir kabullenişle başını hafifçe eğdi.
"Adaleti aramak en doğal hakkınız," dedi. Sonra arkasını döndü ve adımlarını hiç bozmadan morg koridorunun karanlığına doğru yürüyüp gitti.
Mermerin üzerinde duran Can'ın künyesini eğilip aldım. Avucumun içinde öyle sıkı sıktım ki metal parmaklarımı kesti. Kanım, Can'ın künyesine karıştı.
Savaş başlamıştı. Ve ben bu savaşta kanunları bir kılıç gibi kullanacaktım.
