12. bölüm / 16
EMİR VE İNFAZ12. BÖLÜM: ZAFER VE MÜJDE
Bölümler 16Şu an: 12. BÖLÜM: ZAFER VE MÜJDE
- 1 1. BÖLÜM: İKİ AYRI DÜNYA, TEK FIRTINA2.431 kelime
- 2 2. BÖLÜM: MAHKEME SALONU VE YIKIM2.221 kelime
- 3 3. BÖLÜM: SOĞUK TEMAS VE İLK ÇATLAK3.078 kelime
- 4 4. BÖLÜM: GECE GELEN FİRARİ3.555 kelime
- 5 5. BÖLÜM: BATI SIRTI'NA İNİŞ VE BİRİNCİ TEMAS2.960 kelime
- 6 6. BÖLÜM: ANKARA'DA GÖLGE OPERASYONU2.061 kelime
- 7 7. BÖLÜM: ZAMBİA KODU VE ANKARA’DAKİ GÖLGELER2.268 kelime
- 8 8. BÖLÜM: TARİHİ ADALET VE YENİ UFUKLAR1.305 kelime
- 9 9. BÖLÜM: HAKURK’TA SICAK TEMAS3.137 kelime
- 10 10. BÖLÜM: KORİDORLARDAKİ SAVAŞ VE ŞEBEKENIN ÇÖKÜŞÜ1.762 kelime
- 11 11. BÖLÜM: BÜYÜK HESAPLAŞMA VE ANKARA’DA ŞAFAK1.997 kelime
- 12 12. BÖLÜM: ZAFER VE MÜJDE2.032 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 13. BÖLÜM: KAN VE GÖLGE1.413 kelime
- 14 Bölüm:14 YENİ BİR CAN, YENİ BİR ŞAFAK1.589 kelime
- 15 15. BÖLÜM: BABA EVİNDE BARİKATTAYIZ1.053 kelime
- 16 16. BÖLÜM: BETON VE SESSİZLİK1.445 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
GÖKTÜRK AİLE EVİ - ANKARA
Ankara Adliyesi’ndeki tarihi duruşmanın hemen ardından, Göktürk ailesinin Çankaya’daki bahçeli evi hiç olmadığı kadar büyük bir kalabalığa ve duygu yoğunluğuna ev sahipliği yapıyordu. Salonda sadece bir zaferin kutlaması değil; dökülen kanların, çekilen acıların ve kazanılan adaletin huzuru vardı.
Bir yanda emekli Albay Hikmet Göktürk ve eşi Meryem Hanım; diğer yanda emekli astsubay Muzaffer Bey, eşi Hatice Hanım ve cübbesini yeni çıkarmış Berrin... Cihangir Sancak’ın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almasıyla, kumpasın üzerindeki son karanlık da dağılmıştı.
Kurt ve Akça, üzerlerindeki resmi üniformalarla salondan içeri girdiler. Her ikisinin duruşunda da dağların sertliği ve görev bilincinin haklı gururu okunuyordu. Ancak Akça’nın her zamanki buz gibi soğukkanlı duruşunun arkasında, bu kez gözlerinden okunan bambaşka, yumuşak bir ışık vardı. Taktik üniformasının altındaki atletik ve iddialı fiziği, yan yana durduklarında Kurt’un heybetli gövdesiyle kusursuz bir uyum sergiliyordu.
Albay Hikmet Göktürk ayağa kalktı. Yılların askerlik disipliniyle oğluna ve Akça’ya baktı. Gözlerinde, kaybettiği oğlu Can’ın anısına duyduğu derin saygı ve canlı kalan oğluna duyduğu gurur yan yana duruyordu.
"Komutan," dedi Kurt, babasına doğru bir adım atıp asker selamı vererek. "Görev tamamlandı. Kumpas çöktü, adalet yerini buldu. Cihangir Sancak artık cezaevinde tek bir nefes bile alamayacak."
Hikmet Albay, selamı alıp oğlunun omuzlarını sıktı. "Elinize, yüreğinize sağlık evlat," dedi, sesi hafifçe titreyerek. Ardından bakışlarını Berrin’e çevirdi. "Sizler dağda tetiğe bastınız, Berrin kızım adliyede kanunu bükmek isteyenlerin elini kırdı. Can’ın ruhu artık şad."
Berrin, elindeki Can’ın künyesini hafifçe sıkarak gülümsedi. "Biz sadece görevimizi yaptık Albayım. Şehitlerimizin adı aylandı."
BÜYÜK MÜJDE
Salondaki tebrikler ve kucaklaşmalar devam ederken, Kurt Akça’nın elini tuttu. Parmaklarını Akça’nın parmaklarıyla kenetledi. Salondaki herkesin gözü bir anda ikisinin birleşen ellerine kaydı. Meryem Hanım ve Hatice Hanım, iki anne olarak aradaki o değişimi ilk sezenler oldu.
"Baba... Muzaffer Amca..." dedi Kurt, salona dönerek. Sesi her zamanki sertliğinden uzak, derin bir hürmetle dolu çıkıyordu. "Sadece zafer haberini getirmedik buraya. Biz... Akça’yla birlikte yeni bir karara, yeni bir yola adım attık."
Akça, hafifçe öne çıktı. Yanaklarında tatlı bir kızıllık belirmişti ama çakır gözlerinde bir Göktürk gelinine yakışacak mağrur bir ifade vardı. Elini hafifçe karnına götürdü.
"Savaş bitti," dedi Akça, sesi salondaki herkesin yüreğine dokunarak. "Şimdi hayat başlama sırasında. Bordo Bereli soyu kesilmiyor... Ailemize yeni bir asker, yeni bir evlat geliyor."
O an salona derin bir sessizlik çöktü.
Meryem Hanım’ın elindeki çay bardağı tabağa çarparken, gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Şehit verdiği Can’ın ardından, evinde yeniden bir bebeğin ağlama sesini duyacak olmanın verdiği o devasa duygu dalgasıyla Akça’ya doğru koştu ve onu bağrına bastı.
"Kızım..." dedi Meryem Hanım, Akça’nın yüzünü öpücüklere boğarak. "Canım kızım... Yuvamıza bereketle geldin."
Hikmet Albay, bir an için olduğu yerde dona kaldı. Ardından o sert albay duruşunu bir kenara bırakıp oğluna ve Akça’ya sarıldı. Muzaffer Bey ise gözyaşlarını gizlemek için arkasını dönse da Hatice Hanım’ın sevinç çığlıkları evi doldurmuştu bile.
Berrin, Kurt ve Akça’nın yanına gelip ikisini de tebrik etti. "Yalçın dağlarda dökülen kanın sonu, böyle güzel bir hayata vesile oldu ya... Artık hiçbir karanlık bu aileyi yıkamaz," dedi Berrin.
Kurt, Akça’nın belini kavrayıp onu kendine çekti. Birlikte pencereli salondan dışarı, Ankara’nın üzerindeki o pırıl pırıl gökyüzüne baktılar. Dağlardaki pus, adliyedeki kumpas ve çekilen acılar geride kalmıştı. Artık yan yana, omuz omuza ve kucaklarında büyüyecek yeni bir Göktürk’le yürüyecekleri yepyeni bir şafak başlamıştı.
ANKARA, İSTEME GECESİ
Olayların ve duruşmanın üzerinden geçen birkaç haftanın ardından, Göktürk ailesinin Çankaya’daki evinde bambaşka bir telaş vardı. Dağlarda telsiz cızırtıları ve mermi sesleriyle geçen yılların ardından, bu akşam salonda gümüş tepsiler, kahve kokusu ve buram buram geleneksel bir gurur hâkimdi.
Akça, o akşam askeri üniformasını ve taktik kıyafetlerini bir kenara bırakmıştı. Üzerindeki zarif, vizon rengi elbisesi, onun atletik, iddialı ve son derece çekici fiziğini bütünüyle ortaya çıkarıyordu. Şakaklarına dökülen koyu renk saçları hafif dalgalar halinde omuzlarına inerken, çakır gözlerindeki o dondurucu asker bakışı yerini hafif, utangaç ama bir Göktürk gelinine yakışacak mağrur bir tebessüme bırakmıştı. Elini hafifçe karnına götürdüğünde, üzerindeki elbisenin altından belirmeye başlayan o tatlı kavis, gecenin gerçek amacını sessizce fısıldıyordu.
Mutfakta tuzlu kahve telaşı yaşanırken, Berrin Akça’nın yanına yanaştı.
"Kız kıza tüyoyu vereyim," dedi Berrin, gülerek. "Kurt bu kahveyi gıkını çıkarmadan içecek. Dağda yediği mermilerden sonra bu tuz ona şerbet gibi gelir zaten!"
Akça hafifçe kıkırdadı. "O kahveyi tek yudumda bitirmezse yarınki atış eğitiminde canına okurum Berrin, merak etme."
ALLAH’IN EMRİ, PEYGAMBERİN KAVLİYLE
Mutfaktan çıkan Akça, elindeki gümüş tepsiyle salona girdi. Kurt, koyu füme takım elbisesinin içinde heybetli bir kaya gibi duruyordu. Akça ona doğru yaklaştıkça, yeşil gözlerindeki o derin, tutkulu hayranlığı gizleyemiyordu. Akça kahve fincanını Kurt’a uzattığında, ikisinin parmakları hafifçe birbirine değdi. Aramızdaki o yakıcı elektrik, salondaki herkesin gözünden kaçmayacak kadar barizdi.
Kurt, içine ekstra tuz ve karabiber katılmış kahveden büyük bir yudum aldı. Yüzündeki tek bir kas bile oynamadı. Aksine, fincanı tabağına koyarken Akça’nın gözlerinin içine bakıp hafifçe göz kırptı.
Salondaki gürültü yavaşça dindi. Emekli Albay Hikmet Göktürk, boğazını temizleyerek lafa girdi. Karşısında oturan Muzaffer Bey’e ve Hatice Hanım’a baktı.
"Muzaffer Kardeşim," dedi Hikmet Albay, sesi her zamanki gibi tok ama bu kez derin bir duyguyla yüklüydü. "Biz bu çocukların dağda sırt sırta nasıl dövüştüğünü, birbirlerine nasıl can yoldaşı olduklarını gördük. Onlar orada sadece vatanı değil, birbirlerinin ruhunu da korudular. Şimdiyse kanla yazılan o destanı, kuracakları bu güzel yuvayla taçlandırmak istiyorlar. Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle; cesur kızımız, Üsteğmenimiz Akça’yı, oğlumuz Yüzbaşı Kurt’a istiyoruz."
Muzaffer Bey, gözlerindeki gurur yaşlarını silerek gülümsedi. "Biz Akça’yı sadece bir asker değil, öz kızımız belledik Albayım. Yanlarında dağ gibi duran bu iki evlada yok demek ne haddimize... Verdim gitti."
YENİ BİR SOYUN İLK HALKASI
Alkışlar salonu doldururken, Meryem Hanım gümüş tepsideki kırmızı kurdeleyle bağlı yüzükleri getirdi. Hikmet Albay, kurdeleyi keserken Akça ve Kurt’un yüzündeki o sarsılmaz mutluluğa baktı.
Yüzükler takıldıktan sonra Kurt, Akça’nın elini öpüp alnına koydu. Ardından kulağına doğru eğilip sadece ikisinin duyabileceği bir fısıltıyla konuştu:
"Dağlarda ölümün peşindeydik Akça... Şimdi seninle ve karnındaki o küçük Göktürk'le yeni bir hayatın başındayız."
Akça, çakır gözlerinde beliren tek damla mutlu yaşla Kurt’a sokuldu. "Seninle her cehenneme süründüm Komutan... Şimdi seninle cenneti kurmaya hazırım."
Tüm aile — Göktürkler, Cepheler ve Berrin — salonda bir araya gelip zaferin, adaletin ve yeni başlayacak bir hayatın fotoğrafını çektirdiler. Kumpaslar dağılmış, düşmanlar diz çökmüş ve Bordo Bereli soyu, Ankara’nın bu sıcak akşamında yepyeni bir geleceğe yelken açmıştı.
Salondaki neşeli sohbetler, fincanların tabağa çarpma sesleri ve kahkahalar arasında büyükler geçmişteki operasyonları anmaya başlarken, Kurt ile Akça biraz olsun kalabalıktan uzaklaşıp evin geniş camlı balkonuna çıktılar. Ankara’nın serin gece ayazı yüzlerine vururken, aşağıda uzanan şehrin ışıkları yıldızlar gibi parlıyordu.
Akça, üzerine giydiği vizon rengi elbisesinin eteklerini hafifçe düzeltti. Çakır gözlerini Kurt’a dikti; dudaklarında hafif, meraklı bir tebessüm vardı.
"İsteme merasimi bitti Komutan," dedi Akça, sesi gecenin sessizliğinde yumuşacık çıkarak. "Ama sen bana asıl teklifi nasıl yaptığını, o dağ başındaki çılgın planını henüz kimseye anlatmadın."
Kurt, kollarını balkonun mermer korkuluğuna dayadı. Keskin yeşil gözlerinde, o sert ve disiplinli komutan maskesinin altından sızan derin bir tebessüm belirdi. Başını hafifçe Akça’ya çevirdi.
"Çünkü o anı kimseyle paylaşmak istemedim," dedi Kurt, sesi alçak ve pürüzsüzdü. "Sadece ikimizin arasında, dağların ve o cehennemin ortasında kalmalıydı."
Akça merakla bir adım daha yaklaştı. "Anlat bakalım, Hakurk’un o dondurucu ayazında oakyakyürekli Bordo Bereli bana nasıl evlilik teklif etmişti?"
HAKURK ZİRVESİ - OPERASYONDAN ÜÇ GÜN ÖNCE
Kurt, hatıraların zihninde canlanmasıyla derin bir nefes aldı ve o geceyi anlatmaya başladı:
"Operasyonun en şiddetli çatışmasından bir gece önceydi, Akça. Sırhatın en yüksek tepesinde, rüzgârın çadırlarımızı yerinden sökecek gibi estiği o dondurucu soğukta nöbeti devralmıştık. Herkes uyuyordu. Sen üzerindeki taktik hücum yeleği, elinde HK416’nle kayalığın kenarında durmuş, vadiyi tarıyordun."
Akça hafifçe kıkırdadı. "Hatırlıyorum. Donuyorduk ama ikimiz de tetiği bırakmıyorduk."
"İşte o an yanına geldim," diye devam etti Kurt, gözlerini Akça’nın parmağındaki yeni takılan yüzüğe dikerek. "Sana cephane uzatacağımı sandın. Ama cebimden çıkardığım şey bir mermi çekirdeği değildi. Hakurk’un o sert kayalarından ellerimle yontarak ufalttığım, küçük, metal bir halkaydı."
Akça’nın çakır gözleri bu detayla birlikte hafifçe büyüdü. "O... O yüzüğü kendin mi yaptın?"
"Evet," dedi Kurt, gururla. "Dağda kuyumcu yoktu Akça. Ama o an, hayatımda ilk defa bir şeyi bu kadar saf ve bu kadar kendi ellerimle yapmak istedim. Yanına yaklaştım, tüfeğini omzuna indirmeni söyledim. Önce şaşırdın, bana o dondurucu bakışlarını attın, 'Komutan, şu an sırası mı?' dedin."
"Sırası olmadığını çok iyi biliyordum," dedi Akça, gözleri dolarak Kurt’un koluna dokunurken.
"Sırası tam da o andı," dedi Kurt, sesindeki o sarsılmaz tonla. "Çünkü ölümün her an ensemizde nefes aldığı, yarının çıkıp çıkmayacağının bellisiz olduğu o dağ başında, eğer yaşayacaksam bunu seninle yapmam gerektiğini anlamıştım. Elini tuttum, parmaklarım nasırlı ve soğuktandı ama senin elin bana sıcacıktı. Gözlerinin içine bakıp, 'Eğer bu vadiden sağ çıkarsak, bu eller bir daha asla birbirini bırakmayacak. Benimle evlenir misin Üsteğmen?' dedim."
Akça, o geceyi hatırlayınca derin bir iç çekti. Yüzündeki o sert Bordo Bereli maskesi tamamen erimiş, yerini Kurt’a sırılsıklam aşık bir kadının bakışlarına bırakmıştı.
"Ve ben ne cevap vermiştim?" diye sordu Akça, fısıltıyla.
Kurt gülümsedi. "Hiç tereddüt etmedin. 'Emredersiniz Komutan, bu cepheden kaçış yok zaten' dedin. O metal halkayı parmağına taktığımda, o dondurucu dağ ateşi kesilmişti sanki."
ŞEHRİN IŞIKLARI ALTINDA
Ankara’nın güvenli, sıcak ve ışıl ışıl balkonu, o dağ başındaki sert rüzgârdan çok uzaktı. Ama ikisinin kalbindeki o ateş, ilk günkü gibi taze ve güçlü yanıyordu.
Akça, Kurt’un boynuna sarıldı. Başını onun geniş göğsüne yasladığında, Kurt’un elleri hemen beline, oradan da koruyucu bir şefkatle karnına uzandı.
"İyi ki o dağda o teklifi yaptın Kurt," dedi Akça, gözlerinden süzülen mutlu bir damla yaşla. "Çünkü sen o yüzüğü takmasaydın, ben o cehennemden tek parça dönemezdim."
"Birlikte döndük Akça," dedi Kurt, alnını onun saçlarına yaslayarak. "Bundan sonra ne dağ var ne kumpas... Sadece sen, ben ve taşıyacağımız o soy var."
Salondan gelen neşeli sesler aralarındaki bu sessiz ve kutsalanı bölmezken, iki Bordo Bereli, hayatlarının en büyük ve en kalıcı zaferini birbirlerinin kollarında kutluyordu.
Balkondaki o unutulmaz fısıltıların, geçmişin yaralarını sarmasının ardından aylar su gibi akıp gitmişti. Hakurk’un patlamalarla sarsılan vadileri ve adliye koridorlarındaki gerilim dolu günler artık geride kalmış, yerini huzurlu bir bahar akşamına bırakmıştı.
Bugün, Göktürk ve Cephe aileleri için kelimenin tam anlamıyla bir bayram günüydü. Ankara’daki Askeri Aile Restoranı’nın bahçesi; Türk bayrakları, beyaz kır çiçekleri ve kışladan gelen bordo bereli silah arkadaşlarının gururlu katılımıyla donatılmıştı.
Akça, üzerindeki sade ama göz alıcı gelinliğiyle adeta bir kuğu gibiydi. Gelinlik, onun atletik ve güçlü duruşunu bozmadan zarif kıvrımlarını öne çıkarıyordu. Hafifçe belirginleşen hamile karnı, tüllerin altından tatlı bir kavis çizerek bu düğünü sıradan bir birleşmeden çıkarıp yeni bir hayatın kutlamasına dönüştürüyordu. Çakır gözleri, salondaki ışıkların altında elmas gibi parıldıyordu.
Kurt ise Kara Kuvvetleri'nin resmi tören üniforması ve göğsünü kaplayan başarı madalyalarıyla Akça’nın yanında heybetli bir çınar gibi duruyordu. Yeşil gözlerinde, sahadaki o soğuk avcı ifadesinden eser kalmamış; yerini karısına ve doğacak çocuğuna duyduğu sonsuz bir koruma içgüdüsüne bırakmıştı.
NİKÂH MASASI VE NİŞAN TAŞI
Tören alanına alkışlar ve gurur dolu bakışlar eşliğinde yürüdüler. Nikah şahitliklerini emekli Albay Hikmet Göktürk ve dava sürecinde adaletin simgesi haline gelen Berrin Cephe yapıyordu.
Nikâh memuru klasik soruları sıraladıktan sonra mikrofonu Akça’ya uzattı.
Akça, bir an için duraksadı. Gözleri önce Kurt’un yeşil gözlerine, ardından masanın kenarında duran ve Can Teğmen’in anısını yaşatan o pirinç plakete kaydı.
"Sadece iyi günde ve kötü günde değil..." dedi Akça, sesi mikrofondan bahçedeki herkese ulaşacak şekilde gururla yankılanarak. "Dağda, ovada, pusu ortasında ve hayatın her anında... Son nefesime kadar evet!"
Sıra Kurt’a geldiğinde, Kurt Akça’nın elini tuttu. Parmaklarındaki o Hakurk’ta yontulan metal halkanın yerini alan nikâh yüzüğünü sıktı.
"Evet!" dedi Kurt, bir askerin ant içme kararlılığıyla. "Ömrümün sonuna kadar evet!"
İmzalar atılıp nikah memuru aile cüzdanını Akça’ya teslim ettiğinde salonda büyük bir alkış koptu. Meryem Hanım ve Hatice Hanım gözyaşlarını tutamazken, Muzaffer Bey ve Hikmet Albay gururla birbirlerinin elini sıktı.
GECEYE VEDA VE YENİ SÖZ
Gecenin ilerleyen saatlerinde, tebrikler kabul edildikten sonra Kurt ve Akça bahçenin sakin bir köşesine çekildiler. Berrin elinde iki kadehle yanlarına yaklaştı.
"Cihangir Sancak cezaevinde müebbetini çekerken, siz burada yeni bir geleceği inşa ediyorsunuz," dedi Berrin, ciddiyetini koruyan gülümsemesiyle. "Can’ın ruhu bugün burada bizimleydi. Ve biliyorum ki çok mutlu."
"Sen olmasaydın Berrin, bu adalet sağlananamazdı," dedi Kurt, Berrin’e hakkını teslim ederek. "Bu zafer senin kaleminin zaferidir."
Berrin gittikten sonra Kurt, Akça’yı belinden sararak kendine çekti. Elini nazikçe Akça’nın karnına koydu. İçerideki minik hareketlilik, geleceğin Göktürk’ünün sabırsızlığını gösterir gibiydi.
"Hazır mısın Üsteğmen?" diye sordu Kurt, fısıltıyla. "En zorlu ama en güzel görevimiz başlıyor."
Akça başını Kurt’un göğsüne yasladı. "Seninle her göreve hazırım Komutan... Çünkü biliyorum ki biz bitti demeden hiçbir hikâye bitmez."
Ankara gecesinin üzerinde yıldızlar parıldarken, geçmişin kumpasları ve acıları tamamen gömülmüş; yerini sarsılmaz bir aşka ve doğacak yeni bir kahramana bırakmıştı.
Bölüm etkileşimi
